TAŞI TAŞIRIRSA ŞİİR

“Taş taş değil bağrındır taş senin

Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin”

Osman Sarı

 

 

 

Varlığını kendi enerjisinden geçiremeyen, başka enerjilerin ortasında bulur kendini. “Yapıyor, ediyor, söylüyor” olabilme zannı bir yetkinlik ve yeterlilik vehmi de uyandırır insanda. Bir çeşit özgürlük duygusuyla heyheylenip amirane yürüyüşler deneyebilir. Hakikati söyleyeceği vehmiyle konuşmaya başlayan, “artık” konuşmaktan kendini alıkoyamaz. Söylediği, söyleyeceğini söylediği şeyden daha önemli hâle gelmiştir onun için. Buna yazının kalıcı, dondurulmuş [kalıp] etkisi de eklenince ötesini göstermeyen şaşaalı devasa yapıların özlemi yerleşir içe. Sihir bile olamaz bu; daha alt seviyeden acemice sunulmuş bir illüzyondur. Hani derler ya “saman alevi” gibi; saniyeler sonra herkes “önceki” yaşamına dönüveriyor.

 

Yer’inde olmayan bir şeyler olduğunda “yer” sıkıntısı, yer bulma telaşı baş gösterir. Kendiyle buluşmanın yegâne imkanı giydirilmiş tüm diğerliklerden kurtulmakken, “yersizlik” sizi “diğerlik”lerin arasına atar. Oysa Kelâm “yerde yeri, toprakta kökü olmayan”ı bâtıl sayar. Hakikat yerde yerini ister, toprakta kökünü. Zannedildiğinin aksine burada “hiç”lik basireti insanı kendine getiren varlık şartıdır.

 

Hızlı, gürültülü, hesaplayan düşünce, yerini sükûnetle düşünmeye bırakmalı. Sükûnet sükûn’dan gelir; sakin olmak, iskân etmek demektir. Bir şeyin bir yerde sükûnet içinde olması köklerin o yere sağlamca bağlanmış olması demektir.  Sükûnet insanın "fıtri" halidir. İlk hâl. Âdem'in hâli; isimler öğrenilmiş, Hakk bilinmiş, hakikat hâlde sürekli devredip durmaktadır. Söze hacet yoktur. Varlık kendi, kendilik hâliyle sürmektedir. Her şey normaldir;  sükûnet "normal hâl"dir; öz ortadadır, âyandır, "kendini açık etmektedir." Sükûnet; enginliğinde dil'in, hâl'in, hakikatin, oluşun yayıldığı, sarmalandığı sınırsız, sonrasız kaplamdır. Sükûnet aydınlıktır, fıtrattır, Varlık kendini sükûnette ayan eder.

 

Varlığın sükûneti en yalın, asli, som hâlidir. Evi’nde, evreninde sakin olan varlık kendinden başka hiçbir şeye izin vermeyecek kadar yekpare, katıksız, “som’ut”tur. Somut alışılmamış olandır, zorlu olandır. Somutluk “kendilik” ifade ediyor. [Adı üstünde somut: kendisi; söyleyebilecek bir şey yok yani.] Somut görseldir ama zahir değildir [yaygın olarak böyle düşünülse bile], görünen değildir; görsel olsa bile. Bütündür. Somut som’luğu ifade eder; katışıksız, vehimsiz, kendisi, o. Somut karaşındır; gece karası gibi keskin görüşe açar kendini. Som aydınlık somutun karanlığındadır. İçi dopdoludur ama ne ele verir kendini, ne göze. Somut keskindir, inhirafa izin vermez. Somut yekparedir [hem soyutluğu da mütehammildir]. Muhatabını da yekpare ister. Somut apaçıktır ama açıklığı kesiftir; bir anlamı ifşa etmez, kesif açıklık içinde barınır bütünlük. Bu sebeple hiçbir davaya hizmet etmez. Somut ifadesi, somutluk kelimesinin sözlük anlamına asla mugayir olmadan, hatta [yaygın kanaatin aksine] onun ifşa ettiği bir anlamla bâtınîdir. Bâtınında varlığın hakikatinin som hâlini taşır. Kendi sükûnetini sırreden alışılmadık ve kendinden başkaya izin vermeyen bu somut bütünlük şiirde yerince yurt tutar. İnsan, varlığın kendiliğine, kendine, fıtratına, yerini bulmuş yalın insaniliğe şiirle yol bulur. Şiirde kendi yerini bulmuş yerli insandır dillenen.

 

Şiirin insana mugayir olanı gösteren, eleştiren, acıtan vb. bir kelam olduğu vurguyla söylenedurur. Doğrudur lakin mesele varolanın içinden bir “kötülük” çıkarmak değil, varlığa içkin olan hassasiyeti dünyanın orta yerinde varolanla buluşturmaktır.  Bâtılı söylerken bile hakikat dile gelmelidir; bâtıl tasviri yerine. Bâtılı tasvir zihinleri yorar, saflığı ifsat eder. Yanlışı, gayri insani olanı, varoluşu bozan şeyi ifade hakkı tebellür ettirici saflığıyla parlayan bir özle gelmeli.

 

“Denizler mürekkep olsa” yazmakla tüketemeyeceğimiz bir anlamlar evreninin, evrenlerinin [18 bin âlem] sadrında kendimizi tenezzüh ediyoruz. Böyle harikulâde, rengarenk ve de rengâhenk letaifin içinde sürekli cennetler yaşıyoruz. Varedenin sevgi ve şefkatinden neş’et eden bu harikulâde renginlik tüm varlık âlemine sinmiş, serpilmiştir. Şu halde Varlık Ağacı’nın bir dalına konmalı, “varlık evi”nin yerini bulmuş bir taşı olmalıdır. Varolan kendi varlık özüyle, kendisi olarak yer bulmalıdır sözde. Varlık “kendisi olarak kendisini” şiirde bulur. Şiir zuhur eden bir şeydir, zuhurata tabidir. Zuhurat bir isteme olmadan kendini bırakma durumunda gerçekleşir. Varlığın şiddet-i zuhurundan karaya kesen ak açıklığına bırakır kendini şiir. Şiir kara’ bat’ıp ak’ çıkan; varlığın görünen, gizleyen kapanmış, kara cemalinden onun sadrında gizlediği kendisi olan pürlüğü, aklığı kaparak çıkan Karabatak’tır.

 

Şiir Hak ve Hakikat için canhıraş çırpınışlar içinde şehbal açar. Ondan akan sadece ak’lık, pür’lüktür; yalın halde kendisidir o. Şiir kendinden başkasına izin vermez. Şiirin “ama”sı yoktur. “Ama” ile başlayan cümlelerden sakınmalı aslında. Arızî olan hiçbir zaman hakiki olanın paçasına tutuşturulmamalı. Kendisi olmalı o yalnızca; katıksız, yekpare, som olmalı. İnsanın gündelik yapıp etmelerinden azade, yerinde sükûnet içinde sakin, “olduğu yere olduğunca” kök salmış yer’de yerini bulmuş, yer’li… Kendi kendince, olduğu yerde yerli, yekpare; tek ve bütün olarak somut, taş gibi olmalı şiir.

 

Taşbakışı diyeceğim ben buna. Şiir taşbakışlıdır, taşı taşırır şiir. “Taşmış!” der gören göz. Taş yerinde ağırdır. Taşı “taşmış”lığıyla yerinde tutar şiir. Şiir sarıp sarmaladığında taşı, alıp koynuna gizlediğinde bin pınar olur taşar taş, yanık gönüllere âb-ı hayat olur. Sağduyunun isterliğinde her şeyin eğip bükebileceği, istendik her kalıba girebilecek, her şeye mütehammil bir şey değildir şiir. Taş gibidir işte. Taşı taşırırsa şiir’dir. Kılık değiştirmeye, farklı görüntülere ihtiyacı yoktur. Kendisini yinelemesine, yeni oluş ve anlam katmanları oluşturmasına gerek yoktur. Tasarılar kökenden daha önemli hâle gelmemelidir asla. Taş üstüne taş konulmaz, çünkü. Oyun oynamaktan da asla vazgeçmez şen çocuklar gibi taş. En çok da saklambacı sever. Taşmış görüntüsüyle bağrında yanan ateşleri gizler, gizlenir. Soğuğun, esen yelin, yağan yağmurun, karın, boranın asla işleyemeyeceği; kendisi olarak, kendisi gibi: Taş…

 

Nedir, nicedir taş? Kimi için "cansız" bir cisim, maddedir o. Doğada bulunan şeylerden biri, doğanın bir parçasıdır. En çok alıp denizde en ileriye atar ya da kaydırak yapar onu. Şöyle "sanatsal" bir mizacı olan başka bir çeşit bakar ona; "Çok güzel bu! Bak çizgilerindeki orijinalliği görüyor musun? Sanki doğanın bütün izlerini taşıyor. Sanki bize bir şeyler söylemek istiyor gibi…" der durur dönenirken çevresinde. Bir şeylere de benzetebilir onu. Birtakım şekillere. Alıp evinde bir güzel köşeye de koyabilir. Daha içerden bir "sanat mizacı"na sahip olan da belki onda toprak ana'nın memelerini görür. Dağ gibi memeleriyle toprak ana her şeyi besliyordur. Toprak olup ağaçlara karışır, binbir meyve verir o memeler; su olup denizlere ulaşır, insanın damarlarında dolaşır; taş olup dürülür; medeniyetler kurar. Bir barbar içinse sevişirken sevgilisinin başının altına koyduğu taştır. Onunla ateş çıkarır, mızrağının ucuna takar, üstüne oturur, şöyle biraz şekillicelerini de sevgilisine kolye yapar belki. Onunla birliktedir, hayatının içindedir o, birlikte yaşarlar onunla. Bakarsın kendi yeryüzünün kutsalı bile yapar onu, hürmet bile edebilir ona. Ama bu sevgilisinin boynuna kolye yaparkenki mizacından pek farklı değildir.

 

Bunların hepsinden azade, “kendi hâlinde” birinin [kimi zaman bunların her birinden habersiz, “Hüda-i nabit”; kimi zaman bir bir bunların içinden geçerek] kim bilir gördüğü görmediğidir. İlk, alışıldık, bilinen karşılıklardan, söylediklerinden çok söylemedikleri verir bir kelimenin anlamını. Bu zaman zaman bir köpek leşi gördüğünde, "Ne güzel dişleri var!" diye seyre dalanın hâli ile karıştırılabilir [bir de bu vardır tabii. Diyebilir ki bu "taş O'nun emirber bir neferidir." Eyvallah]. Lakin o ne kendi mizacından, ne âlemlerin mizacından bakar; hem kendi mizacından hem âlemlerin mizacından bakar. Hem kendi, hem âlemlerin mizacının içinde aktığı şeyedir onun bakışı. Orayı bulunca görüş, bakış silinir orada. Orası hiçbir şeydir, hiçtir; hiç’teyiz.

 

O verir her şeyin bize verdiğini. Orada taşa hareketini, işleyişini O verir. Bakarsın on iki pınar olur fışkırır bağrından; bakarsın... Gassalın elinde meyyit gibidir orada başta taş. Taşakeser de varlığı sarıp sarmalayıp, sıkıp sıkıştırıp oturtuvermiştir kalbine. Dokunsan Varlık fışkırır. Burası ne bir mekân, ne bir hâl, ne bir görüştür. Yerden, yurttan azadedir. Yersiz yurtsuzdur. Göçmen kuşlar da gelip konar oraya, varlığın karaşın aklığına teşne Karabatak’lar da. Burası Hiç'tir. Hiçbirşeydir yani. Taş gibi, taşkesmiş, taşakesmiş… Dokunsan, dokunsa, dokunabilsen, dokunsana: Çağlar Varlık…

 

Varlık çağlayanı yeryüzünde nefsini tükettiğin nefesle serpilir, nefse ve yerin koruduklarına sirayet eder. Serpilme yetiştirici bir tohum gibi insanı barındıran şefkat bahçesine dönüşür. İnsan bu bahçenin nefasetine nefesini tutar, tutulan nefes dilde yurtlanır; söyleşip bilişilir. Dil şiirleyerek yurt tutar, yurtta tutar. Şiirleme bir duygu durumu değil, bir varlık hâlidir.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *