TARÇIN TADI

Bir damla yağmur düşüyor, sonra bir tane daha, sonra peş peşe damlalar… Biraz yağmurun zorlamasıyla biraz da yorgun ayaklarımın ısrarıyla yolumun üzerindeki kafeye giriyorum, içerisi kalabalık.

Pencerenin önündeki, cilalı yüzeyinde halka halka fincan izleri olan masaya oturuyorum. Sade kahveyle tarçınlı kurabiyemi beklerken ağaçta birbirine sokularak soğuğu alt etmeye çalışan kuşları seyrediyorum, bütün kabahat rüzgârda; tüylerini ters çeviriyor.

Bazen kendimi Victor Hugo’nun romanlarında sanırım, galiba yine öyle. Evden çıkarken itiraf edemediğim ağrılarım için ilaç almıştım, kendimi iyi hissetmeye başlıyorum, hatta kafamdaki naftalinli bir espriye gülüyorum, yan masadaki soğuk bakışlı adama aldırmadan.

Her adım atışında ayakkabıları gıcırdayan bir kadın giriyor içeriye. Kim bu Petit Mademe? Göz göze gelmemiz tesadüfmüş izlenimi vererek ona bakıyorum: Solgun yüzündeki çekici gizem ve sakin varlığı kafeyi dolduruyor birden. Peşinden yakışıklı bir adam giriyor içeriye; akşamın alacakaranlığında pencerede yansıyan aksime bakıyorum, başkalarını duygulandıracak kadar çirkin olduğumun farkındayım. “Senin çirkin olduğunu söyleyen herkesten nefret ediyorum, sana benim gibi bakamaz onlar!” demişti “kapıyı çarpıp giden”; demişti ve gitmişti. Ortamın ağdalı havası soluğuma karışıyor, kusmak geliyor içimden, duvardaki taklit tabloda beni rahatsız eden bir şeyler var; oranları mı bozuk yoksa perspektifi mi?

Adam, doğruca Petit Mademe’ın masasına yöneliyor. Aralarında garip bir iletişim hissediyorum. Nasıl desem; kibar bir resmiyet, yaralı bir mahremiyet... Kahvemi yudumluyorum; dilimi, kurabiyenin tadını tanımlamak için ağzımın içinde oynatırken iş olsun diye yanımda getirdiğim kitabımı rastgele açıp okumaya başlıyorum:

“Çabuk çabuk! Bu taraftan.” dedi.

O zaman Phoebus onun tam göğsüne çizmesiyle kuvvetli bir tekme yapıştırdı. Quasimodo’nun gözlerinden bir kıvılcım geçti. Yüzbaşının üstüne atılmak için şöyle bir davrandı, sonra kendini tutarak:

“Bahtsız adamsınız doğrusu yüzbaşım. Sizi seven biri var çünkü!” dedi.

Adam, kadının elini parmaklarının ucuyla tutuyor, bir kapanın kapanmasından korkar gibi. Petit Mademe ağır ağır konuşuyor, sözcükleri ağzından çıkarmadan önce, şeker niyetine onları emiyor sanki. Adamın sözcükleriyse yapışkan hâlde; havayı, kadının üstünü, orayı burayı kirleterek istila ediyor. Adam, Petit Mademe’ı bileklerinden kavrıyor sıkmaya başlıyor. Gözlerim bu gürültücü ve kasları fazla gelişmiş adamın üstünde; duyması gereken bir duyguyu kaybetmiş gibi nefesini gürültülü şekilde bırakarak bıkkınlığını ifade ediyor.

“Hadi gidin şimdi.” dedi.

Phoebus küfürler savurarak atını mahmuzladı. Sokağın sisine dalarken Quasimodo da onun arkasından bakarak:

“Vay canına! Böyle bir kızı reddettin ha! Olur şey değil!” diye söylendi.

Petit Mademe’ın çay fincanının üstüne yaşlar dökülmeye başlıyor; başını kaldırıp ne kadar zamandır onları seyrettiğimi biliyormuşçasına gözlerimle buluşuyor. Olağanüstü soyut bir bakışı var. Onların tavırlarından rahatsız olan karşı masadaki genç adam, gazetesini çat diye açarak dış dünyaya siper alıyor.

Kiliseye döndü, lambasını yakıp kuleye çıktı. Düşündüğü gibi kız hep aynı yerdeydi. Daha uzaktan Quasimodo’yu görür görmez ona doğru koştu. Güzel ellerini ızdırapla birleştirerek:

“Yalnız mı geldin?” diye sordu.

Quasimodo soğuk bir tavırla:

“Bulamadım,” dedi.

 Esmeralda heyecanla:

“Bütün gece bekleseydin ya!” dedi. Hiç memnun kalmamıştı. Fakat Quasimodo onu üzmektense işin aslını söylemeyip ondan azar işitmeyi tercih etmiş, bu işin bütün ızdıraplı tarafını kendine saklamıştı. O günden sonra kız, onu bir daha görmedi.

Ne kadar süre kitap okudum bilmiyorum; zamanın alışılmış ölçüsünün dışında kalan olgular vardır bazen.Duvardaki yaşlı saatin öksürükleri çoktandır unuttuğum bir hüznü hatırlatıyor bana; kaç günümün kaldığını söylemişti doktor? İçimdeki toprak kaymasını durduramıyorum. Yüzüme bakma güzel kız,

Kalbime bak sen benim.

Yakışıklı gençler çok zaman taş yürekli olur,

Öyle kalpler vardır ki sevmek, sevilmek nedir bilmez.

Beklemeye dayanamayan bir ses yüzünden okumam yarıda kalıyor:

“Garson! Garson! Sütlü bir kahve istemiştim. Zaten çağrıldıklarında aniden ortadan kaybolur hepsi!”

Gerginlik havada tur atıyor. Garson umursamaz tavrıyla girişte, yeni gelenleri selamlıyor. Hafif bıyıklı, iri, güçlü bir kadın -biraz önce bağıran- ayağa kalkıyor, garsona doğru yürümeye başlıyor. Garson, anlamsızca bakıyor kadına; alay dolu aşırı bir saygıyla eğiliyor. Kadının tokadı adamın yüzünü arar gibi. Herkes onlara bakıyor. Kadın, tıpkı senfonilerin en suspus yerinde bütün telli çalgıların aynı anda şimşek çakmışçasına patlaması gibi korkunç bir sesle bağırıyor:

“Ne yapmaya çalışıyorsun sen?”

Kafenin biricik garsonu eliyle saçlarını tarazlayarak ters ters bakıyor kadına, topuklarının üstünde yaylanarak dönüp tartışmadan kurtulmak için hızla mutfak tarafına yöneliyor. Kafenin sahibi, yedekte tuttuğu gülümsemesini yüzüne oturtuyor, fısıltıyla konuşup sakinleştirmeye çalışıyor kadını ama onun trajik inadına söz geçiremiyor. Kadın, dolaylı yoldan karşısındakini döven, gözleriyle beni de yakalıyor; faremsi çenesinde saldırgan ve sindiren bir şey görüyorum. Kitabıma yöneliyorum hemen, Hugo’nun Fransa’sında bir sığınak bulmaya çabalıyorum:

Tristan l’Hermite cellada: “Sen de yaklaş bakalım. Henriet Cousin!” diye bağırdı. Fakat kimse adım atmadı.

Bu sefer kumandan küfürler savurarak bağırmaya başladı:

“Bu ne rezalet be? Asker olacaksınız bir de, aciz bir kadından korkulur mu?

Cellat: “Aman efendimiz, kadın değil bu, canavar sanki...” dedi.

...

Başımı kitaptan kaldırıyorum, yapayalnızım, sessizliğin altında kalmış gibiyim. Tedirginlikle kalkıyorum, bütün gücümü toplayıp karanlığa dalıyorum. Dünyanın birçok yerinde evlerde ışıklar yanıyor, kimi anneler çocuklarının üstünü şefkatle örterken kimileri de toprakla örtüyor, hayvan severler bir yerlerde balinaları kurtarma kampanyaları düzenliyorlar ve ben burada ıssız sokaktayım; nereye gittiğimi bilmiyorum. Aniden kaldırılıverecek bir “Maskeli Balo” dekorunun ortasındayım sanki. “Morrò, ma prima in grazia”; dayanacak gerçek bir yüz, beni ölüm düşüncesinden azat edecek bir sebep arıyorum. Omzumun hizasında bir kadın başı belirir gibi oldu ama yoğun sis onu hemen yuttu; kafedeki Petit Mademe olabilir miydi acaba? Ardından nefes nefese biri geçti yanımdan. Rüzgâr, bir ambulansın çığlığını taşıyor bana. Savaşların olduğu her yerden koparılan yürekler, geride kalanların kanlı çığlığı, Neptün’ün öfkesi benimle beraber yürüyor; acılarımı cömertçe çekmeme eşlik ediyor.

Gözlerimin içinden, ağzımdan, burnumdan içeri dalan tanımlayamadığım güç, deprem dalgası gibi beni içine almak üzere. Bitiş duygusu ayrıcalıklı yüceliğiyle sarıyor her yanımı, dimdik, kendi varlığımın üzerine yükselmeyi bekliyorum. Hazırım, hıçkırıklarımla her şeyi berbat etmeyeceğimden eminim; bisiklete binmeyi öğrendiğim günü hatırlıyorum. Ah! Ağzımdaki şu tarçın tadı…

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *