SON PERDE

Perde açıldı, sahneye karanlık girdi, beraberinde bitkin ve hırıltılı bir rüzgâr vardı. Kulaklarını kapattı, duygularına hücum eden uğultudan kurtulmaya çalıştı. Otantik avizeden yayılan ışık, mozaik gibi şekiller çizerek ayaklarının dibine kadar geldi; bir süre onun oyununu izledi. Eşyalarda tuhaf bir hava olduğunu düşündü, fazlasıyla silikleşiyorlardı. Ev, bütün gücüyle itiyordu onu.

Son yıllarda uyumak için haplaragüvenir olmuştu. Bir türlü kurtulamadığı kocaman kemirici bir böcek üstündeydi sanki, ender görülen bir böcekti. Onu göremiyor fakat varlığını çok derinden hissediyordu. Çaresizlik içinde başvurduğu psikiyatr, lityum ve seratonin seviyesinin normal olduğunu söylemişti, yani tıbben bir sorunu yoktu.

O’nu bekliyordu yine. Geldi, ayaklarını yere vurarak yürüyordu, sessizliği umursamadan gürültüyle içeri girdi. Normal kişilerinki gibi kabul görülebilen doğrulardan ve yalanlardan oluşan görünürdeki kimliğini vestiyere astı; kurt adama dönüşen varlığıyla, herkesten gizlediği ve bir örtü gibi altına gizlendiği asıl kimliğini giyindi. Bardak alma bahanesiyle dolaba yöneldi, dolabınkapısını hızla çarptı; bardağı masaya bırakırken davranışları bir patlama hâlini almaya başladı.

İronik sabrı devredeydi; bugün kadını görmemiş gibi davranmasına gerek yoktu; yanına gitti, önünde dikildi. Uzaklarda bir yerleri tehdit eden şimşeğin ışığı eve kadar ulaşıyordu. Havadaki elektrik iyi geldi adama, konuşmanın fitilini ateşledi:

“Yemek hazır mı?”

Kadın, yanındaki sandalyeden destek alma ihtiyacı hissetti -dokunduğu çaresizlikti, ona dokunduğunun farkındaydı- iğretice ilişti kenarına. Kollarını kavuşturdu, başı öne eğik, sakinbekledi. Çok önceden yaşamaya başladığı mutsuzluğun bilgisine yeni kavuşmuş gibiydi; her şeyin üstünde onun baskın nefesini hissediyordu. Buraya ait olamadığını düşündü; duvarlar, perdeler, masanın üstündeki vazo bile bir yabancıya bakar gibi bakıyordu ona. Bir an hayatını yargılamaya kalktı, “güzel hayattı” demek istedi. Ama bir sonuca varamadı, kaba bir taslaktı o. Kapalı, saklı bir çanta gibi onu sırtında taşımaya mahkûmdu, içine hapsedilmiş pişmanlıkları ve keşkeleri, zaman aşımına uğrayacağa benzemiyordu.

Adam, gittikçe artan kas gerginliğinin etkisinde hareketsiz ayakta duruyordu, içindeki karanlık taraf kadını sarmıştı. Hızlıca masayı sarstı, masanın üstündeki vazo korkuyla inledi, içindeki saçıldı, sonra acıyla kıvranarak yere yuvarlandı. Gözleri, hızla ve sinsice kadının üzerinde geziniyordu. Alnının derisini kırıştırmaya başladı, zihninde tam anlamıyla formüle edilemeyecek bir şey vardı, bakışları birden odanın zeminine vurdu, çocukluğundan beri peşini bırakmayan kâbus dolu sahnelerden biri yine canlandı gözlerinde:

“Annesi, bir yandan ‘Vurma, yeter n’olur!’ diye yalvarıyor, bir yandan da kendisini ve onu kocasının yumruklarından korumaya çalışıyor. Bir cellât gibi hareketler yapan babasının gölgesi, annesini sürükleyip dışarı atıyor. Gözleri dehşet içinde, anlamsızca babasının yüzüne bakıyor, suçunu anlamaya çalışıyor; baba, kolundan tutup kapısını üç gün sonra açacağı karanlık bodruma tıkıyor onu. Kulaklarını kapatıyor, biraz sonra bedenini ziyaret edecek kemirgenlerin sesini sonsuza kadar duymak istemiyor.”

Adam, ellerini kulaklarından çekti, gözünün önünden bir şeyi kovar gibi bir hareket yaptı, yeniden kadına yöneltti bakışlarını, rüyadaymış gibi kavranamaz bir hâli vardı. Baştan beri olaylara tanıklık eden rüzgâr, kısa bir süreliğine nefesini tuttu sonra kadının arkasına sindi. Kadının tedirgin gölgesi loş ışıktatitredi, bir şeyler söylemek istedi, kelimeleri dağıldı, duygusal bir baş dönmesi yaşıyordu.

Ağzından çıkmak üzere olan sözü kader gibi sımsıkı tutuyordu kadın. Konuşurlarken -ne kadar sıradan bir konu olursa olsun- sözlerinde ölümcül bir tehdit, onur kırıcı bir hakaret olarak algılanabilecek noktayı gözden kaçırmamak zorundaydı, nasıl derler, mayınlı tarlada yürür gibi. Aralarındaki geniş mekânı dolduran bıkkınlık, hayatla ölümü aynı derecede anlamsız hâle getirmişti. Kafasındaki ‘sevilmek’ kavramını çoktan silip çıkarmıştı kadın, kimliği belirsiz sesini maskelemeye çalışarak ağzındaki cümleyi serbest bıraktı:

“Gitmek istiyorum, beni azat et!”

Şaşkınlık adamın yüzünü istilâ etti. Birlikteliklerini; başrolünü kendinin, yardımcı rolünü de kadının üstlendiği bir senaryo olarak algılamıştı yıllardır. Senaryoya göre bu ikinci tekil şahısın repliğinde bir yanlışlık vardı; başrol oyuncusunun ince beğenisinin örneğiydi sadece, sınırlarını bilmeli ve ana karakterin hakkını iade etmeliydi. Kadının kolunu tuttu;  kadın,  kolunu ona bırakmadı. Olanca gücüyle duvara yaslandı, duvar ona destek oldu, esaslı bir duvardı bu.

Çok iyi duymuştu, anlamıştı da ama sanki duymamış gibi elini sol kulağına götürüp kadına doğru eğildi. Bu sefer heceleyerek tekrar sordu:

“Yemek hazır mı?”

Konuşurken asabî bir şekilde sesli harfleri uzatıyordu, alçakgönüllü kibri yerli yerindeydi, repertuarını sahneleyen kaba mimikleriyle meydan okuyordu. Pencereden içeriye başını uzatan ay ışığının korkak parçası, etrafı kolaçan edip bahçede kalmayı tercih etti.

Kadın, senelerce içinde biriktirdiği gerginlikten bir çırpıda kurtulmaya çalışıyordu. Ait olduğu bahçeden alınmış, alelâde bir saksıya dikilmişti, orada yaşayıp yaşamayacağı umursanmadan. Belki de yıllarca hazırlıksız olarak yakalanacağı ani değişime duyduğu üstü kapalı korku onu buraya bağlamıştı. Boşluk korkusu onu her zaman tehdit etmişti ve damarlarına zerk edilmiş zehir gibi etki yapıyordu. Korku hâlinden çıkmış ruhunun sınırlarına dokunabilmişti; işte bu, kendini gerçekten tanıdığı ilk andı.

Belli etmemeye çalışsa da adamın yüzünün sarsılmaz çizgileri bozulmuştu. Gitmeye cesaret edemeyeceğinden adı gibi emindi kadının, öyle ya bazı roller gerekliydi ya da vazgeçilemeyecek kadar yerleşikti, gözlerinin etrafındaki çizgiler alayla hareket etti. Görmek istemeyen bir köre benziyordu bu hâliyle; körlerin en fenasına.

Kadın, karşısındakine ulaşamamanın verdiği ıstırapla ağladı, gözyaşları herhangi bir suçlama ifadesine dönüşmedi. Sadece sarıp sarmalanma, teskin edilme talebiydi belki de, bir kedi misali başını eğip okşanmayı beklemek gibi bir şey, ama bu olmadı. Bütün yaraların, boşlukların hakkından gelebilecek bir gülüşü hiç olmamıştı adamın, böyle bir gülüşe de pirim verecek değildi zaten.

Görüş alanına giren bir saç teli rahatsız etti kadını, ne zaman uzaklaştırsa ısrarla geri dönüyordu, çekip kopardı, kurtuldu ondan. Adamın yüzünden geçen gölgelere, oradaki yerleşik ve tatsız ifadeye baktı. Anılarını düşündü, yükte hafif pahada ağır cinsten ele alacak bir şey bulamadı, hurdaya çıkmıştı hepsi. Kırık parçalarını toparladı, yavaş yavaş kapıya yaklaştı, endişenin nefesini ensesinde duyuyordu, perde kapanmak üzereydi. Arkasında sallanan pelerinin eteği duracak kadar vakit bulamadı. Adam, şaşkın bakışlarla onun gölgesinin kapıdan fırlayışını seyretti.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *