İKİ “MODERN GELENEKÇİ” ŞAİR: ASAF HALET ÇELEBİ VE HİLMİ YAVUZ

Yeni İtalyan Şiiri’nin hermetik şairlerinden Alfonso Gatto’nun da ortaya koymuş olduğu gibi, “Neden tam da susturulmuş olan çoğumuzun kendilerini ifade etme hakkını talep etmeye, şiirin nesnesi değil öznesi olarak davranmaya başladığı anda öznellik kavramı sorunsallaştı…” günümüz Türk şiir kuramının öncelikli uğraşlarından birisi “kapalı” ya da “kapalılık” kavramı olagelmiştir. “Hermetizm” diye anılan akımın şairleri, bir şekilde bütünüyle başka türlü, “kapalı” olan yeni bir şiirin savunusunu yapmaktadırlar. Bu şairler ütopyacılığı ve biçim ahlakını tekrar tekrar kötülerken yenilik ve marjinalliği politik alt üst edişin ve kültürel sınırların ihlalinin araçları olarak desteklemekteler… Dile getirilen ve getirilmeyen varsayım, “kapalı” olanın iyi olduğu, “kapalılığın” otomatik olarak mevcut durum üzerinde bir iyileştirme olduğudur. Bu düşünceyi savunanların biçimsel ve ideolojik bağlılıkları oldukça değişkenlik gösterse de iki geniş kategori içinde yer almaktalar. İlki, kendilerini sessizliğin değil, gürültünün; düzenin değil, kargaşanın; arı olanın değil, kirli olanın, bozulmuşluğun, çürümüşlüğün; bütünün değil, parçanın şiir içindeki savunucuları olarak tanımlayanlardır.

Bunlar, Cumhuriyet devri Türk şiirinin1945 Kuşağı şairlerinden Asaf Halet Çelebi’nin gerçeküstücülük, hurufîlik ve letrizm akımlarının şiirsel karşılığını ya da koşutunu bulmaya çalışanlardır. İkinci kategori, ortak bir kimliğe sahip olmayan fakat hepsi “modern gelenekçi” şiir kavramının takipçileri olan çeşitli şair, eleştirmen ve edebiyat kuramcılarından oluşan bir gruptur. Bu iki grup tarafından paylaşılan “kapalılık” arzusu, kuramın politik ve kültürel rolü ile ilgili; son zamanlardaki şiir tartışmalarında pek değinilmeyen bir dizi soruya yol açmaktadır. Bu “kapalılık” ilgisi ne dereceye kadar eleştirmenlerin ve şairlerin kendi kimlik ve konumlarının ürünüdür? Toplumsal olarak marjinal ya da “kapalı” kabul edilen gruplara açıklık getirmekte ya da onları desteklemekte midir? Şiirde, bu iki eğilimin dışında “kapalılığın” sorunlarını “hermetizm” için ele alan pozisyonlar var mıdır? “Kapalılaşma” kavramının şiirin, işlev, devrik sözdizin, çevrikleme gibi kanonlarına meydan okuduğunu başka bir deyişle -anlam-ın sonsuza kadar ertelendiği ve -dil- dışı bir başlangıç ve sonunun olmadığı iddiasının, “modern gelenekçi”lik ya da “hermetizm”e ilişkin her tür kavrayışı geçersiz kıldığını öne sürmüşlerdir. “Modern gelenekçi”ler bu kararsızlığın açığa çıkarılmasını kendi içinde bir amaç olarak değerlendirirler. Biçim ve içerik ya da dizeve ritimgibi ikili karşıtlıkların görünüşte sabit, hiyerarşik bir düzen içinde işlenmiş oldukları açığa çıkarılıp, karşıtlıktaki ikincil terim tarafından aşındırıldıkları zaman, şiirin değer sisteminin kendisinin de aşınacağını ve çözüleceğini öne sürerler. Bu durumda ikincil terim, bütün sistem için bir olasılık koşulu olarak görülür. Çoğu zaman bu “modern gelenekçi”ler, “ikincil” ve “kapalı” olanı geniş oranda şiire içkin bir şey olarak görürler. “Modern gelenekçi”likteki ikili karşıtlıkların feshedilebileceklerini ya da nesnenin soruşturulması yoluyla içeriden parçalanabileceklerini iddia ederler.

Asaf Halet Çelebi, “Cüneyd” başlıklı şiirinde bunu açıkça söyler: “bakanlar bana / gövdemi görürler / ben başka yerdeyim / gömenler beni / gövdemi gömerler / ben başka yerdeyim / aç cübbeni cüneyd / ne görüyorsun / görünmeyeni / cüneyd nerede / cüneyd ne oldu / sana bana olan / ona da oldu / kendi cübbesi altında / cüneyd yok oldu.” Metinsel olan ya da metinsellik, metnin kapalılık ya da ikincillik koşulu olan özelliğidir. Bu kapalılık koşulunun şiirdeki bir örneği -iz-dir. Eğer “modern gelenekçi”lik temel olarak mevcudiyetse maddesellik, kelimeler ve imge-kapalılık ya da ikincillik, yokluğun mevcudiyeti olarak iz olacaktır. Bu kapalı şiir, bu ikinci metin her zaman ilk metnin içinde ve böylelikle evrensel varlıkla yokluk arasında, olmakla olmamak arasında olacaktır. Asaf Halet Çelebi’nin şiirinin sıklıkla -kargaşa- ile özdeşleştirilmesi, Hilmi Yavuz’un modern gelenekçi kültürün bir parçası olarak “hermetizm”e yönelttiği yakıcı eleştiriyi akla getiriyor. “Kilit” başlıklı şiir “modern gelenekçi”liğin iddia ettiği gibi, bilinçaltı mıdır, yoksa “Kilit” başlıklı şiirin de bir bilinçaltı var mıdır? Türkiye’de şiirin “felsefi düşüncenin desteği”nden yoksun olduğu­nu söyleyen Hilmi Yavuz’un kendi arzuları ve toplumsal gerçeklikleri nelerdir? Pek çok “modern gelenekçi” şair için hassas olan nokta, ikili karşıtlıkların aşılması değil, başlı başına şairlerin yadsınmasıdır. Özcülüğün reddi, kargaşaya işaret etmeli midir???

Bu kısa incelemede yapmaya çalıştığım şey, düzeni değil kargaşayı çevreleyen yakın dönem kuramsal yazılar yığınında bir şekilde unutulmuş olan Asaf Halet Çelebi şiirine işaret etmektir… “her şeyin kilide, bir kilide dönüştüğü günlerde; / herkesin bana bir eşya gibi baktığı / günlerde; / kilitle beni, / ey eşya bakışlı sevgilim! / eski bir ceviz sandık gibi bırakıldığı yerde / ölü bir şairin, / taflanların arasında öylece duruyor olması / ve kimsenin ona yüz vermemesi gibi / anma gününde... / Kitab'ımı Yalnızlığa indirdiğim günlerde;  / Aşkların bile / ben geçerken eğildiği günlerde; / nehirlerin bir testiye sıkışıp kaldığı günlerde; / doğur cübbeni cüneyd; / cübbeni doğur; / beni kilitle cüneyd; / beni kilitle...  / parmak uçlarıyla bir taflanı ufalayan şair; / elinde ulu bir ağaçla oynayan şair; / kendini doğum günü gibi hissediyor bu kentin, / ölü doğmuş bu kentin doğum günü gibi hissediyor / anma gününde... / bırakın hissetsin, beni kilitle! / je suis un vieux boudoir plein de roses fanées / çekmeceler açık dursun, / çekmecedeki solgun gülleri kilitle! / ve sandığı sulara bırak, bırak aksın o sandık; / onu var eden ulu ceviz ağacına doğru aksın, / herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde... / kilitle, şiirin içindeki derin yaraya kilitle...” Hilmi Yavuz’dan bu örnekler; onaylamalar olarak değil, tekrar düşünme alanları olarak anılmaktalar. “Doğur cübbeni cüneyd; / cübbeni doğur; / beni kilitle cüneyd; / beni kilitle...” dizelerinde geçen “Cüneyd” sözcüğü; oylum bir ögedir. Bu şiirin amaçları doğrultusunda tepkime-dağılma sürecinin gerçekleştiği “şiir yarası” ya da “anahtar” görevi gören bir derinliktir. Yazılan nesne yazım eylemini bir şekilde aktarmalı veya onun izini taşımalıdır. Bu da “Cüneyd” sözcüğünün potansiyel olarak imaj şeklinde ortaya çıkan tüm hermetik eylemleri içermesi demektir. “Cüneyd” böyle bir sözcük.Hiçbir şey temsil etmese bile kendiliğinden, özünde, formel olarak temsil etmektedir. Diğer taraftan, hiçbir şeyi sınırlandırmayan, herhangi bir konturu tanımlamayan, bir noktadan diğerine gitmeyen ve bunun yerine noktaların arasından geçen, her zaman yatay ve dikeyden aşağıya inen ve köşegenden sapan, yön değiştiren bir sözcük; içerisi ve dışarısı, biçimi veya arka planı, başlangıcı veya sonu olmayan ve devamlı bir değişim olarak hayatta olan bu mutant sözcük türü, böyle bir sözcük gerçekten hermetik bir sözcüktür ve “kapalı” bir şiiri tanımlar… Olumlu yönden bakarsak, daha tanıdık sularda yaratıcılık ve icat katmanları bularak, hem kültürel seçkincilik hem de yalıtılmış sanatsal isyan düşüncelerine karşı çıkan şiirsel üretim modelleri öneriyor. Şiirin kullanıcılarını basitçe pasif-tüketici okurlar ya da aktif şair-kurbanlar olarak değil, yeni imgeler ve kullanım biçimleriyle geliştiren yaşamsal aktörler olarak görerek, şiir ve insanların ondan ne anladığı arasındaki yarığı farklı başarı düzeylerinde araştırıyor.

Hilmi Yavuz “modern gelenekçi”liğin belirgin bir özelliğine vurgu yaparak, başka bir evrensel tanım ortaya koyar: “sezgi.” Birlikte okuduğumuz “Kilit” başlıklı şiirinde önemli olan, “sezgi”nin hem süreç hem de ürün olarak kabul edilmesidir. Sezgi, o kadar yaygın bir kavramdır ki şiirsel söylem içinde “sezgi” kelimesinin tanımı genellikle tartışılmaz, esnek ve tutarsızdır. İlk akla gelen soru olan -sezgi öldü mü?- yüzeysel bakıldığında basit bir yanıtı varmış gibi görünse de kuramsal bir tartışmanın ve bilimsel bir söylemin önünü açmaktadır. Sezgi iki boyutlu bir temsil olarak tanımlanırsa, dijital ekranlar ve çıktılar da her formattaki her türlü imaj bu kapsama dâhil edilir ve kaçınılmaz olarak sezginin son derece canlı ve gelişmekte olduğu sonucuna varılır. Bu tanım Türk şiirinde genellikle amiyane bir şekilde kullanılır: underground medyası kendi içinde sezgiler ve mistisizmolarak ikiye ayrılır. Sezgi kapsamına dahil edilebilecek şeylerin listesi “çoğunlukla sezgilerden oluşan veya kâğıt üzerindeki gibi” kural koyucu ifadeler kullanılarak kısaltılabilir. Fakat daha derinlemesine bir araştırma sonucunda kâğıt üzerinde ve sezgiler gibi ifadelerin bile açık uçlu ve tartışılabilir olduğu görülür. Sezgi’nin diğer bir tanımı ise kendi varoluş süreci ile oluşan bir dünyada ortaya çıkan işaretlerdir. Bu tanım ile birçok plan ve kesit dışarıda bırakılmak durumundadır ve sezginin Türk şiirinde çok az bulunduğunun kabul edilmesi gerekir. “Hermetizm”de sezginin evrensel muğlaklığına benzer bir muğlaklık yaşamaktadır. Neredeyse tüm şairler bilgisayar kullanmakta fakat terim, genellikle entelektüel bir tartışma konusunun odağı olması için, teknolojiyi nasıl ve neden kullandığımız konusunun eleştirisi olmasa da provokasyonu hak ettiğini ima etmek için kullanılır. Bazı bağlamlarda hermetizm dijital medya ile eş anlamlıdır. Bazı bağlamlarda ise neredeyse tam zıt anlamdadır ve yapısal işlemlerin sorgulanması ile uygulama, saplantılı yazılım alanını birbirinden ayırmak için kullanılır. Bu makale, “hermetizm” ve “sezgi”nin birbirlerinden yalıtılmış olarak ele alındığında bir tartışmayı tetiklemeyeceğini, fakat ikisinin de diğerine karşı yeterince direnç gösterdiğini ve bu sayede eleştirilerin yaratıcı ve geçerli olabileceğini öne sürmektedir.

Asaf Halet Çelebi, Türk şiirinde sezgi ve mistisizm geleneklerinin kodlanması ile olağan dışı bir şekilde ilişkilendirilen underground medyası dönemi öncesinde ve hatta sırasında, sezginin ve mistisizmin, “modern gelenekçi”liğinaraştırma mekânları olduğunu belirtir. Sezginin ve mistisizmin, Türk şiirine paralel ve geleneksel temsil durumundan kurtarılmış kabul edilen deneysel bir bölge olma rolünü yenilemek için eleştirmenleri göreve çağırmaktadır. Bu bakış açısı “sezgi öldü mü?” sorusunun aciliyetini reddedip bunun yerine “şimdi sezgi ne olmalı?” sorusunu tercih etmek olarak yorumlanabilir. “Hermetizm” şimdi ne olmalı? sorusu da aynı derecede geçerli olmakla beraber, sezgiyle ilgili soruda olduğu gibi bunun da hermetizm kültürünün heterojenliğine zarar vermeden evrensel olarak yanıtlanması çok zordur. “Mâra”da Asaf Halet Çelebi; “bilmemek bilmekten iyidir / düşünmeden yaşayalım / mâra / günü ve saatleri ne yapacaksın senelerin bile ehemmiyeti yoktur / seni ne tanıdığım günleri hatırlarım / ne seneleri / yalnız seni hatırlarım / ki benim gibi bir insansın / tanımamak tanımaktan iyidir / seni bir kere tanıdıktan sonra / yaşamak acısını da tanıdım / bu acıyı beraber tadalım / mâra / başım omzunda iken / sayıkladığıma bakma / beni istediğin yere götür / ikimiz de ne uykudayız / ne uyanık” derken, kendi kendime, şairin içinde yaşadığı koşullar nelerdi, diye sordum; çünkü kurmaca yazın, başka bir deyişle imgelem gücüne dayanan çalışmalar, dilbilimde belki olabileceği gibi bir çakıl tanesi benzeri yere atılmazlar; kurmaca yazın, örümcek ağı gibi, belki çok yumuşakça, ama dört bir yanından yaşama sımsıkı bağlıdır. Çokluk, bu bağlılık, güçlükle sezilebilir; Asaf Halet Çelebi’nin şiirleri, sanki kendiliklerinden mükemmelliğe erişmişçesine orada bir yerlerde asılı gibidirler. Ama bu ağ bir köşesinden çıkarıldığında, kenarları söküldüğünde ya da ortasından delindiğinde, şair bu ağların bedeni olmayan varlıklarca havada asılı kalarak örülmediklerini, aksine acı çeken insanların yapıtı olduklarını ve büyük ölçüde maddesel olan şeylere bağlı olduklarını anımsar.

Asaf Halet Çelebi’den bir başka örnek: “İbrâhim.” Genelde post-modernist kuramla ve özelde güncel “modern gelenekçi” kuram arasındaki başlıca sorun, soyut bir “kapalı” kavramı ile insanların gerçek toplumsal durumu arasındaki bağlantıların –savunucularının başlangıçtaki ilgilerinden kaynaklandığı anlaşılan bağlantıların– ihmal edilmesidir. Asaf Halet Çelebi’nin sıklıkla değindiği özellikle evrensel özne, özgün töz ve nesnel gerçeklik gibi pek çok zaman salt Batı’lı izleği yansıtan kavramları reddedişi o’nun Doğu ve Batı kültürlerini birleştirme eğilimidir. Bu, hermetist kuramla da pek çok ortaklık içermektedir. Ayrıca şaire, şiirlerinin konusunu Tevrat, İncil, Eski Mısır mitolojisi ve Budizm dahil geniş bir alandan seçme olanağı vermektedir. Gerçekten de post-modernist kuramın en sürekli tekrarlanan nakaratlarından birisi, daha öncesinde baskılanmış olan ikincil ya da marjinal olanın hakkının verilmesi, hatta methedilmesidir. Post-modernist şiirin “modern gelenekçi” bir koluna odaklandığımızda, şiir; -“gürültü”, “kargaşa”, “kirli olan”, “bozulmuşluk”, “çürümüşlük- yani kısacası “kapalı” hale gelir. Bu düşünce çizgisi takip edildiği zaman kargaşanın varlığının, “kapalı” bir şiiri temsil etmek arayışında olan bir şiirin, hermetizm ile ilgili olabileceği düşünülecektir. “İbrâhîm  / içimdeki putları devir / elindeki baltayla / kırılan putların yerine / yenilerini koyan / kim / güneş buzdan evimi yıktı / koca buzlar düştü / putların boyunları kırıldı / ibrâhîm güneşi evime sokan kim / asma bahçelerinde dolaşan güzelleri / buhtunnasır put yaptı / ben ki zamansız bahçeleri kucakladım / güzeller bende kaldı / ibrâhîm / gönlümü put sanıp da kıran / kim” dizelerinde görülmektedir… Bu “kapalı” şiir gerçekten de bir “kapalı” şiir midir, yoksa basitçe, baskılanmış soyut bir söylemin fazlaca yaygın bakış açısı mıdır? İlki öznelliğe ilişkin sorunları ortaya koyan, ikincisi “kapalılığın” türdeşleştirici niteliğine değinen bu iki soru, Asaf Halet Çelebi ve “modern gelenekçi”liğin mirasının bazı hermetist kuramlarda yol açmış oldukları zorluklara işaret etmektedir.

Hilmi Yavuz’un “Bâtıni” başlıklı şiiri, “her şey bâtıni! Göl / kendi dibindeki batıktan / başka nedir? acılar / derin ve siyah bayraklarını / tekneme çekeli beriydi: / her şey bâtıni! Tenim /  kendini yurtsuyor birden: / 'ben kendimin / teknesiyim ben...' / böyle dedi ve diyen / öteki yolculardan biriydi: / her şey bâtıni! gül / goncalarda içkinken / dil, güzü bekleyen kıyıda  / aşkın sözünü karşılıyor / gibiydi... / her şey bâtıni! ve hüzün / hüzün / en büyük muhalefettir şimdi” politik eylem için bir çerçeve sağlayamasa da –ki modern gelenekçiler dışında hiçbiri bunu iddia da etmiyor-, evrensel politik analizde ve kuramsaleleştiride ihmal edilmiş bir erişimdeki sorunlara açıklık getiriyor. En iyimser haliyle, bu şiirsel pozisyonlar yeni toplumsal ve kültürel oluşumları barındırmaktalar. Yine de, “sıradan”ın her basitçe kullanımı sorunludur. Evrensel bir “kapalı” olmadığı gibi, “doğunun son sözü”de elbette yoktur. “Bir gece çölemerik üzerinde / bakır bir bilezik gibi hilali / gördü / ezik çiğdemleriyle / Elazığ / acı dağlarıyla ergani  / dersim, pülümür, horasan / ibrahim talu'nun oğlunu gördüler  / ve bir keçe kilimi andıran elleriyle / göğü bir beşik gibi sallayan / fatma'yı, zeynel'in ayali / kimse bizim sevdamızı anlatamadı / ne memu zin hikâyesi / ne de ahmede hâni / yaylalar kelepçeydi asi fırat'a / en büyük mahpushane dağlardı / ve dicle, fırat'ın helali / çoktandır akşam denen sanata / alışmış olmanın acısı / kavuşmuş olmanın hayali / ile akardı / köpüğünü kanata kanata / bir gece / diyarıbekir'den hozat'a / ayın kızıl bir karpuz gibi / çatladığını gördü / bir heybenin morardığını / ve ölümün bir zerdali / ağacı olup köpürdüğünü / nazif ergin, müfettiş-i umumi / muğlalı paşa / ve vali / işte doğunun dünü, bugünü / yaşamış olmanın tuzu, ekmeği / ve yarını, acının düğünü / gibi duyursun bizlere / açmış bir yufka gibi umudu / türküleri yeniden yoğursun / közlesin ağıdı, melâli.”

Hilmi Yavuz’un şiiri, “gündelik” olanın çokdilli akışkanlığını tanımlamış olmasına rağmen, popülist öğretiler, sınıf, cinsiyet ve ırk gibi iktidar katmanlarını güncel şiir pratiği ve polemiğinin çekişmesi içinde çoğu kez türdeşleştirir ve genelleştirir. “Sıradan olan”, pazar güçleri ve pasif tüketimin ussallaştırılmasının, “sağduyu” ideoloji eleştirisinin keskinliğinden kaçınmanın araçları haline gelir. Başlangıcında şairin önerileri ne kadar yenilikçi ve üretken olursa olsun, “modern gelenekçi”şiirin sonraki tarihi ve 2000’lerin çıkış yapan güçlerine kolay baş eğişi, tedbir gerektirmektedir. Gerçekten de, “geleneksel-modernizm”deki apaçık metalaştırma, “düzenin değil kargaşanın” saptırıcı iddialarının çekiciliğini ateşlemiştir. Fakat o dönem geçti ve şimdi “düzenin değil kargaşanın” kendisi içeriden kabul görmekle yüz yüzedir. Sınırların ihlali bir şoktur ve kendi başlarına meta kültürünün parçaları olmuşlardır. Düzenci değil kargaşacı uygulamacılar, kültürel düzenin sağlam bir şekilde yerleşik şairleri olmuşlardır. Bu anlamda, gündelik yaşamın yeniden gözden geçirilmesi, sadece güncel şiir kuramının çoğunluğunun tekbenciliği ve üstü örtülü önyargıları için değil, “hermetizm” isyanın metalaştırılmasının da panzehiri olarak işe yarayabilir. “Modern gelenekçi” anlayışta “hermetizm”in şiirimizdeki rolünün kavramsal sınırlarını ortaya koymak için ortaya atılan bazı önermeleri vermek yeterli olur. Asaf Halet Çelebi, -en azından sürdürülebilirlik söylemine teknik ve faydacı yönlerinden bakıldığında- sürdürülebilirlik, dinamik etkileşim içindeki kelimelere ilişkin bir “dünya” olarak tanımladığı bir şiire vurgu yapmaktadır. Hilmi Yavuz’un biçim ile ilgili gözlemlerinden yola çıkarak “şeylerin” imgesel olarak tanımlanabileceği sonucuna varabiliriz ve bir nesnenin biçimini günlük konuşma dilindeki basit kelimelerle tanımlayarak başlayıp “hermetizm”in kusursuz diliyle tanımlayarak bitiririz. Her yöntem bir diğerini kesin bir imgesel sıralamaya göre tarihsel bir devamlılıkla takip eder. Fakat ben sadece bir anlayış olarak “modern gelenekçi”likten bahsetmiyorum. Bu sözcükleri kâğıt üzerinde bir araya getirerek yapılan bir şeyden -yaratma sürecinden- söz ediyorum. Peki, belli bir şey ya da nesnenin ya da bir gözlemcinin ayrımına vardığı bir şeyin, “yeni bir şey” olmasını nasıl açıklayabilirsiniz? Bu kültürel bir olgudur. Şimdi ben masaya oturup bir şeyler yazarak size, “Bakın bu şiir yeni, bu daha önce burada yoktu,” diyebilirim ve siz de belki, “Bunun daha önce burada olmayışından daha önemlisi, benim hiç böyle bir şeyi hayal etmemiş olmam! Bu benim için çok yeni,” diyebilirsiniz ya da “Bu şiirde yeni bir şey yok… Ben bunu daha önce görmüştüm,” diyebilirsiniz. Sonra yazdığım şeyin benim için ve sizin için yeni olup olmadığı konusunda konuşabiliriz. Yenilikle ilgili bir sorunumuz var. Fakat bu kültürel bir sorun, çünkü bizler hep yeniliklerle yaşamak istiyoruz. Sanırım Asaf Halet Çelebi için inovasyon bir bağımlılık, bir yenilik bağımlılığı... Eğer birilerini şaşırtacak bir şeyler yapmazsa tatmin olmuyor… “Kilise” başlıklı şiir, evlôim ni i vasilîya tu patrôs / bütün resimler bizi gözetliyor / tahtalardan / kanı serâp / eti ekmek îsus / ve müselles içindeki başsız göz / kîrya elêison / güneş açıldı / buhur yandıktan sonra / meryem anaya mum yakıyorum / başsız gözden korkarak / ayios o teos / ayiosis hiros z / ayios atânatos / eleision imâs” “hermetik” temele dayalı ve “modern gelenekçi”liğe daha “insan” merkezli bir yaklaşım sergileyen alternatif  bir bakış açısı olarak görünmektedir. Türk şiirinde değişen zihniyete ilişkin birkaç işaret olmuştur. Politika, feminizm, eşcinsel kimlik konuları, ırk ve etnik köken çoğunlukla önceki Asaf Halet Çelebi’ci şiirin çerçevesinde olsa da edebiyat ortamlarında belli bir rağbet kazanmaya başlamıştır. Öyle görünüyor ki bu gelişmeler de tüketim, kitle kültürü ve popüler beğeni gibi temaların gözden geçirilmesi yoluyla canlılık ve geniş görüşlülük kazanabilirler. Saf olumsuzlamanın ötesinde politik ve estetik olarak yapıcı pozisyonlar var mıdır? Keşfedilecek “kapalı” şiirler var mıdır? Daha az hermetik ve insanların duygusal ve fiziksel yaşamlarıyla daha ilgili şiirler?.. Hilmi Yavuz, “Hurufî Sonnet”inde; şöyle seslenmektedir. “nesimî ve mansur'la tenim dağıldı benim; / kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi... / bir aynaya düşer de kırılırken bedenim, / söylenen söylenmeyenle mühürlendi idi... / düşüş düşleri oldum- ve 'kendinle seviş!...' / dediler... Söz'ü gördüm... zaten nicedir / üstünde kar ve inkârla belenmiş meneviş / sırları var! âh, bu z e h e b î   gecede, / at üstünden 'eğer'i, atla kayıtsız koşulsuz / dörtnala o serseri aynaya... bu  h u r u f î  hecede / ol!... çıplak, mücerred ve hırkasız, çulsuz...  / ordayım işte, gelgelelim hiç bilmedim yerimi  / âh, elimle yüzerim elbet kendi derimi...”Öte yandan, Asaf Halet Çelebi mekanize ve niteliklendirilmiş bir hermetik bakış açısı sunan modern gelenekçilerin yaklaşımının sezgiciler, mistisizmciler ve fenomenolojistler için yetersiz olduğunun görüldüğünü savunmaktadır. “Modern geleneksel”e ve “hermetizm”e ilişkin incelemelerin ardından ise “modern gelenekçi” anlayışın söz konusu gerilimde geliştirdiği stratejilerine bakılmalıdır. “Modern gelenekçi” anlayışlar, içerisinde bulundukları şartlara uygun konumlanmak ve varlıklarını devam ettirebilmek için değişimi destekleyen ve koruyan bir şiire sahiptir. Hilmi Yavuz, şiirsel ve felsefi söylemin evrensel sorusunu “oluş” sorusundan “eylem” sorusuna kaydırarak, “kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi...” diyor. “Aşk şehidi” olmak dizesi, bir “varlık” meydana getirmek, bir kaynağa referans vermeden bir varlığı meydana getirmek anlamına gelir. Bence her eylem bir varlığı, bir dünyayı, içinizde yaşayan bir şiiri ortaya çıkarır. “Yalnızlık bir tarihtir ikimiz / Dururuz odalarda bir giysi gibi / En kalın soluklarla çekiyor ipi / Kimbilir kimlere kalmışlığımız  / Yalnızlık bir tarihtir sen misin / Bir geçmişi sürüp giden ak turna? / Ya benden önceydi ya da çok sonra / Bir halk türküsüne gül olan sesin / Yalnızlık bir tarihtir onlarla / Gök dediğin iki kuşun arası / Ey ilkyazlı gülüşlerin sonrası / Ansızın donuyor gül, bakışlarda.Hilmi Yavuz, şiirlerinde bilinç dışı bir dilkullanarak, etkileşimli olarak yaptığı sözcük görselleştirmesi ve sorgulaması, durağan temsili tarifler ile elde edilmesi asla mümkün olmayan “sezgi”ler sağlar. Yaratıcı şair gücünü “bilinç dışı bir dil” ile dile getirir. Bunun için yabanlığı, ürkünçlüğü, umutsuzluğu bir düzene sokar. Bu tür bir görselleştirme, sadece geçmişe dönük bir değerlendirme olmaktan çıkıp, yazma sürecinin temeli haline geldiği takdirde yeni olanaklar ortaya çıkar. Şiirin tasarım aşamasında karar vermeye yönelik olarak geliştirilmiş bir bilinç dışı bir dil’den, şiir tasarım niyetinin değerlendirilmesinin yanı sıra şiir tasarımının kullanımı konusunda da karar vermek için faydalanılırsa, yazma süreci hakkında bazı sezgiler elde edilebilir. Fakat tek başına sözcük, özellikle de çok miktarda ise, bu yönde pek işe yaramaz ve sözcüklerin algoritmik işleyiş tanımları, şiirin tasarımı sırasında bazı ilgi alanlarına yönlendirilmek zorunda olduğundan ortaya çıkacak değerlendirme sistemi de zaten beklenen sonuçlar üretmeye eğilimli hâle gelecektir. En basit metinler bile dünyanın karmaşıklığında yerleşik hâle geldiğinde, kapsamlı olarak görüntülendiği takdirde, çok büyük sözcük dizileri yaratır; fakat bu sözcükler ne işe yarar? Bu durum, kulağa kaba güçle ya da deneme-yanılma yoluyla bilinç dışı bir dil gibi gelmektedir çünkü, gerekli olmasa bile mümkündür. Şair, “Nazım Hikmet”başlıklı şiirinde, “biz ki sessiz ve yağız / bir yazın yumağını çözerek / ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze / ovayı köpürte köpürte akan küheylan / ve günleri hoyrat bir mahmuz / ya da atlastan bir çarkıfelek / gibi döndüre döndüre / bir mapustan bir mapusa yollandığımız / biz, ey sürgünlerin nazım'ı derken  / tutkulu, sevecen ve yalnız / gerek acının teleğinden ve gerek / lacivert gergefinde gecelerin  / şiiri bir kuş gibi örerek / halkımız, gülün sesini savurup / bir türkünün kekiğinden tüterken / der ki, böyle yazılır sevdamız / hüzün ki en çok yakışandır bize / belki de en çok anladığımız” derken, “Nazım Hikmet”in şiirinin “toplumcu”luğunu ele almakta ve “halkın nasıl gülün sesini savurup bir türkünün kekiğinden tüttüğünü”, “modern gelenekçi” anlayışın metne nasıl girip çıktığını bu serzenişinde dinamik olarak göstermektedir. Bu şiir de kalan izlere dayanarak, söylemselliğin gelişiminin izini sürmek konusunda etkileyici bir örnektir. İyi şiir kendine yeter, beğenilmeyi düşünmez. Bu yüzden “modern gelenekçi” şiire dalkavukluk kadar çekingenlik de yabancıdır. Hatta beğenilmek isteği bile ona yakışmaz. İşte, bu ince ayrım,  “modern gelenekçi” şiirin temlerini sınırlandırır.    Bu bağlamda konuya yaklaşılır ise, “modern gelenekçi” anlayışın oluşum ve değişim biçimleri oluşumsal olan, gelişimsel olarak var olan ve bilinçli bir biçimde kurgulananlar diye üç başlıkta gruplanabilir… “Modern gelenekçi” anlayışın var oluşunda, içinde bulunduğu bağlamda, kabul edilen değerleri oluşumsal olanlardır. Evrimsel olanlar ise “modern gelenekçi” anlayışın mevcudiyetini devam ettirebilmesi için değişen koşullara göre sahip olduğu değerlerin değişime uğramasıdır. Üçüncü biçim aslında en çok üzerinde durulması gerekendir, çünkü içinde bulunduğumuz dönem bilinçli kararlara daha çok sahne olmaktadır ve yakın gelecekte de bu yönde devam edecektir. Türk şiirinin içeriğine ve strüktürüne yönelik tartışmaların gitgide artacağı gelecek dönemde de “modern gelenekçi” anlayışın gerçekleştirecekleri bilinçli kararlar, kendilerini evrensellik ve özgünlük ikilemi içinde nasıl konumlandıracakları konusunda yönlendirici olacaktır. Dolayısıyla, evrensellik ve özgünlük kavramının “modern gelenekçi” kimlik tartışmalarına kadar kayabilen farklı boyutlara sahip bir konu olduğunu belirtmek gerekir. Aslında küreselleşmeden bağımsız da düşünülse “modern gelenekçi” kimlik kavramı başlı başına bir araştırma alanı tanımlar, ancak son yıllarda küreselleşmenin bir getirisi de kimlik tartışmalarının hız kazanmasıdır. Öncelikle “modern gelenekçi” anlayışa kimlik kazandıran tarihsel ve yerel bağlamı anlamak için, “modern gelenekçi” anlayışın kendini diğerleri arasında dışa vurma biçimini; küresel bağlamda nasıl konumlandırdığını gözlemlemekle başlanmalıdır. “Modern gelenekçi” anlayışın kendine özgü bağlamı hakkında fikir sahibi olmak ilk elden önemi yadsınamaz ipuçları verebilmektedir. Bu ipuçları aracılığı ile Türk şiirinin içeriklerine ve “modern geleneksel” bileşenlerine bakmak ise son derece yerinde bir eleştiri şekli olarak benimsenebilir. Eleştirmen için örnekler ya da sözsel imajlar göstermekten kaçınmak her zaman daha güvenlidir ve bu sadece eleştirmeni utançtan korumaz, aynı zamanda kapanışı da davet eder. Yine de ben disiplin mekanizmalarından temel olarak olumsuzlama ya da sınır ihlaline başvurmadan kaçınabildiğine inandığım iki “modern gelenekçi” şairi, alçakgönüllü bir şekilde öne sürmek istedim… Bu örnekler burada toplumsal reçeteler ya da biçimsel modeller olarak değil, basitçe, başka türlü şiirsel taktikleri akla getiren şairler olarak anıldılar… Asaf Halet Çelebi ve Hilmi Yavuz popülist ve sıradan insanlar nezdinde oldukça popülerdirler. Esprili, nükteli, katılım da içerecek şekilde derinlikli ve düşündürücü…

  


 

OKUMA NOTLARI:

 Touraine, Alain (1995), Modernliğin Eleştirisi, YKY. Paz, Octavia (1993), ”Şiir ve Modernite”, Çev: Nilgün Tutal-Küçük, Modernite Versus Postmodernite, Vadi Yayınları. Bürger, Peter (2007), Avangard Kuramı, Çev: Ali Artun, İletişim Yayınları. Benhabib, Şeyla (1999), Modernizm, Evrensellik, Birey, Ayrıntı Yayınları. Lyotard, J. François (1990), Postmodern Durum, Çev: Ahmet Çiğdem, İletişim Yayınları. Lucy, Niall (2003), Postmodern Edebiyat Kuramı, Ayrıntı Yayınları. Deleuze, Gilles; Guattari, Felix (1992), Felsefe Nedir?, Çev: Turhan Ilgaz, YKY. Asiltürk, Baki (2003), “Hilmi Yavuz’un “Yollar ve Zaman” Şiirine Temel İzlekler Ekseninde Bir Bakış”, Yasakmeyve, Sayı: 5. Yavuz, Hilmi (1989), Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize, Can Yayınları. Murad, Efe (2007), “Günümüz Yeni Türk-Şiiri: Serbest Çalışmalar”, Heves, Sayı: 15 Güntan, Ahmet (2007), “Parçalı Ham. Taşıyıcı Monolog”, Şiirimizde Manifestolar, İnceleme- Derleme: Necmi Selamet, İlya İzmir Yayınevi.; (2006), Mahkeme Kitap., YKY. Çelebi, Asaf Halet (1998), Bütün Şiirleri, YKY. Kırımlı, Bilal (2000), “Asaf Halet Çelebi”, Şule Yayınları,İstanbul.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *