CAHİT ZARİFOĞLU”NUN “YENİ İSLAMİ ŞİİRİ”NİN POLİTİK KİMLİĞİ

     Türk şiirinde dikkate değer bir olgu olarak sık sık işaret edilen “yeni İslami şiir” diye düşündüğümüz şeyde, dünyanın ya da yaşantının kendine yönelmeyen bilince dayalı gösteriminden uzaklaşarak kendi içine dönüş var. “Yeni İslami şiir” kendi kendisinin konusu oldu yani, “yeni İslami şiir”in konusunun şiir yazma süreci ya da şair olmanın güçlükleri olmasına alışıldı. Türk şiirinde geleneksel biçimde bir çözülme, yeni yapılar kurma ve bunu küçük ve özenle biçimlendirilmiş parçalardan oluşturma eğilimi var. Bütün bunlar dikkate değer bir kesinlikle, “yeni İslami şiir” için de doğrudur, ki bu da “yeni İslami şiir”in gelişmesinin çağının ana kültürel çerçevesine nasıl derinlemesine yerleştiğini gösterir. “Yeni İslami şiir”in Cahit Zarifoğlu”nun 1950”li yılların “İslami şiiri”ne egemen olan madde-ruh çatışmasından kopmasıyla başladığı, “Batı diktasına karşı Doğu protestosu” teması ekseninde geliştiği söylenebilir. Bu noktada artık, Cahit Zarifoğlu”nun ısrarla üzerinde durduğu bir Metafizikçi-Pozitivizm”den söz etmek gerekmektedir: Ancak, Batı metafiziğinin madde/akıl, doğa/politika türünden ikili karşıtlıklarını doğrudan hedef olarak aldığı göz önünde tutulduğunda, onun eleştiri nesnesinin de modern Batı düşüncesinden daha özgül değil, olsa olsa daha geniş olduğu ve bir bütün olarak onu içerdiği açıktır.

Cahit Zarifoğlu”na göre söz konusu ikili karşıtlıklarda yapısal olarak içkin bir tutarsızlık vardır. Bu ikiliklerde ikiliğin terimlerinden biri diğeri pahasına öne çıkarılır. Üstün konuma yerleştirilen bu terim, diğerini olumsuzladığı ölçüde, onun sayesinde üstün konumdadır. Esas olan, değer atfedilen terim kendi karşıtını gerektirir, ona bağımlıdır; dolayısıyla mutlaklaştırılsa da aslında mutlak değildir. Aynı tutarsızlık Metafizik/Pozitivizm ikiliğinde de söz konusudur. Batı düşüncesi Pozitivizm”i Metafizik karşısında yüceltmiştir, çünkü Metafizik”ten farklı olarak Pozitivizm”e bir sahicilik, burada oluş ve bunlara bağlı olan bir hakikat atfeder. Oysa Pozitivizm”e atfedilen bu üstünlük tam da onun Metafizik karşısındaki dezavantajıdır. 1967”den başlayarak çıkardığı bir dizi kitapla (“İşaret Çocukları”, “Yedi Güzel Adam”, “Menziller”, “Korku ve Yakarış”)ve1976-1990 yılları arasında 163 sayı yayımlanan ve kurucuları arasında yer aldığı “Mavera” dergisiyle bu tavrını iyice sivriltir Cahit Zarifoğlu: “Benimle fazla yakınlık kurdun / Çiçeğim / Köklerim ateş saplarım zehir / Yağmur ateş saplarım zehir / Yağmur sularıyla izler edinmiş tenin / Benimle çok hayal kurdun artık yaklaş / İpil ipil miyop bakışın bir kanakışı / Bu su sarnıcından başla / Sana verildi emanetim ateşim zehrim / Benimle çok put kır çiçeğim / Arz gitgide benim / Muharremde temeli atılır güveyliğimin”(Şakkul-Arz). Bu dizelerde; belirtilmesi gerekir ki, şair, melankolik döneminin başlangıcından itibaren hayırlayıcı, dıştalayıcı bir içeriği nesnelleştirir ve kurulu düzenin kurumsal, törel, politik değer yargılarıyla ters düştüğünü bildirir. Şair imgecidir, çünkü içe kapalıdır, o an”a, zengin çağrışımlar getiren imgeye kendisini vermiştir. Bu, Dada”nın put-kırıcı ve arındırıcı tedavisinde olduğu gibi yalnızca bir eski biçimleri yok etme sorunu da değildir. Post-modernizmin terk etmiş olduğunu iddia ettiği ileri-modernizmin bu özlemleriyle ilgili bir olumsuz yargı ile mutabık olduğu iyi bilinmektedir. Ama bu yeni isim, kökten bir değişmenin anlamı ve “yeni İslami şiiri” karşılayan o coşku: bunların hepsi de modernin kendisinden sağ kurtulmuş gibi gözüken bir yenilik ve yenilik getirme kavramının ısrarlı biçimde varlığının sürdüğünü kanıtlıyor. Ama “yeni İslami şiiri” politik olarak düşünebilmenin daha dolaysız ve aşikâr yolları da vardır.

Belirli bir mahremiyet politikasının, toplumsal yaşamın her düzeyinde kendisi için eş değerler yaratması nedeniyle o özel mülkiyet dediğimiz şeyin ifade ediliş biçimiyle birlikte, Doğu”lu yaşamda topluluğun baskılanmasının olumlayıcı bir biçimi ve onun bir başka yüzü olarak öne sürülebileceğine inanıyorum. Cahit Zarifoğlu, bireysel kimlik duygusu, öznenin ya da ruhun bütünlüğü ve merkezliliği ile okuyucularının özel mülkiyeti, kendi anılarının sahibi oluşu arasında mükemmel biçimde bağlantı kurmuştu. Duyular burada görme ve işitme biçiminde iki-yanlı bir diyalektiğe sahiptir. İşte bu görüşler  “yeni İslami şiir”in görkemli anları olup, ele geçirilmiş bazı aşırı uç noktaları yansıtırlar: Cahit Zarifoğlu’nun yaptığı gibi, biri onlara dize-çözümleme uygulayabilir; aynı zamanda bir içsel durum mantığıyla yeniden ayrıntılı olarak incelendikleri belirlenmiş bir zamanda işlevlerinin politik çözümlemesini de yapabilir. İmgesel açıdan “yeni İslami şiir” tıkanmış ve kaybolmuş duyularla, sağaltıcı biçimde kapasitesi düşürülüp ayarlanmış duyu alıcıları ve algılama organları ile, sakatlanmış dil ve kitlesel-üretim ürünü standartlaşmış bayağı duygularla ütopik modern şiirin düşkünleşmiş bedeni içerisinden bir kez daha düşkünleşmemiş bir doğayı ölçü alabilen düşkünleşmemiş bir varlığın görkemli ütopyasını yeniden canlandırmayı ya da diriltmeyi vadettiği sürece ütopyacıdır. “Yeni İslami şiir” bu yeni ya da düzeyi yükselmiş yetileri sağaltıcı biçimde harekete geçirip dış dünyayı, algılamanın kendisi için düzenleyerek bu dirilişe aracılık eder.Cahit Zarifoğlu”nun “yeni İslami şiiri”nin politik kimliği adlı kurnaz başlık “yeni İslami şiir”in hiçbir zaman politikanın bir şekilde dışına çıkamayacağını, ama onun içinde-rahatsız sayılsa da kalıcı bir temel üzerinde-yaşamayı öğrenmesi gerektiğini ve aynı zamanda meselenin “yeni İslami şiir” ile politika arasında belki de daha önce hiç var olmayan bir ilişkiyi icat etmek ya da ona ısıtıp şekil vermekle değil, daha çok o alanda basitçe ne olup bittiğini, neyi görmemeyi seçebileceğimizi değil son çözümlemede neyin hiç de görmezden gelinmeyeceğini açığa çıkarmakla ilgili olduğunu yararlı bir biçimde öne sürer. Öyle sanıyorum ki amacımızı “yeni İslami şiir”in politikanın ortasında inatla varlığını sürdürmekte olduğunu yavaş yavaş görebileceğimiz biçimde yeniden odaklanmayı düşündüğümüzde, akla önce bunların tümü gelir. Ama politika sözcüğünü kullandığımızda en az iki anlamın gündeme geldiğini hatırlayınca durum karmaşık bir hale gelir.

Bunlardan birisi deneye dayanan etkinlik anlamındaki politikadır; örneğin bir politik şiirden söz ettiğimizde, iktidarda olan insanlar, onlara özgü görevler ve kullandıkları teknikler hakkında bir şiiri kastetmiş oluruz. Diğeri ise küresel anlamda politikadır: kurma ve dönüştürme, bir bütün olarak toplumu ve insan ilişkilerini örgütleyen, insansal olanakları sağlayan, destek olan ya da sınırlayan ve sakatlayan şeyleri koruma ve devrim yapma anlamındaki küresel politikadır. Politika sözcüğünün bu daha geniş kabulü, toplumun kendisi gibi çok büyük çapta bütünlerin görülemez oluşu temel alınıp düşünüldüğünde çoğunlukla deneye dayanmayan bir şey gibi görünür; belki de bu ayrımı genel ya da evrensel ile tikel arasındaki ayrım biçiminde tanımlamamız gerekir.

Ne olursa olsun, burada her ikisi de düşünce ve deneyime ciddi biçimde zarar vermeden feda edilemeyen ama aynı zamanda basitçe bireşimi de yapılamayan ya da bütünleştirilemeyen iki farklı boyut devreye girer. Bu iki boyutun birbiriyle her iki yönde işleyen esas olarak alegorik bir ilişkiye sahip olduğunu ileri sürmek isterim. Böylece, okuyucuların toplumu bir bütün olarak biçimlendirebileceği düşüncesinin ta kendisi bir yandan onların deneysel olanaklarının, sınırlama ve kısıtlamalarının, diğer yandan yeni saklı olanaklarının ve gelecekteki açılımlarının alegorisi haline gelirken; “yeni İslami şiir”de var olan durumlar ve deneye dayanan kuramlar bir bütün olarak toplumun görünmeyen tözünün alegorileri olarak bulunurlar. Ama bu, politik bir şiirin başa çıkması gereken karşı koymaların ve zıtlaşmaların yalnızca başlangıcıdır. Yukarıda ileri sürdüğüm alegorik ilişkinin de tam olarak karşılığı değildir: çünkü her ne kadar hiçbir zaman bir bütün olarak tamamen kapsanamayan bir varlık olsa da, “yeni İslami şiir” tamamıyla deneye dayanmayan bir şey değildir. Aslında yeterince somut olan ve belki de duyularla ulaşılabilen tek bir sözcük ya da dize de dizeyi bir bütün olarak kavrayışımız sezgi yoluyla bildiğimiz her parçaya her zaman eşlik etmek zorunda olduğundan, büyük bir olasılıkla tamamıyla deneye dayalı bir şey olarak düşünülmez, belki hiçbir şey böyle değildir. Bu sözcük / dize karşıtlığını bir benzeşim olarak denememizin okuyucu için bazen fikir verici bir yanı olsa da, “İslami şiir”de bu gerilim ya da çelişkinin tam olarak karşılığı sayılabilecek hiçbir şey yoktur. Şiir politika olduğu kadar da kültürdür ve ideali temsil eden şey olduğu kadar da hiç kuşkusuz tümüyle değerdir. Bazı yönlerden ticari sanata -örneğin rock müzik- yaklaşsa da, “yeni İslami şiir”de şiirin ekonomi ile paylaştığı eklem yerine koşut hiçbir durum yoktur; ancak bu benzeşim bile farklılıkların altını çizmeye yarar. Öyle anlaşılıyor ki şiir önce satılık olarak ortaya çıkar ve ancak yayımlandıktan sonra piyasayı terk edip, bir şekilde gerçekteki sanat ya da kültür haline gelir. Şu anda politika belirli bir değişim kavramını da -bu kavram aynı yerde kalma eğilimiyle ilişkili olduğu durumda bile- içeriyor gibi görülecektir. Ancak vücut bulduğu en dramatik biçimlerde, politika her zaman kesin olarak bir topluluğa ait ortak ideali gerçekleştirme,  ya da en azından sahneleme kutsal görevine sahiptir. Ve bu da kesinlikle bir alegori meselesidir. Bugünkü dizeler, sırf tekrardan biraz daha fazla bir içeriğe sahip olabilseler bile mesaj olarak kalıyorlar. Gösterge ne kadar rastgele ise simgesel anlam da o kadar güvenilmezdir. Bir başka deyişle, rüyalarda olduğu gibi “yeni İslami şiir”in bilinçaltı herhangi bir şey ile bir başka şey arasında bağlantı kurabilir.

Eğer “yeni İslami şiir” statüko ile ters düşmeyi dilediyse, bunu nasıl yerine getirecektir? Hiçbir kültür ya da şiir yapıtının, ilk ve son olarak politik olmaya -bu nitelemeyi ne kadar gösterişli biçimde yaptığının hiç önemi yoktur- kalkışmayacağını düşünme noktasına gelmiş bulunuyorum, çünkü beklentisine uygun biçimde kullanılacağı konusunda herhangi bir güvence hiçbir zaman olamaz. “Yeni İslami şiir”in içinde barındıkları toplumla olan politik ilişkisinin yineleme, o toplumun mantığının yeniden üretimi ile karşı koyma içinde yaşadığımızdan köklü biçimde farklı olan bir ütopik modern şiirin öğelerini kurma girişimi arasındaki farka göre belirlenebileceğini ileri sürmek istiyorum. Aşırı uçlarında, bu bakış açılarının her ikisi de bazı sorular ortaya atar. Örneğin en önemsiz yapıt bile egemen olan “yeni İslami şiir” mantığını gene de bütünüyle yineleyebilir ya da yeniden üretebilir mi? Eğer onu alegorik bir biçimde o çok özel  “yeni İslami şiir” mantığının örneği olarak görürsek, onu bağlamından ayırıp bir şekilde bir şeylere hatta statükoya örnek oluşturacak duruma getiren bir sürecin içinde olmaz mıyız?Ama bu ona çoktan belirli bir estetik değer yüklemiş olmakla aynı anlama gelmez mi? Burası belki de Cahit Zarifoğlu”nun sorusunu, yani entelektüeller hiç gerçekten halkın dilini konuşabilirler mi, sorusunu ortaya atmanın neredeyse tam yeridir ya da başka türlü söylemek gerekirse, “yeni İslami şiir”de ironi mümkün müdür?

Şiir dokusunu yinelemek, mantığını yeniden üretmek ama bir yandan da ironi adı verilen ve kendinizi o statükodan öylesine hafifçe ama öylesine de mutlak biçimde ayırmanızı sağlayan o asgari uzaklığı korumak, Cahit Zarifoğlu’nun ileri sürdüğü gibi mümkündür. Öyle ise, “yeni İslami şiir”in “İslami şiir”den çok “yeni” olarak nitelendirilmesini sağlayacak olan şey açıkça o asgari uzaklıktır. Bu asgari uzaklığın bulunduğu noktada, yerleşik normlara mutlak uyum sağlamaya karşı bir tartışmayı başlatabilir ve yapıtınızın üstü kapalı olarak belirli bir eleştirel işleve sahip olduğunu iddia edebilirsiniz. Ama bu asgari, neredeyse fark edilemeyen noktada yineleme, olumsuzlamaya dönüşür; yalnızca ironik bakış açısı tersine döndürülmenin gizli kalmasına olanak sağlar, çünkü adı kötüye çıkmış olan (ve ironik) bir şekilde ironi tanımı gereği hiçbir zaman ironik olma biçiminde kesin olarak tanımlanamayandır. Onu öteki türlü de düşünebilmeniz gerekir: İroninin koşulu, ironi olarak görünmez kalabilmektir. O zaman, “yeni İslami şiir” nasıl kendisini eleştirel olarak kurabilir ve bağlamını olumsuz ya da eleştirel görüş açısı içine nasıl yerleştirebilir?

“Yeni İslami şiir” hakkındaki politik düşüncelerimizin neden olduğu kafa karışıklığı kendisini şu soru üzerinde yoğunlaşmış bulur: “Yeni İslami şiir”in kendisi varlık olarak oluştuğundan olumsuz olan onun içerisinde nasıl bir yer bulabilir? Gene, “İslami şiir”de olumsuz olan şey, şiir biçiminin ve malzemenin tam içine saplanmış durumdadır. Sözcükler nesneler değildir, hiçbir zaman da olamazlar. Edebiyatta uzaklık bu şekilde korunur. Gerçekten de Cahit Zarifoğlu’nun savı hiçbir yerde, “yeni İslami şiir”in içerisinde kökten farklı bir başka şiir yaratmaya çalışıp intikam alır bir şekilde varlık alanına atıl bir halde geri çekilerek, ütopyacı modern şiiri tersine çevirmesinde ve eleştirisinde olduğundan daha güçlü olmamıştır. Önemli olan şu olsa gerek: “Yeni İslami şiir”i en çok uğraştıran bir sorun varsa, bu dil ile dünya arasındaki ilişki olmuştur. Tek bir örnek vermek üzere Cahit Zarifoğlu’nun tüm yaşamı boyunca bu sorunun tutsağı olduğunu söyleyebilirim. Şair, dil kullanımını edinme yolumuzun, dolayısıyla dilin deneyle olan ilişkisinin Metafizikçi-Pozitivizm felsefe geleneğinde hep sanıla geldiğinden gerçeklikte kökten bir biçimde başka olduğunu öne sürer.

 

Cahit Zarifoğlu’nun düşüncelerini ortaya koymaya başlaması 1960’lı yılların sonlarına rastlar. Bunlar bir yönleriyle “İslami şiir”in eleştirisi niteliğindedir. İslami şairlerin görüşlerinin şu yönde olduğunu söylemek pek dürüstlüğe aykırı sayılmamalı: İslami şairlere göre, insan bireyi ayrışmamış biçimlendirilebilir bir gereç yığını olarak dünyaya gelir; bu yığın sonradan çevresince kalıplanır ve biçimlenir: Uyarı-yanıt, ceza-ödül, kavram çağrışımları gibi süreçler aracılığıyla birey gelişir ve öğrenir. Dilin öğrenilmesi de böyledir. Cahit Zarifoğlu’na göreyse insan bireylerinin zekâ düzeyleri ne olursa olsun, bir dili kullanmayı becermek gibi olağanüstü karmaşık ve zor bir işi, bu konuda önceden düzenlenmiş bir öğretim bile görmeksizin, bunca küçük yaşlarında ve bunca kısa zamanda kotarmalarını açıklamak gerçekten olanaksızdır. Yine Cahit Zarifoğlu’na göre bu söylenenlerin gerçekleşebilmesi için soyaçekimsel olarak önceden -programlanmış olmamız gerekir. Bu durumda da bütün insan dillerinin bu önceden- izlencelenmişliğe karşılık olan ortak bir temel yapısı olmalıdır. Bu söylenenin önemli birtakım olumsuz sonuçları da söz konusudur. Bunların en başında gelen ise şu olmalı: bu yapıya uydurulamayan herhangi bir şey insan dili çerçevesinde dile getirilemez ve anlaşılamaz. Bütün dillere ortak olan genel ilkeler, dünyayı anlama ve birbirimizle bildirişme yeteneklerimize aşılmaz sınırlamalar koyar. Böyle dile getirildikçe, bu görüşler Kant’ın kimi temel düşüncelerinin dilbilimsel terimlere çevrilmişi izlenimini uyandırıyor. Doğrusu, bana hep böyle geldi. Ama böyle olsa bile bunu yapan bir başkası değil; Cahit Zarifoğlu oldu; üstelik bunun yapılmasının uyarıcı, verimli bir iş olduğu da açıkça anlaşıldı.

Metafizikçi-Pozitivizm’i Türk şiirine getiren kişi Cahit Zarifoğlu’dur ve o zamandan bu yana Metafizikçi-Pozitivizm başlıca şairin adını çağrıştırır. Bu işi 1967 yılında henüz yirmi yedi yaşındayken yayımladığı “İşaret Çocukları” adlı hâlâ ünlü ve çok okunan kitabıyla yapmıştır. Kitap aşırı bir dille yazılmış, fazlasıyla bir genç şair kitabıdır; halen de Metafizikçi-Pozitivizm’in ana öğretileri için en iyi yol gösterici özettir. Kitabın saldırganlığı bir bütün olarak bu akımın tutumuna uygundur. Şairin neye karşı ve niçin bu denli tutkulu bir kavga verdiği sorusuna bakarsak, bence bu bize en iyi başlangıç noktasını sağlayacaktır. Öncelikle metafiziği savunuyordu -ya da metafizik dedikleri şeyi- ve bu da bilim ve sağduyu dünyasının, duyularımızın bize gösterdiği dünyanın ötesinde, bir dünya olabileceği yolunda herhangi bir anıştırma demekti. Daha önce söylediklerimden de açıkça görülecektir ki, bu gerçekten devrimci bir akımdı, dinde, siyasette ve hepsinin üstünde “İslami şiir” geleneğinde yerleşmiş düşünceleri yıkıcı bir akım. Bu bağlamda Cahit Zarifoğlu’nun “yeni İslami şiir”i biçimsel olduğu kadar gerçekçidir, özerk olduğu kadar temsil edicidir. Elbette iletişim dolaylı olabilir, ancak şairin gerçekten anlamlı olabilme özelliği, imgesel dil oyunlarına ya da kişisel fantazyanın dar çatlaklarına değil, gerçek dünyaya açıldığı için bizim keşfedebileceğimiz ve zevk alabileceğimiz geniş alanlar sağlar.

Cahit Zarifoğlu’nun şiirin dinsel olduğuna ilişkin görüşü söz konusudur burada. Uygulamada, biçimci kuramların etkisiyle yazılmış edebiyat, kendilerini sanat ve moda uzmanı sayan bir çevrenin edebiyatı olma eğilimi gösteriyor; yaygın kabul gören bir edebiyat olamıyor. Dilin pek çok şey ve kişiyle ilgili olduğuna ilişkin sağduyulu varsayım, bana geniş bir okuyucuya sahip olmak isteyen herhangi bir edebiyat için zorunlu bir temel olarak görünmektedir. İtiraf etmeliyim ki ben bu tartışmada bir yanı tutuyorum. Edebiyatta da felsefede de kelimelerin kendilerinin ilgi odağı olmasına pek önem vermiyorum. Her iki etkenlikte de kelimelerin, dünyaya, bu dünya ister insanlar, ister şeylerden ya da doğadan, sorunlardan, fikirlerden ya da sanat yapıtlarından oluşmuş olsun, bir şeyler aktaran bir araç olarak görülmesi gerektiğine inanıyorum. “Yeni İslami şiir”, eskinin (“İslami şiir”in) atmosferinden doğar, ama yalnız soyut olanın canlı gerçeğinde kendini ifade edebilir. O, bütünün bir parçası olduğuna göre “yeni İslami şiir”, tümüyle kendini trajik olanın egemenliğinden kurtarabilir. Dolayısıyla ve yeri gelmişken, salt eleştirilen nesnenin değil, eleştiren öznenin de politik bir duruşu olduğuna işaret etmemiz gerekir. Eleştirilen nesne kadar “yeni İslami şiir” ve Cahit Zarifoğlu’nun kendisi de politiktir. Burada bir parantez daha açmakta yarar var.

“Yeni İslami şiir” ve okur her ne kadar politik ise Cahit Zarifoğlu’nun da gerçekte politik bir duruşu vardır ve olmaması da beklenemez. Cahit Zarifoğlu’nun iktidara mı yoksa topluma mı yakın bir politik tavrı benimsediği şiiri ile görünür hâle gelir. Şimdi yukarıda özetlemeye çalıştığım, politika aracı olmayı eleştiren tavır ile politikleşmeyi savunan iki farklı yaklaşıma dönersek, bu iki yaklaşım arasında bir başka ortak nokta daha vardır; o da “yeni İslami şiir”in tanımlayış ve kavrayışından beslenir. Her iki tutumda da aslında “yeni İslami şiir”in böylesi bir gücü, toplum ve bireyler üzerinde etkisi olduğu kabul edilmektedir. Sorun bu gücü kimin, ne için kullanacağıdır? Birincisi bu gücün iktidar tarafından kullanılmasını eleştirirken, ikincisi bu gücün toplumun ve bireyin adına ve yararına kullanılmasını sağlamaya çalışır. Bütün bu ortak yaklaşımlara karşın, bu iki tavır, Cahit Zarifoğlu’nun tanımladığı “İslami şiir” ile “yeni İslami şiir” arasındaki karşıtlığı hatırlatır. Bu iki tavrı, iki ayrı duygu dünyasının ürünü olarak görebiliriz. “Yeni İslami şiir”i egemen politikaların aracı olmakla eleştirerek, kötümser bir tablo çizen tutumun aksine, ikinci yaklaşım iradi bir tavırla toplumu ve “yeni İslami şiir”i bir arada dönüştürmeyi umut eden iyimser bir çabayı şekillendirmektedir. Cahit Zarifoğlu’nun “yeni İslami şiir”i, deyim yerindeyse hikmet çağına ermiştir bugün. En azın olanaklarıyla, en çoğun anlatımına yönelmiş bu anıtsal kurgularda, içrek olarak nice anlam korunmuştur. Ne ki buradan ötesi, okurun kendi payına yaşadığı bir serüven olmalıdır; “yeni İslami şiir” anlamını okurun bakışında kurar. Eleştirinin yapması gereken tek şey, bu anlamlandırmanın rastlantıya ya da naif keyfiyete mahkûm olmaması için, “yeni İslami şiir”i kuran dilin işleyiş kurallarını deşifre etmek, anlam açılımlarının gidebileceği meşru yönleri imlemek olmalıdır. Cahit Zarifoğlu’nun “yeni İslami şiiri”ne bu bilinçle yaklaşan okur, onda, gerçekliğe ilişkin kanıtların, baş döndürücü bir zenginlikte olduğunu görmekte gecikmeyecektir. Okuru yalnızca şiirin içinden değil, başka disiplinlerin pencerelerinden de kendine bakmaya kışkırtan bu zenginliği somutlayan biçimler, “yeni İslami şiir”imizin en baskın imgeleri olmaya devam ediyor ayrıca. Bugün eriştiği noktada Cahit Zarifoğlu adı böylesi bir ayrıcalığın, böylesi bir yoğunluğun adıdır işte.    

 

 

 

OKUMA NOTLARI:            

 

AHMET, Fethi: “Daralan Vakitler”, Hece Dergisi (Yedi Güzel Adam”dan Biri: Cahit Zarifoğlu Özel Sayısı), S.126-127-128 Haziran-Temmuz-Ağustos 2007, s. 102-105.

ARSLAN, Mehmet: “Farklı Şairlik Cephesiyle Cahit Zarifoğlu”, Mavera (Cahit Zarifoğlu Özel Sayısı), S.129, Eylül 1987, s. 79.

ÇAVUŞ, Necat: “Zarifoğlu”nun İçindeki”, Yönelişler, S. 22, Nisan 1983, s. 24-27.

ÇINAR, Rıdvan: “Cahit Zarifoğlu”nun Şiiri Üzerine Bir İnceleme” (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İzmir, 1999.

İNAN, Akif (Söyleşiyi Yapan): “Cahit Zarifoğlu ile Konuşmalar”, Mavera (Cahit Zarifoğlu Özel Sayısı), S. 129, Eylül 1987, s. 101-104.

ÖZDENÖREN, Rasim: “Cahit’in Şiiri Hem Kaynakları Hem Yapısı İtibariyle Müstakil Bir Alanın Ürünüdür”, Yedi İklim (Cahit Zarifoğlu Özel Sayısı), S. 5-6,Temmuz-Ağustos 1987, s. 4-8.

TAŞÇIOĞLU, Yılmaz: Kader Hep Erken Zaman Hep Geç: Cahit Zarifoğlu”nun Şiiri, 3F Yayınevi, İstanbul, 2008.

 

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *