VARLIĞINI YİTİREN BİBLO

Birinin iyi olmadığımı bilmesine alışık değilim. Hiç iyi olmadım. Ve bunu sahte yaşamım boyunca, kimse bilmedi.

Korkaktım çünkü ben; korkak ve kusurlu. İyi olmadığımı yanlışlıkla öğrenen o insanın yanından, hemen gitmek istiyordum; bir an evvel uzaklaşmak.

Kalırsam, bir bir devrilip ölecekti beş para etmez gölgelerim. Ayaklarımın dibinde başı kesilmiş hayvanlar gibi, kımıldana kımıldana, can çekişerek öleceklerdi; gözleri kocaman olarak.

Saçma sapan ve değersiz ve iğrenç gölgelerimi, ayaklarının altına alıp çiğneyecekti; kalırsam yapacaktı bunu. Ben, olanları görüp “Yaşasın!” diye bağıracaktım.

Hem ağlayabilirdim kalırsam; çok ağlayabilirdim. De öyle olsun istemiyordum. Yani yapamazdım. Korkaktım çünkü ben, korkak ve kusurlu.

Utanıyordum da sanırım. Evet, çok utanıyordum. Ben utangaç biriyim; öyle kelimenin anlatamayacağı kadar. Bakkaldan ekmek alırken, yahut selam verirken birine; yani utanılacak hiçbir şey yapmadığım halde çok utanıyordum.

Başkalarının yaptıklarından; bedenime bakan gözlerden; dünyada olmaktan utanıyordum; kendimden. Hem, iyi olmadığımı bilmeyenler, utangaç olduğumu da bilmiyordu.

Kalırsam anlayacaktı, korkuyordum; çırılçıplak, korumasız; kalın ve gıcırtılı kale kapılarım ardına kadar açıkken, yapamazdım.

Hem kalırsam anlatabilirdim; çamurdan yapılma bedenimi. Sıradan insanların sanattan yoksun, iğrenç elleriyle yaptıkları; istek ve beklentileriyle şekillendirdikleri; bir bakış yahut dokunuşla değersizleşen, güzelliğinden dirhem kalmayan o çamur heykeli, bir nefeste anlatıp tüketebilirdim.

Süs tutkunu aptallar için neydim ki! Gümüşlüklerinde bir süre tutup sıkılacakları bir biblodan başka.

Kalırsam söylerdim bunları; şüphesiz söylerdim. Üstelik yazardım da; korkarım hepsini yazardım. Ama ne değeri var ki, her şey yazıldı şimdiye dek.

Zaten öykü yazamam ki ben; yazdığımın öykü olduğunu da bilmem. Zira bir cellât zorluyor beni yazmaya. O korkunç şeyin bizim evin ardiyesinde gizlendiğini söylerdim. “Aşağılıyor beni,” derdim “ve kırbaçlıyor öldüresiye.”  “Normal bir günü asla yaşatmıyor bana.”   Cellâdı ona şikâyet edip, nazlanırdım belki bir parça.

Bu defa olmadı, yapamadım; işte yine ellerindeyim o zalimin. Fakat bir gün kendim gibi onu da öldüreceğim.

Hem işkence altında yazdığım da belli, kimse okumayacak. Okumasın, umurumda bile değil artık.

Hiçbir vakit yazar olmayı hayal etmedim ki zaten, en ufak bir fikrim bile yoktu üstelik. Neden bu kaba sel, bu çılgın ırmak beni sürüklemeye çalışıyor. Hiçbir set durduramıyor onu. Bedenimin iğrenç parçalarını denize dökecek, teslim olmam gerek.

Ama yapamam.

Ben korkak biriyim, korkak ve kusurlu.

                                                            ***

Evvele ait bir öyküm de var elbet. Onu da anlatmalıyım kalem tutmuşken. Bir dahaki sefer diye bir şey, belki hiç olmayacak. Kimseye faydası yok bunların. Fakat dedim ya bu cümleler, öksürük gibi.

Tuhaf öyküler, beklenmedik anlarda gelir; benimki de öyleydi; hiçbir şey müsait değilken. Bir rüyada kalma haliydi ve o rüya uyanmama izin vermiyordu.

İnanılmaz gelebilir, fakat önemi yok bunun. Haklısınız da zaten, böyle bir zamanda mesnevilere yakışır bir olay! Bunu ancak mesnevilere inanmış birine anlatabilirim.

 Çöp torbasından farksız ömrümün kokuşmuş görüntülerini birden nasıl da net gördüğümü ve kızgın yağların her yanıma nasıl aniden sıçradığını, canımın nasıl yandığını o anda. Omurgalarımı sızlatan türden bir yakıcılıktı bu; ağır ama lezzetli, tuhaf ve zalim.

Filmde görsem kurgu sanırdım olanları. Her ömre bir öykü yazmış Tanrı, en değersizi benimki; ama anlatmalıyım. Değersiz ömürlerin öyküsü de anlatmaktır belki.

O rüya görünüp kaybolduğunda, özü alınmış bir çiçek gibi kalakalmıştım. Ya hemen solmalı yahut gereksiz yere var olmalıydım.

Direndim elbet, inkâr ettim. Kendimi, o parçalı görüntüleri, varlığımı duymamak için dünyaya olanca gücümle sarılıp “Beni bırakma,” diye yalvardım önce. Ardından, bıraksın istemeye başladım, kendisi de yok olsun.

Büyüdükçe büyüyen o görüntüler,  gelip ruhumu alıyor; uçurumun en dibine bırakıyordu. Dünya televizyonu karşısında boş seyrine devam eden bedenim; kendisinden faydalanmak isteyenlerle birlikte,  canlılar mezarlığında kalıyordu. İşte o güzellik ve gençlik denen paçavra, çürüyüp yok oluyor ve bazılarına göre boşa gidiyordu.

Bunu mutlaka anlatmalıydım. Suya değil; ağaca, kuşa ve başkasına değil, sadece ona; o bir mesneviye inanabilirdi; geldiği yere.  Daha evvel kullanmadığım öz dilimle söylemeliydim olanları. Önceleri kekeleyerek; ardından coşkun bir sel gibi, kendimi dünyaya çarpa çarpa söylemeliydim. Öyle büyük bir isteğin pençesine düşmüştüm ki varlığımdan başka biri çıkmış; beni aşağılıyordu devamlı; avuçlarının içinde olanca gücüyle sıkıyordu.

Açıklamalı ve susturmalıydı yarattığı kişiyi, kaynar su gibi etrafımı sarıp duran o görüntüleri! Kesip koparmalıydı zavallı ve bitkin sesimi; yırtıp parça parça etmeliydi. Etmedi.

Beni bu çılgınlığın pençesine bırakıp, geldiği mesneviye dönen o varlığa; kendimi dilim dilim keserek öldürmemin niçin gerekli olduğunu sormak istiyordum sadece. Ve  “Haklısın,” demek istiyordum, yıllar sonra; “haklısın; ben bir hiçim, bir zavallı!”

Fakat o dünyalı sesleri duyamazdı; hem duymak değil, öldürmekti onun görevi.

 Deli Dumrul gibi teslim olmalı, ardından bir can bulmalıydım canım yerine.

Ama yapamazdım.

            Utangaç olduğumu bilmeyenler, ölmek üzere olduğumu da bilmiyorlardı.

                                                       ***

Dünyalılar öldüğüm için kınıyorlardı beni.

Kendilerinden can dileyip, yalvarmadığım için onlara. (Yalvarmam hoşlarına giderdi.)

Umurlarında olan ölmem değildi zaten, ölünce işlerine yaramayacak olmamdı. Bir biblonun intiharına alışık olamazlardı. (Daha fenası, bibloların zaten gereksiz olduğunun farkında bile değillerdi.)  Biri çarpıp düşürmeliydi yahut beğenmeyip atmalılardı ama kendileri yapmalıydı bunu. İşte bu yüzden ölmeye de utanıyordum.

Ortalık yerlerde alışılmış varlığımı sürdürmek zorundaydım, parlak bedenimi kalkan yapıp, onun ardında ölmem gerekiyordu. Vitrin camına yapışan süslü kadınlar gibiydi insanlar, “Canlı mı bu?” diye soruyorlardı sürekli; onlar için cevabın önemli olmadığını bilsem de; ölmeye hakkım yokmuş gibi geliyordu, utanıyordum.

Beni öldürmesi için birine yalvarıyordum devamlı; siyah ve güçlü bir atı vardı onun. Ve taşlık yollara sürsün istiyordum atını, arkasına sımsıkı bağlayarak beni. Parça parça oluncaya dek etlerim, iğrenç etlerim; Toros Dağları’nın taşlık yamaçlarına dağılsın! Öyle çok yalvardım ki at kendiliğinden sürüklemeye başladı beni.

Etlerim dağıldı, iğrenç etlerim. Böylesi daha iyiydi elbet, gereksiz yere var olmaktan. Toprakta herkes eşitti; hem mesnevilere inananlar da oradaydı.

Ama ölünce bitmemişti; hâlâ iğrenç sesler geliyordu kulağıma, dünyanın, o yalancı çobanın sözleri. İnanmaya geldik elbet; ama ben inanamıyordum bir türlü; kusurluydum çünkü; kusurlu ve güvensiz. İncecik bir iple bağlıydım dünyaya ve o döndükçe etrafındaki boşlukta savrulup duruyordum.

Dağılan etlerimde karıncalar geziniyordu; hâlâ duyuyordum, kötü yüreklerin sesini; akıllardan geçen pis düşünceleri; hem daha net, daha gerçek!  Hayvandan daha vahşiydiler ve onların uyandırmadığı bir his uyandırıyorlardı bende; tiksinti. Eskisinden daha derin, daha yoğun bir mide bulantısı.

O karıncaları toplayıp diziyordum art arda, cümle olup karanlık yuvalarına gidiyorlardı.

Lakin yenileri geliyordu devamlı. Kokuşmuş çöp krallığından, yalancı çobanın lanet dilinden! Pis ve kötü olan her şey, ah o zavallı çocuklar, onların aşağılık ve iğrenç katilleri; yağmurun toprağa sızması gibi, sinsice sızıyordu parçalarıma.

Derinlerimde kaynayıp duruyor; ardından fışkırıyordu üzerime. Haşlanmış etleri diziyorum; eski ve kırık tabağıma.  İnsanlar tiksinerek bakıyorlardı, zira alıştıkları lezzet yoktu hiçbirinde. Anlayan bir dil yoksa, lezzetin ne değeri var!

Kelimenin de merhameti yoktu; o da yalancıydı, çöp krallığındaki herkes ve her şey gibi. “Gel,” diyordu önce, “kurtarırım ben seni,” tıpış tıpış gidiyordum arkasından; çelimsiz bacaklarımla! Bildiğim halde gidiyordum; beni bir gökdelene çıkarıp; “pat” diye aşağıya atacağını.

Yalancıydı evet, merhameti de yoktu belki; ama yine de insana kanmaktan daha iyiydi, kelimeye kanmak.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *