ŞİİRİMİZDE BİR SİHAM-I HAKİKİ: TWITTER TEPESİNDEKİ OKÇULAR

siirin kalibresine okuyucular yani diger sairler karar verir.

turk siirinin birinci sinif bir siir kamusu ve kamuoyu var.

[‏@erensafi2, 26 Kasım 2015]

Beni Tanımıyorsun

2000’den bugüne siyasi şiirin edebiyat ortamımızda algılanış biçiminde neler değişti? Siyasi şiirin hasım olduğu şey kültürel iktidar mıdır, dünya sistemi mi, hümanizm veya lirizm mi? Siyasi şiirin mihveri tarih midir, politika mıdır, ahlak mı? Siyasi şiirin bir iç dünyası var mı? Bir söz gerçekten şiirse beraberinde mahsus bir iç dünya getirmemesi mümkün mü?.. Eren Safi’nin ikinci kitabı Twitter Tepesindeki Okçular (Avangard Yayınları, 2015) uzun süre cevapsız bırakılan, uzun süredir de ortak bir cevaba varılmış gibi davranılan bu soruları hatırlamak için iyi bir vesile oldu. Kitabın karakterini anlamaya çalışırken bu sorulara da bazı cevaplar bulabileceğimizi düşünüyorum.

Şaka yapmıyorum aslında canım ne zaman acısa böyle anlatıyorum (TTO, 45)

Özetlemek çoğu şeyi olduğundan farklı gösterse de herhalde Eren Safi şiirini en iyi yansıtan mısralardan biri bu: şaka, can acısı ve anlatmak. Üçünün kombinasyon ve varyasyonlarından oluşuyor şiirin gövdesi. Özet dedik fakat her modern (ahretsiz) şeyi deşmek, boşa çıkartmak, gülünçlüğünü yüzüne vurmak üzere yazılan bir şiir kendi üzerine söylenecekleri boşa çıkarma konusunda da mahir olacaktır. Nitekim “Gündelik hayatın eleştirisi dersinde okutmasınlar bu şiiri diye uzatmıyorum” (TTO, 96) diyor Kafirler Anlamaz’da. O yüzden Eren Safi şiirini tamamen edebiyat eleştirisi bağlamında okumak bizi ofsaytta bırakabilir. Edebiyat eleştirisi nazarıyla kolay kolay eleştirilemeyen bir şiirin kritiğini yapmak da ayrıca ilginç bir durum. Fakat bu, teoriye takılıp kalanlar için bir zorluk. Hicri on beşinci asır Müslümanlarının bir kelamda öncelikle ihtiyaç duyduğu şey ahlak ve siyasi dirençtir. Sonra da bunlardan ayrı düşünülemeyen sanat-zanaat derinliği.

Eren Safi 2000’ler boyunca şiir yayımladıkça hakkında sarf edilen her iki cümleden birinde postmodernizm adı geçiyordu. Bu tür yakıştırmalar her zaman olur fakat sorgulamadan kabul etmemek gerek. (Örneğin modernizmin başlarında Mallarmé’nin toplumsallıktan uzak saf bir şiir yarattığı, Schönberg’in anlatısallığı terk ederek atonal bir müzik yaptığı yakıştırmaları yapılmıştı. Yakıştırmalar kısa sürede trende dönüştü vs. vs.) Ben başından beri modern şiirimiz ve özelde Eren Safi şiiri, ahlak (yani mantık ve yordam) varsa okunmaya değerdir, diyordum. Kanaatim değişmedi. Zaten şair karakterini daha net ortaya koydukça postmodernlik yakıştırmaları azaldı. İlk başlarda gözü ve zihni yoran, laf kalabalığının arasında kalmış görünen politik söylemleri bir kıvama ulaştı, şiirinin doğal bir parçası oldu. Şiiri pür siyasi oldu hatta. Özgünlük ve eleştirellik başat olunca şiire ayrıca postmodern şu bu gibi etiketlerle yaklaşmanın sınırlılığı görüldü, ahlak ve siyaset meselesi yeniden bir adım öne çıktı. Yine de onun şiirinde ve şiirimizde ahlak-siyaset bahsi (yani şiirimizin epik doğası) ne kadar anlaşılabilmiştir emin değilim. Eren Safi Müslüman şairler arasında özellikle üslup ve biçim açısından şaşkınlık yaratmıştı. Çoğu edebiyata değil, konjonktüre ve alışkanlıklarına göre konum almayı tercih etti. Sol-liberal şairlerin ilgisi ise doğal olarak Eren Safi’nin artistik yönüyle sınırlı kalmıştı. Çünkü postmodernlerin şiirin formu bahsinde arayıp bulamadıkları şeyler onda mebzul miktarda vardı. Var görünüyordu. İki cenah için de en dikkat çekeni şu olsa gerek: Şiir boyunca sayıklıyor, sabukluyor, dağıtıyor, tekrarlıyor görünmek fakat metnin sonunda kolay ihata edilemeyen bir mantık silsilesi ortaya çıkarmak… Yeri gelmişken şunu da ekleyeyim: Postmodern edebiyatın sözcüleri (alkol, şiddet, ölüm, cinsellik ve uyuşturucu takıntıları yüzünden herhalde) ancak tıknefes ve absürt şeyler üretebilir, kaotik atmosfer oluşturmakla yetinmek zorunda kalırlar. Poz ve nihilizmle. Bugün bu pozun siyasi tavır, nihilizmin sadakat karşısında ne kadar tutunabileceğini siz hesap edin.

N’aptın sevgili okuyucu?

Yazış tarzından ötürü sözü iktisatlı kullanmasını beklemek gereksiz. Bununla birlikte o uzun (uzatılmış değil!) mısralara müdahale etmek zor. Bir ritim yakalıyor ve bu her şeye boyut katıyor. Bir jest buluyor ve bu her şeyi daha görünür kılıyor. Zaten ritim ve jest yekpare geliyor. İlk mısra gibi yani. “Pıtpıt”olarak “alo Mevlana ben”olarak “naptın sevgili okuyucu” olarak geliyor. Şiir bu tür buluşların içinde tıka basa gömülü olduğu için şair de kelime harcaya harcaya, kaza kaza varıyor anlama. Bu arada epey bir hafriyat çıkmış oluyor. “Hafriyat” Eren Safi şiiri denince aklıma gelen kelimelerden. Postmodernce söylersek: semantik artık. Az da olsa bazı kimseler bu hafriyatla kendilerine bahçe duvarı, gecekondu hatta bina yapmaya kalktı. Aklı başında şairlerse malzeme bilgisini geliştirdi. Eren Safi kazmaya devam ediyor. Onun yapıdan anladığı kazmak. Kazı ile yapının aynı anlama gelmesi ilginç gerçekten, okura epey geniş bir yorum sahası sunuyor. Kitabın açılış mısraları mesela hayli imalı:

Evvela artık retrospektif şeyleri geride bırakıyoruz geriyi yani geride

Ayrıca yani sms ve msn şeyleri de yane yazmıyoruz mesela artık veya nslsn

Şifreleri öğrendi artık acemiler başka ayaktan yürüyeceğiz eh zor biraz evet olacak zor olacak

Ama yo hayır evet yani yine ben konuşacağım konuşuyorum panik yok (TTO, 9)

Hafriyattan bina dikmek derken biraz da bunu kastediyordum: “Şifreleri öğrendi artık acemiler.” Neyin şifrelerini öğrendiler? Şiircilik, devrimcilik, ihalecilik gibi şeylerin. Belki her biri sistemin tuzakladığı birer programdı yahut iltimasla kapısı zorlanıp girilebilecek makamlardı acemiler için. Son yıllara bakınca istediklerini büyük oranda almış ve tabii zokayı da yutmuş görünüyorlar. “Şiircilik, devrimcilik, ihalecilik” Müslümanın/şairin nazarında kıymeti olmayan şeyler; fakat acemilerin daha fazlasını isteyeceklerine şüphe yok. Şairin bir gücü varsa kendini bu meselede gösterecek. Gördüğünü göstererek. Kendini yoldan alıkoyan şeyi (nostaljiyi, klişeyi, menfaati…) terk etmeyi göze alarak. Terk edebilme cesareti ahlak ve siyasette olduğu gibi şiirde de önemini hissettiriyor. Şairin avangard bir tutumu olduğu görülüyor. Bir yandan ayak bağlarını koparırken (“geride bırakıyoruz”) diğer yandan kendine ait alanın sınırlarını çiziyor (“yine ben konuşacağım”). Kopuş ve bağlanma modern epik şiirin doğası gereği birbirini tamamlıyor.

Konuşuyoruz şurda

Şiire bir jest, bir nida, bir ibare, bir söz kalıbı bularak giriyor, çoğu zaman onlara tutunarak ilerliyor dedik. Bu anlamda mümkün girişlerin en havalısını bulmak gibi bir derdi olmadığı açık. Söze nerden girdiğinin de pek önemi yok; çünkü çoğunluğun yaptığı gibi şiirde çizgisel veya sıralı bir yol izlemiyor, meseleler köstebek yuvaları gibi birbirine kolayca bağlanabiliyor. Dahası, kelimeler füzyona benzer bir etkiyle birbirlerini patlatarak açıyor. Şairin elini son derece genişleten bir teknik. Züppelerin, hainlerin, sahtecilerin, çıtkırıldımların, döneklerin hikâyesini yazarken onların yapay lisanını ödünç alması da dikkat çekici. Şiirsel diyegeldiğimiz kalıpları/klişeleri çöpe atıp herkesin sözünü herkese kullanmak suretiyle modern tiplere mahsus anonim bir hava yaratıyor, kıyıcı bir eleştiri geliştiriyor Eren Safi. Arada bir gelip çarpan “karakteristik” mısralarını saymazsak bu “tipik/tiplere özgü” genellemeler üzerinden ilk elde daha kolay anlaşılabilir Eren Safi şiiri.

Şairin karakteri şiirin her zaman önünde. Bazen histerik ve sınır tanımaz görünse bile konuşkanlığı okuru cezbediyor. Ne yazacak değil, ne diyecek dedirtiyor. Eren Safi’nin şiirinde yazıdan ziyade sözlü iletişimin ilkeleri esas olduğu için, şiir tekniğine dair bildik birçok kaideden sıyrılabiliyor, söze avantajlı başlıyor. Batılı düzenin zihni sınırlamalarından ve modern şiirin fazlalık yapan kurallarından kurtulmadan söze başlamanın imkânsızlığına inanıyor da diyebiliriz. İbrani-Hristiyan düzeninden kurtulmak isteyenler, propaganda ve manipülasyonun erişemediği bir zemine ihtiyaç duyanlar için yazıyor. İtikadi/psikolojik parazitleri aşmak istemekle birlikte şiiri aşkınlıkla değil, dürüstlükle ilişkilendirdiğini görüyoruz. (Konuşuyoruz şurda, TTO, 28.) Zaten şiir yazma eylemi ile yan yana koyduğu şu yüklemler onun şiire bakışıyla ilgili bir fikir verecektir:

Şiirimizin bu son bölümünde yeni durumumuzu açıklayayım izniniz olursa (TTO, 11)

Ooof dertliyim bir yandan vallahi dertliyim şiir olsun diye değil (TTO, 15)

Yeni bir şiir yazacağım şimdi yeni bir portakal soyacağım (TTO, 22)

Ölünce şöyle deyin güzel şeyler söyleyemedi ama doğru şeyler geveledi (TTO, 27)

Şiirde şiir hakkında bu kadar konuşan başka şair yok sanırım. Şiirin ne olup olmadığını şiir içinde açıklığa kavuşturmayı dener. Şiir felsefesi değil, psikolojisi gibi. O nedenle bunun daha çok öz denetimle ilgisi olduğunu düşünüyorum. “Ben şu anda bu şiirde tam olarak ne yapıyorum?” gibi bir soru metinlerin gerisinde kendini hep hissettiriyor. Öte yandan okura sürekli hitap ederek canlı tuttuğu bağ (ilk kitabı Kamaşır bu hitaplarla doludur) okurun şiire intibakını hızlandırdığı kadar söze kapılıp gitmesini de engelleyen bir ara yüz oluşturuyor. Okuru eserden koruyor. Yabancılaştırma efekti dedikleri şey yani. Daha net bir adlandırma gerekirse bence tiyatrodaki “dördüncü duvar (fourth wall)” tekniğine çok yakın duruyor Eren Safi. Zaman zaman seyircilere dönerek veya baştan sona “seyirci denen duvar”a hitaben icra edilen bir performansı kastediyorum. Ortaya çıkan persona bazen Rönesans tiyatrosundaki nükteci-heccav tipleri, arleken’leri, el grasioco’ları, pazar yerindeki commedia dell’Arte temsillerini andırıyor. Detaylandırılmamış bir dekor ve kostümler eşliğinde poetik temsilini icra ediyor, işi bitince paravanı tezgâhı bir çırpıda toplayıp çıkıyor şiirden. Okur yine kendi gerçeğiyle kalakalıyor. Tuluat ve meddah geleneği sayesinde tiyatroda nükte ve iğnelemeyi sevse de şiirde sıcakkanlı olan Türk okurunun kolay kolay alışamadığı bir durum bu.

Şiirleri genelde performanstır. Şiirin yazılma sürecini şiire dâhil etmek, atölyeyi vitrine taşımak diyebiliriz buna. 2000’lerin ilk yarısında bu teknik hem tepki çekti hem de yeni şairler tarafından oldukça özensiz biçimde kullanıldı. İstikametsiz, bağlamsız, tutarsız gevezeliklerle doldu dergiler. Hâlbuki gündelik konuşmayı şiire getirmek azami dikkat ister. Bu türden performansın başarıyı getirmesi kişinin kendini, Türkiye’yi ve Türkçe’yi iyi tanımasına bağlı. (bkz. Türkçe Dilbilgisi, TTO, 45.)Kanaatimce kendi sosyal ortamlarında konuşkan ve sözlü ifadesi gelişkin sayılmayan, spontane ve irticalen iş yapmayı sevmeyen şairlerin pek tercih etmemesi gereken bir yol.

Şüphesiz ki Twitter Tepesindeki Okçular’da (2015) konuşan ses Kamaşır’daki (2007) sesten daha etkileyici ve daha Türkçe. Bu tarz anlatıcılık/söyleyicilik muhtemelen Eren Safi şiirine has bir özellik olarak kalacaksa da 70 ve 80 doğumluların onun şiiri karşısında yaşadığı tereddütler bugün dergileri dolduran gençler için çok geçerli olmayabilir. Evet, üslubun fazlasıyla karakteristik olması başka şairlerin onun şiirini yakından takibini imkansızlaştırıyor. Orijinalite oranı yükseldikçe mevcut kazanımların bir kısmı sonraki kuşakta kaybolabiliyor. Yine de istifade etmeye çalışmak ve eleştirel bir tutum takınmak her kuşağın sıfırdan başarmak zorunda olduğu bir görev.

Amerikan tekbiri

Resmi tarih tabuları, küresel entrikalar-kurumlar-kuruluşlar, tarihsel zulümler ve tuhaflıklar, halimizin karmaşası ve gülünçlüğü şiirinin dört yönünü oluşturuyor. Yüksek sanat mefhumuna faça atarken gönlü ve himmeti yüce tutan bir sanata (Akif, Karakoç, Özel) çok değer verdiğini de gösteriyor. Veya Tanzimatçılığın mürekkep yalamış torunlarına/tohumlarına karşı halk kitlelerini sevabıyla günahıyla savunabiliyor. Ve hepsine karşı kendini savunabiliyor. Daha çok önemsediğim yanlarından biri de şu: Kültür meselesini kültürel bakışın sınırlarında kalarak konuşmanın yararsızlığına inanması. Kültürü yani değişimi itikadi kriterlere göre okumakta ısrar etmesi. Karakoç ve Özel’in bu bahiste daha geniş bir sahayı tarassut etmesine karşın Eren Safi daha şahsi bir yaklaşıma sahip. Belki imam-hatip geleneği, belki milli görüş etkisi, belki dünyada ve Türkiye’de işlerin artık farklı bir mecraya akması...

Sebep ne olursa olsun duadan ironiye, sarkazmdan politik diskur çekmeye süratle ve defaatle geçiyor. Beşere ait olup da onun şiirinde eleştiriye konu olmayacak şey yok gibi. Bu sivri dilliliğe bir tür ihtiyatlılık, bir tür terbiye de eşlik ediyor tabii. Sınırsız eleştiri yakın tarihte en tipik örneğini Fikret’le vermişti ve bu yönüyle Türkçe’de çok benimsendiği söylenemez. Eren Safi sınırsız eleştirinin, hümanizmin dolaylı biçimde olumlanması anlamına geleceğinin farkındadır. Şiirin içindeyken de Müslüman bir fert olduğunu bilmekte, muhtemelen bu nedenle bazı şiirlerinde teşrikler tekbirler kelime-i tevhidler aralara girmekte veya sözü mühürlemektedir. Aciz ve noksan bir beşer olarak şiir dizmektedir. Kıyıcı eleştirisinin ardında toptan helâk olma endişesi daima sezilir. Küfre meydan okuyuşun ardında özgüven değil, Allah’ın yardımından ümit kesmeme vardır. “Bu modern gökyüzünün altında yirmi birinci yüzyıl denizlerinde boğularak, açlıktan ve kurşunla, bombalar altında” (TTO, 65) nasihat ettiği ve hatasına göz yumduğu kişi öncelikle kendidir. Modernliğin ipliğini pazara çıkardığı mısraları bile bir yerde keser, sonuna kadar kanırtmak tüketmek istemez kendini ve insanı.

Onun şiirinde düşüncelerin düşüncelere, kulların kullara tartışılmaz bir üstünlüğü yok gibidir. Bütün x’ler ve y’ler birbirini götürebilir, devasa meseleler sonuna kadar sadeleştirilebilir. Eren Safi’nin yordamı insanı insanla anlatmaktır denebilir. Doğayla veya nesneyle değil, tahayyül veya tasavvurla değil; her ne anlatacaksa onu “insanla anlatmak.” Şiiri bu manada tamamen beşeri bir temelde büyür, sonrasında çabucak siyasi ve kültürel renklere bürünür, bazen fıtraten tagayyür eder. Bu tür bir şiirin en büyük handikapı ahlakçılıkla süflilik arasındaki ince çizgide yol alma mecburiyetidir. Nasihat etmek ve göz yummak ikilemini aşmak zorunluluğu vardır siyasi şiirin. Siyasi şiirden kıyasıya eleştiri ve ithamı anlayanlar, kopuk ve dağınık söylemeyi avangardlık sayanlar özellikle Huruç dergisinin çıktığı tarihten beri yanılıyorlar.

CIA, Woody Allen, MİT, Amerika, İsrail, TRT, Ergenekon, Cemaat, Atatürk, Irak, Özal, Red Kit, Rıdvan, Menderes, Fuzuli, Kani Karaca, Namık Kemal, Nuri Pakdil, Şahika Tekand, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Mustafa Akkad, Tahrir Meydanı, Kaddafi, İHH, Greenpeace, Hürriyet gazetesi, Alman istihbaratı, Refah Partisi, Gezi Parkı, Hüsnü Mübarek, Abdülaziz Bayındır, Yaşar Nuri, İhsan Eliaçık, Carrefour, Kobani, Dostoyevski, Cüppeli Ahmet, tasavvuf trendleri, NLP, ODTÜ, Bilkent, TOKİ, CNN, II. Abdülhamid, Tayyip Erdoğan, think-tank, reklam ajansı, film seti, Pazar konseri, İstanbul Musiki Cemiyeti, Ordu Pazarı… Eren Safi şiirinin gövdesinde ciddi yer kaplayan kişiler, yerler, nesneler, tarihler, markalar, nostaljiler, modern fenomenler, kırık dökük diyaloglar, alıntılar, göndermeler, pastişler kalabalığı işlevsel olmakla birlikte asli unsur olarak değerlendirilmemelidir. Aksi takdirde müzevir, obsesif ve sığ bir siyasal eleştiri kalır elde. Siyasi şiir tepkisellikten sıyrılıp okurda etki/bilinç yaratmayı başardıkça değerlidir. Tenkid teklifi de sezdirmelidir. Ne var ki bu gibi konularda (özellikle de Müslümanların itibarsızlaştırılması ve katledilmesi karşısında) bazen şiiri bir kenara bırakıp düpedüz sövmekten kendini alamıyor Eren Safi. Kötülüğe kendi cinsinden bir cevap vererek sanat adına menfi, hakkaniyet adına müspet bir iş yapmış sayılabilir.

Kötü birkaç yüzyıl yaşadık, yaşıyoruz. Siyasal İslamcıların tekfirinden Amerikancıların tekbirine geçtiğimiz günleri idrak ediyoruz. Eren Safi şiirini bu gerçekleri göz önünde tutarak okumakta fayda var.

Ah medet nefesimden plastik bardakları söktür

Bir öksürt midemden ebter tohumlarını çok şekilli domateslerin

Medet hafta sonunda doğaya çıkanların psikiyatristlerin webmasterların Allahı (TTO, 41)

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *