"BATI TÜKENDİ, BEN NE YAPAYIM Kİ!" AYLA ALGAN

Fotoğraflar: Fatih Korgan

 

“Bizi yalnız bırakalı iki yıl oldu. Zor dönemler geçirdik yokluğunda ama bize bıraktığın vizyon ve tiyatro etiği bize hâlâ yol gösteriyor...” Ayla Algan’ın iki yıl önce aramızdan ayrılan sevgili eşi, yönetmeni Beklan Algan’a yazdığı mektup, böyle başlıyor... Bu süre içerisinde, neler yaptığından bahsediyor Ayla Algan ve “... Ya çok konuşuyorum, çoğu da senin bildiğin şeyler ama gene de konuşmak iyi geliyor bana...” diye bitiriyor mektubunu... Söyleşi için buluştuğumuzda, ilkin bu mektubu okuttu. Ayla Algan ile Doğu’dan Batı’ya doğru akan ve Doğu’nun keşfi ile farklılaşan yolculuğunun satır başlarına değindik.

 

Nasıl bir ailede büyüdünüz? Sanat, neresinde duruyordu yetiştiğiniz ortamın?

 

Şimdi bizim evimizde sanat konuşulurdu, icra edilirdi. Babam Girit göçmeniydi, tüccardı. Annem, ressamdı... Venizelos, oradaki mülklerimizin satışına izin veresiye kadar, annem çalışırdı. O zamana kadar annem daha çok resim yaparak, stilistlik yaparak para kazanırdı. O zamanlar sergi salonları yoktu, ressamlar stilistlikten para kazanırdı. Fakat ev çok eğlenceliydi. Mesela büyükbabam piyano bilmez ama piyano çalardı. Annem Paris’e gidip geliyordu, bize özgü renkleri götürüyordu Christian Dior’a... Cam göbeği, karanfil, lale stilizasyonu, batılının düşünemeyeceği şeyleri götürüyordu.... Şairler geliyordu her hafta, annemde toplanıyorlardı.

 

Kimler vardı, şairlerden?

 

O devredeki şairlerin hepsi vardı, Orhan Veli vardı. Bir tane kekeme şair vardı, gügüneşibibile kendi pepencerelerini diyordu, çok komikti o... Sonra karanfilli bir yazar vardı, gazeteci, şişman.... Beyoğlu’nda bunlar gezerlerdi, ya Lebon’da ya Markiz’de otururlardı... Şimdi annemin de Lebon Pastanesi’nin üstünde resim atölyesi vardı. Aşağıda buluşurlar, pastalar yenir. Çoğu zaman yer giderlerdi hesabı ödemeden... Çoğu beş kuruşsuz şair... Bir gün annem telefon numarası sanmış hesabı, düşün... Açıyor birine, mösyö Yorgo diye biri çıkıyor... Ama seviyordu. Bizim ev böyleydi. Börekler açılır, gönderilir, yenir, kalabalık bir evdi...

 

Sizdeki yardımseverlik ruhu, bu evde mayalanmış anlaşılan!..

 

Tiyatro çalışmalarımda hep bizim evi örnek aldım, bizim evdeki o sıcaklığı, aile ortamını kurmaya çalıştım. Giderek konak ilişkileri yok oldukça, ki bizimki de apartmandı fakat annem konaklıydı hakikaten. Orada ud dinlenir, bütün Müslüman ritüelleri, dualar edilir bir de tiyatro oynanırmış. Annem fellah olurmuş, yutarmış herkes. Bildiğin kostümlü tiyatro yaparlarmış yani... Yaratıcı drama çalışmalarında bu sıcaklığı esas aldım. Hep batıdan yardım alıyoruz ya, bir gün Nicholson geldi çalıştırmak için bizleri, egzersizler veriyor. Ancak biz Akdenizliyiz, uymuyordu. Kuzeyliler hep bir hadise bekler, iki sevgili bir araya gelsin diye... Böyle egzersizler veriyor, bir gün treni verdi. Hacettepe’deki bu çalışmalarda, kendisine, bizde ille de iki genç trendeyken, kaza olmasını beklemez, bir bahane uydurur konuşurlar, dedim.

 

Anneniz tiyatroya bu kadar kabiliyetliymiş. Sizin profesyonel olmadan önceki çabalarınız nelerdi?

 

Şarkı söylüyordum, tiyatro yapıyordum, sinemada gördüğüm Carmen Miranda’ları yapıyordum, Shirley Temple vardı step yapardı, onu taklit ederdim. Baleye de götürüyordu annem, bacakları çirkin olmasın diye... Fakat evlendikten sonra, daha teorik konulara gireceğim sandım. Beklan Actors Studio’ya kabul edildikten sonra ben de hobi amaçlı katıldım.

 

Beklan Hoca sizden önce başladı tiyatroya o zaman?

 

Çok sonra farkına vardık, Beklan Boğaziçi Üniversitesi’nde Hamlet üzerine tez vermiş. Cevat Çapan ile tiyatro yaparlardı o zaman. Robert Kolej’de tezine rast geldik. Ben tiyatro yapıyordum, sonra düşünmedim. O ise düşünüyordu, yapmıyordu. Bakın ailelerin getirdiği şeyler oluyordu. Belki de benimle evlenmesi de, Amerika’ya gidecek yakışıklı bir adam beş ay önce evlenip kadın takar mı peşine...

 

Nasıl tanıştınız?

 

Annemin şiir matinelerine geliyordu.

 

Trenin çarpışmasına gerek yokmuş yani...

 

(Gülüşmeler...) Ne güzel ironi oldu yani, evet... Ben Amerika’yı sevmiyordum, çok zorla oturdum dört sene... Ama Amerika benim için çok iyiydi, beni seviyordu. Çünkü ben Fransızca biliyorum, iletişim için iyi... O zamanlar Türkiye dışına para çıkaramıyorduk biliyorsunuz. Talebe birliği izin çıkarıyordu Ankara’dan para çıkıyordu. Biz Yale’e girmeyip Actor Studio’a girince bu paradan olduk. Beklan İngilizce biliyordu ben Fransızca... Dame de Sion’dan bir kız arkadaşım vardı. Onun da yardımıyla, on beş günlük gençlerin alındığı bir mağazada çalışmaya başladım. Noel zamanıydı... Süs pamuk satıyorsun falan... Beni o reyona koydular. Büyük bir mağazaydı, şimdi yok... Sonra ben bütün mağazaları gezmeye başladım, başarılı oluyorum çünkü anlatıyorum. Bir de renk, boya bildiğim için... Pudraları da o zaman yapıyorduk. Zenciler geliyordu. İngiliz kadınlar, beyaz koyuyordu, öyle olunca una girmiş çıkmış gibi oluyordu. Ben biraz kahverengi ve pembe koyuyordum. Pembe koyunca güneşte yanmış gibi oluyor. Sonra onlar artık bizim Türk usulü biri pasta getiriyor, diğeri çiçek getiriyor.

 

Tiyatro eğitimi de devam ediyor öte yandan... Zorlu bir eğitim olmalı?

 

Öyle bir yerdi ki orası... Elbisemizi kendimiz dikiyorduk. Sabah kaça kadar dayanabilirsek... İki sene sonra oyunlar oynamaya başladık. Bir de yaratıcı drama çalışmasına girdik, çok faydalı oldu benim için... Boş alan kavramı vesaire... İki sene teorik ders aldık. Elia Kazan, Jashua Logan, Marlon Brando... Orası vakıf gibiydi. Marlon bitirmişti ama oraya rolden soyunmaya gelirdi. Bir rolden nasıl çıkarım diye... Bizde sadece Halit Ergenç yapar.... Ben onlara aziz oyuncu diyorum, ötekilerine...!!!

 

Beklan Hoca nasıl evlenme teklif ediyor?

 

Anadolu kulübünde Beklan annemi dansa kaldırıyor. Annem de biraz deli karı tabi, Aliye’lere Şirin Devrim’lere benzer biraz... Onlar da Girit kökenli, delilikleri var... İşte “kızınızı istiyorum” demiş. Annem, “sen kaç yaşındasın bakiim” diyor, Beklan “23” diyor. İşte “efendim Amerika’ya gideceğim” deyince “aa bir de Amerika’ya gideceksin” diyor annem, “bir de evleneceğin mi oğlum!”.. Kız annesi böyle konuşur mu? Beklan da “bu reddi cevap mı efendim,” demiş. Annem, “yok ayol, istiyorsanız evlenin tabi” demiş... Sonra babama gidiyor bu hadise... Babam daha ciddi bir adam tabi... “Kimlerden diye” soruyor, annem “çok iyi süt emmiş, sağlıklı” diyor...

 

Hayatı ve sahneyi uzun süre paylaştınız!..

 

Beraber geliştirince iki insan kendini, evlilik daha sağlam oluyor. Çünkü ikinci bir estetik bulamıyorsun hayatında. Bilhassa oyuncu olduğunda... Çünkü hep güdülüyorsun. Beklan haklıymış, o rejisördü. Tercihini sanattan yana koydu, isteseydi çok para da kazanırdı...

 

Onsuz, sahne ve hayatın dengesi nasıl?

 

Yok daha rahatım çünkü o çok titizdi. Birçok şey çıkmazdı. Ne yapayım, mesela Troyalı Kadınlar çıkmazdı. Ama çocuklar iyi çalıştı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için bu çalışmayı hazırladık... Bir şey öğrendiler, üçgenlerin üzerinde her bastıkları yerde nerede olduklarını biliyorlardı ve bunu seyirci önünde yapabiliyorlardı. Dolayısıyla Beklan olsaydı, koymayacaktı onu herhalde... Öyle...

 

Batılı bir eğitim almış olmanıza rağmen, kültürle, yerel olanla ve tasavvufla da güçlü bir bağınız var. Bu bağlar nasıl kuruldu?

 

Ben liseyi Fransa’da okudum. Fransa’ya gittiğimde benim edebiyat hocam, Kur’an-ı Kerim’i getirdi bana... Edebiyatım çok iyiydi, bir de görüyordu. O Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e felsefeci kimliğiyle bakıyordu. “Zamanımızda” dedi, “Platon’dan ve Aristo’dan sonra insanı ve bedeni kaale alan en önemli filozof” dedi. Hani dindar da olmasan, bu hakikati kabul etmek durumundasın yani. İnanmasan, Müslüman olmasan da.... Bizim zamanımızda eski Türkçe’ydi, biz okuyamıyorduk, Kur’an’ı öper başımıza koyar rafa koyardık. Onu o zaman okuduktan sonra birçok teorinin, kuramın kaynağının Kur’an-ı Kerim’de olduğunu gördüm. Mesela Gestalt denen adamın anlattıkları Taha suresinde ifade ediliyor. Bu daha Kur’an-ı Kerim’de... Tasavvufa girdiğinde Hegel, Hegel’in doğa içinde kodladığı adamı görürsün. O psikolojide bitiriyor, bizde doğada bitiyor. Ben onun için diyecektim ki imam hatip okullarına niye teolojileri koymuyoruz. Dinleri koysak zaten bizimkinin en iyi olduğunu görecek. Benim korkum yok yani...

 

Ne diyor Yunus Emre, “ben sana armut parası veremem, nefes veririm” demiş. Niye o yaşlı kadın eğiliyor da batılı bağdaş kuramıyor. Bir bedenci gelmişti bize, “kim bağdaş kurarsa bir çikolata vereceğim” dedi. Bütün çocuklar kurunca şaşırdı. Ben de “bizim alaturka yüznumaramız var, bütün çocuklar rahat bağdaş kurabilir” dedim.

 

İyi insan, iyi oyuncu... Reçete nedir?

 

İyi insan fena insanın da derdini bilir. Kötü insan oynayacaksan, dünya kötü, sen kötü değilsin, onu oyna derim. Rolü daha iyi incelemek, siyah beyaz olmamak çok önemlidir. Tahliller iyi oluyor. Günümüzde tiyatroda oyunlar acele çıkarılıyor. Konservatuarda tür öğretmiyorlar. İyi oyuncu her rolü oynar, mümkün değil. O zaman rejisör epik oyun koyacaksa bir de onu öğretmeye çalışıyor.

 

Türkiye’den uzakta kaldığınız süre, nasıl bir farkındalık oluşturdu sizde?

 

Biz öyle bir devrede yaşadık ki, vatanperverdik. Şimdi vatanperverlik sadece toprakla olmuyor, kültürünle oluyor, kimliğini koymakla oluyor. Belki orası bize iyi bile geldi, ters ayna gibi... Siz bilmiyormuşsunuz, biz biliyormuşuz türünden önyargıları yaşadık. Çok sinirlendiğim zaman müzisyenlere 5 8’lik atıyorum, sen konuşma diyorum, böyle hırslarım var onlara yani...

 

Kültürel olarak bir ikinci sınıf durumu oluşturuluyordu yani...

 

Yunus Emre’yi Dünya’ya anlattığım zamanlar... Montrö Festivali’ndeyiz, kamyonetlerin üzerinde canlı yayın yapıyor. Cafelerin içinden de seyrediyorlar... Ben o başörtüyü koyunca ve Koca Öküz’ü söyleyince herkes seyrediyor ve ben programda kaldım yani... Televizyona beraber çıkacağız ABBA’nın başındaki çocukla... Ben de tanınmamış bir Türk kızıyım ama gösterim de tutuyor... O belki Fransa’dan isimli biri bekliyor. Adama canlı yayında, “nece konuşacak bu” diye sordu. Ben de Fransızca konuştum adama, “mösyö burası Fransa” dedim, “istiyorsa İngilizce de konuşabiliriz” dedim. İş nereye kadar gitti, bu bir şey bulmuş, üstü örtülü... Örtüyü açtı, baktım bizim kanun... Bir de Turizm bakanlığından görevli gidiyorum, orada pespayelik yapamam... “Mösyö başka kültürlerden esinlendiniz mi bu sazı yaratırken” dedim. Artık bundan daha terbiyeli sorulur mu? “Yoo,” dedi. “Ama benim bildiğim, 9. asırda Türkiye’ye gelen, aslı bir Arap sazıdır” dedim. “Bunun ismi kanundur” dedim. “Sen ne söylüyorsun ya, ben çocuklarımı uyuturken korsanlar geliyor diye söylenirdim” dedi. “Sen biliyormusun ki bizim ordumuz atların üzerinde arplar olduğu halde gidiyordu savaşa; o senin korsan dediğin de deniz korsanlarıydı, Osmanlı’nın korsanı yoktu” dedim.

 

Yunus Emre’ye Turizm Bakanlığı teklif getirmeden önce bir ilginiz var mıydı?

 

Hiç bilmiyordum... Yunus’u hiç tanımıyordum, tasavvufu da bilmiyordum. Erkan Özerman menajerliğimi yapıyordu, bir dede buldular bana Ankara’da... O bana Yunus’u öğretti. “Padişah varsa o Yunus’un sözü değildir,” dedi. “O üzerine başka bir şey koymaz,” dedi. Almanya’da Yunus çalıştık, Peter Stein, hayretler içinde kaldı, bu nasıl adam diye... Şeyh Galip, “Güneşi tanımak istiyorsan, Nilüfer Çiçeği ol,” diyor. Nilüfer, pislik içinde bir çiçek, sonra bakıyorsun lotus... Güneşi takip ediyor, onunla doğuyor ve batıyor. Demek ki pislik içinde de temiz kalınabiliyor... Başka türlü bir diyalektik oluyor. Daha kararsız dengede oluşan şeyler oluyor, o da yeniyi getiriyor tabi...

 

Ne öğrendiniz Yunus’tan?

 

Yunus bana bir şeyler görmeyi öğretti. Yani fazla soruşturmayı da düşünmedim, oldum ben, hep oldum. O şeyin içinde buldum kendimi... Fransa’da canlı yayına çıkıyorum, “Ben giderim yane yane”yi birkaç kez söyletti. “Neden?” diye sorduğumda, “bakıyorum” dedi “aynı hareketleri yapıyor musunuz diye”... Canlı yayında ben sahnede bulutu görüyordum. Ama kamera önünde dışarıda bir şey görmek zor oluyor. Ben bulutun içinde görüyordum elimi, bulut koymuşlar oraya... Dedim “keşke söyleseydiniz, daha neler hayal ederdim.” Bu görme, Yunus Emre’den sonra geçti bana. Beklan ile imge paylaşırdık. Jean Darc çalışıyoruz, Beklan, “öyle zaferi kazandım diye mutlu mesut gitme, atının altında ölmüş insan bedenleri var dedi...” Ben böyle giderken yolun sağında solunda selvi ağaçlarını görüyordum. Gerçekte sahnede yok yani... Yıllar sonra bir seyirci, o selvi ağaçlarını gördüğünü söyledi. Ben, yok dedim fakat “zaman geçti hatırlamıyorsunuz,” dedi. Şimdi gel de orta oyununa inanma şimdi... Ve inanıyorum ki şaman gibi aziz oyuncu o... Ama imgen var ise...

 

Gazinolarda da Yunus Emre söylüyorsunuz, Zeki Müren’in sahnesinde!..

 

Evet, gazinoda Yunus Emre söyledim. Ben artık şarkı söylüyorum o zaman... İçkili gazinoda çıkacağım. Zeki Müren’e dedim “Siz şarkı söyleyince tamam tabak çatal sesleri kesiliyor da nasıl olacak bu şimdi...” Servisi kesiyorsunuz... Ajda’nın yerine benim programı koymuşlar... Ve çıt çıkmadı biliyor musun, Yunus Emre söylerken... İnsan başka bir şey, insanların zihnine ruhuna hitap ettiğin zaman ah evladım, canlarını size verirler...

 

Sizin ailenizden gördüğünüz bu birlikte yaşama duygusu, kalabalık olma hali, çok güçlü bir damar olarak hayatınızda yer ediyor. Sizi tiyatroda bugün “anaç” kılan şey de bu mudur?

 

Bizim aileden gelen bir şey o biraz... İnsan varlığı bizim için çok kıymetli... Çöp değil yani... İnsan varlığı o kadar kıymetli ki, bir de kalanlar kıymetini bilip ölümsüz kılmazsa, hayvandan farkımız yok... O da hatırlamak işte... Hayvanlar diyor, anasını hatırlamaz... Oidipus niye onlarla gidiyor yaşamaya... Antigone, hem kızı hem kardeşi Oidipus’un, niye ormana gidiyor... Kaplan beş ay bakıyor ailesine, sonra unutuyor... Hüseyincim, iyileştim şimdi...

 

Siz Muhsin Ertuğrul’un “çocukları” arasındaydınız. Muhsin Bey’in “batılı tiyatro”yu ithal ettiği söylenir. Nedir Muhsin Hoca’nın yanlış bildiğimiz doğruları?

 

Muhsin Hoca, Yunus Emre’yi yaptığım zaman, “aferin yavrum, nereden buldun sen,” dedi... “Bak” dedi, “ben her Perşembe günü Mevlevihane’ye giderdim,” dedi. Bilmiyordum. Şimdi ne yapsın, gidiyorum diye bayrak mı diksin... Muhsin Hoca istiyordu ki tiyatro halkın yeri olsun... İnsanın ritüellerini tiyatro camiası altında performe etsin isterdi.

 

Bir kısım “çocukları” Muhsin Hoca’yı tiyatrodan gönderdiler, denir...

 

O sıra tiyatroda yerinden yönetim tartışılıyordu. Muhsin Hoca, “Yerinden yönetim üç oyun çıkarmaktır” dedi. Kendisi üç oyun çıkarır, gezdirirdi. “Biz fakir milletiz, niye yük olayım,” derdi. Ama onun başına gelmek isteyen Başar Sabuncu gibi isimler Muhsin Hoca’ya karşı çıktılar.

 

Sinemacılar da sevmez Muhsin Hoca’yı. Ne yapsın, o zaman senaryo yazarı yoktu, o da İbsen’in yazdıklarını yerlileştiriyordu, sanki burada yaşanmış gibi... Tabii ki sinema oyuncusu yoktu elinde, Cahide vardı... Her çektiğini gece seyrederdi, eksik bir şey varsa da ertesi gün çekerdi. Bunları unutuyor sinemacılar... Belki de çok düzgün şeyler getiriyordu da onlar yapamıyordu da ondan mı acaba... bu kadar kızılır mı insana... En iyi repertuarı yapardı. Ne oluyordu, Necip Fazıl’ın oyununu da Nazım Hikmet’i de koyardı.

 

Tiyatronun geleneksel tiyatroyu savunan kanadından Behzat Butak, Vasfi Rıza Zobu gibi isimler ile görüş ayrılığı olur muydu?

 

Ben Behzat babayla çok oldum. Behzat baba bizimle gelir alay ederdi, Jean D’arc’ı çıkarırken. Çünkü Muhsin Hoca’nın odasındaydı, çok severdi. Muhsin Hoca cenazesine gitmedi dediler, oysa gittik biz kapısına, yüzü şişti böyle oldu adamın, ağlamaktan... Vasfi Bey oyunlarına bizi almazdı... Ben Rumca da biliyorum. Bir gün geldi “Sen kendini şey mi sanıyorsun!” dedi, ben de “Hocam siz de rol verin, oynarız” dedim. Yani bizi Muhsinci yaptılar... Hamlet’i oynadım. Zihni Rona, Mücap Ofluoğlu “Ayla oynar” demişler. Bu rolümle ödül aldım ancak “tiyatro kolektif bir sanattır” diyerek ödülü reddettim. Onlar bana kambur gözüyle bakmazlarsa ben nasıl kamburu oynayabilirim.

 

Tiyatro egosu yüksek bir sanat... Siz “ben”den çok “biz”i önceleyerek bu sanatı icra ettiniz. Hayatınız da daha çok “biz” üzerinden gelişiyor. Zor olmuyor mu?

 

Ben “o” diye çalışıyorum... Ben çocuklara biyografinizi kendinizden “o” diye bahsederek yazın diyorum, çoğunluğu ben diye geliyor. O zaman sübjektif ruh oluyor, objektif ruh olmuyor. Yani patolojik bir şey değil, zihin katmanında yarattığın kitap, ampül... Konservatuarlarda yok, psikologlar bilmiyor ayol... Nasıl olsun... Freud okuduysa bütün hastalarını ona göre tedavi ediyor.

 

Beklan Algan’a, eşinize bir mektup yazdınız. Nasıl bir ihtiyaçtan çıktı bu mektup?

 

İşte mektupta yazdık yapabildiklerimizi... Öğlen yemekler yapıyoruz çocuklara... İki senede ne yapacağız... Bizim Beklan ile çıkışımız, çocukların kendi yolunu bulmasıydı...

 

Tiyatro Araştırma Laboratuarı’nı kurdunuz, tiyatroya dair araştırmalar yapıyorsunuz. Bulduklarınız ne kadar kabul gördü?

 

Her yeniyi getiren insanla alay ediyorlar, bunu da biliyoruz. Yeni yöntemleri araştırıyoruz. Ya tutar ya tutmaz yani, halkın beğenisi sonuçta... Seyir özgürlüğünü de göz önünde tutmak gerekir. Seyirciye ille böyle tiyatroyu seveceksin diyemezsin ki... Tiyatro bunu yapmazsa zaten hiç yaşamasın daha iyi...

 

Bugün kendinizi Doğu’ya mı Batı’ya mı daha yakın hissediyorsunuz?

 

Batı tükendi... Ben ne yapayım ki... Batı felsefeleri de tükendi... Yani psikolojik patolojik hastalık olmaya başladı... Beaudrillard’da psikiyatrlar bile hastalıklı... Çocuğu anneye babaya benzetmek için çabalıyor. Ne fena, değil mi? Teşekkür ederim ayrıca, bu düşünürü önerdiğin için. Sizinle bir ara oturup, nehir söyleşiler yapalım... Attila İlhan ile Selim İleri yapmıştı. Çok şey öğreneceğim sizden...

 

Bugünden geçmişe, gençliğinize baktığınızda ne söylemek istersiniz?

 

Vatanperverdik aslında... Hitler olmasa, rahatça nasyonal sosyalist olduğumuzu söyleyebilirdim. (Gülüşmeler) Şimdi yanlış anlarlar... Annemi şöyle kandırırdım. İstiklal Marşı’nın ikinci dörtlüğünü okurdum, “Yine mi komünist propagandası yapıyorsun” diye kızardı. Ben de “İstiklal Marşı ayol,” derdim. Babam matrak adamdı, “ben kompradorum, değil mi?” derdi, hani her şeyi koparıyor ya...

 

Arkadaşlıklarınız nasıldı?

 

Menderes zamanı, kızı, damadı biz hep solcuyduk. Anadolu tribünündeyiz. Hepimiz de bir yerlerde okumuşuz. Amerika’dan gelen bir petrol mühendisi çocuk, bize “Siz komünistmişsiniz, öyle mi?” dedi... Biz de “Evet, öyle, sen de olursun” dedik. Bir hafta sonra kendisi geldi, petrol kuyusu orada, rezervi Amerika’daymış, açamıyorlar, bunu anlatıyor bize...

 

O dönem acıların da canlı tanığısınız öyleyse?

 

Karşıda nasıl çektik o acıyı biz ya... Menderes’i asıyorlar, biz de Büyükada’dayız. Hep arkadaştık. Fatin Rüştü Zorlu’nun kızı... Ama onlar çalıp çırpmadı ya, zengin aileydi onlar... Niye öyle yaptılar...

 

Yanlış şeyler de yaptık biz de yani, sol sol dediğin zaman... İhtilal sonrasıydı galiba, Musa Paşa’ya gitmiştim. “O radyo evine geleceğim, o komünistleri şöyle böyle yapacağım” dedi. “Paşam belki tanıyorumdur, kimler?” dedim. Meğer, Azra Erhat ve Bedri Rahmi Eyüboğlu imiş... “Paşam” dedim “yapma, sen Yunanlıyı seviyor musun, bu Yunanlı değil Anadolu diyor” dedim. “Sahi mi?” dedi... Çok şeyler yaşadık...

 

Gençlere ne öğütlersiniz?

 

 

Genç olunca insan, kızamıyorsun da... Ben şimdi artık şunu diyorum, bir şeyi eleştirdiğin zaman yerine yeni bir fikir getir. Hatta ben üç günlüğüne şu fikirdeyim, de. Ben üç günlük bu kadar düşünüyorum de...

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *