BEHÇET NECATİGİL’İN “NİLÜFER”İNDE ‘O MÂNÂ’ MÜMKÜN MÜDÜR?

Şiirde Anlamın Bedeli!

Behçet Necatigil’in "Nilüfer" şiiri nasıl okunabilir ya da görülebilir. Hiç kuşkusuz “nazar almış”lar onu birçok açıdan farklı bir suret olarak görebilirler. Yoksa ortada zaten “Nilüfer” diye bir şey yoktur; sadece metinsel düzeyde “Nilüfer” diye bir şeyin yokluğundan, alınmışlığından söz edilmekte, şairin de bu alınmışlığı dert edinmesi dolayısıyla alın’mış olduğu (alınganlık gösterdiği) ima ve telkin edilmektedir. Bu durumda, “alanlar” sessiz bir jest ve mimikle protesto edilmekte ve alanların eli tel’in edilmektedir. Peki, -henüz mevcut- olmayan bir şeyin davası nasıl güdülebilir? Şairin işi nedir ve kiminledir? “Şairi şaire gösterecek” ne varsa (ayna, anlam, lâmba) alınmıştır ya, alan kimdir, satan kimdir, alınan nedir; belli değildir. (Çünkü, alınmış olduğu söylenen “ayna, anlam, lâmba” sözcükleri, birincil anlamıyla geçmemekte, içerdiği anlamlar saklanmak suretiyle ima edilmektedir: Gerçekte alınan ne “ayna” vardır, ne “anlam” vardır, ne de bir “lâmba” ama bunların mecazi içeriği ve işlevi alınmıştır; yani şaire bir şeyleri “gösteren” bu üç şey alınmamış, fakat bu üç şeyin işaret ettiği ortak bir değer ya da ortaklaşa gösterdikleri bir saklı değer alınmıştır. Dolayısıyla bu ima dolu itham şair için acı ve okur için müphem, muhataplar için endişe vericidir. Her üç şeyin her üç taraf tarafından muhakkak bir şekilde giderilmesi gerekir; ama nasıl?)

Herhalde “belirsizlik” giderilmelidir: Eğer “alan” bulunursa “satan” da bulunacaktır; alınan -mahiyet, anlam ve maksat itibariyle- bulunursa, ödenmesi gereken bedel de o ölçüye göre olacaktır. Muhatabın kimliği de niteliği de açıklığa kavuşmalıdır. (Sıradan okur mu, sıra dışından okur mu, sanatsal boyuttan ya da bir bakıma 'ehl-i dil' sayılan şairler takımından bir muhatap mıdır, bunlar açıklığa kavuşmalıdır; çünkü onlara da belirsizlik giydirilmiştir. Yoksa muhatap, belirsizliğin ya da kaotik atmosferin bizzat kendisi veya göstergesi midir? Öyleyse şiirde mazmun ve maksat nedir? Şairin -çok arzu ettiği halde- muradının anlaşılmaması, bu yüzden içine düştüğü -adını vermediği, yalnızca ima ettiği- ruh hâli mi? Öyleyse bunun -her üç kıta sonunda bir şekilde işaret edilen- kavramsal karşılığı nedir?) İşin içinde bir hinlik (mi), bir cinlik (mi), bir hainlik (mi) vardır; çünkü, alınanlar, alınmadan işlevlerini yerine getirmeliyken (ç)alınmışlardır. Dolayısıyla anlam anlamlığını, ayna aynalığını, lâmba lâmbalığını gerçekleştirememiştir. Her alınan, işlevini yerine getirmekte iken ya da getirmek üzere (ç)alınmış ve bu(a)rada kusursuz bir cinayet işlenmiş gibidir.. Yani 'söz'ün sahibine ait olan anlamda tahakkuk etmekte iken başka bir anlamda tahakkuka zorlanmıştır (Fakat, metnin kara gözlü zalimleri hatayı ve savabı kullandıkları yöntemlere yüklemektedir. Çünkü tüm deliller ve söylemler o sonucun belgeleri olarak düzenlenmişlerdir. Camus'nun Yabancı'sında cinayetten yargılanan Mersault'nun kendini savunurken, “Katil güneştir, ben değilim!” demesi gibi. Öyleyse tutuklayın görelim! Bu cins nazar, gözü kara yöntemlerle kara gözlü zalimleri buluşturan bir bakış açısıdır).

Bu durumda alınan, ne lafız, ne telaffuz, ne de anlamdır, bilakis -değer itibariyle âdeta- candır. Öyle yaklaşanlar metnin canını almışlar, şairin canını çıkarmışlardır. Ortada sadece –bir “cins isim” olan- nilüferin (c)ismi vardır.[1] Cins adamlar, “Nilüfer”den üç kavramı almışlar, kaybolmuşlar; metinsel üçkâğıtçılık yapmışlardır. Üstelik, aldıklarını geri almak ya da alınmışın intikamını almak[2] mümkün değildir. (“Haram olsun!”)[3] Kavramsal alımın öbür yüzüne de bakabiliriz: “Ayna” ‘ben’in, “lâmba” ‘sen’in, “anlam” ‘o’ların göstergesiyse, bunlar birbirinin göstereniyse; o takdirde götürülen de az değildir (“Haram olsun!”) Bu, herkese ait olanın götürüldüğünün tespiti demektir. Öyleyse, dava herkesi ilgilendirmektedir (“Haram olsun!”) Alanlara da satanlara da “ne alırsız ne satarsız?” diye sorulmamıştır; sorulması gerekir. Bir de alanlara, satılmayanı nasıl aldıkları sorulmalıdır. Çünkü şair, alınan her ne ise bir bakıma, “…o benimdir” demektedir. O halde, aynasını, lâmbasını, anlamını alanlar, emanet olarak almışlarsa (“Helâl olsun!”) emaneti muhafaza etmesini de bilmeleri gerekir. En azından miri malı bir miras gibi sahiplenip gereğini bellemeleri gerekir. (O takdirde “Helâl olsun” aldıkları!) Aksi takdirde –öyle davranan okurlar- kusursuz canilikten veya zalimlikten kurtulamazlar. Çünkü emanetin alınması, büyük bir sorumluluk gerektirmektedir. Emanet “alınmış”sa, usulünce korunacaktır. Alan okursa, bunu bilir. Bilenin “satan”la ne işi olabilir? Onun işi, üç kavram(lı bir esas)ın selâmını reddetmekten ibarettir. Kabul, bu reddin içindedir. Ayna da lâmba da anlam da bu reddi eda etmeye dahildir. Ancak o zaman şair, “almışlar” lafzını can emniyeti içinde, emaneti ehline teslim etmenin huzuru ile telaffuz edecek ve şükredecektir. Aksi takdirde “almışlar”ın başına bir “eyvâh!” ünlemi bir ahmakıslatan gibi inecek demektir.

Büyütecek bir şey yok aslında da denilebilir alanlar tarafından bu noktada; çünkü alınan bir şey yoktur, o halde alınmaya da gerek yoktur. Şair, vermemiş olsaydı, alınmazdı; alınmış ise zaten vermiş demektir; çünkü bunlardan her birinin varlığı kendini diğerinin üzerinden gerçekleştirmektedir. Satanın varlığı alana, alanınki de ona bağ(ım)lıdır. [Verilen şeyin var olması, yani varlığını kanıtlayabilmesi için, alınmış olması şarttır; çünkü bu eylem tek yanlı bir hareket değil, tam tersine çift yönlü bir harekettir: Verilme olmadan alınma, alınma olmadan verilme tahakkuk etmiş ol(a)maz. O halde, şairin bıraktığını / verdiğini alanlar, değer verdiklerini de kanıtlamışlar demektir. O bakımdan, şairin “yakınma”sında yakın anlamından ziyade uzak anlamı yeğlemek yerinde olacaktır.] O bakımdan “Nilüfer”de görünenler, gerçekte alınsın diye bırakılanlardır. Şair diyor ki: “Ben oraya koymuştum, almışlar.” “Ora”sı neresidir, ne için konulmuştur. Alınmaktan korunsun diye mi? Hayır. “Ora”sı tam da konulması gereken yerdir, şair de zaten “ora”yı işaret etmektedir. Vurgu, “oraya” üzerinde mi, “koymuştum” üzerinde mi, “almışlar” üzerinde mi, yoksa “ben”de mi?[4]

Her halde –vurgunun yerine göre- her birinde zuhûr edecek anlamın “bedel”i ödenmek mecburiyetindedir. İsmail Hakkı Bursevî’nin dediği gibi, böyle bir mânâ, ancak bir bedeli ödendiğinde mümkün[5] hâle gelebilmektedir. Çıkacak -semantik- cana karşı bir bedel verilmesi gerekir ki, o mânâ mümkün ve/ya geçerli olsun. Evet, her durumda –metnin tek tek dizelerini ve tamamını okuma ânında, özellikle kıt’alara kavramsal düğüm atan 4. dizelerde- bilinmeyeni ve alınganlığı yok edecek bir okuma eylemi gerçekleştirmek bir mecburiyettir. [Metinde tekrar edilen “almışlar” sözü, bir negatif propaganda gibi gözükse de aslında netice pozitiftir. Okurlar iyi ki şairin geride bıraktığı şeyleri “almışlar.” Bu alma, bir eksilme değil, bir “çoğalma”dır. Şair de, şairin “hülya”sını bir şekilde alanlar da “yalnız yalnızlıklarda” aldıklarına bakanlar da onu “uzak bir iklimin havasında paylaşanlar”lar da onda hayatın anlamını bulanlar da bununla aydınlananlar da her halde şairle birlikte “Allah bereket versin!” demekten kendilerini alamayacaklardır. Taşlıcalı Yahya Bey diyor ki: “Hân-ı Hak'dur bu felek mihr ile mehdür iki nân / Mihre kimse degmemişdür ortada nân togranan… / Her ne denlü togranursa gün-be-gün artar yine / Himmetin artsun der isen durma dâyim togra nân...”[6] Taşlıcalı Yahya Bey’in tavsiyesi, her şair, her okur, her eleştirmen ve yazar için geçerli değil midir?]

Mesela denilebilir ki: Şair Behçet Necatigil “oraya” ne koymuştur, “ora”da ne vardır ki “almış (olan)lar” üzerinde töhmet ve sitem alâmetleri saptanmaktadır. “Almışlar” sözcüğünü, imalı biçimde, alınganlık gösterircesine telaffuz ediyorsa[7] şair, okurların üç kâğıtçılığına karşı danışıklı ağıtçılık yapıyor demektir. Ama imayı dışarıda bırakarak telaffuz ediyorsa, alanlar –eylemlerinin ezasından da eylemin devamı olarak yaptıkları yorumlarının cezasından da- kurtulmuşlar demektir. Nasıl okurlarsa okusunlar. Burada biz, şairin, verdiğini usulünce alanlardan hoşnut olduğunu; fakat işin aslının, maksadının, muradının kavramından da duygusal ve düşünsel mazmunundan da bîhaber olanlardan müşteki olduğunu görüyoruz. Şair, belli ki, usûlünce “alana satmaya gelmiş”tir –“satın alan”a değil-; yani böyle almaya razıdır. Böyle alanlar “almış” sayılmaz, fakat böyle alanlar sayesinde metin de anlam da çoğalmış sayılır ki şair de zaten bunu istemekte, böyle bir alıma davet etmektedir. Bu tarz davet, “çokgen şiir” beyannamesiyle zirveye döşek atmıştır (Behçet Necatigil bunu bile/yazdı). Bu davete icabet edildiği takdirde “nilüfer” "alınmış" (şair de alın'mış) olmamakta, fakat bilakis (Necip Fazıl'ın dediği anlamda “satılmış” ve Yunus'un dediği bağlamda) “satın alınmış” olmaktadır.[8] Belki böyle (satın) alınmış anlamların simgesidir “Nilüfer”; belki de değil. Yani simge olmaktan ziyade gerçeğin kendisidir, kendi gerçeğidir. Ancak bu, onun simgesel değerini dışarıda bırakmayı gerektirmez. Şair de böyle bir şeye razı olmamıştır, olmayacaktır. Necatigil’in “Nilüfer”ine söz konusu davet doğrultusunda da bakılabilir. Öyle bakanların gözleri aydın.

 

Bir Nazarda Zarla Açan ‘Nilüfer’!..

Behçet Necatigil’in "Nilüfer" şiiri, kuşkusuz (b)aşka nazarlarla da açımlanabilir, rast-gelen zarlarla da.[9] Rast “gele-n” zarlardan biri şu olabilir:  Necatigil’in "Nilüfer"i, onunla ima, anlam ve maksat bağları içinde olan başka şiirleri ile birlikte okunabilir. "Nilüfer" şiirini meselâ, “Sevgilerde”, “Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca”, hatta "Kemik" gibi şiirleriyle beraber okumak çok-anlamlı gelebilir ya da o takdirde anlam (dile) gele/bilir. Birlikte okumak suretiyle anlamı “gelmeye bırakmak” da mümkündür, Derrida’nın dediği gibi.[10] Bu durumda zorlamaya gerek yoktur, zar yeterlidir; gelen, zaten gelecek demektir. Bırakın zar bile/gelsin. Dervişlikte olduğu gibi ki gelmeyecek olan, nasip dairesine giremeyecek demektir; ama gelene müdahil olmazsan gelen usulca gelebilecektir. Gelmeyene hâcet mi var? Zar gelirse “himmet”tir, zor gelirse “buğday.” Şiiri rahatlatan, şiirin “hayır kulağı” bir başka şiirdir o zaman.

Şair, başkalarının farkında olmadan bırakıp gittiği “şey”i görüp alınca, neden “Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca.” Bu durumda dokunan kimdir, dokunan ne? Olan, nasıl oluyor (olduğu şeyi)? Nasıl oluyor da “olan”, bir biçimde dokunulunca öyle (solgun) oluyor? Demek ki o dokunuşta bir şey var; bir temas, bir hassasiyet, bir  tecelli, bir teselli. Demek ki o dokunuşta, yere düşürülenin güle dönüşmesi, gülmesi veya dökülmesi ya da ölmesi gerçekleşiyor, solgun bir anlamla. Dokunuş lâmba oluyor ki gül görülebiliyor. Dokunuş anlam oluyor. Alansa, dokunandan başkası değil. Alınan da gül oluyor böylece. Fakat onu oraya koyanlar farkında değil onun ne olduğunun, mesela gül olduğunun, solgun bir gül olarak doğrulduğunun. Ya da değerinin doğrandığının… Çünkü, değeri görmeye vakit yoktur, gül olanı ve solanı görmeye vakit yoktur. Necatigil’in “Sevgilerde” dediği gibi: “Sevgileri yarınlara bıraktınız / Çekingen, tutuk, saygılı. / Bütün yakınlarınız / Sizi yanlış tanıdı. / Bitmeyen işler yüzünden / (Siz böyle olsun istemezdiniz) / Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi / Kalbinizi dolduran duygular / Kalbinizde kaldı. / Siz geniş zamanlar umuyordunuz / Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

“Dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek…” o yüzden mümkün gözükmemektedir (imkânsız değildir, sadece mümkün gözükmemektedir). Kimse bu darlığı bir varlık olarak, bir imkânsızlık imkânı olarak kullanmayı akıl edememekte, eyleme geçememektedir. Bu durumda sevgi gelmeden geçip giden, boş boş akan, boşa akan, böyle böyle yiten giden olmaktadır. Suç ne vaktindir, ne sevginin, ne de söylenenindir; fakat “söylenen”indir. Yani söylenen, söylenmekten öte eylem gerçekleştiremeyenindir. Söylenemeyenindir. Çünkü, “Yılların telâşlarda bu kadar çabuk / Geçeceği aklınıza gelmezdi.” Elbette, “Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı”, ama “Vermeye az buldunuz / Yahut vakit olmadı.” (“Sevgilerde” geçtiği gibi.)

Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca” şiirinde biri(leri) hep bir şeyi yitiriyordu, “Nilüfer”  şiirinde ise, bizzat şair yiten şeyin hem kendisi hem de sahibi oluyordu. Görülen manzaralardan biri şudur: Lâmbanın anlamı aynada gözükmemektedir, çünkü ayna alınmıştır. Anlamın lâmbası aynada gözükmemektedir, çünkü lâmba alınmıştır. Aynanın anlamı lâmbada gözükmemektedir, çünkü anlam alınmıştır. “Kimseler görmüyor…” çünkü…

“Kimseler görmüyor da bunca...” güzelliği, şair görüp alıyor (böylece, düştüğü yerden kaldırıyor)du... Fakat burada karşılıksız kalan bir ilginin acısı ve yası sahneyi kaplıyor: Şairin en değerli şey(ler)i, ilgisizlikle, değersizlikle karşılaşıyor ve -söylenmese de anlaşılan, anlaşılması kaçınılmaz bir şey olan bu “değer”ler- soluyor.  Çünkü, bunlar “anlaşılan” değil, çalınanlardır. “Almışlar” ifadesinde, beğenip almak da var, hak etmediği halde almak veya çalmak da, değer vermemek de, değersiz saymak ya da değersizliğe indirgemek de. Bu tarzda bir alış, zaafa uğratıyor insanı, yoksullaştırıyor. Çağın hastalığını teşhis ediyor şair: Değer bilmemek, değer vermemek. Şiir, “değer”li olanları alanların da maksat ve muradı anlayamadıklarını ima etmektedir.

Şiir hayatın hem aynasıdır, hem anlamıdır, hem de lâmbasıdır. İnsanlarsa onu sadece “almışlar”dır. Bak(a)mamışlar, aydınlan(a)mamışlar, anla(ya)mamışlar; dolayısıyla kararmışlardır. Zararları büyüktür. Şairler haklı olarak –bu yüzden, onlar adına- bundan alınmışlardır. Çünkü bekledikleri alınmak değil, anlaşılmaktır. Bu hayatî eğilim üzerinden bakıldığında fark edilecektir ki: “Nilüfer”de gizliden gizliye işlenen ve dikkatli nazarlarca da ışıklı yazılar gibi okunan garip çekici bir mazmun vardır. “Nilüfer”de işlenilen bu duygusal mazmun, söylenmeden eylenen bu garip çekici, “hüzün”dür; yani anlaşılamayışın hüznü.  Şiirde “nilüfer”,  hüznü göstermektedir.  "Nilüfer"de “o mânâ”, bu mânâdır. (İşin içinde “alanlar”ın aldıkları şey(ler) yüzünden -daha doğrusu, şairin niyet ve maksadına uygun tarzda almadıkları, dolayısıyla onu arzu ve muradına erdirmedikleri için şairi mağdur ettikleri, bu yüzden- açığa çıkan hainlikleri, şairane bir hazinliğe zemin hazırlamıştır.) Şair bir nevi “kalenderlik” örtüsü altında saklamaktadır bu mânâyı (işte bu pek hazindir!). Ancak ışığı fark ed(il)en odur.[11] Mecaz ya da kavramsal karşılığı, yani kavramsal mazmun  ise, “şiir”dir. Şairin, “Çıkarır bakardım kimseler yokken” dediği “şiir!”

O halde, -bu mânâ (yani “Nilüfer”in, “şiir”in simgesi olduğu anlamı) mümkün olarak kabul gördüğü takdirde- Necatigil, her şeye rağmen bahtiyar olacaktır; çünkü, “kimselerin olmadığı yer” ya da “herkesin yok olduğu (bu) yer”, bir bakıma şiirin gerçekleştirildiği bir imkân mekânıdır: bu, kavramsal açıdan uzlet ya da yalnızlık halidir. Böyle bir yalnızlık -bir şair için- nasip işidir. Bu bağlamda Necatigil’in "Kemik" şiiri, metinlerarası ilişkiler ya da metin içi tefsir yöntemiyle incelenebilir ve bu birlikte okumadan çok-anlamlı bir yorum gele/bilir. “Nilüfer”de şairin, “kimseler yokken çıkarıp bak(tığı)” ve derin bir hassasiyetle üzerine eğildiği “şiir”, bireysel yaşantının “hatıra” gibi özel durumlarından birine denk düşmektedir. "Kemik" şiirinde[12] "insanlar sağa sola bakınıp kimsecikler görmeden çok acele bir şeyi gömerler", sonra "...ölmeden bir kez daha... yalnızlıklarda otururlar, çok eski bir kemiği duvarlardan çıkarıp yalarlar." Bu paralel ifadeler aynı hakikate, aynı kavramsal mazmuna çıkan iki ayrı hattı göstermektedir.

["Kemik" şiirindeki bu kullanımda (yani "insanların yalnızlıklarda eski bir kemiği çıkarıp yalamaları" ifadesinde), vücudun zaafa uğrayan noktalarını ve kemikleri kuvvetlendirecek kemik yalayıcılığı ile mecaz anlamda hatıralarla hemhâl olarak manevi teselli ve enerji bulma anlamları aynı anda geçerlidir. Sıradan insanlar için tenhada, yalnızlıklarda hemhâl olunarak zevklenilen “hatıra”lar şairler için olsa olsa ya “şiir”leridir ya da şiirlerine dair alınanlar, satılanlar ve yazılanlar. Her ikisi de hayatî “değer”dedir; ama insanlar, "kimseler yokken" ya da "kimsecikler görmeden" bu değerlere eğilmek mecburiyetindedirler. Ve şairler için durum daha trajiktir; çünkü çifte değer bilmezlikle karşı karşıyadırlar, ama bu çıkmazdan “hatıra zevki” ve “şiir zevki” sayesinde hüzün madeni çıkarmaktadırlar. Necatigil hattından gelen Hilmi Yavuz da "hüzün ki en çok yakışandır bize" derken herhalde bir şair olarak şairler adına konuşmaktadır. Her iki şiirde ima yoluyla kastedilen değerler ("Nilüfer"de “nilüfer”in ve "Kemik"te “kemik”in semantik ve simgesel değerleri, modern hayatın mahkum ettiği)  bir ışık altında parıldamaktadır]. 

“Nilüfer” o halde hem bir şiirdir, hem de şiirin şiiridir, yani şiir serüveninin şiiridir. Şiir o yüzden “Nilüfer”dir.[13] Geniş evrâk (yapraklar / kâğıtlar) üzerinde açar. Kökü yoktur. Bu, onun köksüz olduğunu göstermez. Çünkü, derin duyuşun suyu ona adeta kök olmuştur. Gizli evrâk gibi ya da evrâk arasında saklı sır gibidir. Herhalde herkese açık değildir; ancak, “kimseler yokken çıkarılıp bakılabilir.” Necatigil bile/gitmiştir. Artık, Necatigil’den miras -şiire özgü- bir nazarla “Nilüfer”e bakılabilir. Böyle bir nazarla dinlenebilir.[14] Çünkü poetik miras, yasıyla birlikte alındığında tahakkuk etmektedir. Su yüzünde “kimseler yokken bakılmayı” bekleyen "Nilüfer" de böyledir. O yüzden ârif okurlar, bu davete severek icabet etmektedir.[15]

                                  

“Ben oraya koymuştum, almışlar, Arasına sıkışık saatlerin. Çıkarır bakardım kimseler yokken; Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar. Kışken ilkyaz, sularımda açardı; Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı? Eski defterlerde sararırmış yaprak. Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar. Bir ışıktı yanardı gecelerde; Akşam, çiçekler uykuya yattı, Sardı karşı kıyıları karanlık- Beni bana gösterecek lâmbamdı, almışlar.

 

"Nilüfer", Necatigilce “hüzn”ün bir yüzü ve “şiir”in yüzde yüzüdür.

 

 

 

[1] Burada, cins isim ve özel isimle ilgili açımlama için, Levi-Straus’un Nambikwara halkı hakkında aktardığı gerçek öyküden ve kendince aktarım biçiminden –yani Derrida’nın yaklaşım tarzından değil de Levi-Straus’un seçtiği söylem şeklinden- yararlandık. Çünkü şiirden –yukarıda işaret edilen tarzda- çıkarsama yapılmasına imkân veren alımlama, Levi-Straus’un söylemini kullanmayı gerektiriyordu. Eğer bir haksızlık varsa, haksız bir çıkarsama yapılmışsa, o zaman, intikam alma yoluna başvuruluyordu. (“Özel ism”in Nambikwaralar için anlamı ve önemi hakkında, bkz. Jacques Derrida, Gramatoloji, Çeviren: İsmet Birkan, Bilgesu Yay., Ankara 2011, s. 170-189)]. Tabii, haksız bir çıkarsama yoksa, intikam almaya da gerek yok demektir. O halde yorumlama, kaldığı yerden devam edebilecektir.

[2] Nambikwara kabilesinde özel isim yasak imiş; o yüzden, kendilerine bir haksızlık yapıldığı zaman haklarını ya da  intikamlarını  alamıyorlarmış. Ancak, güçlü olan bir kişiye –bu bir hâkim de olabilir, bir iktidar mensubu da olabilir- haksızlık yapanın “özel ismi”ni (ki “özel ismi”nin telaffuz edilmesi yasakmış), o güçlü kişinin kulağına fısıldıyorlarmış, o da onun intikamını alıyormuş. Yoksa kendisine layık görülen muameleyle kalıyormuş. (Özel ismin Nambikwaralar için anlam ve önemi hakkında, bkz. Derrida, a.g.e., s. 170-178).

[3] Aynı şekilde, “alan”lar (“almışlar”) da cinstir. Cins değil de özel isim olsaydı, Nambikwara kabilesinde olduğu gibi, bir şekilde intikam alınabilirdi şair -veya şikayet makamı sayılan muhatapları veyahut onun şikayetine kendini muhatap kabul edenler ya da kendilerini “hayırlı kulak” olarak görenler- tarafından. Ancak bu imkânsızdır; çünkü alan tek kişi (isim) değildir, çoğuldur (“almışlar”). “Nilüfer”in ismi özel olmadığı için, “Nilüfer”deki üç kavramı –ya da göndergesini- “almışlar”dan (dolayısıyla üç kâğıtçılık yapmış olanlardan) öç alınamayacak demektir. Çünkü şair, alanların “özel ismi”ni okurların kulağına fısıldayamamaktadır. “Alanlar”ın “cins isim” olması nedeniyle onlardan hiçbir zaman öç alınamayacaktır). Ancak “alanlar”ın, yasak olmayan bir şeyi aldıkları, yasal yolla böyle bir anlama bağlandıkları ya da bu yolda okuma daveti aldıkları ispatlanırsa dâvâ düşer. Yoksa sürer gider.

[4]Burada, vurgunun yeri değiştirilirse, metin saklı bir sırrını açık edebilecektir: Alanlar, aldıklarından memnundurlar; çünkü, alanlar aldıklarını “ayna” gibi kullanmakta, ona bakmakta, ondan istifade etmektedirler. Aynı zamanda bu onlar için hayatlarına “anlam” katan bir şeydir. Ve bununla “aydınlanırlar.” Yani “almışlar”ın içinde/arasında şairin sevdikleri vardır ve onlar, onun şiir sûretinde gözüken ama asıl varlığını ve yaşantısını şiir dışında da sürdüren “hülyasını, uzak bir iklimin havasında paylaş”makta; ama şair “camlar arkasında” kalmaktadır (Cahit Sıtkı’nın Sonrası’nda, “Uzak Bir İklimde” şiirinin final faslında yer alan “Uzak bir iklimin havasında / Bütün sevdiklerim hülyâmı paylaşır / Bense camlar, camlar arkasında” dizeleri, Necatigil’in okur karşısındaki durumunun yorumu gibidir. Şair de şiir de –“Nilüfer”in sözel özü, yani kavramsal mazmunu tespit edildikten sonra bir yorum imkanı olarak-, Tarancı’nın metni üzerinden bu bağlamda değerlendirilebilir). Bu, bir bakıma, kitabın “vitrin”(deki) yaşantısı gibidir ki orada var oldukça paylaşılacak, paylaşıldıkça bu(a)rada var olacak ve hayat böyle sürüp gidecektir. Ve şair, paylaşılan bir “bakış (ayna), anlam (yakış), aydınlanış (lâmba)” dolayısıyla “camlar arkasında” kalmaktadır (“Camların arkası” ise, nereden bakıldığına göre değişiklik arz eder: Dışarıdan bakıldığında “camların arkası” bir nevi “uzak diyarlar”a götüren gemilerle doludur; içeriden bakıldığında “uzak diyarlar”, aynalarda bulunan anlamla aydınlanıldığı, şiirin işlevini yerine getirdiği fildişi kuleler, zamanı yumuşatan mekanlar, uzlet adaları, otel odaları ve sair diyarlardır…). 

[5] İsmail Hakkı Bursevî, İlahi İsimler / Tuhfe-i Recebiyye, hazırlayan: Selim Çakıroğlu, Sufi Kitap,  İstanbul 2008, s. 66.

[6] Taşlıcalı Yahya Bey’in metni üzerine bir açımlama için, bkz. H. Akay, Doğrandıkça Artan Ekmek, Akademik Kitaplar,  İstanbul 2009, s. 13-27.

[7]Şairin “oraya” koyduğu şeyi birileri “almışlar”; dolayısıyla şair bundan alınmıştır; ancak bu alınmanın iki ucu da açıktır ve işlevini hâlâ sürdürmektedir. Çünkü bırakılan şey değerli olmalıdır ki tekrar tekrar alınmaktadır. Bunun bir ucu kapanacak olursa şair bundan hoşnut olmayacaktır; çünkü o takdirde şairin “…a bıraktığı şey” alınmamış olacak demektir, yani şair o durumda, “…bıraktım, ama almamışlar!” demek zorunda kalacaktır ki bu hiç de şairin lehine bir durum değildir. “Almış” olanlar, “almamış” olanlara dönüştüğünde, şair daha çok alınacak demektir. Oysa bu “alınma”da memnuniyetin yüz göstermesi, ancak, şair tarafından “verilen şey”in alınması, kabul görmesi sayesinde mümkündür. Bu paradoksal durumun çözümü, şu bilmeceyle açımlanabilir: “O odanın içinde, oda onun içinde; bil bakalım bu nedir?” sorusunun cevabı, “ayna”dır. (Anlam, ancak, ayna oda tarafından içeri alındığında ve oda ayna tarafından içine alındığında tamamlanabilir.) Verilen şeyin alınmış olması, alındıkça alınması, alındıkça alınması ise vermenin, bir anlamda bağışlamanın ve bereketlendirmenin bir gereği ve delilidir. “Doğrandıkça artan ekmek”te olduğu gibi.

[8]Necip Fazıl’ın deyişiyle, “başını bir gayeye satmış kahraman gibi”, başını şairin sattığı anlama atmıştır. Bu noktada alışveriş maddeyle, malla, eşyayla değildir; gözle, kalple ve beyinledir.

[9] Aşkla da açımlanabilir, zarla da (nâm-ı diğer kuramlar ve metotlarla da). Her hâlükârda –sözde saklı- “aşk”ın izi muhakkak görülecektir. Necatigil’in "Nilüfer"iyle ilgili çözümlemelerde görüldüğü gibi. Necatigil’in "Nilüfer"iyle ilgili ilk ciddi çözümleme, herhalde Sabit Kemal Bayıldıran’ın tahlil yazısıdır (“Necatigil'in Nilüfer'i”, Varlık, , S. 1083, Aralık 1997). En son ve dikkat çekici çözümleme de Hilmi Yavuz'a aittir. Yavuz, “Necatigil’in ‘Nilüfer’ şiirinde, “metaforik anlamda bir palimpsest deneyimini gerçekleştirdiğini, dolayısıyla “Nilüfer” şiirini, bir palimsest okumasıyla çözümlemek gerektiğini tespit etmekte ve bu bağlamda bir çözümleme gerçekleştirmektedir (Bkz. “Necatigil, ‘Nilüfer’ Şiirine Niçin O Adı Verdi?”, Zaman, 09 Ocak 2013).

[10] "Gelmeye bırakmak"la ilgili olarak Derrida’nın Şiir Nedir (Babil Yay., Erzurum 2002) kitabına bakılabilir.

[11] Şair, başka metinlerinde, kullandığı şiirsel simgelerin farklı suretteki tezahürleriyle bir bakıma açılımlar yapmakta, okurları şiirlerarası seyirlere davet etmekte, anlamların zuhuruna ortam hazırlamaktadır. Mesela, "Nilüfer"deki “lamba”, “Abdal”daki “lâmba”dan ışığını almış gibidir. “Abdal”da geçen “lâmbalar, hüzün çeşmeleri”dir. Bunlar, “vitrinlerin düşen kepenklerinde” olduğunda da metinlerin tinsel boşluğuna asılı olduğunda da aynı niteliği göstermektedir.

[12]"…Ve siner tavanlara bir iç yağı kokusu / Sessizce söndürülen mumlardan / Ve insanlar gömerler sağa sola bakınıp / Çok acele bir şeyi görmeden kimsecikler / Ve sonra koşarlar upuzun bulvarlardan // Ve eksilir bir koyun geceye davarlardan / Ve insanlar geçerler sağa sola bakınıp / Çok acele bir şeyi ölmeden bir kez daha / Sonra yalnızlıklarda otururlar yalarlar / Çok eski bir kemiği çıkarıp duvarlardan…"

[13] Rivayete göre Necatigil, yeni başladığı şiirlerini küçük küçük kâğıtlara yazar, bunları cebinde taşırmış, yalnız kaldığı zamanlarda bunlardan birini cebinden çıkarır, üzerinde çalışır, tamamladığında başka bir cebine  koyarmış.

[14] Sanatçı Erkan Oğur, şiiri seslendiriyor. (http://www.youtube.com/watch?v=KvlbdeiUR9k).

[15] Bir biçimde elde edilmiş veya araç olarak geliştirilmiş zar ve nazar sahipleri de ârif okurlar gibi “bu davet”e icabet edebilir; zarla şansı veya nazarla kaderi döndürmeyi deneyebilir. Nitekim böyle zar döndüren nazar sahipleri de olmuştur. Necatigil’in bu şiiri de alışılmadık nazarlara muhatap olmuş ve olmaktadır (Bugünlerde Necatigil’in “Nilüfer”ine nazar edenlerin sayısında da onun “Nilüfer”inden göz izi taşıyan metinlerin sayısında da belli bir artış görülmektedir).

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *