SARAYDAN KIZ KAÇIRMA

“Bu ne kuyruk be kardeşim bekle bekle bitmiyor.”

Film bizim oralarda geçiyormuş, ustabaşı anlattı, çok beğenmiş. Meraklandım,  memleket hasreti işte, “Gidip bir seyredeyim,” dedim.

Köyümüzde erik mevsimidir şimdi. Dayımgilin bahçesinde bir can eriği vardı, öyle meyveye dururdu ki komşu köye de yeterdi. Memleketin ağaçları bile bir başka oluyor. Okuldan istemişler; bizim oğlan, pamuğun içinde fasulye yeşertmeye kalktı, bir türlü olmadı, ya çürüdü ya kurudu, taşı toprağı altın diye gelenler gibi.

“Buyurun bayım biletiniz. Yalnız, söylediğim gibi sizi bir sonraki seansa alacağız.”

“Nereye alacaksın?”

“Aynı filmin üç saat sonraki gösterimine.”

“Nasıl olur, o kadar bekledim, benimle eğleniyorsun galiba?”

“Beyefendi, salon full dolu, yapacak bir şey yok!”

“Ne dolu?”

“Bu salonda yer yok diyorum!”

“Madem öyle, bana ne diye bilet sattın?”

“Söyledim ama siz cevap vermediniz; ‘taş, toprak, altın’ gibi bir şeyler sayıklıyordunuz ben de kabul ettiğinizi düşündüm.”

“Olmaz! Biletiniz sizin olsun, paramı geri verin o zaman.”

“Kusura bakmayın, buna yetkim yok. Satılan bilet geri alınmaz.”

“Sen ne diyorsun kardeşim, o para benim bir günlük yevmiyem. Birbirine katarım buraları!”

Arkadaki şapkalı kadın söylendi:

“Lütfen çabuk olur musunuz, sizin yüzünüzden geç kalıyoruz.”

Pek de çıtkırıldım, kokonaya benziyor; yavaş yavaş “Geri zekâlı,” dediğini duydum. Neyse şimdi onunla uğraşamam.

“Paramı geri verin diyorum size. Buradan bir adım öteye oynamam!”

“Tamam tamam! Sizi diğer vizyona alalım, ben arkadaşlarla konuşurum. Buyurun geçin, ikinci kata çıkın, dümdüz gidin, soldan üçüncü kapı.”

Diğer vizyon mu? O da ne? Çattık yaa! Kabul edeyim, yoksa bilet yanacak, param boşa gidecek.  Kader! Neye niyet, neye kısmet.

“Üçüncü kat, dümdüz git, soldan ikinci kapı.” Tamam, şu aralık kapı olsa gerek. Her yer zınka zınk dolu, sadece girişin yanındaki koltuk boş, oraya oturayım bari. Zaten film çoktan başlamış. İçerisi niye aydınlık? Televizyonda gördüydüm, sinema salonları hep karanlık oluyordu; böylesi, karanlıkta seyredilmiyor demek ki.

Burada canlı canlı film çeviriyorlar galiba; sahnede taht gibi koltuğunda oturan kadına ayaktaki iri kıyım bir adam şarkı söyler gibi bağırıyor, arada bize bakıyor, bir aşağı bir yukarı bazen hızlı bazen yavaş yürüyor. Bizim köyün delisi Yahya’ya benziyor, o da sokaklarda bağırarak gezerdi. Adam, kadının üstüne yürümeye başladı; kadın korkmadı bile, adamın nefeslendiği aralarda “aaa aoa ooo aa” diye bağırıyor. Karı kısmı işte, ne yaparsın.

Paltom süzgece dönmüş, kapıdan da soğuk geliyor, kaç gündür nezleyim zaten. Amma garip insanlarla dolu yahu burası! Ne zaman sümkürsem ters ters bana bakıyorlar.

Tahtta oturan kadın ayağa kalktı, bu sefer o bağırmaya başladı adama. Kabarık bir elbisesi var, halamgilin hindisi gibi kubarmış mübarek! Sonra bir susup bir bağırmaya başladılar beraber. Ne biçim bir film bu be, it gibi çeniliyorlar birbirlerine. Bu, benim karım olacaktı ki Allah yarattı demeyip…

Sahneye ne zaman girdiğini anlamadığım başka bir adam biraz önce bağıran kadının önünde diz çökmüş, eli elinde yalvarır gibi inliyor. Tövbe tövbe! Konuşuyor mu azarlıyor mu bilemedim. Kadın ağlamaya başladı, bir taraftan da bağırıyor:

“Ach, ich liebte!”

Bunlar gâvur galiba dediklerinden hiçbir şey anlamıyorum. Birinin adı Osman, onu anladım, ikide bir ona da bağırıyorlar. Kadın seyirciler de başladılar zırlamaya. Hepten tımarhanelikler,  niye ağlıyorlar, ne oldu ki?

Bir ara sahnedekiler bağırmayı kesti, tam o sırada karnım guruldadı ama ne guruldayış saat on iki treni gibi... Neyse ki kadınların hıçkırıklarının arasına karıştı sesi. Sadece etrafımdaki birkaç kişi garip garip baktı ama tam anlayamadım; ya onlar da açtı ya da mideleri bulanıyordu. Elimden bir şey gelmez, zaten kendi derdimle uğraşıyorum. Ne hâlleri varsa görsünler.

Midem iyice kıvranmaya başladı. Patron bugün de öğle paydosunu kısa tuttuğundan yemeğimi bitiremedim. Evden koydukları sefer tası hâlâ yanımda, çıkarıp yesem mi acaba? Ne de güzel bir yumurta piyazı yapmışlardı. Tüüh! Bilete verdiğim paraya yarım kilo et alsaydım akşama kavurur yerdik çoluk çocuk. “Neyse olanla ölene çare bulunmaz,” derler.

İki sıra önümdeki kadın parlak kırmızı bir mendille gözyaşlarını tek tek yakalar gibi siliyor. Kırmızı mendilin ışığı gözlerimi alıyor. Bizim büyük kızın düğün bohçasına benziyor o da böyle parlaktı, elli lira saymıştım el kadar şey için, almıyorum diye günlerce dır dır edip başımın etini yemişti karım.

Sabahtan beridir ayağıma kara sular indi, tam iki yüz parke taşı döşedim belediye meydanına. Şöyle bir ayakkabılarımı çıkarıp rahat etsem onlar zaten kendi derdindeler, ben de dinlenmiş olurum hiç değilse. Daha ayağımın ucunu oynatır oynatmaz önümdeki on sıra dönüp arkaya baktı, gözleriyle birisini arıyorlardı ama ben koltukta iyice arkama kaydığım için kime baktıklarını göremedim.

Off! Salon üstüme üstüme geliyor, nerden düştüm bu cehenneme? Borazan sesine benzer sesler duyuldu, büyük bir alkış koptu. Sonra sesler kesildi, havadan kat kat bir perde indi yere. Alkışlar susmayınca perde açıldı. Sahnedekiler, hazır ol vaziyetinde el ele tutuşmuş, yerlere kadar eğilip seyircileri selamladılar. Hâlâ gitmemişler demek. Sen o kadar saat bağır, sonra da yerlerde sürün, onlarınki de zor iş. Perde tekrar kapandı. Herkes ayağa kalktı, kapıya doğru yöneldi. Yanımdan geçerken beni görmezden geliyorlardı. Umurumdaydı sanki, haberleri yok kapı kilitli, anahtar da kayıp. Hay Allah! Kapı içeriye açılıyormuş.

 

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *