"BAŞLANGIÇTA HÛŞÛ VARDI!" PROF. DR. AHMET İNAM

Bir ülkenin talihini, kendi yazgısını kabul etmiş, kendine karşı dürüst olmuş, mârifet sahiplerine iltifat edebilme gücünü gösterebilen toplumu belirler. Bazı hasbihâllerse, cemiyetin bu gücünü ortaya koyması için böyle marifet sahiplerinin, kendine ve topluma karşı tavırlarını, onların insicamlarını ortaya koyar. Çok değerli hocam Sayın Prof. Dr. Ahmet İnam Beyefendi ile yıllarını geçirdiği ODTÜ Felsefe Bölümü’ndeki odasında uzunca söyleştik. Bu söyleşi, ümid edilir ki bir mütefekkirin yazgısından, dimağından, dilinden dökülen incileri, bir yurt ve yöre oluşturma çabası olanlara ulaştırsın. Onlara söz söyleme gücü versin. Bu hasbihâli yapabilmek benim için bir şerefti. Yaşadığım sürece de tekrar tekrar okuma isteği beni şimdiden heyecanlandırıyor. Sadece bir baş ucu kitabı olmaz, kulağımıza her daim öteden sözler fısıldayacak baş ucu söyleşileri de olur. Kimsenin kimseyi hizipleştirmediği, “anlama ahlakı”nın hüküm sürdüğü bir toplum düşüyle... Gayret bizden, tevfik Allah’tan! Vesselâm!

 

Elektrik mühendisliğinden felsefeye geçiş yaptınız.  Bu nasıl oldu? O dönemi bizlere anlatır mısınız?

Mühendislikten felsefeye geçmedim de felsefeden mühendisliğe geçtim. Çünkü felsefe okumayı istemiştim. Yani neden felsefeye ilgim var? Hayatımla ilgili bir şey… Çok somut bir cevabı yok. Belki kaderimle ilgili bir şey olsa gerek. Aileye dönmek gerek. Annem ve babam Afyon’un Sandıklı beldesindendir. Sandıklı o zaman küçük bir kasaba. Annemin babası Sandıklı Ulu Camii’nde saygın bir imamdı. Babamın babası da o dönemde zabıt kâtipliği yapan biri. Adı da Ahmet imiş zaten. Ben dedemin ismini taşıyorum. Dolayısıyla hayat hikâyemle ilgili bir şey sanırım. Çünkü benim için felsefe yaşanan bir şeydir. Yani kitabî bir iş değildir, bir meslek de değildir. İş değildir yani. Hayatın kendisidir. Dolayısıyla ben neden akademik anlamda felsefeye bulaştım diye sorduğumda hayat beni buraya getirdi diyebilirim. Anadolu’da yetişmiş iki insanın evladıyım. Bunlardan birisi bir zabıt kâtibinin oğlu babam, diğeri bir imamın kızı olan annem. Fakat imam olan dedem kız çocukları okumaz diye annemi okutmamış. Annem ailenin en küçüğü, imamın küçük kızı. Büyük ablasının çocuklarına bakmış. Fakat zeki biri. Kendi kendine okuma yazma öğrenmiş. Babam da annesini küçük yaşta kaybetmiş; babamın ağabeyi askerdi. Ağabeyi yani amcam onu okutmak için yanına almış. Amcam yarbayken vefat etmişti. O zamanlarda hali vakti iyi olmayanlar askeri öğrenci olurlarmış. Babamı da askeri okula yazdırmışlar ve buna paralel 1945’te Fen Fakültesi’ne girmiş. O sıralar kızlar falan da var tabii fakültede. Fakat kızların o serbestliğinden babam rahatsız olmuş herhalde ve demiş ki ben böyle serbest bir kızla evlenemem. Ben dini bütün, erkek yüzü görmemiş biriyle evleneyim derken annemle evlenmiş. Fakat bir trajedi var; bir yandan küçük kasabanın sınırları içerisinde ağabeyinin, ablasının çocuklarına bakarak yetişmiş, eğitim görmemiş, okul görmemiş bir kız; öbür tarafta üniversite okumuş, duygusal, şiirler yazan, çabucak âşık olan bir erkek. Babam çok duygusal biriydi. Ben duygu tarafımı galiba babamdan almışım. Annem de her şeyi inceleyen, kuşkucu biriydi. O tarafımı da galiba annemden almışım. İkisi arasındaki uyumsuzluk benimle kardeşimin hayatını çok ağır bir şekilde etkiledi.  Bir kardeşim vardı sadece. Babam yakışıklı bir adamdı. Nerede bir kadın görse elini öper ve iltifat ederdi. (Gülüyor) Evde büyük kıskançlık kavgaları olurdu. Annemden de utanırdı herhalde. Çevresiyle tanıştırmak istemezdi. Annem aslında zeki bir kadındı ama yine de o seviye farkı babamın maceralara atılmasına yol açmıştı. Babam birtakım genç kızlara, okulda sekreter hanımlara falan âşık olup şiirler yazan biriymiş.

 

Bu durum evde gerilime sebep oluyordu o zaman...

Çengelköy’de iki katlı bir evimiz vardı. Babam o zaman Kuleli Askeri Lisesi’nde fizik ve kimya  öğretmeniydi. Evde kavgalar olurdu. Annem evdeki o gerilimi kaldıramadı ve ben ilkokul üçüncü sınıftayken büyük bir sinir krizi geçirdi. Bir yılbaşı günüydü ve kendini ikinci katın balkonundan  atmaya kalktı. Babam zor engel olmuştu. Daha önce de biz çok küçük yaştayken, sürekli bizleri yıkardı. Sesler duyardı. Uzaktan komşuların kendisine pasaklı dediğini sanırdı. Ağır psikolojik sorunları vardı. İşte bu yüzden annemi şizofreni teşhisiyle Bakırköy’e yatırdılar. Biz o zaman ilkokuldaydık. Bu durum bizi çok etkiledi ve babam beni ve kardeşimi İstanbul’dan Afyon Sandıklı’ya halamın yanına gönderdi. Zor oldu bizim için. Halamın dört tane çocuğu var ve bir de biz iki kişi gelmişiz. Yani öyle sıkıntılı bir hayat beni çok düşündürdü doğrusu. Yorganı üstüme çekip ağladığım akşamları hatırlıyorum... Yalnızlığın, anlaşılmamanın, baba anne ilgisi görememenin, arkadaşlar arasında da duygularını paylaşamayan biri olma gibi sorunların getirdiği sıkıntılar beni düşünmeye itti. O zaman yazan birisi olmam lazım diye düşünmüştüm. Çünkü kendimi konuşarak ifade edemiyordum. Yazmam gerekir diye düşünmüştüm. Ama ne yazacağımı, nasıl yazacağımı bilemiyordum. Annemin hastalığı, kim bize bakacak meselesi, halama da belki yük olmak istemediği için babam, ilkokulu bitirdiğim gibi beni askeri okula verdi. 1959’da yani 12 yaşındayken Selimiye Kışlası’nda, şimdiki 1. Ordu’nun olduğu yerde Selimiye Askeri Ortaokulu açılmıştı. Ve ben öyle askeri okula girdim. Askeri okulda çok iyi bir eğitim aldığımı düşünüyorum. O eğitimin hâlâ artılarını düşünüyorum. Kocaman tarihi bir bina, biz küçük çocuklar asker elbiseleriyle dolaşıyoruz... O zaman tabii içimde duygusal bir fırtına var ama bir yandan da üniforma, savaş... İşte okul komutanı haftasonları eve çıkmadan önce bizleri toplar ve “Arkadaşlar, birbirinizin kucağında öleceksiniz!” derdi. Biz çocuklar olarak “Asker olacağız!” derdik. Ben hep o zamanlar, elimde kılıç, çok uzun boylu biri olacağımı düşünürdüm. Ama öyle olmadım, kısa kaldım. (Gülüyor) Sosyeteden bir kızla dans edeceğimi düşünürdüm. En büyük hayalim oydu: Harp okulundan mezun olduğum zaman, uzun boylu ve kılıcı olan biri olarak bir kızla dans etmek! Arada da şiirler yazarım diye düşünüyordum. Fakat bir gün ilginç bir şey oldu. Amcamın oğlu Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezundu. Fakat o da askeri okul hesabına denizci teğmen öğretmen olmuştu. Bizim ailede asker çoktur. Her nasılsa ona,  “Sen kütüphanecilik bölümü mezunusun felsefe derslerini de verebilirsin,” diye bir felsefe kitabı vermişler. Bizim eve de kendisi o kitabı getirmiş. Ben o zaman ortaokul üçünce sınıfa gidiyorum. Felsefe kitabını gördüm. Ne olduğunu bilmiyorum. Oku oku hiçbir şey anlamıyorum. Yani kelimelerin tek tek anlamını anladığımı sanıyorum fakat cümle olduğu zaman anlayamıyorum. Çok gücüme gitti. Ben bunu nasıl anlayamam dedim. Bunu anlamam lazım, bu galiba önemli bir şey diye düşündüm. Fel-se-fe. Bir de F-S-F... F ve S harflerinin verdiği bir ahenk var. Kulağa bir fısıltı olarak geliyor ve bir büyüsü var!

 

Harmoni var..

Yani bir harmoni mi bir büyü mü, bir şey var... Ne olduğunu bilemiyorum fakat orada çarpıldım. Bunu anlamam lazım! Babama sordum, “Bırak oğlum bunlar boş şeyler. Sen fenci olacaksın inşallah. Askeri okulu bitir. Asker olamazsın; çok duygusal bir adamsın. Askeri tıbbiyeye göndereceğim seni,” dedi. Yani askeri doktor olacaktım. Ben de annemin hastalığından ötürü psikiyatr olurum diye düşünmüştüm. Bizim evde bir psikiyatri kitabı vardı. “Psikiyatriye Giriş”ti galiba. Kıriton Dinçmen adlı birinindi. Balıklı Rum Hastanesi’nin psikiyatrıymış. Orada hasta nasıl tedavi edilir gibi şeyler yazıyordu. Onu da anlayamadım tabii. Anlayamamak çok gücüme gitmiş, üzülmüştüm. Kendimi bir fare gibi hissetmiştim. Çünkü arkadaşlarına bir sürü palavlaralar atan, hikâyeler uyduran, böyle her şeyi biliyor havalarında gezen bir insandım. Kitabı anlayamadığım için müthiş bir eziklik hissetmiştim. Onu lise son sınıfa kadar da anlayamadım. O zamanlar marksist kitaplar çok popülerdi. Alıyordum bir kitabı; “praksis”, “theoria” diye kelimeler geçiyordu. Onları da anlayamıyordum. Sözlüğe bakmak da faydasızdı. Elimde felsefe kitaplarıyla dolaşıyordum. “Ne okuyorsun?” diye soranlara, “Felsefe!” diye cevap veriyordum. “Anlıyor musun?” diye sorduklarında, “Anlıyorum, anlıyorum... Anlatayım mı?” diye cevaplıyordum. (Gülüyor) Anlamadığım şeyi anlıyor gibi dolaştım yahu! Yani şimdi bakıyorum da birçok akademisyen benim çocukken yaptığım şeyi yapıyormuş gibi geliyor.

“Anlamak” nedir hocam?

İnsan anlamadığı bir şeyi anlatabilir, insan anlamadığı bir konunun uzmanı olabilir... İnsanın anlamadığı bir konuda profesör bile olabileceğini düşünüyorum. Çünkü anlamak şöyle bir şey: Anlamak, o konuda yapılan sınavda beklenilen cevabı yazmak değil. Anlamak o konuda kitap yazmış olmak anlamına da gelmiyor. Anlamak mevzubahis olunanı çok içselleştirmektir. Onu hayatın bir parçası hâline getirmektir. Yani onunla bütünleşmek, hemhâl olabilmektır. O konuyu kendi diliyle ve farklı dillerde ifade edebilmektir. Ben öğrencileri böyle test ederdim. “A Priori şudur falan...” derlerdi mesela, “Bak kitabın anlattığı gibi söyleme! Sen bundan ne anlıyorsan, kendi cümlelerinle anlat,” derdim. Ama söyleyemiyor! Demek ki anlamamış! Başka türlü nasıl ifade edebileceğini bilemiyor çünkü temas edemiyor.

Anlayamayınca felsefe de olmuyor...

Evet, temas edemiyor. Temas edemediği için papağanlaşma durumu ortaya çıkıyor. Bunu akademik hayatta çok gördüm. Özellikle gençlerde çok oluyor bu. Birtakım kitaplar okuyor, benim çocukluk dönemimdeki gibi anlamıyor olmalarına rağmen ukalalık yapıp anlıyor gözüküyorlar. Bir de amatörler bunu yapıyorlar. İşte doktordur, mühendistir, öğretmendir... Birkaç kitap okuyup kendilerini filozof sanıyorlar. Ondan çok rahatsız oldum. Belki fenomonolojiyle bağlantım da ondan kaynaklanmış olabilir. Yani has bir insan olarak, gâvurun deyimiyle otantic, eigentlich bir insan olarak temas edebilmek! Hâlbuki Almanların “Klugheit” dediği bir şey var orada. Kurnazlıkla yapıyor yani. Öğrencilerimiz de öyle; “Şimdi bu dersi alacağım ama hoca nasıl sınav yapar, soru sorar?” diyor. (Gülüyor) Yahu kardeşim sen şimdi hocanın nasıl soru sorduğunu falan bırak. Orada anlatılan bir konu var, tarih var, kültür var, insan var değil mi? İşte onunla temasa geçeceksin! Hâlbuki onunla temasa geçmiyor, dersle temasa geçiyor. Dersten o konuya inemiyor... Dolayısıyla o konuda yaşanması gereken bilgileri –çünkü bilgi yaşanan bir şeydir- içselleştiremiyor.

Yani siz nasıl felsefeyle olan ilişkinizi, bir meslek ya da iş olarak algılamıyorsanız, öğrencilerinizden de aynı şeyi talep ediyorsunuz?

Evet, öyle algılamamalarını istiyorum ama öyle olmuyor. Tabii sen de bir öğretmen olarak biliyorsun öyle bakmadıklarını. Bizim okulda da çoğunluk öyledir. Bazen birkaç kişi bulabilirsen iyidir.

Başa dönersek...

Şimdi başa dönersek, sorunun kaynağına dönersek... Böyle trajik bir evlilikten -belki trajikomik, bilemiyorum- tuhaf bir insan olarak çıktığımı düşünüyorum. Onun için beni sokmaya çalıştıkları kalıpların hiçbirine giremedim. Önce asker kalıbına sokmak istediler. Oraya giremedim. Ondan sonra tıp okuyacaktım. Oradan ayrıldım. Çünkü Kuleli Askeri Lisesi’nde sürekli dolapları karıştırıyorlar, mektuplarıma bakıyorlar. Yani bir kıza aşk mektubu yazıyorsun, sınıf subayları onu yakıyor, çiziyor hatta bizi dövüyor. Yahut yarın derste ne var? Cebir, geometri, coğrafya. Onları çalışacaksın... Hâlbuki ben şiir yazmak veya o pencereden boğaza bakmak istiyorum. İşte bu durumda dayağı yersin. Bir de inanılmaz bir yarışma havası vardı. O benim canımı sıktı. Babam da aynı okulda hocaydı. O zamanlar binbaşıydı. Babama, “Ben okumayacağım, asker olamam,” dedim. Babam; “Oğlum şimdi ben seni sivile alırsam Kadıköy’e inip tramvaya bineceksin, tramvayda güzel kızlar göreceksin, âşık olacaksın, okula gitmeyeceksin, Kadıköy’den Üsküdar’a kızın arkasından gideceksin!” dedi. (Gülüyor) “Okumayacaksın, serseri olacaksın!” dedi.

 

Tüm çıkarımları ortaya dökmüş peder bey...

Keşke babamın dediği gibi olsaydı! Yani keşke öyle bir kız olsaydı da tramvaya binseydim... O zamanlar Üsküdar’da Kız Amerikan Koleji vardı. Öyle kızlara hayrandık. Babam gene de beni Haydarpaşa Lisesi’ne yazdırdı. Daha evvelki uyarısından korktuğum için, tramvaya binmedim. Acıbadem’de oturuyorduk ve hep asfalttan yürüyerek, yirmi dakikada Haydarpaşa Lisesi’ne geliyordum. Müthiş bir bina. Demek ki binalar da beni o zaman çok etkilemiş. O zaman yüksek tavanları, büyük pencereleri var ve manzarasından ötürü hayal gücü orada hakikaten doruğuna varıyor. Hep hayaller kuruyorsun. Yani bütün sınıf bir dünyada yaşıyorsa, sen başka bir dünyada yaşıyorsun. Arada bir sınavlar falan olduğu zaman bu dünyaya iniyorsun, mecbursun çünkü. Sorumluluğun var, sınıfını geçmelisin. Sonra tekrar başka dünyalarda dolaşabiliyorsun. Felsefenin de böyle bir şey olabileceğini –o zamanlar hâlâ tam ne olduğunu bilemiyorum ama- düşündüm. Liseyi bitirdikten sonra acaba felsefe okuyayım mı diye düşündüm. Babam gitmiş Kuleli Askeri Lisesi’ndeki felsefe öğretmenine sormuş. O dönemden çok ilginç bir anım da oldu. Askeri okula girerken sınav vardı. Gerçi babam orada asker olduğundan torpilimiz vardı ama beni yine de sınav salonuna aldılar. Salonda, ince tel gözlüklü ve yumuşak sesli bir yüzbaşı vardı. “Evladım buyur otur. Adın ne?” dedi. “Ahmet,” dedim. “Soyadın ne?” dedi. “İnam,” dedim. “İnam ne demek biliyor musun?” dedi. Ben, inanılan falan filan, diye bir şeyler saçmaladım. Sonra o kişiyi çok merak ettim. Bilge bir havası vardı. Kimdir diye sorduğumda dediler ki bu Şefik Can.

Mevlânâ’yı tercüme eden, Klâsik Mitoloji kitabını yazan kişi?

Haydarpaşa Lisesi’nden sonra?

Haydarpaşa Lisesi’ndeyken babam, doktor ol, dedi. Halamın çocuklarının dört oğlu vardı. Dördü de mühendisti. Dayımın çocukları da... Hepsi mühendis oluyor; senin de mühendis olman lazım, dediler. Çünkü o zamanki anlayışa göre akıllı çocuklar mühendis olurlardı.

Babanız felsefe öğretmenine sormuştu...

Ha evet babam sormuş. “Yahu benim oğlan felsefeci olmak istiyor, ne dersin?” Felsefe öğretmeni, “Sakın ha! Kızlar felsefeci olur. Bizim sınıf, Edebiyat Fakültesi Felsefe hep kızdı! Erkek adam felsefeci mi olur! Kız mesleği o!” demiş. (Gülüyor) Sonra üniversite sınavına girdim. Sanırım yapılan ikinci merkezi sınavdı. Ondan evvel her üniversite sınavını ayrı yapardı. Ben Tıp Fakültesi’ni yazmıştım. Ve kazandım. Psikiyatr olacaktım. Fakat enteresan bir şekilde şu psikiyatri nedir, felsefe nedir bir de gavurcadan okuyayım dedim. Çünkü altı sene İngilizce okumuşum öncesinde. Yüksek notlar almışım. İngiliz Konsolosluğu’nun kütüphanesi vardı o zaman. Kitapları alıyorum alıyorum ama hiç anlamıyorum.

Psikiyatri ve felsefe ilişkisi hakkında?

Evet, yani hiçbir şey anlamıyorum. Altı sene İngilizce eğitim almışım ama anlayamıyordum. Öyle gücüme gitmişti ki... Hep böyle anlayamamak bana çok acı gelmiştir. Anlayamamak içselleştirememek demektir. Sınav yapılsa geçerim ama içselleştirmiş sayılmam. Anlamak çok sahici bir şey. “Anlama Ahlakı” diye bir ahlak var yahu... Çünkü “anlama” seni istiyor. Orada herhangi bir numara çekme şansın yok. Orada çok dürüst olman lazım. Ve iyi felsefecilerin, büyük felsefecilerin hepsi dürüst insanlardır. Yani çünkü dürüst olmadan düşünemezsin.

“Kendine karşı dürüst olmak” diyebilir miyiz?

Evet, öyle. Tabii, özellikle dürüst derken “kendine karşı dürüst”ü kastediyoruz. Yani günlük hayatında ahlak sorunları olabilir, ona bir şey diyemem. Borç alır ödemez, yalan söyler falan. Böyle felsefeciler de vardır. Bu ayrı bir durum. Bu bahsi geçen dürüstlük, sahicilik gibi bir şey. Yani anlamak çıplak bir şeydir. Orada bana herhangi bir çarpıtma yapamazsınız. Yani ben hakikaten anlayamıyorum. Tıbbı falan kazanmışım ama babama “Baba ben bu İngilizce’yi anlayamıyorum,” dedim. “Oğlum işte kitaplar al,” dedi. Kitaplardan falan da öğrenemem. Bu sefer babama şunu dedim: “İngilizce eğitim veren okul yok mu?” Babam gitmiş Robert Koleji’ni araştırmış. “Evladım burası çok pahalı ben karşılayamam,” dedi. O sırada birisi babama, “Ankara’da bir okul var, İngilizce eğitim veriyor. Yeni açıldı,” demiş. Oradan da bir mühendis gelmişti. Elektrik mühendisliğinden mezun olmuştu. Dayımın oğlu İTÜ Elektrik Mühendisliği mezunuydu. Onun arkadaşıydı. O, “ODTÜ diye bir üniversite var. Oradan mezunum. Hep Amerikalılar geliyor dersimize,” dedi. Ben de İngilizce okuyabilmek için oraya gideyim hem de devlet üniversitesi ama Tıp Fakültesi varsa gideyim, dedim. Yok, hep mühendislik var dediler. İyi o zaman ben şu İngilizce’yi halledeyim de belki psikiyatri mevzuunu kendi kendime hallederim, dedim. ODTÜ sınavına ayrıca girdim, o zaman ODTÜ sınavı ayrıydı. Babam da “O zaman Mimarlık Fakültesi’ni yaz, çünkü sanat var, sen sanatçısın,” dedi. Sanatçı tarafım olabilir de hiç çizgi çizemiyorum. Yani teknik resimden anlamıyordum. Mimar olayım diye girdim ama o zaman bölüm değiştirme diye bir şey vardı. Mimarlıktan, maden mühendisliğine geçtim.

Bölümler çoğalıyor...

İçinizdeki madenle de ilgili olabilir bu istek..

Evet, onunla da ilgili olabilir fakat bir yandan fizik dersleri almaya başladık birinci sınıfta. Fizik dersleri çok hoşuma gitti. Maden mühendisliğinde bir sürü teknik şey öğreneceksin ama teori yok. Dedim madem ben mühendisim, en teorik kısmına geçmeliyim. En teorik kısmı hangisi diye sordum ve elektrik dediler. Elektrik mühendisliğine geçeyim o zaman dedim. Elektrik mühendisliğine geçişim teori meselesinden ötürü oldu işte. Ama hâlâ, felsefeyi anlamam lazım diyordum. “Felsefeyi anlamam lazım!” uyarısı zamanla “Felsefeyle anlamam lazım!”a dönüştü. Çünkü mühendislikte okurken ilginç hocalarla karşılaştım. Bir adam gördüm. Birinci sınıftaydım o zaman. Zayıf, kocaman paltolu ve kısa boylu. Kalın siyah gözlüklü, hızlı hızlı yürüyor ve arkasında da bir kadın yürüyor. Dediler ki bu müthiş bir dahi, bir felsefecidir. Böyle bilgisayarlarla oyuncak oynar gibi oynar falan dediler. Kimdir? dedim. Bu, Teo Grünberg, dediler.

Mantık profesörü...

Evet, bari derslerine gireyim dedim. Daha birinci sınıftaydım. Büyük bir amfi vardı 200-300 kişilik. Öğrencileri oraya doldurmuşlar ve Teo Bey orada mantık dersleri veriyor. Sene 65-66. Gittim derse ancak kimse dinlemiyor, uçaklar yapıp fırlatıyor öğrenciler falan. Hocanın konuşmasıyla dalga geçerdi fırlama mühendislik öğrencileri. Hepsi kopya mekanizması geliştirmişlerdi ve Teo Bey’den yüksek notlar alırlardı. Yani bir baktım “mantık” diye de bir şey var. Nedir bu mantık diye merak ettim. Sonra bu alana ilgim arttı. Cemal Yıldırım’ın Bilim Felsefesi dersi, Teo Grünberg’in Mantık dersleriyle ilgilendim. Rahmetli Cemal hocayla oldukça yakınlaştık. Elektrik mühendisliğinde ikinci sınıftayken beni evine çağırdı. Yahu muhterem bir adam beni evine yemeğe çağırıyor. Allah Allah dedim, neden çağırıyor acaba? Hatta tavuklu bir yemekti, hatırlıyorum. O zaman mahcubiyetten hocanın yanında yemek de yiyememiştim.  “Ahmet, sen galiba bu mühendisliği pek sevmiyorsun,” dedi bana. “Valla hocam işte ailemi üzmemek için girdik, okuyacağım mecbur,” dedim. “Ama üzülme, sen okulu bitirdikten sonra da felsefede kalabilirsin,” dedi. “Nasıl yapabilirim?” dedim. “İşte Teo Bey var bak, kendisi kimya mühendisiydi. Ama mantık profesörü oldu. Böyle bir imkân var. Bitirdikten sonra felsefede doktora yapılabilir,” dedi. Öyle rahatlamıştım ki! Okulu bitirir bitirmez felsefede doktora yapmayı kafaya koydum. Başka türlü bir hayat tarzı görememeye başladım. Çünkü mühendislik bana hiçbir heyecan vermiyordu. Birtakım teknik şeyler beni hiç ilgilenmiyordu. Teorik kısma bir parça girildiğinde ilgimi çekiyordu ama onların uygulama faslı, laboratuvar falan olduğu zaman çok rahatsız oluyordum. Ben dedim en iyisi okulu bitirir bitirmez felsefede doktora yapayım. “Nerede yapabilirim?” diye sordum. “Teo Bey, İstanbul Felsefe’de yapmış, sen de Ankara’da Hacettepe’de yapabilirsin,” dediler. Okul bitmeden önce Milli Eğitim Bakanlığı yurt dışına sınavla felsefe öğrencisi gönderiyordu. O zaman daha hazırlık sınıfındaydım. Babama dedim ki “Ben mühendislik okumayacağım, Avrupa’ya gideceğim ve felsefe okuyacağım,” dedim. Babam “Tamam oğlum git,” dedi. Babam çok enteresan adamdı. Bana saygı duyardı... Yani evladına saygı duyan baba, onu müthiş bir sorumluluk altına alır. Mesela bağırsaydı, çağırsaydı, para göndermeseydi, beni aşağılasaydı, büyük ihtimalle okuyamazdım. Belki felsefeci de olamazdım, bir yere girer tezgâhtar olur, şiir yazıyorum diye dolanırdım. Erken yaşta da ölür giderdim belki. Ama o “Sen bilirsin,” derdi. Beni sanki ağabeyi, büyüğü gibi dinlerdi. Enteresan bir şey.

Asker olmasına rağmen...

Ona rağmen yumuşak huylu bir adamdı. İlginçtir, ilkokulu bitirdiğimde beni askeri okula yazdırmak istediğinde, ben asker olmayacağım, Amerikan Koleji’ne gideceğim, demiştim. O zaman Eskişehir’de Amerikan Koleji vardı. Onun sınavlarına girdim ve kazandım. O okulu Amerikalı olmak için değil, İngilizce’yi öğrenip kendime yeni bir ufuk açmak için istiyordum. Yani Türkçe’de okuyamayacağım kitapları o dilde okumak istiyordum. Yani bu dilde kaldığım sürece, genişleyemeyeceğimi seziyordum. Hayal dünyasında yaşayan bir insandım. Hayal dünyasında yaşıyor olmak, içinde bulunduğun gerçekliğin kabulünü zorluyor. Bir yandan dilimi, ülkemi çok seviyorum ama bu gerçekliğe bakabilmek için, onun dışında bir yerlere çıkmam ve oradan bakmam gerektiğini düşünüyordum. Herhalde çok küçük yaşlarda öyle bir sezgim oluşmuştu. Amerikan Koleji’ne gidecektim fakat bir sürü masraf çıkardılar. Benim de babamın da bisikleti vardı. Bir gün eve geldim bir baktım, bisikletleri babam satmış. Babama, “Neden sattın?” diye sorduğumda, “Senin kolej paranı çıkarabilmek için bisikletleri sattım,” dedi. “O zaman ben okumayacağım,” dedim. Ben, dedim, askeri okula giriyorum, çünkü böyle çok sıkıntılı olacak. O zamanlar askerler çok az para alırlardı, babam da askerdi. Oturduğumuz evin damı akardı, taslar falan koyardık. Uyduruk bir evdi. Babamdan dergi parası isterdim. Dergi parasını veremediği durumlar olurdu, kaldı ki öğretmendi. Özel dersler de verirdi. Bu maaş durumu 27 Mayıs Darbesi’nden sonra değişti.

Anneniz o sıralarda hâlâ hastanede miydi?

Evet, annem hastanedeydi. Sirkeci’den babamla trene binerdik. Bakırköy’de inip bir süre akıl hastanesine doğru yürürdük. Bahçeden, Rodin’in “Düşünen Adam” heykelinin yanından geçip içeri doğru girersin, işte bilmem kaçıncı koğuşta annem... O zamanlar felaket bir yerdi Bakırköy Hastanesi. Demir parmaklıkların arkasında, saç baş darmadağın bir kadın... İşte bu annem... Beni çok etkilemişti...

Siz üniversitedeyken anneniz orada değildi sanırım?

Yok, hayır. Bu anlattığım ilkokul ve ortaokul zamanlarımdaydı. Bazen çıkıp tekrar giriyordu. Ben ortaokul ikinci sınıftayken, babam kız kardeşine yani halama; “Madem bu kadının çıkacağı yok, şizofren ve hastanede ömür boyu kalacak, öyleyse ben bu kadını boşayıp kendime yeni bir hayat seçeceğim,” demiş. Babamın kız kardeşiyle yani halamla, annemin erkek kardeşi yani dayım evliydi. Dayım çok duygusal biriymiş. “Ben kız kardeşimi tımarhanelerde çürütmem,” diyerek yanına almış annemi. Sonra duygusal baskı yaparak babamı bahsettiğim düşüncesinden caydırıp annemin tekrar eve dönmesini sağlamışlar. Annem yıllarca birtakım ilaçlar alıp normal hayata dönüyordu. Zaman zaman kriz geçirirdi. Kriz geçirirken üstünü başını parçalardı ve bütün mahalle bilirdi. Biz tabii çok utanırdık. O zaman delilik böyle utanılacak bir şeydi. Sonraları ben liseydeken, üniversitedeyken birtakım başka ilaçlarla ömrünün sonuna kadar idare etti. Sonra ben bu hikâyeyi psikiyatr arkadaşım Cengiz Güleç’e anlattım. “Yahu,  senin annen şizofreni olamaz. Bu anlattığın şey şizofreni değil, paranoyadır. O zamanlar bilgi az olduğu için paranoyayı ve şizofreniyi karıştırırlardı. Şizofreni olsa böyle sonuçları olmazdı,” diye bana uzun uzadıya anlatmıştı. Muhtemelen de doğru. Annemde kişilk bölünmesi yoktu. Tabii hayatın verdiği acılara ve sıkıntılara karşı kadın kendini koruyabilmek için böyle birtakım mekanizmalar geliştirmişti herhalde. Hasta olarak kendini korumak istemiş olabilirdi. Ben tabii bu hastalıklar üzerine çok düşündüm. Bence felsefe bir çeşit terapidir. Çünkü theraphia sözcüğü “korumak” demek. Tapınaklardaki rahiplerin yani insanların kendini, ruhunu koruması anlamındadır. Felsefe için bu yüzden Philiatheraphia gibi sözler etmişimdir. Sokrates benim ustamdır. Aristoteles değil. Bir gün rahmetli Arda Denkel ve başka felsefe hocalarıyla Atina’ya bir konferansa gitmiştik. Atina’da alışverişlerin yapıldığı meydanda dolaşıyoruz. Büstler var. Ben devamlı Sokrates’in büstünü arıyorum. Arda da Aristoteles’in büstünü arıyor. “Arda yahu neden Sokrates’e ilgi göstermiyorsun?” diye sordum. “Adamın kitabı yok! Kitapsız filozofu ne yapayım!” dedi. (Gülüyor) Tamam ama bir hayatı var adamın... Aristoteles de mühim biri ama bana ruh olarak fazla hitap etmedi.

Sokrates’i, tam da sizin bahsettiğiniz gibi, anlamaya çalışmış ya da bilgiyi yaşayarak içselleştirmiş olduğu için mi seviyorsunuz acaba?

Birçok Sokrat tipi vardır. Mesela bizim Celal Şengör hocanın bir Sokrat’ı vardır, felaket bir şeydir. Nefret ettiği biridir. Ama benim Sokrat’ım öyle değil. Orada öyle bir Sokrat var ki başka biridir. Bizim buralıdır zaten, Anadoluludur.

Bir ebenin oğlu, bir taş ustasının evladı...

Evet, hem ebedir, hem taş ustasıdır... Alkibiades’in âşık olduğudur. Şen şakraktır. O şölen diyaloğundaki Sokrates beni hep etkilemiştir. Orada hep aşkla idealara yükselmek isteyen biridir. Phaidros ve Symposium’daki Sokrates aynı zamanda... İşte Sokrates’i hep oralarda keşfettiğimi düşünürüm.

Felsefeye geçiş ne oldu bu arada?

Mühendisliği bitirir bitirmez felsefeye geçmek istedim. Başka türlü nefes alamayacağımı düşünüyordum. Okulu bitirir bitirmez İstanbul Üniversitesi’ndeki hocalara gitmeye çalıştım. ODTÜ’de tabii bilim felsefesi ve mantık dersleri aldığım için, kimle görüşmem lazım derken edebiyatla da ilişkisi olduğu için Nermi Uygur’u görmem lazım diye düşündüm. Nermi Uygur’a gittim, kapısından girip kendimi tanıttım. Mühendislik okuduğumu ve felsefede doktora yapmak istediğimi söyledim. “Yok, benim listem dolu ve sizle çalışamam,” dedi. Macit Gökberk hoca var, tarihçi. İsmail Tunalı hoca var, o da estetik çalışıyor. Nermi Bey de beni reddetti. Meğer onun aleyhine yazı yazmışım, sonra anladım. Eserleri hakkındaki bir eleştiri yazısında, çok lafı uzatıyor, geveze gibi şeyler demişim. Sen misin bunu yazan deyip, burnumdan getirmişti. Çünkü, 1967 yılından itibaren bir psikiyatrın çıkardığı “Soyut” adlı bir dergi vardı, orada yazıyordum. Orada edebiyat eleştirileri yazmaya başlamıştım. İlk yazım 1967 Ağustos ayında yayınlanmıştı. Çok iddialı bir başlığı vardı: “Türk Edebiyatını Dokumak.” Düşün, 20 yaşındayım henüz. Öff ne laflar etmişim o zaman... Emin Özdemir diye bir hocamız vardı. “Valla Ahmetciğim, sen gençken ne kasıntı adamdın yahu! Böyle kendini bir şey zannederdin,” dedi.  Hakikaten öyleydim! Böyle burnundan kıl aldırmayan, her şeyi biliyor havasında gezen biriydim. Hâlbuki ne kadar aptaldım; bazı şeyleri saklamak için miydi artık bilemiyorum, havamdan geçilmiyordu. Öyle yazılar yazıyordum ki bilmediğim birtakım şeyleri koyuyordum. Bir yandan içten içe acı çekiyordum ama etrafa çaktırmamaya, kendimi kabul ettirmeye çalışıyordum.

Hüseyin Cöntürk’ün çıkardığı “Yordam Dergisi” vardı Ankara’da. Orada da yazıyordum. Cöntürk, harika bir adamdı. Beni çok etkilemiştir. Hâlâ bugün kitabını okuyorum Divan edebiyatı üzerine. Adam çok iyi bir mühendis bir defa. Hidroloji alanında uzmandı. Kocaman bir oda vermişlerdi çalıştığı yerde. İnşaat mühendisiydi ama hidroloji alanında yazmış olduğu kitaplar hâlâ okutulur. Ve aynı zamanda müthiş bir eleştirmendi. Şu açıdan beni çok etkilerdi: Çok dürüst bir adamdı. Üçkâğıtçılardan ve kendini aşamamış aynı şeyleri geveleyen insanlardan nefret ederdi. Yeni birini tanır ve bir süre ahbaplık ederdi ancak bir sıkıntısını gördüğü zaman hemen ilişkiyi keserdi. Çok enteresan bir adamdı. Besteler de yapardı. Kendisine elektronik bir melodika gibi bir şey almış ve onunla besteler yapmıştı. Divan şiiri okurdu eski yazılardan. Divan şiiri üzerine kocaman bir kitabı var. Behçet Necatigil ve Turgut Uyar hakkında da çok güzel yazıları var. Beni çok etkilemişti. Beni hep, kendini bir şey zanneden, böyle teori yapabileceğini düşünen birisi olarak görürdü. O edebiyat eleştirisi bilgilerini batıdan almamız gerektiğini vurgulardı, bizde bunun geleneği yok, derdi. Oradan alıp uygulayabiliriz, demişti. Buna hayır, dedim. Teorisini de biz yapacağız, dedim. O buna böyle hafif dalga geçerek gülerdi. Yordam Dergisi’nin çıkmasına maddi manevi çok destek verdi. Bizim insanımızın kafası deduktif, derdi. Deduktif kafa, yani bilgileri bir yerlerden ediniyorsun ve hep oradan çıkarıma varıyorsun. Ama induktif olmak lazım, derdi. Yani yaratıcı olacaksın, bir yerden almayacaksın yani. Bizim insanımızda bu yoktu. Onun için genç şairlerle, kıyıda köşede kalmış kendisinin çok değerli gördüğü insanlarla, gençlerle konuşurdu. Çok farklı kitaplar okurdu. O zaman biz yirmili yaşlardayız, o kırk kırk beş yaşlarındaydı ama bizden daha genç dururdu. Cöntürk beni çok etkilemiştir. Bana breh breh diye bakardı hafif. Yani o zaman beni, kitabiyata takılmış bir sersem gibi gördüğünü düşünürüm. Şiir yazmaya başladığımda “Senin şiirlerini ilk okuduğum zaman bir şey sanmıştım ama hepsi birbirine benziyor, bırak bunu,” demişti. Yani her şeyi apaçık söylerdi. Bazen söylemek istemediği zaman da “Daha okumadım, daha okumadım!” derdi. (Gülüyor) Yani aslında okumuştu ve harcandın gittin, demek isterdi. Fakat ne adamdı yahu! Her zaman diriydi. Seksen küsür yaşına kadar hep gençti. Bir Cöntürk’tü hakikaten! Genç ve diri biriydi. O beni çok etkilemiştir. Teo Bey de beni etkilemiştir. Teo Grünberg bir büyücüydü. Tahtanın başına geçer ve bir sürü sembollerle dolu şeyler yazardı. Mesela bir A harfi yazardı ve üzerine bir nokta koyardı. “Bundan sonra A’nın üzerine nokta konacak!” derdi. Bir sebebi vardı muhakkak. “Vay be, A’nın üstüne nokta koyuyor,” derdik. (Gülüyor) Teo Bey de çok sahici bir adamdı. Matematiksel mantık alanına daldığı zaman adam -ki zaten orada yaşıyordu- kendini kaybederdi. Beyaz önlüğü vardı, tebeşir tozları onu rahatsız ettiği için önlük giyerdi. Bir başlardı derse; kendini kaybederdi. Zaten verdiği dersler, öğrenmek istediği kitabın içeriğiyle ilgili olurdu. Neyi öğrenmek istiyorsa, onun dersini verirdi. (Gülüyor) Onun için Teo Bey ile Hüseyin Cöntürk birbirlerine benzerler. Teo Bey 90 yaşına yaklaştı ve hâlâ yeni şeyler okuyor. Uç noktada hâlâ. Teo Bey inanılmaz arayıcı biridir. Zaten felsefeci dediğiniz insan, arayan insandır. Hem arayan hem aranan insandır. Dolayısıyla Teo Bey de beni genç yaşta etkilemiştir. Cemal Yıldırım’da başka şeyler bulurdum. Cemal Bey doğulu bir insandı. Dostluğa çok önem verirdi. Gerçekten onun da çok yardımlarını görmüştüm. Benim farklı biri olduğumu anlardı. 1979 yılında doktoramı bitirmek üzereyken -ki 8 yıl sürdü- ilginç bir hikâyem var. Onu da anlatmak isterim.

Buyurun hocam, zaten doktora hocanızın o zamanlar kimin olacağı konusuna henüz girmedik.

Evet, o konuya geliyorum. O zaman hoca bulamadım. Yani Nermi hoca reddetti. İsmail hoca reddetti. Macit Gökberk hoca felsefe tarihçisi ve o alanda yapmak istemiyorum derken bir tek Takiyettin Mengüşoğlu kaldı. Rahmetli Mengüşoğlu hocanın da o zaman kitaplarına uzağım. Felsefi Antropoloji! Ben mantık, bilim felsefesi falan okumuşum. Ona hiç yakınlık duymuyorum ama felsefede başka çarem yok. Bari gidip adamla konuşayım, giremezsem mahvolacağım, diye düşündüm. Mühendislik yapmak istemiyorum. O sıralar bir büroya girmişim geçim için ama çizim falan da yapmak istemiyorum. O yüzden Takiyettin Bey’in fakültedeki odasının kapısını çaldım. Güneşli bir Ekim ayıydı. Pırıl pırıldı. “Hocam ben doktora yapmak istiyorum,” dedim. “İyi, otur bakayım,” dedi. Yaşamın ayrıntılarıyla ilgili sorular sormaya başladı. “Buraya neyle geldin? Trafik nasıldı? Evli misin?” gibi sorular... Öbür hocalar yüzüme dahi bakmadılar ancak Takiyettin Bey böyle sorular sordu. “Aaa ne biçim bir adam bu,” dedim kendi kendime. Sonra sen ne okudun diye sordu: “Mühendislik okudum,” dedim. “Benim oğlum da mühendislik okuyor,” dedi. “Peki orada biraz felsefeyle alakan oldu mu?” diye sordu. Ben de “Evet, Cemal Yıldırım’dan Teo Grünberg’den dersler aldım,” dedim. Teo Grünberg’in ismini söyleyince suratı asıldı ve “Teo Bey’in bütün söyledikleri fenomenlere aykırıdır,” dedi. Bu sefer “Yahu bu fenomen neymiş” dedim içimden... (Gülüyor) Sonra anladım ki hoca neye itiraz edecekse “Fenomenlere aykırı!” diyor. Bir şey daha öğrendim, felsefede her insan bir kavramı farklı anlayabiliyor. İşte ben Husserl’i biraz okumuşum. Sonra birkaç soru daha sordu ve “Tamam olur!” dedi. O zaman nişanlıydım ve evlendiğimde nikâh şahidim oldu Takiyettin Mengüşoğlu. Sağ olsun adam bana güvendi ve kabul etti. Mühendislikten gelmişim nihayetinde. Hep kızıyordu başlangıçta. Pozitivist bir çevreden geldiğimi düşünürdü herhâlde. Tamam dedikten sonra, “Seni sınava alacağız ama,” dedi. “Ne sınavı?” dedim. “Lisan sınavı, şu gün gel çeviri sınavı yapalım,” dedi. Hangi lisandan girmek istediğimi sordu ve bir de doktora yardımcı dalı seçmemi istedi. Bana hangi dalı seçmek istediğimi sordu; ben de Yeni Türk Edebiyatı’nı seçmek istediğimi söyledim. O da “Peki git konuş o zaman. Orada Mehmet Kaplan var, ona git danış,” dedi. Ben de Mehmet Kaplan hocanın odasına gittim. Odasının önü kalabalıktı. Öğrenciler bir şeyler soruyordu herhâlde. İçeri girdim, kendimi tanıttım ve kendilerinin bölümünde doktora için yardımcı dal okumak istediğimi söyledim. Mehmet Kaplan, “Osmanlıca biliyor musun?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim. “O zaman olmaz,” dedi. Hâlbuki öğrenebilirdim. Biraz da biliyordum ama kuşku duydum. Mehmet Kaplan hoca olmaz deyince, şimdi ne yapayım diye düşünürken aklıma hemen klâsik dillerden birine gitmek geldi. Latince’ye gittim. Latince Bölümü’nde Halikarnas Balıkçısı’nın oğlu Sina Kabaağaç vardı. Çok enteresan bir adamdı. Latince’ye başladım ve bir süre devam ettim. Şakır şukur sesler içeren bir dil. Bu Latince’den bir şey çıkmaz deyip Yunanca’ya geçeyim dedim. Kenan Bey vardı o zaman. Deli Kenan derlerdi. Ömer Naci Soykan da o zaman benim gibi doktora yapıyordu ve ahbap olmuştuk, ailecek de görüşürdük. Ömer’e “Ben Yunanca’ya geçeceğim,” dedim, o da “Tamam, ben zaten Latince’yi daha evvel almıştım, beraber Yunanca’ya geçelim,“ dedi. Yunanca Bölümü’ndeki Kenan Bey’e gittik. Kenan Bey, “Bu klâsik diller öyle sizin bildiğiniz gibi değil, çok zordur, öyle hemen öğrenemezsiniz,” dedi. Kenan Bey’in bu cevabı bize bir meydan okuma geldi. Buna karşı çıktık ve Yunanca’ya başladık. Yaman bir kadın vardı, o öğretirdi. Yunanca’yı aslından okumak, Heredot’un “Tarih”ini orjinalinden okumak ve Yunanca’nın o matematiksel yapısı benim çok ilgimi çekmişti. Çok iyi oldu o dili öğrenmem.  

Doktora çalışmanızı nasıl seçtiniz?

Takiyettin Bey bana, “Ne çalışacaksın?” diye sordu. Ben de “Wittgenstein çalışacağım,” dedim. “Ha öyle mi, ‘Üzerinde konuşulamayan hakkında susulmalı,’” dedi. Wittgenstein’ın o meşhur sözünün Almancasını söyledi ve “Ben Wittgenstein’ı bilmiyorum ama benim bir arkadaşım var Almanya’da, senin tezini ona gönderiririz o okur,” dedi. Ben Türkçe yazacağım ve bir Alman’a göndereceğiz... (Gülüyor) “Önemli değil, sen Wittgenstein’ı bir yaz ve ondan önce bize Wittgenstein’ı bir anlat,” dedi. Ben bir süre Wittgenstein okumaları yaptım ama sonra Husserl hakkında yazmaya karar verdim. Takiyettin Bey’e bunu ilettim, “Olur ben zaten Husserl çalışmıştım,” dedi. Bendeki cesarete bak Allah aşkına! Böyle yarım yamalak Almancamla o metinleri anlayacağım diye uğraşıyordum. Bir kısmının İngilizce’si var, bir kısmının yok. Çok enteresan bir adamdı Takiyettin Bey. Takiyettin Bey’in içtenliği, kendi inançlarının peşinden gidişi, dürüstlüğü, çalışkanlığı beni çok etkilemiştir. Sonra doktora meselesinde birçok sorunlar çıktı o süreçte. Takiyettin Bey’in emekli olması, sonra mecburi durumdan ötürü Nermi Bey ile çalışmaya başlamam ve daha sonra da Nermi Bey’in yurt dışına çıkması sebebiyle Bedia Akarsu Hanım’ın gözetiminde Husserl hakkındaki doktoramı tamamladım.

Takiyettin Mengüşoğlu sanırım idam edilmiş bir ağanın çocuğuydu...

Evet, Kürt İsyanı’nda.

O zamanın devlet geleneğine göre, idam edilenlerin oğlunu devlet alıp okutuyormuş, ileride düşman olmasın diye.

Çok enteresan hocam. Bir yandan fen, mühendislik, pozitivizm, mantık, edebiyat, şiir, dil diğer yandan mistik birtakım şeylere karşı ilginiz...

Evet, hepsi birbiriyle yoğrulmuş. Üsküdar’da kütüphane vardı, deniz kıyısında. Lisedeyken oraya gittiğimde Nermi Uygur’ın “Başkasının ‘Ben’i Problemi” adlı kitabına rastlamıştım. “Başkasının ‘Ben’i!” Allah! Sayfalarını okşayarak okumuştum. (Gülüyor) Bir sayfa okuyor, “Yeter! Doydum!” deyip ertesi gün yine gelip okumaya devam ediyordum. Zaten o kütüphanede ilahi bir hava vardı. Kütüphanenin yanında cami var, ezan okunuyor, boğazda dalgalar... Böyle muazzam mistik bir atmosfer ve o sırada enteresan bir şekilde Âsâf Hâlet Çelebi çalışıyorum. Çelebi üzerine üç defa yazı yazdım. Memed Fuat’ın yeni dergisi, eleştiri yarışması açmıştı genç eleştirmenler için. Ben iki defa katıldım ve ikisinde de derece alamadım. Çünkü yazdıklarımı anlamamışlardı. Onun şiiri üzerine yazmıştım. Çelebi, müthiş, muazzam bir adamdı. Diğer yandan Türkçem, Türk olmak, Anadolulu olmak... Bir yandan da böyle duygularım var. “Biz kimiz?” problemi... Tanpınar okuyorum o zamanlar, çözmeye çalışıyorum bu problemi. Şizofrenik yarılma diyor bazı arkadaşlar. Bir yanımda mantık ve analitik yeteneği var ama öbür yanımda şiire, edebiyata, Heidegger’e, Levinas’a falan kayan bir yanım var. İngilizlerin söylediği bir söz vardır. “Her şeyden anlayıp hiçbir şeyden anlamayan...” Benim için yapılan eleştirelerde, “Kafası karışıktır,” derler. Mesela sol kesim benim hakkımda, “Bu adam mistiktir, bu adamdan solcu molcu olmaz,” der. Öbür taraf da “Bu adam kâfirdir, dinsizdir. Bizden olmaz, alnı yere değmemiştir,” der. İki cami arasında binamaz bir vaziyet ama bu benim çok hoşuma gitmiştir. Çünkü hiçbir partiye üyeliğim olmamıştır mesela. Mason olmadım mesela. Bazı partilere bir sempatim olabilir. Doğu Perinçek ile bir muhabbetimiz olmuştur. Onun dergisinde zaman zaman yazılar yazdım ve hâlâ da yazarım ama yine de bir mesafem vardır. Başka hiçbir partiye girmedim. Elbette dine bir saygım var; zaten dini, bir şekilde yaşadığımı düşünürüm. Ama dini, ritüellerden öte ya da başka gördüğüm için kutsal olana, ilahi olana kendi kalbimle varmayı düşünürüm. “Olmaz yahu, mürşid lazım!” derler. Benim belli bir mürşidim olmadı. Belli bir hocam da olmadı. Değişik hocalarım oldu ama bir hocanın peşinden de gitmedim. Ne Takiyettin Bey’in, ne Teo Bey’in, ne Cemal Bey’in, ne de Nermi Bey’in ardından gittim. Onlara benzemedim. Kendine benzeyen tuhaf bir insan oldum. Çok popüler şeyler yazdığımı düşünen arkadaşlar, “Ya bu adamda bir şey yok, bu ciddi hiçbir şey yazmaz,” derler. Hatta bazı lise hocaları, “Bu felsefeden falan anlamaz,” demişler. Çünkü benim gazetede falan yazdıklarıma ya da edebiyat denemelerime bakarak onları felsefe sanıp, “Bu adam felsefe bilemez, böyle laf geveler,” diyenler olmuştur. Çok şey yazdım. Bastıramadığım çok kitabım var. Otuzdan fazla kitabım var ama otuzdan fazla da yayınlayamadığım kitaplar var. Çoğunu düzeltmem gerekiyor. Kendi yazdıklarımda düzeltme yapamıyorum. Yüzlerce makalem var. İleride “Bu adam ne dedi?” diye beni anlamaya çalışacak kişilerin işinin çok zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir yazının ya da kitabın orasından burasından bana dair bir şey çıkacağının çok kolay olmayacağını düşünüyorum. Çünkü ben, konuşmamdan da anlaşıldığı gibi sistematik değilim. Yani konuşurken başka bir şeye sıçrayabilirim. Düşüncemde de öyle oldu. Ama altta bir insicamın olduğunu düşünürüm. Ve bir davam var. Bir Türkmen olduğum için bu Anadolu topraklarında, Türkçe’de hakikat arayışı içerisinde olan bir insanım. Felsefe densin, denmesin ama hakikatin ardına düşmüş bir insan olduğumu düşünüyorum. Ve burada da gördüklerimi, yaşadıklarımı tasvir ediyorum. Yani tasvirlerim edebi midir, felsefe midir, değil midir, bu beni çok fazla ilgilendirmiyor doğrusu. Bulduklarım, yazdıklarım yerine –artık o neyse- gidiyor mu çok emin değilim. Ama şöyle bir hüsnü kuruntum var. Galiba yapmaya çalıştığım şeylerin gittiği yeri ömrümde göremeyeceğim. Onun için ölüm sonrasına yazdığımı düşünüyorum. Şu anda elbette çok ilgi görüyorum, televizyonlara çıkarıyorlar, ne bileyim internette tanınıyorum, felsefeci denince birkaç hocayla falan akla geliyorum ama ben o değilim ya! Ben o değilim! Ben neyim diye eski yazdıklarıma bakınca ben de şaşırıyorum. Yani çalışılmaya, anlaşılmaya değer miyim onu bilmiyorum. Ama hâlâ arayan biriyim. Bunamadığım, hastalanmadığım, ölmediğim sürece de arayacağım. Çünkü yazdıklarımı unutuyorum, unutmak istiyorum ama bir yerlerde duruyor onlar tabii. Dolayısıyla hep bir arayış, hep bir arayış içindeyim...

Peki bu topraklarda hakikat arayışının neticelenme imkânı yok mu?

Birçok imkânı olduğunu düşünüyorum. İşimiz zor. Mesela Heidegger’in ve Levinas’ın dayandıkları gelenekler var. Yani biri Almanca diğer Fransızca yazdığı için, belli bir geleneğe dayandıkları için... Heidegger’in hocasının Husserl oluşu, Nazi ilişkisi, konuşma ve hitabet gücü... Belki Levinas’ın dini bütün bir Yahudi oluşu, kamplarda çektiği çileler, gördüğü baskılar, onlara kendi kültürlerinden çıkış, kendilerini duyurma imkânı veriyor. Ama bizim gibi ülkelerin kendisini duyurma imkânı yok. Yani Türkçe’de felsefe yapmaya çalışan biriyle kim ilgilenir? Yani neden bir Alman, bir Fransız, bir Amerikalı “Yahu bu adam ne diyor?” diye merak etsin. Ama onları merak ettirecek dağarcığımızın, potansiyelimizin olduğunu düşünüyorum. Bu zaman istiyor olabilir. Belki ben o şeye gelememiş, onları söyleyememiş olabilirim. Ama bu yola girecek olanlar, gün gelecek onları söyleyecekler. Öyle şeyler yazacağız ki dilimizde, batılı bunu çevirecek. Çünkü Anadolu’nun binlerce yıllık bir yaşam birikimi var. Ve bu birikimin açtığı, Husserl’in deyimiyle bir “Lebenswelt” var. Yaşama dünyası var... Bu yaşama dünyasını bir şekilde bir yerlerinden duyabildiğimi hissediyorum. Ha anlatabilmiş miyim bilmiyorum ama bunu türkülerde duyuyorum. Bunu bizim bilmecelerde, tekerlemelerde duyuyorum. Manilerde duyuyorum, Nasreddin Hoca’da duyuyorum, Yunus’ta duyuyorum. Şarkılarımızda bunu duyuyorum. Divan şiirinde bunu duyuyorum. Şiirimizde duyuyorum. Bunu Osmanlıca’da da duyuyorum. Anladığım kadar bazı Farsça sözlerde, Arapça ibarelerde duyuyor ve anlıyorum: Bize dair burada bir şey var! Ama “bize dair”i ben ne Türk ne İslam olmaktan başlatıyorum. Daha eskilere giden bir şey olduğunu düşünüyor, orijinimizi oradan başlatıyorum. O bizim kültürümüzde bir aşama olmuştur. Ama biz dilimiz kadar eskiyiz. Ve ben mesela Orhun Yazıtları’nda veya bizim Türkçe’mizde yazılan Budist metinlerinde de bize dair işaretlerin olabileceğini düşünürüm. Dolayısıyla Pagan kültür, bir kalemde çizilecek bir kültür olamaz. Bütün bu birikimi kuşatarak almak lazım. Ben çünkü inanç sistemlerinin; dini inancın, ideolojik inancın, folklorik inancın da hakikat arayışında önemli yeri olduğunu düşünürüm. Gerçekten bunlardan beslenerek yola çıkacağız. Yani batının Kant’ı, Hegel’i, postmodernist düşünürleri, sanatçıları gibi imkânları var. O imkânlar, onların hakikat arayışlarında bir açılım sağlayabiliyor. Ama “Bizim hiç imkânımız yok!” sözünü ya da “Türkçe’de felsefe yapılamaz!” sözünü kabul etmiyorum. Türkçe göçebe dili, yüzyıllarca yurt tutmamışsın. Bir Elazığ türküsü var: “Yeşil yaprak arasında kırmızı gül goncası / Nerelerde mesken kurmuş gönlümün eğlencesi.” İkinci dörtlüğü bana daha çarpıcı geliyor: “Yeşil yaprak arasında kırmızı gül hârı var / Yanakları alev almış sinesinde nârı var / Sorun bakın elâleme, kimin böyle yari var?” Müthiş bir şey! Ben diyordum ki; bizim yarimiz kültürümüzdür işte. Bizim böyle bir yarimiz var. Dolayısıyla bu yarin kıymetini bilmek lazım. Burda hakikaten yılmadan aramak gerekiyor. Ha genç arkadaşlarda bunu arayanları görüyor muyum, belki biraz sorgulayanları görüyorum. Basmakalıp bir şey olacak belki ama, bizim kültürümüzden bir şeyler çıkacağını düşünenler, kültürümüzün köklerine inmede problemlerle karşı karşıyalar. Çünkü Türkü dinlemiyor, şarkıları bilmiyor, Osmanlıca okuyamıyor, divan edebiyatından bihaber...

Geçmişiyle kopuk...

Değil mi? Ama bunlara sahip mütedeyyin arkadaşların bir kısmı belki ilahiyat ya da imam hatip kökenli oldukları için bunları okuyor fakat onların da geldikleri yerle ilgili problemleri oluyor. Yani onlar da bir yerlerde tıkanıyorlar. Mesela “Yunan’da bir şey yoktur!” gibi basmakalıp şeyler ya da “Bunlar zaten İngiliz-Yahudi işbirliğiyle yapılan emperyalist şeyler...” falan diyorlar. Yani bu tespitler yanlış değildir belki ama bu durumun, kendimizi bulmamız için çok önemli ontolojik bir özellik olduğunu düşünüyorum. Kendimizi tanımak başkası üzerinden oluyor çünkü. Dolayısıyla siz batıya dudak büktüğünüz sürece, kendinizi tanıma imkânını kaybedersiniz. Yani bunun tersi, “Evet batıyı tanıyalım,” diyerek hayranlık içerisinde, “Bizde bir şey yok,” diyenler de Türk dilini, Türk hayat tarzını, Anadolu’yu benimseyemeyen insanlar oluyor. Ya da bir kısmı bunların dindar olabiliyor. Yani Türkçe ile bir şey yapılamaz diyerek, herhalde Arapça ile yapmak istiyorlar. Ve muhakkak yaptıkları her şeye İslamî bir düşünce sistemiyle, fıkıhla, hadisle yaklaşmak istiyorlar. Yapılabilir, yapan yapsın, görelim. Hiçbir itirazım olmayabilir. Ama ben durduğum yerde başka bir şey görüyorum. Yani bu topraklarda felsefe yapılamaz diyemem. Denenmeli... Çok sesliliği her zaman yeğlemişimdir ama gördüğüm bu ideolojik çıkışların veya dini dogmaların dışına çıkamayan ve onlar içerisinde kalarak hakikat arayışı yapmaya çalışanların yaptıklarının felsefi değerinin çok yüksek olabileceğini düşünmüyorum. Bunu yapan mesela Levinas. Levinas dini bütün bir Yahudi’dir. Ama felsefe çalışmalarında, ne Tevrat’a ne Talmut’a doğrudan bir göndermesi vardır, dolaylı olabilir. Kendi inançlarımızı, dogmalarımızı terk edelim demiyorum ama onlarla aramıza bir mesafe koyamadığımız sürece kendimizi dünyaya felsefe alanında kabul ettirecek saygınlığa ulaşmamızın pek mümkün olmayacağını düşünüyorum. Çünkü ideolojik olarak da dini dogma olarak da bu işin yapılabileceğini düşünenler yine bu toprakların katkısıyla yapabilirler bunu. Mesela Marksist çizgide, bu toprakların katkısıyla yaplabilirler nasıl bir şey yapacaklarsa. Bize özgü olanın damgasının vurulmadığı araştırmalara ben çok saygı duyamıyorum. O Türkçe yazılmış bir İngiliz bakışı olur. Türkçe yazılmış olması bize dair, bizden çıktığı anlamına gelmiyor. Türkçe sadece kelimelerde kalan, sadece sentaksta ortaya çıkan bir şey değil. Türkçe bir hayat tarzıdır. Türkçe tavır var. Türkçe duruş var. Yani hakikate doğru Türkçe üzerinden gitme diye bir şey var. Bu da hakikaten dilimizin mânâ ve lezzetini yaşamakla ilgilidir. Bunu yaşayan insan pek göremiyorum...

Biz bu işi başarabilir miyiz?

Biz bu işi başarabiliriz. Ha yaptığımız felsefe olur olmaz, belki başka bir şey olur. Şairlerimiz yapıyor bunu gerçekten. Şiirimizin belli bir derinliği ve gücü olduğuna inanıyorum. Bilim alanında az da olsa fizikçilerimiz, hekimlerimiz, mühendislerimiz var. Yani bu noktalara dokunan kişiler söz konusu.

Sizce biz de bilgelik mevcut değil mi? Baktığımızda neredeyse bütün bilgelikler, Doğu toplumlarında ortaya çıkmış. Felsefe de bilgelik sevgisi ya da bilgeliğin peşinde koşmak diye anlaşılıyor. Batı da bilgeliğin peşinden koşmuş. Konuştuğumuz şiir, edebiyat, gönül konuları bilgelikle alakalı değil mi sizce? Bilgeliğe ya da hikmete sahip olmak bilgeliğin peşinden koşmaktan daha üst bir şey değil mi?

Tabii böyle de bakılabilir ama ben şöyle görüyorum meseleyi: Felsefe kelimesinin etimolojisine baktalım; Philia Sophia kelimesine. Sophia eski Yunanca’da pragmatik açıdan beceriklilik, sonuç alabilmek, problem çözebilmek, iş bitiricilik gibi anlamlara geliyor. Ama bunun felsefi bir şekilde yorumlanması, felsefecilerin bir başarısı olmuş. Şimdi bilgeliğin nasıl bir şey olduğu meselesi biraz dille ilgilidir. Bilgelik veya hikmet diye Türkçe’ye çevirdiğimiz Sophia kelimesine karşılık gelen hikmet kelimesi çok güzel bir kelime. Dindar bir arkadaşımla konuşurken bana şunu dedi: “Hikmet Kur’ân’ın buyurduklarıdır.” Yani o bir dini çerçeve içerisinde tanımladı bunu. “Eski Yunan’ın ‘Sophia’sı nerede?” diye sorulduğunda şöyle bir resim çizmeye çalışıyorum: Başlangıçta insanlar dili konuşma amacıyla kullanıyorlardı ve konuşmayla problemlerini çözüyorlardı. Sonra onun işaretlerini, resmini, yazısını yapmaya çalıştılar. Ama öyle bir aşamaya geldi ki insanlar -belki de çevreyle ilgili, hayatta kalma ile ilgili sorunlarını çözdükten sonra- konuşmanın ötesinde dilin onlara açtığı birtakım imkânları fark ettiler. Ben buna Türkçe’de “söz” diyorum. Bilgelik, konuşma düzeyinde bir kurnazlıktır, iş bitirmedir, iyi devlet yönetimidir vesaire. Yani bu işlerin faillerine de bilge diyebilirsiniz fakat dilini konuşmadan söze çıkarabilmiş kültürlerde ve insanlarda diyelim. Çağımız insanının çok azının ben söz söylediğini düşünüyorum. Konuşuyorlar sadece. İnternette, telefonda vs. iletilenler, konuşma iletileridir. Söz ayrı bir şeydir. Sözün duyulması, ötenin hissedilmesiyle ilgili bir şeydir. Yani belki de ötenin hissedilmesi, dilden önceydi. Prelinguistik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yani nasıl bir şey? İnsan karnını doyurmuştu, düşmanlarının da uzakta olduğunu veya öldürüldüğünü biliyordu, mağaranın kenarına oturmuştu, belki de arkada ailesi vardı. Akşam olduğunu düşünün, mağaranın önünde oturmuş o kişi, belki de önünden bir nehir geçiyor ve güneş dağların ardında batmakta. Kuşlar uçuyor ve bir anda o, artık hayatta kalma kaygısının ötesinde bir şeylerin olabileceğini hissetti. Ve muhtemelen çığlık attı! İşte sözün orijini bu. Yani bu yaşadığımız, yaşayıp gittimiz dünyanın ötesinde, sınırlarının dışında, biz felsefecilerin transsendental (aşkın) dediğimiz, çizginin dışında aşkın bir şeyi insan bedeniyle duydu! Bu müthiş bir şey!

Bu yüzden mi İncil “Başlangıçta söz (logos) vardı,” diyor acaba?

Benim anlatmaya çalıştığım ondan da evveli. Prelogos yani. Çok hayvani bir şeyden bahsediyorum. Logos çok teorik bir şey.

“Başlangıçta çığlık vardı,” desek?

Bizim sözle ilişkimiz nasıldı ya da nasıl?

Sözü seziyoruz aslında. Bir tarihimiz var. Çok da yeni değil. Osmanlı’nın son dönemlerinde bir kimlik problemi vardı. “Biz kimiz?” problemi ortaya çıktı. Novalis’i hatırlarsan, o felsefeyi anlatırken “Felsefe bir daussıladır, bir yurt özlemidir,” der. Yani bu yurdu arıyoruz. Dolayısıyla bizim yurdumuz Anadolu’dur. Ben öyle anlıyorum. Evet, Türkistan’a gittiğim zaman da bedenimin titrediğini hissediyorum. Sandıklı’ya gittiğim zaman da. Ama o toprakları, o bozkırı duyuyorum. Almanlar ormanları, belki İngilizler açık denizleri, yağmurlu bulutlu bir havayı duyuyordur. Bizde baştan aşağı, uçsuz bucaksız bir bozkır ve üzerimizde bir gök var! Kıtlıklar, problemler, savaşlar ve sürekli hareket hâlinde bir halk. Mesela Sovyetler yıkılmaya ve Türki Cumhuriyetler bağımsızlığını ilan etmeye başlayınca, birdenbire batılıda bir telaş başlamıştı. Hatırlıyorum, Fransız Büyükelçiliği garip bir şekilde Felsefe Derneği’ni yani bizi çağırdı. Necati Öner’i, beni, Kenan Gürsoy’u. “Ne diyorsunuz bu konu hakkında?” diye telaş etmişlerdi. Ben, “Müthiş bir şey; zaten bunu arıyorduk, köklerimizi arıyorduk,” dedim. Almanlar mesela kendi yurdunu tutarlar. Felsefe bir yurt tutma çabasıdır. Bir yöre oluşturma çabasıdır. Heidegger bize bu konuda çok önemli işaretler verdi. “Dil varlığın evidir,” dedi. Şimdi biz varlıkla olan temasımızı Türkçe üzerinden yapmaya çalışacağız. Heidegger bunu Almanca üzerinden yapıyordu. Muhtemelen başka bir dilde yapılabileceğini düşünmüyor olabilirdi. Yunanca ve Almanca’da yapılır, ötekiler hikâye diye düşünmüş olabilir. Çünkü benim katıldığım birtakım toplantılarda Almanlar vardı. Ben Schopenhauer Derneği üyesiydim. Almanca konuşamadığım için bana, “Yine İngilizce mi konuşacaksın? İngilizce’de felsefe mi olur? Kovboy dilidir bu. Kovboy dilinde felsefe mi olur?” derlerdi. Bence yanlış bu. Olur, olmuştur da zaten. Onlar zannediyorlar ki yalnızca Almanca’da olur. Arapça’da da olur, müthiş imkânları olan bir dildir. Türkçe’de de olur. Efendim diyorlar ki “Türkçe’de felsefe olmaz, sentaksı şöyledir, fiili şöyledir, Türkçe’de bilim bile yapılamaz!” Yapamayacağınızı nereden biliyorsunuz? Daha denenmedi ki... Mesela “özgülük” kelimesi beni çok etkiliyor. Bazı kavramlar üzerinde duruyorum. Bir tanesi “özgelik”, yani başka olma. İkincisi “özgülük”, bize ait olma. Ama biz özgelik ve özgülük karşılaşmasından, çatışmasından, etkileşmesinden, -farklı fikirlerden şimşek çakar sözü var- özgün olanı çıkaracağız. Özgün olan orijinal olandır. Orijinal olan, orijine yani kaynağa yakın olan, kaynağa yakın olan yuvaya, yöreye, dile yakın olandır. Asya’nın bozkırlarından Anadolu’ya gelmeklikle -ki bir İran etkisinden geçerek- oradan bize mahsus bir tasavvufi hayat tarzı oluşturduk. Mesela Divan şiirimizin tamamen İrani olduğunu düşünmüyorum. İran etkisi vardır muhakkak ama Türkçe’den de özgün Divan şiirinin çıktığını, çıkmış olabileceğini düşünüyorum. Kimisinin önyargısı var çünkü. İşte bizim özgün sözlerimiz var aslında.

Sizin “Mutsuzluk Ahlaksızlıktır!” diye bir sözünüz var. Mutsuzluk neden ahlaksızlıktır hocam?

Hristiyan kültürüne, dini bütün bir Hristiyan’ın bilincine baktığımızda karamsar bir hava görürürüz. Zaten annesinden suçlu olarak doğuyor. Bizler ama temiz fıtrat üzerine doğduğumuza inanıyoruz. Eğer temiz fıtrat bize verilmişse o fıtratı temiz tutmak mecburiyetindeyiz. Yani fıtrat temizliği, mutluluk demektir. Bunu nereden çıkarıyorum diyecek olursan, bunu eski Yunan kültüründen, dilinden çıkarıyorum. Divan-ı Lûgati’t-Türk’e de bakılabilir belki bu konuda. Eudaimonia, mutluluktur. Eski Yunan’daki Eudaimonia mesela içimizin iyi olması demek.

İç huzur diyebilir miyiz?

Hayır, çünkü heyecan da bir eudaimonia olabilir. Yani muhakkak bir huzur, sükûnet olmak zorunda değil. Bu biraz daha Hristiyani bir şey. Uzakdoğu öğretilerinde de var sükûnete çağrı. Sükûnet de bir mutluluk olabilir tabii. Mutluluk bir karakterdir, mizaçtır. Mutlu insan, başına bir sürü bela gelse de, sıkıntı gelse de mutludur. Çünkü içini sağlam tutmaya çalışır. Temiz fıtrat üzere olduğunu bildiği için, o temizliği korur. Çünkü yaşama karşı borcu vardır. Mutluluk, kendini kabul etmektir. Mutluluk sürekli hoş şeyler yaşamak değildir.  Ama mutsuz insan kendini alacaklı hisseder. İşte “Kahpe felek yüzüme gülmedi”, “Sümüklü Süleyman’ı müdür yaptılar ama beni yapmadılar,” gibi devamlı hâlinden şikayet eder. Devamlı alacaklı olduğunu ve dünyanın ona bunu vermediğini düşünür. Hakkının hep yendiğini düşünür. Elbette hakkımız yenmiş olabilir ama hak mücadelesini sürekli yakınarak yapmamak lazım. Çünkü bizim kültürümüzün en önemli taraflarından biri -ki biz onu tam kavrayabilmiş değiliz-, şükürdür. Heidegger de bir yazısında mesela işaret etmiştir. “Denken” (Düşünme) ve “Danken” (Teşekkür) veya İngilizce’deki “Thinking” ve “Thanking” gibi. Türkçe’de de yapılabilir bu: Tefekkür, Teşekkür. Bir harf değişiyor sadece. Tefekkür eden şükreder. İşte mutluluk şükürdür.

Peki şimdi durumlar nasıl?

Şimdi Anadolu’da çok sıkıntılar var, evet. Bazen Moğol İstilâsı mı var diye düşünmüyor değilim ama bu Anadolu’yu Yunus var etti. Mevlânâ bu topraklarda bir şeyler söyledi. Biz her şeye rağmen içimizi temiz tutmalıyız. Hayata karşı borçluyuz. Hepimizin bir potansiyeli var, gücü var. Bize doğuştan verilmiş bu. İşte mutluluk o potansiyelimizin bir şekilde güce dönüştürülmesidir. Nakısayla doğuyoruz; bakıma muhtacız. Tam öğrenirken yaşlanmaya başlıyoruz. Ama öbür yandan da imkânlar var. Yani nakısayla imkânın bir olması, insanı insan kılıyor. Çünkü eksik olduğumuzu fark etmezsek o zaman kibir çıkıyor ortaya. Kendimizi bir matah sanıyoruz. Tamamen eksik olduğumuzu düşünmek de bizi hareketten alıkoyuyor. İmkânları görmek, yani eksikliklerimizi kapatabilme, giderebilme imkânlarımızın olduğunu düşünmek zorundayız. Hatta ölmeden belki üç dakika önce bile “ya benim ne imkânım vardı da gerçekleştirmedim?” diye düşünmek lazım. Belki de her gece uyumadan önce veya sabah kalktığımızda “Bugün hangi imkânlarımı, hangi potansiyelimi gerçekleştirebilirim?” diye düşünmek lazım.

Yaşama doğru kaçmak ya da gitmekten kastettiğiniz bu mu acaba?

Tabii burada kaçmak ya da gitmekle ilgili de bir şey düşünüyorum. Heidegger’in bunu yine kadim kültürlerden devşirdiğini düşünüyorum. Onun “Gelassenheit” diye bir kavramı var. Gelassenheit’ı bir arkadaşım “olmaya bırakmak” olarak çeviriyor. Bu öyle bir tavır ki karşılığı İslâmiyet’te var. İşi oluruna bırakmak değil, olmaya bırakmak.

Teslimiyet mi?

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *