MANKEN

Boşlukta bir titreşim oluşuyor, yanımdan hızla geçen çiftin rüzgârına kapılıyorum. Kadın, doğruca eteklerin olduğu bölüme yöneliyor; erkek de arkasından. Alıcı bir gözle ve titizlikle inceliyor etekleri, ara sıra üzerine tutup soruyor erkeğe:

 

“Nasıl, güzel mi?”

 

Erkek çok ilgisiz ve sıkkın, nefretine yanıt almak istercesine bakıyor kadına. Kadın bunun farkında değil, şimdiden birkaç eteği ayırdı bile denemek için. Kabine giriyor. O sırada erkek telefona sarılıyor, varlığıyla başa çıkamadığı kadından uzaklaşıp konuşmaya başlıyor:

 

 “Tamam sevgilim, akşam sekizde, her zamanki yerimizde.” Gözlerindeki değişimi görebiliyorum.

 

“Öpüyorum;  yok, ben işteyim şimdi, gelince anlatırım.”

 

 Aceleyle kapatıyor telefonu. Eşi çıkıyor kabinden, üzerine iki beden küçük gelen etekle. Eteğin fermuarının yırtıldığını görebiliyorum, işte mağaza sahibi de fark etti. Müşteriye yöneliyor; kadın fermuarın önceden yırtık olduğunu iddia etse de aralarında kısa, soğuk bir rüzgâr esiyor. Bedeni; seçiminden iki ölçü büyük olan kadın -içeri girerken getirdiği rüzgârı, fırtınaya dönüşmüş şekilde- ayrılıyor mağazadan.

 

Ara sıra bulunduğum yere gelerek beni seyredenler var; yüzleri, sayılarından daha fazla olan insanlar, kendi özgürlüklerine itilmeyi bekleyenler, sevme ve sevilme yeteneklerini birbirlerinin eliyle öldürenler… Çoğu acı çekiyor ya da başkasının acısını seyrediyor. İnanılmaz gibi gelse de bu küçük cam fanusta dışarıdakilerden daha özgürüm aslında;  kendi ayaklarına taktıkları prangaları sadece ben görebiliyorum.

 

Neyin en güzel olduğunu göstermek için tasarlanmışım. Çoğu kadın, benim ölçülerime sahip olduklarını hayal ederek içeri girip sergilediğim elbisenin aynısını istiyorlar. Sonuç hüsransa çıkarken üstünlük taslayan kötü bir bakış fırlatıp geçiyorlar önümden. Erkekler ise bambaşka, yanında eşleri olanların gözleri hırsız gibi dolaşıyor üzerimde. Çocukların şaşkınlık dolu sorgulayan bakışları, ifadelerindeki başıboş merak hali farklı kılıyor beni onların gözlerinde.

 

Tek başına gezen bir erkek, çantalara bakan bayan müşterinin yanına yaklaştı, oradan tesadüfen geçiyormuş gibi izlenim uyandırdı ve ona gülümsedi. Kadın rahatsız olduğunu gizlemeye çalışarak, cesaret vermemeye özen gösterdiği bir gülümsemeyle selamladı onu. Yarım saattir şapkaları deneyen genç bir kız, karar veremedi hangisini alacağına. Yanına yaklaşan delikanlıdan yardım istedi. Delikanlı her denediğinin yakıştığını söylüyor garip bir çekingenlikle. Kız, çekim gücünün farkında değilmiş gibi davranarak bir saç savuruşuyla egemenliği altına alıyor genç adamı; erkeğin bakışlarında hissettiği kadınlığı tamamen öne çıkmış durumda. Bazı müşterilerin ilgisini çekiyor bu durum. Mağaza sahibinin radarları açık, gergin olduğu zamanlardaki gibi bir kaşı yukarda yine. Hesaplı bir yavaşlıkla ayağa kalkıyor, onlara doğru yürümeye başlıyor ama abiye kıyafet soran bir çift kesiyor yolunu. Yüzünden eksik etmediği, büyük çaba harcanmış, gülümsemesiyle yönlendiriyor onları.

 

Ben bir hiç kimseyim ve hayalini kurduğum her şeyim. Bedenim kaskatı ve soğuk, yok sanılan ruhum sımsıcak. Bu küçük cam hücrede -bir günahın kefaretini öder gibi- yaşamak istemediği bir gerçeği her gün yeniden yaşayan, hakkında kimsenin bir şey bilmediği ben. Dışarıdaki hayatı dinliyorum; renkleri, duyguları, bakışları, sesleri, özellikle ayak seslerini. Her şey olduğunu düşünen hiç kimseler geçiyor önümden, evrenin en kapalı yüreğine sahip insanlar, aradıklarının yanı başlarında olduğunu göremeyenler, hesapsızca harcayanlar; hem parasını hem hayatını. Memnuniyetsizlik, arayış, hırs… Tartaros’u hatırlatıyorlar bana; çemberi, sonsuz azabı, Ixion’u. İnsanlar kendi yer altı dünyalarını daha yeryüzündeyken yaşamaya başlıyorlar burada.

 

Abiyeyi soran çiftin sesiyle o tarafa yöneliyor bakışlarım. Kadın, seçtiği kırmızı elbise içinde çok güzel görünüyor ama adam beğenmemekte ısrar ediyor. Araya, ikna için mağaza sahibi giriyor:

 

“Çok yakıştı hanımefendi, sizin için özel dikilmiş gibi.”

 

Kadın tedirgin, erkeğin bakışları kararsız bırakıyor onu, beğenmeye korkuyor sanki.  Erkek, mağaza sahibinin bakışlarının başka bir müşteriye kaydığı anı fırsat bilip söze dökülmemiş pek çok şey gibi anlamlı bir göz kırpıyor eşine. Bu göz kırpıştaki mesaj, yakasına yapışıyor kadının:

 

“Hayır beğenme! Çok pahalı, alamam!”

 

Kadın, yüzündeki kesin ve acılı ifadeyle mağaza sahibine elbiseyi beğenmediğini söylüyor; başını erkeğin omzuna yaslıyor, el ele tutuşup ayrılıyorlar mağazadan. Önümden geçerken kadının bakışları üzerimdeki pahalı elbiseye takılıyor, hemen gözlerini kaçırıyor benden.  İmkânsızlık üzerime çöküyor, elbisemin yakası beni boğmaya çalışıyor şimdi.

 

Beynimin içindeki izler silinmiş; sesim, kalbimle boğazım arasında bekliyor, görebiliyor ve düşünebiliyorum. Üzerindeki elbisenin hükmü altında, iradesiz vücudu başkaları tarafından giydirilen modern bir kuklayım ben. Üzgün olduğumu kimseye fark ettirmemeliyim. Tasarımcımın yüzüme oturttuğu tuhaf, meydan okuyan bakışım beni dışarıya karşı güçlü kılıyor, kafa tutarcasına bakıyorum dünyaya düzgün hatlarla ve anısı olmayan bir yüzle. Bu cam adada gerçek bir kalbe sahip kişiyi,  Odysseus’u, bekleyen Calypso’yum ben. Çağırışı ve karşılığı kendi içinde olan bir aşk benimkisi; yaşamaya.

 

Yeryüzü, bu yarımkürede dinlenmeye çekilecek birazdan, her gün yüzünü çiğneyen milyonlarca adımın yorgunluğunu atmak üzere. Gece bir hayli ilerledi, çevremde ne varsa hayale dönüşmek için sabırsızlanıyor; iyi aydınlatılmış vitrin, birbirlerinin hatırına hayallerini, hayatlarını erteleyenler, en güçlü duygulara sahip olduğunu sanan en kırılganlar, mutsuz bir sırrın ortakları… İlgisizce yanımdan gelip geçenlerin üzeri örtülü hüznünü, ifadesiz bakışlarını,  yüreklerini nasıl birbirine kapadıklarını göremeyeceğim birazdan.

 

Etrafta tuhaf bir enerji var, yabancı bir koku, mutlak bir sessizlik. Çevremdeki dünya durdu; içimdeki Gordion’u çözecek kişi geldi, işte orada, dudaklarının arasında donmuş bir gülümsemeyle bana bakan yaşlı adam. Yanında tahta bacaklı, uzun burunlu bir çocuk var, onları sadece ben görebiliyorum. Önümde birkaç kez gezerek daire oluşturuyorlar. Hakkında çok şey bildiğim bir dünyaya giriş kapısı benim için aralanabilir. Gölgeler değişmeye başladı gece hızla ilerliyor, kendimi çağırıyorum.

 

Yaşlı adam kavranamaz bir şekilde bakıyor yüzüme, yüreğimle anlıyorum onu. Soruyor gözleriyle:

 

“Şimdi mi?”

 

Belki sesim çıkmıyor ama ruhumun kelimeleriyle konuşuyorum:

 

“Evet, şimdi!” Kelimelerimin titremediğinden emin değilim.

 

Yalnızlık, boğucu yalnızlık… Kurtulacağım senden. Gerçeklik, büyüyü bozacak; vitrine hapsedilmiş ışıklı hayattan, ruhuma hapsedilen gerçek hayata adım atacağım birazdan. Ağlamaya ihtiyacım var, gülmeye, yağmurda ıslanmaya, karda yürümeye, üşüyen bir eli soluğumla ısıtmaya, bildiğim bir dünyada bilmediğim bir şeyi aramaya…

 

Dünyayla tanışmaya hazırım, hayatı giymek üzereyim. İçimdeki ben, bedenimden çıkıp kendimi dışarıdan izliyor şimdi, kalbim peşimden geliyor. Artık kendi dışımdayım, geri dönmem mümkün değil.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *