PASTİŞİN HAKİKATİ VE İKTİBAS

Pastiş Ne Kadar Mümkün? Kim İçin?

Pastiş, usta işi bir eserin üslûp bakımından taklidi demektir, tabii ustaya saygı için, hatırlatmak ve güncellemek maksadıyla.[1] Niyet standardına uygun olarak. Öyleyse bunun muhakkak “iyi işler”den olması gerekir kültürel, etik ve estetik değerlerimiz açısından. Üstün değerlerimizin ve manevi gözelerimizin yerinden edilerek yerine başka –aykırı, tezatlı, negatif- değer veya gözelerin yerleştirilmesi şeklinde gerçekleştirilen eylem, pastişin çığrından çıkartılması demektir. “Selâm”ın “sâma” dönüştürülmesi, dost işinin post işine ve nihayet postun deldirilmesi işlemine maruz kalması demektir. Bu eylemin kültürel açıdan çok köklü ya da karşı konulmaz bir bahanesi ve savunması olmalıdır ki meşru olsun. Yoksa birçok metinlerarası işlem gibi, hakikatlere kör, kökten hükümsüz bir eylem olacaktır.

Aslında metinlerarası işlerin de, deyişlerin de, mefhumların da, uygulamaların da “iyi işler”den[2] olması, bu tarzda tatbik edilmesi gerekir. Bu işi yapacak olanların öncelikle niyetlerinin sahih olması lazımdır. Yoksa eylemleri bir nevi sâmirîlikten ibaret kalabilir.[3] Bunun için yeterli dikkat noktaları, kavramsal zemin, örneklemeler ve yorumlamalar da mevcuttur. Pratiğe göre hazırlanmış nazariye veya şema şeklinde değilse de metinsel alanda uygulanabilecek münferit kavramlar ve örneklemeler şeklinde mevcuttur. Meramın anlaşılması için, metinlerarasılıktaki kavram ve imgelerle klasik Belâgattakiler –meselâ “Bedîi” bahsindekiler- zihniyet ve niyet bakımından karşılaştırılabilir. Misal: “iktibas”, “telmih”, “atıf”  vb. kavramlar.

Malumdur, “iktibas” mucize sözlerden ve hadislerden alıntılanan kısımlar[4] hakkında kullanılır. Bunlar öz anlam ve maksatlarına uygun olarak kullanılmak durumundadır, anlamı takviye için. Başka sözler ve durumlar için de atıf kullanılmaktadır. Metinlerarasılıktaki göndermeler de bu bağlamda anılabilir, ancak kullanılma niyet ve maksatlarında farklılık söz konusudur. Kültürümüz iktibası meşru saymıştır. Ancak öz anlamından tamamen farklı ve zıt anlamı kastedecek biçimde bağlam değiştirmelere iyi gözle bakmamıştır. Bakanları da tecziye etmiştir. Parodi niyet ve zihniyetiyle –yani nihai anlamda onlara hizmet edecek bir yaklaşımla- yapılan iktibaslara (Hurûfîlerin, Nesîmî’nin vb.’nin iktibasları gibi) iyi gözle bakmamış, onları kem nazar faslına almış ve canlarına okumuştur. Bu gayrımeşru uygulamaları eski büyüklerin yapmış olması, suçun ağırlığını veya eylemin gayrimeşruluğunu ortadan kaldırarak ona meşruluk kazandırmıyor. Yapılan her halde metne zulümdür ve gereği yapılmıştır. Farzımuhal, hukuk ya da tenkit adamı o eylemi bir punduna getirerek veya ters mantıkla ya da aşırı yoruma başvurarak meşru sayacak olsa bile, sonuç değişmez; kültür ve zihniyet açısından söylem ne ise eylem de odur... Çağın gözü kara zalimleri bunlardır. Öz kültürün şakîleri, eröristleri, canlı bombalar! Bu ortamda pastiş ne mümkün ya da ne kadar mümkündür?

Batı’da -Fredric Jameson’un dediği gibi- “üslûp ideolojisi ölmüş”, bireysel üslûpların canına okunmuştur. Bu derin bir darbedir. Şöyle ki: “Bireysel öznenin kaybolması ve bunun formel sonucu olarak, kişisel üslûbun giderek daha zor bulunur olması, bugün pastiche diye adlandırabileceğimiz neredeyse evrensel uygulamayı doğurmakta”dır. Ancak “(B)u kavram parodi fikrinden kesinlikle ayrı tutulmalıdır. Kuşkusuz, parodi modernlerin kendilerine has tuhaflıklarında ve ‘taklit edilmez’ üsluplarında verimli bir gelişme ortamı bulmuştu: nefes nefese ulaçlarıyla Faulknervari uzun cümle, dikbaşlı bir lehçeciliğin yer yer kesintiye uğrattığı Lawrencevari doğa imgeleri, Wallace Stevens’in konuşmanın isim-dışı bölümlerini ısrarla biriktirmesi (‘gibinin girift kaçamakları’), Mahler’de yüksek orkestral duygudan köy akordeon duyarlılığına sarsıcı ama nihayet öngörülebilir geçişler, Heidegger’in yanlış etimlolojiyi bir ‘ispat’ biçimi olarak düşünceli-ağırbaşlı bir şekilde uygulaması… Tüm bunların, ‘karakteristik’ olduğu dikkat çekiyor: tantanalı bir şekilde normdan sapıyorlar, ama sonra bu norm, bazen de dostça, kendini onların bilinçli ekzantrikliklerini sistematik olarak taklit yoluyla yeniden kabul ettiriyor. Ancak, nicelikten niteliğe diyalektik sıçramada, modern edebiyatın bir patlamayla bir sürü belirgin kişisel üslup ve manyerizme ayrışmasını, sosyal yaşamın artık bizzat normun gölgelendiği (…) nötr ve şeyleşmiş bir medya konuşmasına indirgendiği linguistik parçalanması izlemiştir. Böylece modernist üsluplar postmodernist kodlar haline gelir.”[5] Bu, ötenin beriden ibaret kalmasıdır. Batı için “parodi artık ne mümkün”dür? Ancak pastiş işin içine girerse başka. O takdirde, Jameson’a göre, görüntü kurtarılabilir. Ama bu da “yeni bir baskı şekli”dir.

Jameson’un dikkat çektiği[6] husus, Batı’nın belki de tek çıkar yolu: sınırsızca üslup arasından canı çektiğini beğenerek yeniden üretmek, maskeler kullanarak konuşmak ya da yeniden yazmak yazılanı. Tabii postmodern kültürel kodlara uygun biçimde, medyumlukla, üslupları talan ederek.[7] Çünkü “yeni” bir şey ortaya çıkarmak değil maksat, mevcutlar üzerinden yeni bir vücut ya da suret oluşturmak. Yoksa gerçekten yeni bir şey icat veya ibda etmek değil.[8] Hakikatte parodi gibi pastişin zemini de kaypaktır Batıda. Çünkü, hem esaslı istihza, tehdit, te’dib veya hak ettiği mizah tarzı itibariyle hem de köklü anlatı, kendine has tarz ve kimlik göstergesi dil ve üslup bakımından ziyandadır. En vahim yitiği vahiy dilidir. (Asıl olmayınca yorum –hermönetik şevkle- aslın yerine geçirilmiş; üslup yerine de –bir garnitür cinsinden hafif parodik soslu- pastiş ikame edilmiştir). Olmayanın üzerinden, ancak nâ-mevcûd taklit edilebilmiştir ki bu da imkânsızın imkân yerine konulma arzusundan başka bir şey değildir. Bir züğürt tesellisi olarak varlığını sürdürecektir.)

Jameson’ın sözü bu bağlamda can yakıcı bir tespit ve itiraf olarak görülebilir. Diyor ki:

“Tanımadığımız efendiler yaşamımızı sınırlayan iktisadi stratejileri etkilemeye hâlâ devam ediyorlar, ama artık kendi konuşmalarını empoze etme ihtiyacını duymuyorlar ve geç kapitalist dünyanın okuryazarlık-ötesiliği artık eski ulusal dilin de ele geçirilmez olmasını yansıtıyor. Bu durumda parodi işsiz kalmaktadır; ömrünü tamamlamış ve o garip şey, pastiche, yavaş yavaş onun yerini almaya başlamıştır. Parodi gibi pastiche de kendine has bir maskenin taklidi, ölü bir dilde konuşmadır; ama bu taklidi, parodinin altında yatan güdülerden hiçbiri olmaksızın, alaycı dürtüsü yok edilmiş olarak, gülmekten ve geçici olarak başvurduğunuz anormal dilin dışında sağlıklı bir linguistik normalliğin hâlâ mevcut olduğu gibi bir kanaatten tamamen mahrum bir şekilde uygular. Yani pastiche boş parodi, gözleri kör heykeldir. Üslup ideolojisinin çökmesinden itibaren, kültür üreticilerinin başvurabilecekleri yegâne yer, ‘geçmiş’tir: ölü üslupların taklidi; artık tüm dünyayı kaplayan bir kültürün hayali müzesinde depolanmış bütün o maske ve sesler aracılığıyla konuşma.”[9]

Batı, bu konuda bir çıkar yol bulmuş gibi gözüküyor postmodernizmin muhbir rehberlerine göre. Ama bu, Doğu için tam bir çıkmaza saplanma durumudur. Belki ilk defa trajik bir durumla karşılaşmış oluyor böylece Doğu ve İslâm âlemi. Aslında eski zamanlardan beri gelen bir suç eylemi. Mistisizm renkli zehirli bir parodisyenlik: vahiy dilinin üzerinden, uhrevi boyutu iptal edilerek ya da bağlamı, -öz anlamı reddedici ya da iptal edici tarzda- değiştirerek gerçekleştirilmek istenilen metinler. En doğru, en güzel, en iyi olanı değil; fakat en seküler, en dünyevî, en gündelik, indirgenmiş olanı bilerek ya da gaflet edilerek tercih etme eylemi. Kusursuz kültürel cinayetler modası! Çünkü yapılan eylem, zahirde, uhrevi olanın adına ve uğruna yapılıyormuş gibi yapılmaktadır. Tam bir nifak işi. Şarlatanlık veya soytarılığın yeni görevi! “Çatla Sodom Gomore /  Patla Bizans Ve Roma!” Çöküş, etik değil, poetik ve estetiktir! İblis, şuaranın yumuşak karnını böyle tespit etmiş ve delik deşik etmiştir! Mümin olduğunu iddia eden bir şair tipi, küfre varan sözleri sırf “şiir adına” sarf etmekten çekinmemekte, hayâ etmemekte, ne için neyi feda ettiğinin farkına varmayan sevimli bir ebleh gibi tebessüm edebilmektedir! Hatıran yaşasın ey iblis, yandaşların kutsal taşlarla sana doğru koşuyorlar, ama gözünü patlatmak için değil, gözünü parlatmak için! Alınlarındaki  izler de, gözlerindeki izler de senden![10]

Pastiş mi yapacaksınız, yapabilirsiniz; ancak alay etmek, eğlendirmek maksadıyla değil. (Öyle olursa yansılama olur, yani parodisyenlik.) Maksat eski bir şey üzerinden (“geçmişte mevcut şimdi”nin çağdaşı metinler üzerinden) yeni bir şey üretmektir; söylemi taklit ederek, saygıyla, ceketini ilikleyerek. Hatırlatmak ve güncellemek için. Usta işi bir eserin usta işi taklidi. Soylu bir metni soysuzlaştırma ya da sıradanlaştırma şeklinde yapılan iş (“iş” olarak kabul edilecekse), ne kadar makbuldür? Hangi konuda? Bunun kültürel ve sosyal, etik ve estetik, dinî ve dünyevi açıdan hesabının sorulmayacağı düşünülemez. Bu bağlamda, gözlerin ihaneti gibi kalplerin de ihaneti var. Gözleri kayanlar, “gözlerin kayacağı dehşetli gün”de hesaba çekileceğini ummayan ya da umursamayanlardır. Ne gözlerin ihanetinin ne de özlerin ihanetinin bahanesi kabul görecektir! Şimdilik oyalayanlar ve oyalananlar farklı gibi dursalar da gerçekte aynı yolun yolcusudurlar. “Yaklaşmakta olan”ı göz ucuyla gördüklerinde, onları görmek istemezsiniz!.. Bu noktada ne Doğu’nun ne de Batı’nın bir bahanesi makbuldür. Olması gerekeni meşru ve makbul bir şekilde icra etmek gerekmektedir. “İyi işler” yapmanın vakti herhalde geçmemiştir. Pastiş bunun bir imkânı olarak meşru yolda kullanılıyorsa ne âlâ. Aksi takdirde yakasını ateşten kurtaramaz. Ancak “iktibas” başka. O bir servis alanıdır, bir tercihli yoldur, yerine göre.

 

İktibas Ne Kadar Meşrudur?

Soğuk bir gece vakti Tuva vadisinden geçerken, “Musa ailesine diyor ki: Ben bir ateş gördüm, siz burada kalın, ben de gidip bir parça kor ateş getireyim (ısınırsınız)." Hazreti Musa'nın yaptığı, bir nevi “iktibas”tır. Aldığına ihanet etmeden, ateşini (ateşin kaynağını, ocağı) söndürmeden, üstüne su dökmeden; makam, mevki ve maksadına uygun bir köz alıştır! Aksi bir işlem veya aslına muhalif bir işlem, hayatiyeti, canlılığı,  neşveyi yok etmek olur ki büyük sorumluluk gerektirir. Bunun meşru bir sebebi olursa, o başka... Herhalde köz alırken özü tahrip etmemek gerekir. İşin yolu yordamı budur.

Hazreti Musa, köz almanın niyetini ve maksadını, ailesine ima ve ifade etmiştir. Hayırlı bir maksatla alacaktır közü kor ateşten. Bazıları, insanların canından ateş alırken ya söndürüyor ya virüs ekiyor ya da terminatör bırakıyor canına... Bu, su aldığı gözeyi zehirlemektir. Büyük zulümdür. Böylelerinin dişlerinde zehirli bir gülüş görürsünüz.  Güzel gülüşünü tespit ve takdir ederek öylece bırakan, yani zehrinden insanları sakındırmayan,  bilerek bilmeyerek onu perdeleyen, büyük bir vebal altındadır. Yerin altında o vebali yüklenecektir! Firavunluğun lüzumu yoktur!.. 

Kulak vereceğin, boyun eğeceğin o değildir. 

Hazreti Musa'yı duymuyor musun? Hazreti İsa'yı, Hazreti Muhammed'i?

Boşuna "fesmaûn" denilmiyor. Yoksa bu defa gerçekten "ateş seni çağıracak!” Ancak zebani eşliğinde... Boşuna “flash forword” yapılmıyor ayetlerde mahşer gününden, âhiret hayatından? "Belki dinlersiniz!" diye. Bir parça nur iktibas edin de körlüğünüz zayi olsun, kulak zarınız memnun olsun ve kalbiniz mutmain olsun... Aksi takdirde yazıklar olsun!.. 

 

Sana “İktibas”tan Soruyorlarsa Ne Diye/bilirsin? 

“Sana iktibastan soruyorlar”sa diyebileceğin şey, onun vaz edildiği hakikat adına işlevsel kılınması gerektiğidir. Vahiy dilinden ateş aldıysan ona uygun kullanmaktır aldığın közü. Yoksa anlamın gözünü çıkartmış olursun. Hiçbir bahane de kurtarmaz seni. Ne gizli alıntılar, ne saklı hinliklerin ateşi heba etmen için ya da içtiğin kaba pislemen için bahane oluşturamaz. Aldığını “emanet” olarak aldığını ve ona ihanet etmeden kullandığını ispat etmelisin. Yoksa –bilerek bilmeyerek- işlenen faili malum kültürel cinayetlerin takipçisi ve taklitçisi olursun. Zulmetmiş olursun kendine ve toplumuna ve kültürüne. Bu yüzden “iktibas” sigortandır senin. Sözünün, fikrinin, tavrının, etiğinin, estetiğinin... Çünkü nereden aldığının ve nereye verdiğinin hesabı kayıt altındadır (ve tabii, muhakkak sorulacaktır). Gizli alıntılar, transformasyonlar ve transferler ile işi nereye kadar götürebilirsin meşru olarak? Bunu bilmek hakkındır. Cümle metinler “mîri mal”ındır bu bağlamda. Fakat iktibas nerede, nasıl, niçin yapılması gerektiği konusunda incelik göstermeli, açık veya gizli alıntıları da usulünce işlemelisin. O takdirde metinlerarası ilişkiler bahsinde de söz hakkın olur. Yoksa yoktur.

“İktibas”, hem alınacak şeyin mahiyetini hem de anlam ve maksadını işaret edecek şekildedir. Lügatlerin şahitliğine göre “iktibas”, ateşten köz almak demektir.[11] Bir bakıma metinsel “közleme”dir iktibas. Bu közün özünde ateş vardır. Ateş almaya gelirsiniz bir metne, ondan ocak da tutuşur, -söz ocağına canlılık, güzellik ve güç katar-, kazan da kaynar, evi de yakabilirsiniz. Usulünce, edebince alınmalıdır. Mesela uzun laflar iktibas edilmez, alınca köz aktarımı gibi almalısın, yani bir söz, bir terkip, bir imge. Tek bir kelimeden iktibas olmaz, denilmiş. Aslolan nedir köz almada? Bu, eyleminizi belirler sizin. Öz alacaksınız. Bir ayetten, hadisten alınan köz, sözü de âbâd eder, gözü de. Közü alan, aldığı kişinin gözüne atmak için almamalıdır. Öyle alırsa iş değişir. Bunu kolay geçiştiremezsiniz. O iş,  gayrimeşru iktibasa girer. Tabii o sebepten, o bağlamda, icabına bakılır.

Sana iktibastan soruyorlar” ifadesini kullandığınızda, mesela bir çeşit “iktibas” yaptığınızı ve buna hakkınızın olup olmadığını bilmeniz gerekir. Yani, bu ifade veya söylem tarzı ile “Sana rûhtan soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emri(nden)dir” ayetine gönderme yapıldığı, bu sözden köz alınarak, ciddi bir meselede beyanda bulunulacağı samimi olarak fark edilmelidir. Tabii, bu beyanın da alın(tılan)an anlama ve maksada uygun olması, en azından ona muhalefet etmeyecek tarzda –ilahi emrin doğrultusunu veya yönünü saptırmayacak, onu takip edecek şekilde- olması gerekir. Bu bağlamda diyebilirsiniz ki, “iktibas”, ayet ve hadislerden anlamlarını tahrif etmeyecek biçim ve biçemde istifade etmek, bu suretle hem beyanı tekrar etmek, hem günün meselesi üzerinden güncellemek, hem de meramı güçlü bir biçimde ifade etme tavrını benimsemektir.[12] Bu noktada maksatlı tahrifler yapmak, bu yolla iletiler göndermek ya da gayrimeşru dönüştürümlerle parodisyenliğe kalkışmak zalimliktir.[13] Sözü eğip bükme zalimliğidir. “Usûl”ü usul usul yerinden etmenin ve onun yerine bir başkasını yersiz biçimde yerleştirmenin hesabı büyüktür. Usûle uymak gerekir: Hayırlı bir maksatla alacaksın közü, kor ateşten; yangın çıkartmak için değil, insanları ve aslî değerleri yakıp küllerini savurmak için değil. “Neronluğun lüzûmu yoktur!” diyebilirsin.

Bu bir usûl meselesidir. Bu usûlün, kültürel, edebi, medenî ve dinî değerlerin doğrultusunda tatbik edilmesi uygundur. Çünkü doğrudan doğruya bu alanlarla alakalı, bu açılardan “değer” ifade eden ve kültürel kodlara göre tatbik edilmesi gereken kavramlardır (Başka bir kültürde bu veya benzeri kavramların hem kökensel olarak hem de dil ve anlam üretimi açısından durumu çok farklı hatta tezatlı veya riskli de olabilir. Mesela “iktibas”, “telmih”, “atıf” böyledir.[14] Bunların açık veya gizli alıntıdan bariz farkları vardır ve sonuçları da farklı doğrultuya sevk edebilir). Bu usûlü, kültürün ve değerlerin doğrultusunda değil de (Batılı) başka bir yöntemin gönüllü kulluğu şeklinde tatbik edenler de vardır. Böyle olanlar hakkında yapılan araştırmaların büyük bir kısmında -ne yazık ki- ciddi bir eleştiriye rastlanmamakta, suya sabuna dokunmayan bazı tespit ve açıklamalarla sözde bilimselcilik icra edilmektedir. Tipik örneklerinden biri, Betül Havva Yılmaz’ın, “Metinlerarasılık Ne İşe Yarar?” başlıklı ilginç yazısında, Faruk Duman’ın İncir Tarihi (2010) adlı romanı hakkında yaptığı incelemedir. Yılmaz, ortak kültür mirasına bile isteye saldıran ve kültürel cinayetler işleyen yazar hakkında, sadece şunu söylemekle yetinmektedir:

“Yazarın kullandığı kutsal kitap kaynaklı anlatıları tahrif ettiği, anlamlarında ve biçemlerinde istemli değişiklikler yaptığı göz ardı edilmemeli.”

Bu ifadenin ardından, eleştirel bir açıklama, yorumlama veya değerlendirme yapılacak diye bekliyorsunuz; ancak şöyle bir cümle çıkıyor karşınıza: “Söz konusu bu durumun postmodern edebiyatla olan ilişkisine değinilmelidir.” Bu kadar. Yani son derece hafif bir eleştiri bile yapılmadan sadece tespitte bulunuluyor ve ortaya –adeta meşrulaştırıcı- bir söz söyleniyor: Bu tahrifler, “postmodern ile ilişkili”dir, ona göre izah edilip geçilmelidir! Böyle bir tespit neye yarar ya da hizmet eder. Sadra şifa olur mu?[15] Tabii mümkün değil. Peki, yazarın amacı neymiş? Cevap şu:

“Ortak kültür mirasının bir parçası olması, anlatıcı-yazar ve okur arasında güçlü bir köprü kurması” mıymış? Yoksa “ortak kültür mirası”na saldırmak mı? Maksat, “postmodern ile ilişkili” sanatsal ve ideolojik bir metin üretmek ve metinlerarasılığı bir bahane olarak kullanmak mı? Yoksa “belden aşağı” çalışan bir tahrifat mı? Gayrimeşru yoldan “sanat icra etmek” mi?[16] Makale sahibi, yazarın bir mesaj verdiğini tespit etmek istemiş. Peki, neymiş bu mesaj? Meçhul. Herhangi bir açıklama, eleştirme, yorumlama veya değerlendirme yok. Kültürel cinayetleri eleştirecek söz veya yöntem bulamamış ya da gerek görmemiş, anlaşılan! Oysa aslolan “o taraf”tır. “O taraf” için konuşmaktır.

 

[1] Metinlerarası ilişkinin mahiyetine ve düzenine göre bir tasnif öneren Genette, taklit ilişkisini pastiş, dönüşüm ilişkisine göre gerçekleşeni parodi ve alaycı dönüştürüm olarak ele alır. Genette'in "bir metnin başka bir metindeki somut varlığı" şeklindeki tanımından yola çıkarak, iki tip metinlerarası ilişki belirlenebilir: Alıntı, gönderge, açık; gizli alıntı ve anıştırma, “kapalı metinlerarası” ilişkiler; parodi, alaycı dönüştürüm, pastiş ise bir türev iliş­kisine dayanan ve “açık metinlerarası” biçimler sayılırlar.” (K. Aktulum, Metinlerarası İlişkiler, 2.b., Öteki Yay. 2000, s.85, 94). Öykünme, bir metnin biçemini dönüştürerek yeni bir metin oluştur­maz; yalnızca metnin biçemini "taklit" eder.  Bir ya­zar bir başka yazarın biçemini kendi biçemiymiş gibi benimse­yerek, oluşturmak istediği etkiye göre özgün metnin içeriğini kendi metnine uyarlayarak yeni bir metin ortaya çıkarır. Ancak, bir metnin özgün içeriği, izleği de taklit edilebilir.” Bazı yazarlar, “biçemi taklit ederken eleştirir, hatta biçemsel çözüm­leme yapar.” Proust, Flaubert'in “ve" bağlacını ve zamanları kullanım tarzını hem taklit eder hem de eleştirir. (133, 137-141). Bir metni “başka bir amaçla kullanmak, ona yeni bir anlam yüklemek”, “parodi”; “soylu bir metnin temel içeriğini ve anlatısal devinimini değiştirmeden, onu bildik, sıradan, yeni bir biçemde –yergi ya da eğlendirmek amacıyla- yeniden-yazmak” ise, “alaycı (gülünç) dönüştürüm”dür. (s.118-126).

[2] Buradaki “iyi işler” kavramı, Kur’ân’da geçen (Sebe sûresi, 34/11) bağlamda kullanılmaktadır.

[3] “Sâmirîlik” tavrıyla, Elçi’nin ayak izinden istifadeyle istidraç gerçekleştirerek hayrı yerinden etmek veya yerini şerle değiştirmek eylemini kastediyoruz.

[4]Mustafa Uzun, “İktibas”,  DİA, Cilt: 22; s. 54; M. A.Yekta Saraç, Klâsik Edebiyat Bilgisi Belâgat, İstanbul 2000, s. 240-242; Ali Bulut, “İktibâs”, Belâgat Terimleri Sözlüğü, M.Ü. İlahiyat Fak. Yayınları: 355, İst. 2015, s. 164.

[5] Fredric Jameson, “Postmodernizm Ya Da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı”, Postmodernizm, Hazırlayan: Necmi Zekâ, Türkçeleştirenler: Gülengül Naliş, Dumrul Sabuncuoğlu, Deniz Erksan, Vadi Yay., s. 76-78.

[6] Fredric Jameson, “Postmodernizm Ya Da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı” başlıklı yazısının (Bkz. Postmodernizm, Hazırlayan: Necmi Zekâ, Türkçeleştirenler: Gülengül Naliş, Dumrul Sabuncuoğlu, Deniz Erksan, Vadi Yay., s. 59-116) “Postmodern ve Geçmiş / Pastiche Parodiyi Gölgeliyor” alt başlıklı kısmında pastişin parodinin yerini almasının derin sebebini izah ediyor (s. 76-78).

[7] Üslupları kavramlar düzeyinde de yağmalama ya da yeniden üretme de söz konusudur burada. Diyelim, eskiden “çağdaş medeniyet getirmek!”, “modernleştirmek”, “irticayı yok etmek” vb. vaatler üzerinden gerçekleştirilen işlem, artık “örgütlü eylem” ve “terör” kavramları üzerinden gerçekleştiriliyor. İşlev yüklenen malzeme değişiyor. Bağlam değişse de ulaşılmak istenilen anlam (masum ve meşru gösterilmeye çalışılan ve bu kavramlarla üstü örtülen sömürü düzeni tatbikatı) değişmiyor: Diller değişse de anlam bir oluyor!

[8] Bu noktada bir ayet geliyor akla. Hak ve hakikat karşısında bâtılın  durumunu beliğ bir şekilde teşhis eden: “De ki: Hak geldi. Artık batıl, yeni bir şey ortaya çıkaramaz, eskiyi de geri getiremez."[8] Hakikatte, hükmü geçmiş, münfesih olmuş, yeniliği elden gitmiş olanlardan sonra yeni, en yeni, ebedi yeni olarak gelen İslâmiyet “yeni bir şey ortaya çıkardıktan” sonra, “eskiyi geri getirecek” de yoktur, olmayacaktır. Bunun düşünce planındaki çarpıcı örneklerinden biri de postmodern düşünce hareketidir ki yeniden ziyade yenilenenin, format atılanın iddiacısıdır. Bu bağlamdaki yeni, gösteri çağına uygun sahte bir samimiyet edasıyla, “yeniymiş gibi çek panpa!” pozundadır.

[9] Fredric Jameson, “Postmodernizm Ya Da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı”, Postmodernizm, Hazırlayan: Necmi Zekâ, Türkçeleştirenler: Gülengül Naliş, Dumrul Sabuncuoğlu, Deniz Erksan, Vadi Yay., s. 77-78.

[10] İsim vermek istemiyorum, şimdilik.

[11] Ali Bulut, “İktibâs”, Belâgat Terimleri Sözlüğü, M. Ü. İlahiyat Fak. Yayınları: 355, İst. 2015, s. 164.

[12] “Metinlerarasılık İle İlham Perileri Arasında Gidip Gelen Düşünceler” başlıklı yazıda (“Metinlerarası İlişkiler Bağlamında Bazı Yerli Kavramlar” alt başlığı altında) “iktibas” ve çeşitleri ile bu hususta gösterilmesi gereken hassasiyet noktası üzerinde durulmuştur.

[13] Metinlerarasılık bağlamında birer madde olarak tespit edilen ve uygulama örnekleri sergilenen bazı kavramlar, alıntılar ve dönüştürmeler ki belâgatte “serikât-ı şi’riyye” bahsinde gayrimeşru kullanımlara örnek olarak ele alınmaktadır. Mesela “açık serikat” çeşitlerinden “nesh (intihal)”, “mesh (igâre)”, “selh (ilmâm)”; “gizli serikat” çeşitlerinden bir kısmı, anlam ve vasıf bakımından birbiriyle aynı istikameti ya da aksi istikameti paylaşan tarzdaki metinler. Meselâ, “tevârüd”, “nazîre”, “nakîza” vb. (Ali Bulut, Belâgat Terimleri Sözlüğü, s. 377)

[14] “İktibas”; “irsâl-i mesel” (îrâd-ı mesel), “telmih” ve “mülemma’” (ilmâ‘) gibi sanatlarla karıştırılmıştır. Aralarındaki benzer yanlara rağmen, ancak atasözleriyle örnek verme açısından irsâl-i meselden, cümle veya beytin tamamını aktarma bakımından tazmin, taştîr ve tahmisten, ibareyi esas lafzıyla nakletme yönünden telmihten ayrılmaktadır. (“İktibas” hakkında bkz. M. Uzun, “İktibas”,  DİA, Cilt: 22; s. 54. M. A. Y. Saraç, Klâsik Edebiyat Bilgisi Belâgat, İstanbul 2000, s. 240-242. Ayrıca bkz. “Metinlerarasılık İle İlham Perileri Arasında Gidip Gelen Düşünceler” başlıklı yazı).

[15] Fıkra gibi. Adam, lokantada menemen istiyor menemenci ustadan ama, “Kesinlikle içine acı bir şey koyma, hiç acı olmasın!” diye de ısrarla ekliyor. Bir süre sonra menemen geliyor, fakat zehir gibi. Hani diyor müşteri, hiç acı olmayacaktı? Adamın cevabı şu: “Haa, o mu, biberdendir!” Sanki sebebi söyleyince kabahat meşrulaşacak! Suçu kabahatinden büyük. Bu da öyle.

[16] Farklı ideolojilere, hatta zıt dünya görüşlerine sahip yazarlar hakkında da buna benzer uygulamaların sayısı artmaktadır. Tespit et ve geç mantığıyla. Bir kısmı dostlar alışverişte görsün, bir kısmı sol zihniyet beni de görsün, bir başka kısmı sağ zihniyet abad olsun ya da beni abad etsin düşüncesiyle… Hafif yoğunluklu eleştiri bile rastlanmıyor birçoğunda. Hele bilimsel çalışma dosyalarında sunulan makaleler, bu bağlamda umutsuz vakaların arttığını ve söz konusu light yazı modasının sârî hastalık halini aldığını gösteriyor. “Meselesiz, gerçeksiz”, tenkitsiz, tatsız, renksiz yazılar. “Fakruddem” hastalığının postmodern hâli. Sorumluluk bilinci taşıyanların susmaması, sözlerini sakınmaması gereken durum budur.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *