SUÇ VE...

            Beyaz bir arabayı sürüyordu. Rüzgâra karışan sesini duydum ama ne dediğini anlamadım. "Hasan!" dedim, "çok hızlısın." Bunu duyunca gülümsedi, daha da hızlandı. Köşedeki karanlıkta kayboldu. Güneş, bulutların arasına girince hava buza kesti. Rüzgâr ağaçların yapraklarını savurdu. Sonra bulutlar hızla akıp gitti, güneş etrafı yeniden yakmaya başladı. Mevsimler ardı ardına geliyordu. Korkumun şiddetini göğsümün inip kalkmasından anladım. Demek bunun için ölmüştü; arabayı keyfince sürebilmek için.

            Onun yüzüne yapışmış gülümsemenin ardına düştüm. Yol boyunca yürüdüm. Yol aynı kalıyor, yolun iki yanı durmadan değişiyordu: Bazen yemyeşil bir orman, bazen sarı bir bozkır, bazen şehir, bazen kasaba oluyordu. Yol kenarına savrulmuş beyaz arabayı gördüm. Ön tarafı içine çökmüş, kaput yukarı fırlamıştı. Oğlumun kolu dışarı sarkmıştı ve kırmızı bir şey arabanın beyazına bulanmıştı.

            Yanına koştum. Hasan'ın yüzünü avuçladım. Bir aydınlık aradım. Yüzünü o aydınlığa çevirdim. Belki ışık onun gözlerini rahatsız eder de aralar ve dünyayı yeniden görünce kendini yaşamaya zorlar diye. Onu -nereden geldiğini anlayamadığım ışık altında parlayan- ağaca çevirdim. Ağaçları severdi, hele böyle yaprakları parlayan ağaç daha önce hiç görmemiştir. Ben de ilk defa görüyordum. Sanki oğlumun ruhunda azalan şey ağaçta çoğalıyordu. Oğlum öldükçe o daha da canlanıyordu.         

            Hasan yarı aralanmış gözleriyle baktı, sonra kapattı. Sarstım, uykuya dalmasın diye. Böyle yaparsam ölüm ürker ve oğlumun içinden çıkar diye düşünüyordum. Belki de ölümüne yardımcı oluyordum. "Buradayım oğlum," dedim, bana seslenmesini istiyordum. "Geçecek, iyileşeceksin," dedim. Sesim içimden değil de dışarıdan; bana uzak bir yerden geldi. Bir yabancının sesiydi. O zaman kendimden şüphe duydum. Artık sadece sarsmayı bilen ellerim kalmıştı. Sesim benden kaçmıştı ve gözyaşlarım şuraya buraya dökülüyordu. Kulaklarım uzaktaki seslerin peşine düşmüştü. Nefesimi başkasının nefesiymiş gibi duyuyordum. Paramparça olduğumu anladım. Yine de son gücümle oğlumu sarstım. Uyansaydı ona kendi sesimi, nefesimi, kulaklarımı, nabız atışlarımı bulup verecektim. Uyanmadı. Ama gülümsedi. Ne zaman beni etkisi altına almak istese gülümser ve bana bütün yaşamını hatırlatır. Onu bugünle değil, bütün ömrüyle severim. Bunun için yapar. İkimiz arasındaki bir oyundur. Kardeşi ve babası bilmez bu oyunu. Gülümsemesini ömrümün sonuna kadar saklamak için yüzünü avuçladım. Sonra ellerimi kendi yüzüme sürdüm.

            Kalktım. Yürüdüm, yürüdüm. Hasan ilk defa ölüyormuş gibi her parçamı bir tarafta bıraktım. Gözlerim onu nereden bulduysa getirdi yine. Göğe asılmış bir salıncaktaydı. Nerede tehlikeli iş varsa Hasan oradadır. "Çok hızlı sallanıyorsun," dedim. Beni duymadı. Hep hızlıydı ve bu yüzden kimseyi duymazdı. Salıncağı durdurmak için uzandım. Beni gördü, gülümsedi. Kollarını bıraktı ve boşlukta kayboldu. O sırada küçük oğlum Hüseyin, abisinin boşlukta uçtuğu yere bakıyordu. Elini gözlerine siper etmişti. Sonra eğildi ve bir kediyi çağırdı yanına. O an nereden bulduğunu anlayamadığım bir kâse sütü kedinin önüne indirdi. Elleri titremedi, sütün bir damlasını bile kâsenin dışına dökmedi.  Kedi sütü içerken sırtını okşadı. Elleri beceriksiz değildi. Sakindi, sanki ölen abisi değilmiş gibi. Ona kızmak istedim ama sesim yine benden uzaklaşmıştı. Hasan değil de Hüseyin ölseydi ne olurdu diye geçirdim içimden. Sonra yerden bir taş aldım ve başka bir taş daha buldum. Parmağımı taşın üzerine koydum, diğer taş ile vurdum vurdum vurdum. Parmağımı ezdim ama acımı haykıracak sesim yoktu. Bir kere daha aynı cümleyi tekrar etti içimdeki ses. Beni yutup yok edecek bir uçurum aradım, beynimi parçalamak için. O bir kere daha söyledi: "Ya Hasan yerine Hüseyin olsaydı..." dedi. Hüseyin yere kapandı ve hıçkırıklara boğuldu, kalbimden geçeni duyuyordu. Sütü iştahla içen kedinin hemen yanına uzandı. Gözlerini kapattı, ağlamasını sürdürdü.

            İçi boş bir kabuktum.  Hıçkırıkları uzaktan geliyordu. Beni etkilemiyordu Hüseyin'in sesi. Kalbim, Hasan'ın kazası yüzünden kim bilir neredeydi. Çünkü oğlum ölürken gülümsemiş ve sadece kendisini düşünmemi sağlamıştı. Onu bugün ve dün ile karşıma getiren bu gülümsemeyi bir lütuf olarak düşünmüştüm hep. Yoksa ceza mıydı? Her şey onun yüzündeki gülümsemeyi avuçlayıp yüzüme sürdükten sonra oldu. Yürümeye başladım, yüzümde oğlumun yüzü vardı. Onun gibi gülümsüyordum, mimiklerimi ona benzetmeye çabalıyordum. Hatta artık onun gibi yürüyor, bir arabayı hızlı sürmeyi kutsal bir şeymiş gibi kabulleniyordum. Kocam geldi.

            "Sen o değilsin," dedi.

            "Oyum!"

            "O öldü."

            "Öyleyse sen neden yaşıyorsun?"

            Onu tuttum ve sarstım. Ellerimin bildiği tek şeyi yaptım.

            "Ölürken güzeldi," dedim.

            "Ama sen yaşarken bile çirkinsin."

            "İkimiz de çirkiniz. Çünkü o ikimizden önce öldü."

            Bir mezarlığa kadar yürüdüm. O mezarlığın orada olduğunu bilmeden. Ailem oradaydı; Hüseyin ve kocam. Bir mezara toprak atıyorlardı. Sağ tarafımda nefes duydum. Benim nefesimdi. Hasan'ın kaza yaptığı arabanın içindeydi. Arabanın buraya nasıl geldiğini merak ediyordum. Bir süre düşündüm, boşu boşuna. Hayatın birkaç dakikasından kurtulmak için bu merakla harcadım vaktimi. Ağaçlar gövdelerine kadar ağaçtı ondan sonrası kara bir yumak. Etraftaki nesneler yarı aydınlığın içinde tuhaf yaratıklara dönüşmüştü. Ama gördüğüm şeyden sonra hiçbiri beni korkutamazdı.

            Biriyle konuşmak istiyordum. Ailemin yanına değil de bir mezarı gölgelendiren ağaca yöneldim. Oğlum arabayı çok hızlı sürerdi. Her sabah işe gitmek için arabasına bindiğinde yavaş sür dediğim için "yavaş" kelimesine öfkelenirdi. Bana inat hızlı sürdü ve öldü. Bunu sadece ben biliyorum. Ne küçük oğlum ne de kocam, acımı kat kat arttıran bu düşüncemden haberdar. Ama kim bilebilir. Belki onlar da benim gibi düşünüyorlardır. Belki de bana her baktıklarında "Sen öldürdün," diyorlardır.

            Onu ben öldürdüm.

            Mezar toprakla dolduruldu. Toprağı yükseltiyor, acı bir görüntü veriyorlar. Oğluma çarpan yargıcı gördüm. Üzerinde cübbesi yoktu ve omuzları biraz öne eğilmişti. Elleri küreği tuttu. Hüzünlü gözleri, bu ellerin tuttuğu küreğin toprağı alıp mezara atışını kederle takip etti. Bütün görevinin bittiğine inanmış ve kalbimin onu bağışlamış olabileceğini düşünmüş olacak ki ağacın altında duran bana baktı. Küreği bıraktı, yerde içi boş yatan cübbesini aldı, içini doldurdu ve yeniden yargıç oldu.

            Orada bir kardeş toprak atıyordu mezarın üstüne, bir baba mezara bakıyordu.

            Burada bir anne, oğluna çarpan yargıca ellerini uzatmış, "Beni yargılayın, tutuklatın. Yoksa ömür boyu kendimi mahkûm edeceğim," diyordu.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *