MÜHİM ZAT

Delikanlı iri puntolarla “Mühim Zat” yazılı kapıdan içeri girdi. Döküldü dökülecek masasına padişah gibi kurulmuş aksi suratlı ihtiyarı selamlayarak, elinde sımsıkı tuttuğu kâğıdı uzattı.

“Özgeçmişim.”

İhtiyar, kâğıdı aldığı gibi buruşturup çöpe attı. Delikanlıyı süzdü. “Necisin?”

“Hekim,” dedi delikanlı dikleşerek.

At kişnemesi gibi bir ses çıktı ihtiyarın ağzından. Çekmecesinden çıkardığı beyaz renkli %65 polyester %35 viskozu delikanlıya fırlatarak,  “Aha, bu önlük!” dedi, masasında sıra sıra dizili damgalardan birini havada sallayarak, “Aha, bu da öz geleceğin!”  

İşaret parmağını kendine doğru iki kere bükerek delikanlıya, “Gel hele,” dedi. “Eğ başını!”

Delikanlı önlüğünü aceleyle ilikleyip, eğildi.

“İyice eğil!”

Şlak!

Genç hekim sevinçle doğrulup, ihtiyarın tuttuğu aynada kendine baktı. Alnının ortasında ışıl ışıl harflerle “Hipokrat” yazıyordu.

“Teşekkür ederim,” dedi gururla. “İnsanlığa hayırlı olsun,” dedi ihtiyar.  

“Sıradaki!”

Boynunda siyah fularıyla genç bir kadın girdi.

“Necisin?”

“Hâkim,” dedi genç kadın. Masaya incecik bir dosya bıraktı, eli titreyerek.

“Mübaşir,” diye seslendi ihtiyar. Mübaşir diye çağrılmaktan hoşlanan çaycının önüne dosyayı fırlattı. “Arşive!”

İşaret parmağını bükerek, genç kadına, “Gel hele,” dedi.

Genç kadın hazırlıklıydı. Fularını çıkartıp başladı gözünü bağlamaya.

“Höyt!” diye bağırdı ihtiyar. “Hangi devirdeyiz!” Çekmecesinden simsiyah çerçeveli, camları zifir karası bir gözlük çıkarttı. “Tak şunu!”

Genç kadın gözlükleri taktı. “Ama önümü görüyorum!”

İhtiyar derin bir iç çekerek elindeki kumandaya bastı. “Hâlâ görebiliyor musun?”

“Hayır,” diye sevindi genç hâkim. “Kör oldum!”

“Devletimize hayırlı olsun,” dedi ihtiyar. “Bundan böyle gözlükleri hiç çıkartmayacaksın, sakın unutma! Güncellemeler uydu aracılığıyla otomatikman gözlüğüne yüklenecek.”

“Sıradaki!”

Elinde bir kutu çikolata güler yüzlü bir kadın girdi içeri. Daha ağzını açamadan ihtiyar elini kaldırarak,”Sus,” diye kükredi.

Çekmecesinden bir form çıkartıp, kadına uzattı. “Doldur şunu!”

Kadın alelacele yazmaya başladı, alnında boncuk boncuk ter.

“Yalan söylemeyeceksin ha!” diye uyardı ihtiyar. Kadının tedirgin bakışı üzerine güldü. “Ancak her doğruyu bilmesek de olur.”

Bunun üzerine kadın yazdıklarının yarısını silip formu tekrar uzattı. “Buyurun.”

“İmzala! Arkalı önlü, bütün köşeleri!”

Kadın antika divit ucunu teriyle ıslata ıslata imzaladı, kolu ağrıyana dek.

“Yeni işiniz hayırlı olsun,” dedi ihtiyar. Formu aldı, kâğıttan uçak yaparak açık pencereden sokağa uçurdu.

“Sıradaki!”

Elleri dolu çaycı girdi. “Ressamlar,” dedi, oflayarak.

İhtiyar üzerinde ısırılmış armut işareti olan bilgisayarına “Açıl,” diye seslendi.

Çaycı önce kutuları uzattı. “Bunlar kuryeyle geldi.”

İhtiyar gönderici adlarını hızla bilgisayarına okutup, kutuları pencerenin önünde bekleyen buluta attı. Sıra lastik bant geçirilmiş rulolara geldi.

“Bu,” dedi çaycı. “…Yolcu otobüsünde unutulmuş… Bunu sevgilisi getirdi bıraktı… Bu, duvar dibinde bulundu…” Sonuncu ruloyu uzattı. “Bu,” dedi sesini alçaltarak. “…Ambulansla gönderildi.”

İhtiyar hepsini etiketleyerek bilgisayarına girdi ve sonuncusu hariç buluta attı. Kadife eldivenlerini giyip, siyah fiyonklu ruloyu “Şahsıma Özel Dokunmak Yasak” yazılı dolabına kilitledi.

“Sıradaki!”

İçeri utana sıkıla giren adam göğsünde sakladığı kitabını çıkartıp, “Ben,” dedi, ellerini göğe doğru kaldırarak. “Öyle bir yazarım ki, kalemin ucundan kelebekler dökülür kâğıda, görenlerin dili tutulur.”

İhtiyar kitabı kapağına dahi bakmaksızın çöpe attı. “Soyun!”

Adam, yüzü trafik lambası gibi kızara bozara soyunmaya başladı.

“Yırtık çorapları çıkar! Don da kalmasın!”

Adam utancından bayıldı bayılacak, soyundu anadan üryan.

“Al,” dedi ihtiyar, ağzı yeni bilenmiş bir kasap bıçağı uzatarak. “Bununla derini yüz!”

“Ama nasıl olur!”

“Höyt!” diye azarladı ihtiyar. “Kelebek isteseydim kırlara giderdim.”

Adam başladı derisini yüzmeye, korka korka. Canının yanmadığını anlayınca hızlandı. Kasları göründü, kasları saran damarlar. Yüreğini gördü yazar. En sonunda kelimenin tam anlamıyla çıplak kalınca, “İyi şanslar dilerim,” dedi ihtiyar.

“Sıradaki!”

Çaycı kapıdan başını uzattı. “Efendim,” dedi sıkıntılı sıkıntılı. “Geçen ay ağlattığınız kız tekrar gelmiş. Ne yapayım?”

“Hangisi?”

“Bin dokuz yüz doksan birinci. Kafasını kırıp omlet yapmakla tehdit etmiştiniz.”

İhtiyar pis bir sırıtışla, “Hatırladım,” dedi. “Gelsin bakalım.”

Ciddi suratlı, kuzguni siyah saçlı kız çekingen adımlarla içeri girdi. On yedisinde ya vardı ya yoktu. Yanında kuzusuyla gelmişti.

İhtiyar ellerini ovuşturarak sordu. “Sana tembihlediğim gibi yaptın, değil mi?”

“Evet,” dedi kız, kuzunun bembeyaz alnını okşayarak. “Onu doğar doğmaz aldım ve biberonla besledim.” Ayrıca bebek şampuanıyla yıkayıp fırçalamış, boynuna nazar boncuklu kurdele bağlamıştı.

İhtiyar seslendi. “Usta!”

İri yarı bir adam belirdi, başında naylon bonesi, göbeğinde kocaman muşamba önlük. “Buyur beyim!”

“Al bıçağı!”

Adam yazarın kullanıp bıraktığı bıçağı aldı.

İhtiyar kıza döndü. “Ver kuzuyu!”

Kuzu, gösterilen ilgiden memnun, ufacık kuyruğunu oynatarak aptal aptal meledi. Kız mum ışığı gibi titriyordu.

“Böyle konuşmamıştık,” diye ağladı. “O bir kasap!”

“O da bir kuzu. Konuşmaya değmez. Ver diyorum!”

“Olmaz! Vermem!”

İhtiyarın kaşları çatıldı. İki yumruğunu birden vurdu masaya, öyle ki, masada ne var ne yok havaya hopladı. Sonra avazı çıktığı kadar bağırdı.

“Ya o kuzuyu verirsin ya da blogger olmayı unutursun!”

Verirsin vermezsin… İhtiyar kaçın kurası! Damgaların en büyüğünü, “Hayalperest” yazanı, fırlattı kızın kafasına. Kız, eğilmek yerine ihtiyarın öngördüğü gibi damgayı havada yakalayınca, kuzusunu bağladığı ipek eşarp düştü kasabın eline. Gitti kuzu! İhtiyar pişkin pişkin sırıtıyordu.

“Vicdansız,” diye böğürdü kız. “Gaddar! Kötü!” Elini göğsüne koydu. “Ben onu nasıl büyüttüm, biliyor musun!”

İhtiyar başını iki elinin arasına alıp bir süreliğine dinledi. Ne zaman ki kızın sesi kısıldı, kirpiksiz, kataraktlı gözlerini aça aça, “Şimdi beni iyi dinle,” dedi, kendisini bile şaşırtan bir sabırla. “Kuzuna bir şey olduğu yok! O gördüğün bıçak kesmez. Kesse bile acıtmaz. De ki acıttı… Öldürmez yahu!”

Eliyle duvara vurdu. Vurmasıyla duvarın ardından meleme duyuldu; keyfi yerinde kuzu sesleri, canhıraş değil.

Kızın gözleri büyüdü. “Gerçekten mi?”

İhtiyar, cebindeki son kuruşa bakan bir fukaranın bezginliğiyle başını ağır ağır sallayarak mırıldandı, “Ümitsiz vaka.”

Kız duydu. Bir ihtiyara baktı, bir elindeki damgaya, tekrar baktı, bir daha baktı, tarttı damgayı elinde şöyle bir… Ve var gücüyle başına vurarak kırdı kabuğunu. Başka bir kız çıktı ortaya, matruşka bebekler gibi; gösterişli bir elbise giymiş, lepiska saçlı, boyalı sarışındı.

Yeni kız inci gibi dişlerini göstererek ihtiyarın elini sıktı. “Ne zaman canınız süt kuzusu çekerse bir mesaj atmanız yeter, emriniz olur.”

İhtiyar önce afalladı. Fakat baktı kız ciddi ciddi gülüyor; kafaya da bir toka takmış, o kadar! “Ha şöyle!” dedi ve kızın adını takip edilecekler listesine kaydetti. “Hayatta başarılar dilerim. Yine gel! Beraber köfte yeriz. Köfteler benden.”

“Sıradaki!”   

“Kimse kalmadı efendim.” Çaycıydı, elinde bir fincan ballı sıcak süt. Gece yarısına geliyordu.

İhtiyar gözlerini ovuşturdu. “Ben de bittim!” Çaycıya gülümsedi, kimseye gülümsemeyen adam. Gözleri nemlenmiş, koltuğundan kalkacaktı nerdeyse. “Sağ olasın mübaşir. Sen de olmasan…”

Duvardaki saatin kapakları açıldı. Guguk!

Çaycı şöyle bir titredi, fincanı derhal masaya koydu. Başı öne düşmüş telaşlı adımlarla odadan çıkarken, üçüncü guguk duyuldu. Pencereden soğuk girmiş; yıkana yıkana kirli beyaza dönmüş örtüleri havalandırıyordu, ürkmüş serçeler gibi. İhtiyar koltuğunda kaykılarak sütünü yudumladı.

Yine ne çok çalışmıştı. Ne mühimdi, ne vazgeçilmez! Onca fedakârlığa değip değmediğini düşünüyordu ki, ayaklarında bir karıncalanma hissetti. Derken dizinde bir gevşeme, bağı çözülmüş gibi. Koltuğun çivileri batmaz oldu. Bir seğirme kaba etinde. İhtiyar söylene söylene altına baktı. Koltuk, olduğu yerde duruyordu. Kendisi değil.

Dağılıyordu! Ayaklarından boynuna doğru. Bedeni santim santim çözülüyor, çözüldükçe bir toz bulutu olup savruluyordu, fal taşı gibi açılmış gözünün önünde. Güvenlik! Mübaşir! Çağırmasına çağıracak, lakin elleri kanat çırpar gibi evrak dolabına uçuyor; telefona inen toz, dirsek kemiğiydi; dudaklarıysa, ballı süte üşüşmüş, yerdeki kırıkların etrafında dolanıyorlardı. Guguklu saatin susmasıyla yağmur gibi yere döküldü. Sabaha güzelce paspaslanırdı artık.

Geriye bir not kalmıştı, buruşturulup çöpe atılmış. Diyordu ki, “Oğlum Amerika’dan döndü iş arıyor”. Çaycının el yazısıydı. Üstü kırmızı kalemle çizilmişti. Notun arka yüzüne aynı kalemle yazılmış, şöyle diyordu: “SIRADAKİ!”

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *