ŞİİR, SONUÇTA TUHAF BİR ŞEYDİR(1)

“Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,

Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!

Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz.

Dindirmez anladım bunu hiçbir güzel kıyı;

Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.”

Yahya Kemal

 

 

Harikulâde şeylerle kuşatılmış bu harikulâde evrende, harikulâde bir varlık olarak hayretimiz hep artıyor, ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Ne tuhaf? Varlık her dem yeni bir iş ve oluşta olduğu için bir önce söyleyip işittiğiniz, hissettiğiniz uçup gidiyor. Artık ne sizin söylemeye çalıştığınız var, ne söylediğiniz. Varlık her dem, her olanı bünyesinde sırlayan bir harikulâdelikle yepyeni güzellikler katıyor âleme. Bir yok oluş ve yeniden oluş değildir bu. Hep BİR şeye, bir açıklığa doğru olagelen ve olagiden bir sürekli süreksizliktir.

 

Nedir, nereyedir, neresidir bu durmaksızın olmakta olan? Neresindeyiz bu sonsuz sonrasızlığın? Neredeyiz? Bu sürekli akış ve kesintisiz varoluştalık içinde bir kimsenin veya bir şeyin kendi doğru yeri neresidir? Verilecek cevabımız yok; yerimizi bilmiyoruz. Bilseydik değişmekten, gelişmekten söz etmezdik. Vazgeçişlerimiz olmazdı; peşine düşmüşlüklerimiz; inanç, bilim, makine… Bu varlık sağanağı içinde kendi oluşa tekabül eden hakiki yeri ve durağı işaretleyebilecek bir maharetimiz var mıdır? Yerinde-yurdunda olmayan, bir ağrı gibi boynumuza asılmış dünyanın neresinde oturacağız? Neresidir limanımız? Söylemin baştan çıkardığı retorik cambazı herkesin gayretini boşa çıkaracak bir kıyı var mıdır? Evet ve hayır. Cevaptan önce ve sonradır, burada giz’liden giz’liye ve sükut ederek konuşulur. İki türden ses çıkaran bir tür gizli göçmenler olarak. Bilmediğimiz ismiyle, ismi olmayan bu yerde, artık bilinmeyen ve henüz konuşmadığımız dillerde “kendi ismini” çağıran Dilsiz bir şiir berzahındayız. Bu iki sükût, iki gurbet arasında bir ilk gurbettir. Gözünü yüksek seyir yerlerine dikip, o ilk “Ol”duran Kelam’ın “Ol”maktalığında bağışlanana sadakatle, dili döndüğünce susan bir gurbettir bu. Şiirde bir emanet ve konukseverlik ilişkisinin olduğunu da anlıyoruz böylece.

 

Şiir hakikatin bağışlanan zuhur edici açıklığına yüzünü, yönünü döndüğünde dili döner. Genel kabule tuhaf gelecek bir şekilde, maksadını elde etmek ve hâsıl etmek istediği anlamı vermek için dili dolandırmak değildir onun zanaatı. Dili dolandırmak bir renk vermeme, hâlini gizleme çabasıdır. Anadolu irfanı “sözü dolandırmadan söyle” der onun için. Dili dolandırarak söylemek sinsice koynunuza sokularak taammüden cinayetlere azmettirir sizi. Önce bağrınızda büyüyen “kökleri yerde, dalları gökte” o güzelim ağacı devirirsiniz. Sonra yüzünüzdeki “çocukluk imgesini” ve kalbinize sığmayan, kalbinizin sığmadığı genişliği sığdırıverirsiniz daracık şehre, daracık aklınıza, daracık ilgilerinize, vehimlerinize… Sonuçta dil dolandırılarak söylendiğinde bilinmeyen ya da gizlenmek istenen dile gelmemiş demektir ki böylece amacına ulaşmıştır dili dolandıran. Hakikatte ise meselenin özü dile gelmediği için aslında söz hiç söylenmemiş demektir. Bir şey denmeseydi, dil dolandırılmasaydı da bir şey değişmeyecekti. Oysa dili dönmek bir bekleme, gözetme, hazır olma halini de ifade eder; “dilin açıklığında durmak” gibi. Dili dönmek bağışlanana koruyuculuk edecek, onu diyebilecek [deyi, deyiş: logos] bir liyakattir. Garip bir şekilde, bilinen bir anlamlandırma içerisinde dile gelmeyen olarak kendini geri çeker şiir. Dokunulmadan kalmak ve ayniyetini korumak ister.

 

Şiir kendisini asla olduğu gibi deneyime sunmaz. Şiir tecrübesi çoğulluğun, çifte dilliliğin ya da dilsizliğin çoklu haykırışının, hep ötekini çağıran gizin oyununa katılan bakir geçirimsizliktir.Hazır cevapların yeri değildir o. Çelişmezliğe, ikilik mantığına meydan okur. Logos mantığından da farklı bir mantıktır. Onunla ilgili söylenebilecek hiçbir şey yeterli değildir. Hakim söylemin yeteneksizliği onu ifadeden acizdir. Şiir başka bir başa [başlangıca], üçüncü bir türe ait bir çağrıdır. Bu çağrı kendisini ancak hak edene verir. Hem onu her zaman aynı şekilde çağırmak gereklidir. Anadolu irfanının o harikulâde ifadesiyle; şiir yüreğe iner.

 

Bir yeryüzü çılgınlığıdır şiir. Her doğan çocukla gelen o uzaktaki meçhulle temas halindedir. Gider gelir sonsuzluğa, evinden ayrılmış çocuk gibi, yuvaya, O'na, eşyanın ve mânânın tek mirasçısına varmaya çabalar. Şiirin söylediğinin dünyanın başına çok işler açacağı açıktır. Zira, hep olana karşı olmayan bir şeydir. Bu “karşı”ya da ilgisizdir aslında. Hep olan vardır; burada olmayandır şiir, denebilir belki de. Bilemiyoruz. Tuhaftır, bilmez şiir.

 

Basit ve yalın bir şey olarak ortaya çıkıp, bu hâliyle daha üst etkilenmelere de sebep olduğunda duyulur şiir. Kendisinden başka bir şeyi temsil ettiğinde değil, sadece o şey olduğunda gerçekleşir. Bu başka bir başlangıca, kökene yeni bir dönüşe götürür bizi. Ama hangi başlangıç ve köken verebilir ki bize bilinmezliği ve gizi? Tüm şeylerin ilk ilke veya unsurlarına geri gidebilecek bir “elest bezmi”nedir iştiyakı şiirin. Güvenli söylemin ve köken sayılan her şeyin öncesine, kökenin ve doğumun berisine geri dönmeli, her şeyi yeniden ele almalıdır. Ne doğurucu, ne de doğurulmuş olan, imgesini tarihten önceki ebedi zamandan alan üçüncü bir türü keşfetmekşarttır. Başlangıçtan daha eski bir başlangıca, yani kozmosun doğumuna geri dönmelidir. Baş kavlini keşfetmeli ve sadakatle hizmet etmelidir ona şiir. Bakışlar elest bezmine çevrilince şenlik vardır, çengi tutulur. Yeryüzünü örten gölgenin dipsiz karanlığını çelimsiz tırnaklarınızla yırtar, yasaklanmış nesnelere uzatırsınız dilinizi. Gök parçalanır, bir çocuk üryanlığı açar yeryüzünde. Başsız ayaksız hiç’liğin tecrübesine ortak olur, perdesiz görürsün; zira “fıtrat yalan söylemez.”

 

Şiir ezelî kavline teşne, coşkun bir sadakatin sükûnetiyle varlık şevkini zevk eder. Şiirin zevki duyguların bize sunduğu hazla karıştırılamaz. Zevk, bizatihi mülakilik, aracısız idraktir. Aklın tahmini ve mümkün bilgisine dayanmaz. Çokluğun talebi varlıktan ârî, neyse o olma halinin üryan tezahürüdür. Akli bir kavrayıştan çok, aracısız bir deneyim, bir iç idrak durumudur. Dinleme anlarıdır bunlar ve bu anlarda akıl yürütmeler terk edilir, hatta dozunda bir makuliyetle oyundan keyif alınabilir; çocukluğu alıp sürdürerek. Böylece zamansal olmayan bir silinmezlik, bir giz anısı yakalanabilir.

 

Binbir tehlike altında dört bir yana saçılmış tohumların alanında her şeye sirayet etmiş gizin dipsiz dibindeyiz. Parlak ışıklar altında sunulan söylemin ayartıcılığına boyun eğmeye meyyal dikilişler yakınındayız. Güneşe çıplak gözle bakınca görme yeteneğinizi yitirebilirsiniz. Işık her şeyi örtebilir. Her şeyi ortada gibi görmek, göstermek bir gizlemedir, bir gizlemeyi gizler. Görünürlüğün görünemezliğinin ta kendisi bir ışığa, karaşın bir ışığa ihtiyacımız var o zaman.

 

Şiir, yeryüzü konukluğunda hayattan sökülüp alınan ve gözü alan aklığında varlığın karaşın gecesinden bize ulaşabilen bir bakıştır. Bu sökülüp alınanın kendini geri çekerken sunduğu bir imadır. Şiir dile gelir gelmez ölümle yüzleşmek zorunda kalan bir şeydir. Hep olmadık şekillerde göstermeyerek gösterir kendini. Bundandır; ahlaki tonda hakikati söyleyen bir bilge değil, bir meczub’tur şiir. Açık ara anlaşıldığı üzere Nasreddin Hoca’nın sanatıdır şiir. Şen hakikat tebessüm eder onda. Her dem tuhaftır yani. Tuhaflık bünyesinde hem garabeti, hem garipliği taşır. Beklenilen, görülen, ölçülen… Her “şey”in sınırlarının dışında; yurtsuz. Hakim söylemin çeperlerini yontarak tuhaflığı göze almak çetin bir yoldur, üstelik tehlikelidir de. Bu tuhaf şiir yolunun yolcuları “garib” kalmayı göze almak zorundadırlar.

 

Tuhaftır; hep bir şey söylemesi beklenen şiir konuşmaz. Şiirle konuşulur. Dinleriz onu, bu dinlemede duyulan şiirdir. Şimdi bize düşen duyabilecek bir “kulak” olmaktır. Ayrıksı Göz Üryan Şair Yunus Emre şiirin özüne banıp vermiştir yârene; onun hiçbir söze benzemeyen hâli hakikîsini:

 

“Gözsüze fısıldadım, sağır sözüm işitmiş,

Dilsiz çağırıp söyler, dilimdeki sözümü.”


 

[1] Aragon’dan ilhamla “Dünya, sonuçta tuhaf bir yerdir” diyordu Hubert Reeves…

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *