SUYUN GETİRDİĞİ

        Gemisini yapıp bekleyin peygamberi.

O yıl sel köyümüze yüzlerce yılan getirdi. Ondan önceki yıl yüzlerce tomruk ve önceki yıl yüzlerce kurbağayla yengeç... O sene yüzlerce yılan yüzlerce ölüyle geldi.

*** 

Köyümüze yağmur yağmıyordu. Başka yerlerin yağmuru büyüyüp köyümüze sel oluyordu. “Çölü basan sel” derdi köyün hocası yaşadığımız felakete. Çöl, yani suyun olmadığı yer; yağmurun değil. Bizim köyümüzde su vardı oysa. Üstelik yollarından çamur eksik olmazdı. Ağaçlar gür fakat dudaklar kuru; çünkü su, içilemeyecek hâle gelirdi baskınlar yüzünden. Hastalıklar bitmek bilmezdi. Bir sene haset, diğer sene kin, bazen cimrilik, bazense öfke… Ruhlarını hasta ederdi içenlerin. Yine de suyu, pisliğine aldırmadan ya da kendilerince arıtarak içerlerdi. Develerin değil atların suyu adam boyu sıçratarak koştuğu, çocukların yüzme bildiği bir çöl. Suyun varlığı da yokluğu da çöl!

İsimlerimizi de sudan isterdik. “Ad Suyu” dediğimiz, köyün içinden geçen ince bir çay vardı. Çıkışına bir çalı koyardık. Kimin çocuğu olsa bütün köylü kâğıtlara isim yazar suya bırakırdı. İsimlerden hangisi önce gelip çalıya takılırsa onu çocuğa verirdik. İsim, kayık gibidir. Fakat bu kayık karada gider. Çünkü bizi denize götürecek.

Eylülde başlardı baskınlar. Derelerin gümbürdemesi ile uyanırdık çoğu kez. Eylül geldiğinde, bu kez hangi uğursuzluk yığılacak köyümüze, diye beklerdik. Faydalı bir şey getirmedi su bize. Bir keresinde sadece çamur, bir keresinde bir köyün mezarlığı; bazen sadece taş, bazen sadece kuru ot. Gün olur böcek yığınları taşırdı, gün olur ölü hayvan dolardı yatağı. Mesela bir balık istilası olmazdı. Mutlaka yılan gelirdi her baskında. Yılan avcılığını öğrenen çocuklar bir zaman sonra ustalaşmıştı. Derilerinden türlü şeyler yapıp satıyorlardı. Sel yukarı köyün mezarlığını taşıdığında dereden ceset topladık. Çocuklar oyun oynadı ölülerle. Şu sana benziyor, bu amcama benziyor, bak bu teyzem. Ağaç dallarından, taşların üzerinden, değirmen çarkından ölü topladık. Henüz yeni gömüldüğü belli bir ölü, aynı Hasan abiye benziyordu. İkizi gibiydi. Adamcağız bayıldı kaldı olduğu yerde. İnsanlar çift yaratılmıştır; bak burnu başka, senin saçın böyle değil, diyerek adamı sakinleştirmeye çalıştılarsa da olmadı. Ormana kulübe yapıp orada yaşamaya başladı. Kulübesi vadideki bir köye bakıyordu. Sigarasını yakar orayı seyrederdi. Evler, sokaklar, çocuklar, diye mırıldanırdı durmadan. Bir köylü dereleri kesmeyi, yönlerini değiştirmeyi teklif etti. “Çöl olacaksak gerçekten çöl olalım, ne suyun bereketini ne çölün sıcağını görebiliyoruz. Allah çölde de öldürmez, çölde de rızıksız bırakmaz ağalar!” diye konuşunca karar alındı. Suyun azaldığı temmuz ayında bu işi yapacaklardı. Ağaçlar ve betonlarla derelerin önü kesildi. Yeni yataklar kazıldı başka yönlere doğru. Ad Suyu da kurudu ve nihayet köye doğru akan tek su kaynağı bile kalmadı. Su ihtiyacı için derin kuyular açıldı. İşe de yaradı. Neden daha önce düşünülmemişti ki! Bu kuyular bereketliydi, suyu tükenmez gibi kaynıyordu açılan her çukurdan. İsimleri de kuyudan çektiler, hiç Yusuf çıkmadı.

 Çocukların yeni işi taşları toplamaktı.  Bu zor olmadı, boşalan dere yataklarından öküz arabalarına yüklenen taşlar çocukların şarkı ve oyunları eşliğinde kuyuların yanına götürülüyordu. Temmuz böyle geçti. Ağustos da huzur içinde geçmişti. Köyde her şey normale dönmüştü. Neredeyse kötü günler hiç yaşanmamış gibi davranıyordu herkes. Yine de Eylül yaklaştıkça bir kurt içlerini kemirmeye başlamıştı. Birkaç defa setler kontrol edildi. Sorun yoktu. Dereler ormanın içinden başka bir vadiye doğru çevrilmiş o vadideki köyün derelerine bağlanmıştı. “Biraz da başkaları yaşasın felaketi.” Demişti muhtar iş bittiğinde. Ben Hasan abiyle birlikte vadiyi izliyordum. Evler, sokaklar ve çocuklar… Eylül ortası olduğunda köylü bayram günü gibi kutlamalara başladı. Her yıl yaşanan felaket bitmişti. Bir hafta boyunca eğlendiler. Yarışlar düzenlendi. Köy süslendi. Çocuklar güzel elbiseler giyindi. Şerbetler, yemekler hazırlandı. Köye bir bereket gelmişti. Azalmıyordu hiçbir şey. “Korkun!” demişti imam hutbede. “Korkun! Zira siz şükredenlerden değilsiniz. Korkun!  Felaketi uykuya bıraktınız. Elbet onu uyandırır bir zerre, bir kıvılcım, bir ışık. Allah boğmak istesin çölü de sel basar.”

Boğulmaktan korkan üç kişiydik. İmam, Hasan abi ve ben. Eğlenceler bittiğinde yorgunlukla erkenden uyudu bütün köylü. Sessizlik. Ne köpek uluması ne ağaç hışırtısı, hiçbir ses yok. Yalnız üçümüz uyumuyorduk. Hasan abi, evler, sokaklar, çocuklar, diyordu her zamanki gibi. İmam dua ediyordu. Gemisini böyle inşa ediyordu. Ben, eylül daha bitmedi, diye mırıldanıp duruyordum. Bunu günlerce söylemiştim kahvehanede. “Ağalar acele ediyorsunuz, eylül daha bitmedi. Yukarı köylere yağmur gecikmiştir. O setlere güvenmeyin. Su iğne deliği bulsa onu büyütür. Böyle giderse bu köyü daha büyük bir felaket vuracak. Nuh yok ki bizi kurtarsın. Set yapacağız diye ağaçları da kuruttunuz. Bizi taşıyacak bir gemi de yok.”

Bir rüzgâr dolaştı bütün köyü. Ürperdi sıcak yatağının içinde köylüler. Felaket uyandığında herkes uyur. Uyanamadı kimse. Hasan abi tepeden vadideki köye doğru koşmaya başladı. Bağırıyor, garip sesler çıkarıyordu. İmam dua ediyordu. Ben en büyük setin duvarında yürüyen çatlağı izliyordum. Duvardan önce yılanbaşları çıktı sonra ahtapot kolları gibi uzadı su.  Tam karşısına geçip ellerimi açtım iki yana. Gözlerimi kapadım. Gözlerimi kapadım. Ben bunu sonsuz kere yaptım. Bir adamı kaldırıyorum şimdi. O adam kalkıyor yerinden, beni kaldırıyor. Ben ölmedim, diyorum. Ölünün dudakları da kımıldıyor. Ben ölmedim, diyor. Herkes bir kişiye benziyor. Herkes bana benziyor.

Kimsenin mezarı yok bu köyde. Dedelerimiz de babalarımız da bizdik. Çocuklar da anneler de biz!  Oysa aya baktığımızda iki parça görüyorduk. Oysa kardeşi olabilirdik Peygamberin. Şimdi biz bir döngünün içinde; bir döngünün içinde biz; bir döngünün içinde bir döngü… İnsan farkında fakat döngü yuvarlaktır ölüm geçiriyoruz içinden.

*** O yıl sel köyümüze yüzlerce yılan getirdi. Ondan önceki yıl yüzlerce tomruk ve önceki yıl yüzlerce kurbağayla yengeç... O yıl, yüzlerce yılan yüzlerce ölüyle geldi. Derelerden kendi cesetlerimizi topladık.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *