“BİZE GLOBALİZASYON DİYE YUTTURULAN ŞEY ASLINDA STANDARDİZASYON ” PROF. DR. M. BAHA TANMAN

Prof. Dr. M. Baha Tanman, 11.12.1952’de İstanbul’da doğdu. 1967’de Saint Michel Fransız Ortaokulu’ndan, 1970’te Saint Joseph Fransız Lisesi’nden, 1975’te Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Eylül 1975’te doktora yapmaya başladığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk ve İslam Sanatı Kürsüsü’nde (Anabilim Dalı’nda) 1976’da asistan (araştırma görevlisi) oldu. Prof. Dr. Oktay Aslanapa’nın danışmanlığında başladığı, Prof. Dr. Semavi Eyice’nin danışmanlığında sürdürdüğü “İstanbul Tekkelerinin Mimari ve Süsleme Özellikleri” başlıklı teziyle 1990’da doktor payesini aldı, 1991’de doçent, 1996’da profesör oldu. Halen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, Türk ve İslam Sanatı Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapan M. Baha Tanman aynı zamanda Suna ve İnan Kıraç Vakfı, İstanbul Araştırmaları Merkezi Bilim Kurulu Başkanlığı’nı da yürütmektedir. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi ile Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde çok sayıda maddesi, ayrıca yurt içinde ve dışında akademik dergilerde makaleleri, kitap bölümleri yayınlanmış, çeşitli kitapların editörlüğünü üstlenmiş, birçok uluslararası ve ulusal kongre, sempozyum ve seminere katılmış, mimarlık tarihine ilişkin tebliğler sunmuştur.

 

Baba tarafından Rumeli asıllı olan Baha Hoca’nın büyük dedesi Serez Ayanı İsmail Rasih Bey, dedesi Serez mebusu ve Selanik Belediye reisliği yapmış Ahmed Hulusi Bey, babası ise mübadeleden sonra İstanbul’a gelip, Rumeli’ndeki toprakları karşılığında verilen Söke Menderes Ovası’ndaki denizden dolma, çorak, tuzlu araziyi tarıma elverişli hale getirene kadar yılmadan çalışan Cumhuriyet’in ilk yıllarında Devlet Deniz Yolları’nın kuruluşunda yer almış Gemi İnşaat Mühendisi Fahri Bey’dir. Anne tarafından hikâyesi Kastamoni’ye dayanır. Büyük dedesi Kazasker Tevfik Efendi, dedesi ilmiye sınıfından Çerkeş Şeyhizade Mehmed Bahaeddin Bey, annesi ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Romanoloji bölümünden mezun, okumaya meraklı, Anadolu’daki toprakların yeniden hayata geçirilmesinde eşiyle mücadele eden Osmanlı hanımefendisi mirasına sahip bir Cumhuriyet kadını, eleştirileri ve öyküleri çeşitli dergilerde yayınlanmış Saffet Hanım’dır.

 

Mevlevî Dünyası’nda Bahariye Mevlevîhânesi adlı kitabın çalışmalarını birlikte yaptığımız Baha Hoca’yı bu söyleşi bahanesiyle tekrar ziyaret etmekten büyük keyif aldım. Her sohbeti bir kültür tarihi dersi niteliğinde olan hocamızla Pera’daki İstanbul Araştırmaları Merkezi’nde görüştük. Annesinden bahsederek başladık konuşmaya, birçok konuya değindik. Anadolu’daki ve İstanbul’daki kültürel mirası anlamak için ne yapmamız gerektiğini, geçmişle günümüz arasındaki bağı kurabilmek için nasıl çalışmalara ihtiyacımız olduğunu konuştuk. Edebiyattan sanata, sanattan mimariye… her soru başka bir cevabı, her cevap başka bir soruyu çağrıştırdı.

 

......

 

Sayın Hocam, sohbetimize biraz ailenizden söz ederek başlamak istiyorum. Rahmetli anneniz Saffet Tanman’dan ve ailenizden bahsedebilir miyiz? Saffet Hanım Türkiye’nin ilk edebiyat bölümü öğrencilerinden, değil mi?

 

Annemler aşağı yukarı edebiyat bölümünde ilk kuşak sayılırlar. Annemden yaşlı Samet Ağaoğlu’nun kız kardeşi Süreyya Ağaoğlu vardı, hukuk mezunu. Ama yine de ilk kuşaklardan diyebiliriz.

 

Tanpınar’ın öğrencisiyim diye yazıyor kitabında.

 

Tabii tabii, hem öğrencisi hem de hoca talebe ilişkisi ötesinde dost da kalmışlar, hayatlarının sonuna kadar.

 

Yani siz Tanpınar’ı tanıyordunuz o zaman?

 

Vallahi vefat ettiğinde ben sekiz yaşındaydım, dolayısıyla sima olarak hatırlıyorum. Annemin Edebiyat Fakültesi grubuyla haftanın en az bir günü buluşup dışarıda sohbet etme âdeti vardı. Muhtelif yerlerden gelirler, Beyoğlu’nda Lebon’da buluşurlardı. Şimdi Lebon’un yerinde başka bir şey var. Markiz de fast food restoranı (!) oldu biliyorsunuz. Lebon’un yeri Markiz’in karşı sırasındaki yokuşun köşesinde.

 

Buluşmada dört beş hanım aynı anda konuşuyor, herkes birbirini anlıyor. Zamanımız kısıtlı, herkes akşam yemeğinden önce evinde olmak istiyor diye anlatırdı annem. Rahmetli Nesterin Dırvana, aynı sınıftan, Fransız Filoloji profesörü, “Nesterin Teyze” derdim, onunla çok yakındı annem. Kız kardeşi vardı, Hukukçu Bihterin Hanım. Sonra Süheyla Hanım, Süheyla Bayrav, o da fakültede kalmış, hoca olmuş Fransız Filolojisi’nde. Mina Urgan İngiliz Filolojisi’nde, Safinaz Hanım vardı Alman Filoloji’sinden, ufak tefek bir hanım. Bir de bey hatırlıyorum tütün kokan, devamlı sigara içen, tombalak, orta boylu falan. Yani Tanpınar’ın siması var zihnimde ama sohbetinden zevk alacak yaşta değildim maalesef. Altmış bir yaşında vefat etmiş, yanlış hatırlamıyorsam.

 

Doğru, oldukça genç.

 

Tabii annemlerin çok büyük şansları hatta birkaç şansları var. Benim doktora sınıfım büyüklüğünde, sekiz-on kişilik sınıflarda okumuşlar. Aralarında Yahudi olmayan, sosyalist olanların da bulunduğu, bir kısmı Hitler’in ideolojisine muhalif olduğundan Almanya’yı terk etmiş çok kıymetli, uluslararası değerde hocalardan ders almışlar. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi üzerine Amerika bunların hepsini çekip almış.

 

Bu Türkiye için önemli bir kayıp değil mi, yani niye tutamamış Türkiye onları?

 

Başımızın belası olan bürokrasi yüzünden benim bildiğim. Ayrıntılı olarak bilenler vardır mutlaka. Bu insanlara Amerika’nın önde gelen üniversitelerinin teklif ettiği maaşla bizimkilerin teklif ettikleri arasında çok ciddi farklar var. Daha da önemlisi, Amerika’nın onlara tahsis ettiği zengin araştırma fonları. Bazıları çok üzülerek gitmişler. Annemin anılarında okumuşsunuzdur, yıllar sonra babamın görevi nedeniyle New York’ta bulunuyorlar ve Columbia Üniversitesi’nde Prof. Dr. Leo Spitzer ders verirken sürpriz yapıp amfiye giriyor annem. Profesör, “En kötü günlerimizde bize kucak açan ülkenin insanı geldi ve benim meslek hayatım boyunca en sevdiğim öğrencilerimden, Türk öğrencilerimden birisi geldi. Dersi tatil ediyorum,” diyor.  Annemi alıyor, sohbet ediyorlar, evine götürüyor hanımıyla beraber yemek yiyorlar falan. Gözleri dolmuş adamın, öz kızına rastlamış gibi. Bir kere o insanlarla tahsillerini yapmışlar, bir de bir gelenek var dediğim gibi; sınıfları küçük. Avrupa’da hâlâ devam ettiğini zannetmiyorum çünkü her yerde şimdi sayı artıyor. René Guénon’un kitabı aklıma geliyor Çokluğun Hükümranlığı. Şimdi onu yaşıyoruz işte…

 

Ne kadar doğru!

 

Hakikaten yani ufuklu insanlar bunlar. Dolayısıyla bu öğrencileri hafta sonu evlerine çağırıyorlar, hanımları yemek hazırlıyor ve amfinin ötesinde orada sohbet ederek bilgi iletişimindeler. Annem, “Bizim hocamız Fransız filolojisi konusunda hocalık ediyordu fakat ana dili Almanca, onun da filolojisini biliyor. İngilizceyi ana dili gibi, eski Yunancayı, Latinceyi biliyor ve pratiği olmamasına rağmen Türkçe’nin de sentaksını biliyor’, derdi. Bunlar yalnızca Amerika’dan dünyaya yayılan “Ben ihtisasımla sınırlıyım, bunu bilirim,” tarzında değillerdi.

 

Uzmanlıkla sınırlı değil bildikleri, bizde nasıl şu anda?

 

Bizim Sanat Tarihi Bölümü’nün geleneğinde vardır, hâlâ devam ettiriyoruz eski usulü. Ben yalnızca Selçuklu Devrini bilirim, ne Osmanlı’dan anlarım ne Bizans’tan anlarım diye bir şey yok. Bizde herkes herkesin dersini verebilir mesela. Bir nedenle giden arkadaşın yerine ihtisas alanım olmayan ama o konuda birazcık da çalışarak hafızamı tazeleyerek ders verebilirim. Bu eski Avrupa üniversite geleneği, şimdi o büyük ölçüde değişti maalesef. 

 

Yani çok yönlü insanlar bunlar. Yalnızca Fransız Edebiyatı’nı konuşmuyorlar, felsefeden de konuşuyorlar, Türkiye’de o zaman dil devrimi gündemde. İlginçtir, o da var anılarında biliyorsunuz. Bu hocalar dil devrimine karşı “Aman yapmayın bunu!” diyorlar. “Sizin Türkçeniz, Arapça, Farsça gibi dillerden kelimeler alarak çok zengin bir kelime haznesine kavuşmuş. Bunu budarsanız dili fakirleştirirsiniz, fakirleşen dille yapılan düşünce de fakirleşir, aslında en önemlisi budur. Çağrışımlarınızı ortadan kaldırıyorsunuz!”

 

Bir araştırma sonucu şöyle göstermiş: Okul ders kitaplarındaki kelime ve kavram sayıları Amerika ve Almanya’da yetmiş binin üzerinde, Japonya’da kırk dört bin civarı. Oysa Türkiye’de yaklaşık yedi bin! Tabii ki ifade etme zorluğu çekiyoruz.

 

Acıklı değil mi! Ben bunu mesela kendi öğrencilerimle yaşıyorum. Bir de çeviri yapmak mecburiyetinde kaldığım zaman çok zorlanıyorum. İngilizcede ya da Fransızcada önümdeki metinde olan nüansın eski dilde karşılığını biliyorum; ama bugün o kelimeyi kullansam, yanına dipnot atmam lazım, çünkü kimse anlamayacak. Düşünebiliyor musunuz, bugün on sekiz yaşındaki öğrencilerimden birçoğu “mamafih” kelimesini bilmiyor. Yani desem ki mamafih bir surenin adıdır, dinî kültürleri zayıfsa ya da yoksa “Tamam” diyecekler. Bu kadar kopulmuş bellekten yani. Dolayısıyla mesela bugün çocuklara da söyledim, “Alıştığım dille değil, sizin anlayacağınız dille ders anlatıyorum ve bu zaman zaman çok yorucu oluyor. Siz bunu hissedemezsiniz.” Çünkü düşünüyorum kelimeleri, kafamda çeviriyorum.

 

Başka bir dil gibi değil mi?

 

Halbuki Paris’e gittiğim zaman kendimi hiç zorlamıyorum, gayet rahat anlatıyorum, nasıl olsa bunlar anlayacaklar, anlıyorlar da zaten.

 

Evet, sanırım bunu tekrar toparlamak için çalışmak gerekiyor. Bir anekdot dinlemiştim: Atatürk ilk olarak sadeleştirilmiş Türkçeyle konuşmasını yaptıktan sonra kürsüden iniyor ve Falih Rıfkı Atay’a, “Bu böyle olmadı, tekrar düzeltelim,” diyor. Çünkü kendisi bile konuştuğu yeni Türkçeden rahatsız oluyor.

 

Nutuk’un ilk metnine baktığımız zaman da görüyoruz bunu zaten. Kendisini yakından tanıyanlardan dinledim bunu: “Osmanlıcanın süslüsünü severmiş.” Münevver Ayaşlı adında bir akrabası vardır babamın. O da Boğaziçi, İstanbul üzerine anılarını yazmıştır. Bir büyükelçiyle evliymiş ve Ankara’da bulunmuşlar. 1920’li yılların sonlarında, 30’lu yıllar, aynen şunu söyledi bana. “‘Bir hadise cereyan etti’ veya ‘Bir hadise oldu’ yerine, ‘Bir hadise tahaddüs etti’ dermiş Atatürk. Ancak medreselilerin falan kullandıkları tabirlerdir bunlar. Bu arada annemin kuşağının ikinci şansı, İstanbul’da Ahmet Hamdi Tanpınar’la eski semtleri gezmeleri. Bu ne demek düşünebiliyor musunuz?

 

Her yönüyle farklı bir bakış açısı, büyük bir şans.

 

Şimdi ne o semtler var ne de beraber gezecek Tanpınar. Mesela “Koca Mustafa Paşa’ya gitmeyi çok severdi,” diyor annem. Yahya Kemal’in Kocamustafa Paşa şiirinden mi ilhamla bilemiyorum. O eski sokaklar, fakir düşmüş İstanbul ama hâlâ güzel çeşmeler var, yorgun eski konaklar… Ve devamlı kültür tarihi üzerine sohbet ederek dolaşıyorlar. “O ne yaptı, bu ne yaptı... gibi hiç amiyâne dedikodu yaptığımızı hatırlamam,” diyor. “Görüyor musunuz çocuklar, mezarlıklar bizim şehirlerimizin vazgeçilmez unsurudur, biz ölülerle beraber yaşamışız asırlarca, biz ölümden ürkmeyiz…” diyerek anlatırmış Tanpınar. Nitekim makalelerinde de görüyorsunuz onu. “Ölümü bizim kadar ehlileştirmiş ve onun ürkütücü vasfını silmiş başka kültür tanımıyorum,” diyor Tanpınar. Üsküdar’da, Çengelköy’de Koca Mustafa Paşa’da gezerek, konuşarak yaşıyorlar bunları. Böyle gıptayla dinlerdim. Bir de nedense bir şeyi çok severmiş, anneme de aşılamıştı onu. Boğaziçi’nde denize akan derelerin vadileri vardır, tabanları bostanlarla doludur. Çengelköy’de mesela, zemini tamamen bostanlarla kaplı, iki tarafında birer yol, yolun gerisindeki yamaçlarda bahçeli ahşap evler içeri doğru devam ediyor. O debdebeli yalılar kıyıda, daha orta halli mahalle dokusudur bunlar. Oralarda gezmekten çok hoşlanırmış. Bostan dolapları vardır, merkepler çeviriyor onları gıcır gıcır… işte durur, ara ara gözlemlermiş bunları. Birkaç şiirinde yakaladım onu ve düzyazısında da var. “Sıcak bir yaz öğle saati bostan gıcırtıları arasında, ondan sonra ahşap bir ev, sarmaşıklar sarmış evi…” filan.

 

Şu anda bize hayal gibi geliyor...

 

Tabii İstanbul o kadar hızlı değişti ki. Acaba neresi anlatılıyor değil mi?

 

Hatta anneme, sizin bu Erenköy’ün arka taraflarında ya da Çengelköy’ün dere içinde gezdiğiniz zamanları çağrıştırıyor bu şiir dedim. Şöyleydi galiba:

 

“Her şey yerli yerinde masa, sürahi, bardak”

Diye başlıyor, sonra bir yerde

“Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi”

Hatta bu mısraları ben de dilime dolamıştım.

“Biliyorum senin gölgede uyuduğunu,

Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin”

 

Heybeli’deki evimizde kuyu başı gibi bir yer vardır, üstü sarmaşıkla kaplı; sıcak günlerde yemek masamız orada durur ve orada öğle yemekleri yenirdi. Ben de bu mekâna şiirdeki adı takmıştım. “Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin yerde mi yiyelim?” diye sorardım.

 

O nükteyi sizinle paylaşacak bir ailede olmanız da büyük bir zenginlik hocam.

 

Doğru, nasıl söyleyeyim, gayret sarf etmeden, bana böyle hazır gelmiş bir şey. Hakikaten kısmet, iftihar edecek bir şey değil ama şükredilecek bir nimet muhakkak. Malayani sohbetler olmazdı bizde. Annem hayatımıza çok müdahil bir insan değildi, babam daha çok karışırdı ve  doğrudan söylerdi. Annemse dolaylı olarak anlatırdı. O anda değil ama zaman içinde tesir etti annemin söyledikleri. Yani hemen aspirin gibi başınızın ağrısını geçirmiyor ama uzun vadede etkili.

 

Ben o aile zenginliğinin size pek çok şey kattığını görüyorum zaten, ama bunu çok iyi değerlendirmişsiniz, hani kesintiye uğramamış gibi geliyor.

 

Vallahi daha çalışkan olsaydım, daha genç bir yaşta daha çok şey alabilirdim. Mesela babam derdi ki: “Sorduğun sorulardan belli, sen tarihe meraklısın.” On-on bir yaşlarındayım o zamanlar.

 

Ben de onu sormak istiyordum, anneniz edebiyatçı ama babanız tarihe meraklı bir mühendis. 

 

Babam Gemi Makine Mühendisi, teknik bir adam. Fakat babamın yaratılışı öyleydi, meraklıydı iyi manada yani. Mesela işi gereği Peru’ya gittiğinde, Lima’daki bir tersanede işi olduğu halde, o tarihte doğru dürüst yolu olmayan İnkaların başkenti Machu Pichu’ya çıkıyor… Velhasıl, “Sana,” dedi “Osmanlıca öğreteyim.”

 

Babanız kendisi mi öğretecekti size?

 

Bu çok ilginç bir bilgi.

 

İşte böyle enteresan bir adamdı. Rik’a harfleriyle Fransızca mühendislik derslerinin notlarını tutuyor. Sonra o notları Fransızca olarak karbon kâğıdı konmuş daktiloda yazıyor, yedi sekiz arkadaşına dağıtıyor. Velhasıl onun Osmanlıca teklifini kabul etmedim. Neden sonra Sanat Tarihi Bölümü’nde asistan olduk, o arada yaşım olmuş yirmi iki, ondan sonra öğrenmeye çalıştım.

 

Babam ilk dili olan Almancayı bir Türk’le evlenmiş Alman mürebbiyeden öğreniyor. “Hâlâ en iyi bildiğim dil Almanca,” derdi. Daha sonra Galatasaray’da Fransızca öğrenmiş, iş hayatında İngilizce. Çok pratiği olmasa da Arabi, Farisi metinleri de okuyabilirdi. Hafız olmasa da birçok sure, mesela Yasin ezberindeydi. “Bak sen İngilizce ve Fransızca’yla kaldın, üçüncü bir dil fena mı olur? Hadi gel senle Almanca çalışalım,” derdi. Ben kaçardım, ya denize ya oyuna. Şimdi pişmanım, anlatabiliyor muyum. Almanca da bilmek iyi olurdu.

 

Siz pişmansanız biz ne yapalım hocam ya da akademisyenlerimizin çoğu ne yapmalı?

 

Türkiye’de maalesef bu bir sorun. Kendi bölümümde müşahede ediyorum. Bizi yetiştiren hocalar; Oktay Bey’in (Aslanapa)  Semavi Bey’in (Eyice), Şerare Hanım’ın (Yetkin) kuşağı, beni emsal olarak almayın, ama benim kuşağıma ve benden sonraki kuşağa göre daha fazla yabancı dil bilirlerdi. Hele Cumhuriyet’ten önce doğanlar, Oktay Bey gibi örneğin. Kütahya’da doğmuş, mütevazı bir çevrede büyümüş fakat Fransızca, İngilizce, Almanca bilirdi. Osmanlıca’ya vakıftı, kitabeleri ve metinleri rahatlıkla okurdu. Arapça metinleri, İbn-i Rüşd’ü okurdu, şerhini yazardı demiyorum fakat yine de nasıl söyleyeyim yani Fransızların bir lafı vardır, “Başının çaresine bakacak kadar” derler, bilirdi. Şimdi o zenginliği kaybettik. Bütün dünyada bize “globalizasyon” diye yutturulan şey aslında “standardizasyon.”

 

Evet, maalesef!

 

Herkes aynı marka elbise giyecek, herkes coca-cola içecek, hamburger yiyecek ve Dünya’da bir tek İngilizce, daha doğrusu Amerikanca konuşulacak. “Yabancı dil biliyor musun?” diye sorduğumuzda, “Evet, biliyorum. İngilizce,” diyorlar. Başka? Başka yok! Halbuki bir ikinci dil, bir üçüncü dil... Hele hele uğraşı alanınız o dille ilgili çok literatür içeriyorsa önemli.

 

Geçen gün değerli bir profesörle konuşmam oldu. “Bölümde Klasik Arapça metinleri okuyamayanları yükseklisans veya doktora için kapıdan içeri almıyoruz,” dedi. “İngilizce, Fransızca bunlar zaten olmalı,” diyor, “üzerine bir Doğu dili mutlaka eklenmeli,” diye belirtmişti.  

 

Evet çok önemli. Mesela bir başka örnek: Hocalarımızdan Prof. Dr. Tarcan Yılmaz Hanım vardı, Topkapı Sarayı Müzesi’nden bizim bölüme gelmişti. Ondan dinlediğim bir şeyi aktarayım: “Ben çok gencim, burs aldım Londra’ya gideceğim. Londra Üniversitesi’nde SOAS’da (School of Oriental and African Studies) Geza Fehervari adında İslam sanatı uzmanı olan Macar bir profesör vardı, onunla maden sanatı çalışmaya gidiyorum. Tabii fevkalade Türkçe biliyor profesör. ‘Başlayalım artık. Klasik Arapça ya da Farsça bilir misiniz?’ diyor. ‘Hayır, efendim ama ben Osmanlıca okur yazarım.’ ‘Hayır,’ diyor, ‘Osmanlıca bir şey ifade etmez. İslam sanatı üzerine doktora mı yapacaksınız? Ya Arapça ya Farisi? Hem de bugünkü çarşı Arapçası değil, Klasik Arapça Arabiyü’l-Fushâ derler onu bilmelisiniz.’ Ben telaşlanınca, ‘Merak etmeyin bursunuzu bir sene daha uzatırız. Arapça öğrenmenizi tavsiye ederim,’ dedi. Arapça sınavını geçtikten sonra doktoraya kabul edildim.”

 

Şimdi bizde meraklı genç arkadaşlar var. Onların o heyecanını, merakını takdir ediyorum. Mesela birisi geliyor diyor ki, “Selçuklu döneminde astrolojik simgeler üzerinde tez yapmak istiyorum hocam.” Şimdi XIII. yüzyıl Anadolu’sunda güneş, ay, yıldız gibi birçok metafora ve gerek astronomik gerek mistik anlamda derinliği olan bu figürlere ait bir şey yapmak istiyorsanız, o dönemin asal kaynaklarına inmeniz lazım. Ondan sonra bırakın Farsça öğrenmeyi, Feridüddin Attar’ın Mantıku’t Tayr’ı, Mevlânâ’nın Mesnevî’si ile Dîvân-ı Kebîr’i, İbn-i Arabi’nin Fütûhat-ı Mekkiyye’si, efendim tüm bu kaynakları okumak lazım. “Ben,” dedim, “açıkçası bu yaşta senin teklif ettiğin konuya pek cesaret edemem, çünkü o kaynakların -ki bunlar çok bilinenleri- ve bunların ötesinde Türkçe’ye çevrilmemiş dünya kadar kaynak var. Dillerine vakıf olup onların içinden süzerek araştırma yapmak lazım. Yoksa filan kervansarayın taç kapısında sağda güneş var, solda ay var. Güneşin gözleri çekik, ayın gözleri toparlak, yani bu olmaz,” dedim.

 

Yani bunu yapmak çok sıradan, değil mi?

 

Londra Üniversitesi’nin talebi bize başta garip gelebilir ama aslında haklılar. Elinizde bir kâğıt, Arapça bilen arkadaş arayacaksınız üzerinde ne yazıyor diye. Olmaz! O lisana ve o kültüre vakıf olacaksınız ve o temelin üstüne bina edeceksiniz. Sanat tarihinin bugünkü geldiği yer bu. Daha önceleri sırf eserin deskripsiyonuna yani tarifine dayalı sanat tarihi çalışması yapılabiliyordu, çünkü pek çok şey ilk defa tanıtılıyordu, yani mimarlıktan söz edecek olursak. Ama şimdi iyi kötü Türkiye’de Selçuklu Çağı, Beylikler Çağı, Osmanlı Çağı’na ait binaların büyük bir kısmı, mimari eserlerin büyük bir kısmının katalogu var. Ayrıca fotoğrafı çekilmiş, çizimi yapılmış, kitabesi, tarihçesi filan anlatılmış.

 

Yeni bir şey ne söylenebilir, çalışmaları sıradanlıktan nasıl kurtarabilirler?

 

Muhakkak arşiv belgelerine inmek lazım. Dönemin seyahatnameleri, hatta bazen mekakıbnameleri okunmalı.

 

Edebiyat dünyasına inmek lazım, birleştirmek belki de.

 

Muhakkak tabii. Bir yandan asıl kaynaklara inilmeli bir yandan da dönemin edebiyatına ve kültürel hayatına ilişkin temel kaynaklardan yeni yorumlar çıkarabilmek gereklidir. Yani tarif etmenin ötesinde, “Neden öyle?”ye cevap vermek için bu şart. Aksi takdirde yapılan çalışmalar “malumu tekrar etmek”ten öteye geçmez.

 

Selçuklu döneminde Mevlânâ gibi âlimler yaşıyor. Ayrıca bu dönem, muazzam eserlerin verildiği dönem. İkisinin arasında bir bağ var sanki değil mi?

 

Gayet tabii, en son Konya’da mühendislerden oluşan bir gruba mihmandarlık yaptım. Yeni döndüm Konya’dan. Orada tekrar kulaklarını çınlattım. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden emekli ama bizim Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun, Prof. Dr. Semra Öğel vardır. Çok muhterem bir hocamız, emekli şimdi ama hâlâ kendi konusuyla ilgili çalışmalara devam ediyor. Onun Anadolu’nun Selçuklu Çehresi diye çok ilginç bir çalışması var, bir kitapçık. Bana bizzat kendisi anlattı: “Bilhassa taç kapılarda sonsuza giden geometrik desenler var. Karmaşık, geometrik dizaynlar. Bunlar sırf yüzeyleri süslemek için mi var, yoksa bir şey ifade ediyor muydu?” diye araştırmaya başlamış. O dönemde Selçuklu aydınları neyi okuyorlardı, o dönemde Selçuklu dünyasını etkilemiş eserler nelerdi. Onlara dalmış ve bu vesileyle büyük bir keyifle onları keşfetmiş. Bu arada İbn-i Arabî’nin Fütûhat-ı Mekkiyye’sini -yeni baskılarını değil, eski yazmalarını- incelerken o yazmalarda bir şey dikkatini çekmiş. Çeşitli varlık âlemlerini anlatırken geometrik şemalar kullanılmış; birbirini kesen daireler, küçüklü büyüklü, sonsuza gidiyorlar, iç içe geçiyorlar. Âlemler aynı anda var, farklı düzlemlerde. O şemalarla anlatımı biraz daha kolaylaştırmak amaçlanmış tabii. Sonra geometrik çizimleri iyi bilen bir meslektaşının yardımıyla o Selçuklu yıldızlarını, birbirini kesen yıldızların çizimlerini analiz etmişler. O dizaynı yapabilmek için, birbirini kesen daireler kullanmanız lazımmış. Yıldızların merkezine pergeli koyduğunuz zaman ve yıldızın çevresinden daire geçirttiğiniz zaman birbirini kesen ve gayet ritmik bir şekilde sonsuza giden daireler elde ediyorsunuz.

 

O taç kapılarda her şey çok düzenli ve ölçülü o zaman. Öyle söylenildiği gibi her şeyden, kültürlerden birer parça alınıp yapılmış değil yani?

 

Gayet tabii, İbn-i Arabi’nin Fütûhat-ı Mekkiyye’sindeki çizimlerle bazıları birebir üst üste oturmuş.

 

Bu da onu dizayn eden mimarların muazzam bir bilgiye sahip olduğunu gösterir, değil mi?

 

Evet, öyle denebilir. Dolayısıyla bu, karanlık odada el yordamıyla keşfedilmiş bir şey. Biraz daha konunun üstüne gidildiği takdirde kim bilir başka neler çıkacak! Yani hiçbir şey salt süsleme değil.

 

Şiir gibi okuyacağımız şeyler aslında.

 

Aslında kâinatın sonsuzluğu, onun hem karmaşıklığı hem de o karmaşık görünümün içindeki ahenk. O dönem Selçuklu mimari bezemesindeki ana karakteri oluşturan şeylerin böyle bir mesajı oluyor.

 

O zamanlar tasavvuf da çok etkili diyebilir miyiz?

 

Şüphesiz.

 

Peki Osmanlı mimarisinde de bu etki sürüyor değil mi?

 

Muhakkak. İllaki her binada bunun ayrıntısını yakalamak pek mümkün değil ama var yine de. Bir başka çalışmadan bahsedeyim. O da yarım kalmış bir çalışmadır. Macar kökenli bir araştırmacı İstanbul’da yaşardı. Şu anda başka bir ülkede, Atilla Arpat. Teknik üniversitede öğretim üyesiydi. Sanıyorum mühendis kökenli. Osmanlıların XVI. yüzyılda kullandıkları ölçülerle ilgili çalışma yapmış, yayınlanmıştır. Süleymaniye, Selimiye, Şehzade gibi çok önemli yapıların planlarını ve minare yüksekliği, kubbe yüksekliği gibi bazı önemli noktaların irtifaını ölçmüş. Daha doğrusu o zamanın ölçüsü olan “zira-i mimariye” çevirmiş. Mimar Sinan ekolü için metre bir şey ifade etmiyor çünkü. Sonuçlar oldukça ilginç. Ebced karşılığı çok tesadüfî olmayacak şeyler çıkıyor. Çok iyi hatırlıyorum. Edirne Selimiye’sinde kubbe ve minare yükseklikleri “Adem” ve “Allah” mesela. Yani kâinatı var eden Allah ve kâinatın Eşref-i Mahlûku olarak insan!

 

Hiçbir şey tesadüfi değil aslında. Yani öyle Ayasofya’ya baktı da kubbe oturttu diye kısaca özetleyemeyiz.

 

O işin teknik yönü. Muhakkak ki Ayasofya’daki üst yapıyı incelemiş ve örnek almıştır.

 

Ama bunun üzerine müthiş bir yeni söz söylemiş, değil mi! Bir çalışmanızda vardı, Karahanlılar dönemindeki Kervansarayların Selimiye’ye etkilerini, daha doğrusu çok büyük bir benzerlik taşıdığını yazmışsınız. Bu da Mimar Sinan’ın gördüklerini, geçmiş eserleri çok iyi okuduğunu ve bunların üzerine yeni sözler eklediğini gösteriyor.

 

Şüphesiz. Mimar Sinan’ın sanatında bir özellik vardır, bu onun büyüklüğüne halel getirmez. Şöyle ki: Camilerden bahsedecek olursak, kullandığı şemaların hepsi istisnasız kendisinden önce mevcuttur. Tek yarım kubbe, merkezi bir kubbeyle kıble yönünde tek yarım kubbe… Eski Fatih Camii’nde var. Üç yarım kubbe, efendim Kahire’deki Süleyman Paşa Camii’nde var. Dört yarım kubbe Diyarbakır Fatih Paşa Camii ve Elbistan Ulu Camii’nde var. İki yarım kubbe Ayasofya’da ve daha sonra Bayezid Camii’nde. Mimar Sinan eldeki malzemeden yeni terkipler yaratmış.

 

Dehâlar ikiye ayrılırmış: Bir kısmı icat eden, bir kısmı mükemmelleştiren. Mimar Sinan ikinci kategoriye giriyor galiba. Yani illa hiç görülmemiş, yepyeni bir şey, yeni bir şema ortaya çıkarmak değil marifet. Belki daha zor olan, karşınızda Ayasofya gibi azametli bir eser varken onun altında ezilmeyip farklı bir manaya sahip, farklı bir ruh ikliminin ürünü olan bir yapıyı, aynı üst yapı sistemini kullanarak inşa etmek. Ama onun replikası, kopyası değil yeni yaptığınız şey. Bence çok zor.

 

Günümüzün de sıkıntısı o sanırım. Sadece kopya ediyoruz.

 

Maalesef! Orada bir cesaretsizlik var. “Güzel bir şey yapamayacağız, bari dört yüz sene önceki şeyi bir daha yapalım, bir daha yapalım” durumu var. Türkiye’de herhalde birkaç yüz tane Sultan Ahmet vardır! Dört yarım kubbeli. Hakikaten, sayılmadı ama eminim yüzlerce Sultan Ahmet var! Bazıları nispeten kabul edilebilir. Bir şeyin kopyasını yapacaksanız da kopyayı yaparken oranlara dikkat etmek lazım. Başarılı olanı çok az. Ben başarılı kopyaya da saygı duyarım ama yarım kubbeler merkezi kubbeyi boğuyorsa, minarelerin boyu caminin kitlesine uymuyorsa o kopya başarısız bir kopyadır. Sonuçta bir replika, bir tekrar ama tekrarı da usulüne göre yapmak lazım diye düşünüyorum.

 

Bir de şu var: Mimar Sinan’ın gençliğinde, Yeniçerilik yıllarında katıldığı seferler de çok önemli. Mesela Irakeyn Seferi’nde, Azerbeycan’da Sultaniye şehrinde ordu konaklıyor. İslâm’ı kabul eden ilk İlhanlı imparatoru Sultan Olcaytu Hüdâbende’nin devâsâ bir türbesi vardır. Selimiye büyüklüğünde bir mezar yapısı düşünün, aynı Selimiye gibi sekiz kemer üzerinde tek bir kubbeyle örtülüdür. Sultaniye’deki o yapıyı da görmüş. Sonra Rodos Seferi’ne iştirak etmiş. Rodos’ta çok zengin bir gotik mimari miras var. Sur içindeki eski Rodos kenti görülmesi gereken bir yer. Çünkü hem Saint Jean Şövalyeleri’nden kalan gotik binaları var, hem Osmanlı binaları var, içi içe. Oradan alınmış bazı detayları örneğin Mihrimah Sultan Camii’nin girişindeki kaburgalı çapraz tonozlarında görebiliyorsunuz. Onları binanın bir yerinde kullanmış, ama yaratılmış sentez o kadar güçlü ki, onu ancak bilen bir göz teşhis edebilir.

 

Yani Aksaray Valide Camii’ndeki gibi yamalı bohça değil; altı gotik, ortası arabesk, üstü Türk. Sinan farklı kaynaklardan gelen bütün bu detayları bir sentezin içine yedirmiş. Yani bilemiyorum, bütün o seferler sırasında görsel hafızasına mı kaydetmiş ya da kroki de mi çizmiş bilemiyorum, elimizde belge yok. En azından görsel hafızasına kaydettiği birtakım detaylar ve şemalar var.

 

Ayrıca ünlü mimari tarihçimiz rahmetli Ekrem Hakkı Ayverdi Bey vardı, XVI-XVII. yüzyıllarda yani bugün “klasik dönem” dediğimiz dönemde mimarinin kolektif bir üretim olduğunu söylerdi.  Onun için imza yok binalarda. Mimar Sinan sadece Trakya’da bir köprüye imzasını atmış. Asıl büyük eserlerin hiçbirinde “amel-i Sinan ibn-i Abdülmennan”ı göremezsiniz. Halbuki XIII. yüzyıl Selçuklu yapılarının birçoğunda, Karatay, İnce Minareli Medrese, Konya Alaaddin Camii gibi ve erken dönem Osmanlı yapılarının birçoğunda mimarın imzası vardır cephede. Hayattayken dikte etmiş Sâlîh Çelebi’ye biyografisini ve eserlerini bir liste olarak vermiş.

 

O kolektif çalışmanın farklı bir zenginliği de ortaya çıkmış olmuyor mu?

 

Süleymaniye Camii’nin bir köşesine “amel-i Sinan” yazabilirdi ama yok. Bu gelenek kalkıyor Fatih devrinden itibaren. Hassa Mimarları Teşkilatı’nın ortaya çıkmasına paralel olarak, mimarların binaya imza atması da ortadan kalkıyor. Bunun başka izahı olamaz, kalabalık bir ekip, onların başında orkestra şefi gibi bir başmimar var. Ve muhakkak ki Sinan Süleymaniye, Selimiye gibi özellikle önemsedikleri binalarla birebir uğraşıyor ama tezkerelere bakıyorsunuz ki yüzlerce bina var. Ne kadar uzun da yaşasanız -nerdeyse yüz yıl yaşamış Sinan- vakit yetmez. Bir de uzak olanlar var, Halep, Şam, Bağdat... Ondan sonra aynı anda 1550’lerde İstanbul’da Süleymaniye Camii ile birebir meşgul iken Şam’daki Süleymaniye inşa ediliyor. O zamanın imkânlarını düşünün. İki şantiye arasında mekik dokuyamaz. Nitekim Suriyeli bir mimara havale ediliyor şantiye ama planı İstanbul’dan gidiyor. O inşaat tamamlandıktan sonra yine İstanbul’dan kontrol için mimar gidiyor. Fakat bakıyorsunuz, binayı iki boyutlu değerlendirdiğinizde, yani sırf planlara baktığınızda çok İstanbullu ama üçüncü boyutta muhakkak aksayan bir şey var. Başkent üslubuna uymayan bir şeyler karşınıza çıkıyor.

 

Kabul ediyorlar mı peki?

 

Ediliyor tabii.

 

Peki, bunu çeşitlilik olarak mı algılıyorlar, yoksa yerli olana bir atıfta bulunmak gibi mi düşünüyorlar?  

 

Hayır, zannetmiyorum. Onu da hoş görüyorlar, bina kabul edilip ibadete açıldığına göre. “Bu kadar olabiliyor,” deniyor tahminime göre. Şam’daki Osmanlı camilerinin hepsinde bu vardır. Ayrıntılarda ve özellikle üçüncü boyut devreye girdiğinde kubbeyle, binanın alt yapısı arasındaki ilişki biraz farklıdır. “Şehir mimarları” denilen yerel mimar grupları var.

 

O zaman Hassa mimarlar, bütün ülkede de yerel mimariyi ofisleri gibi kontrol ediyorlar diyebilir miyiz?

 

Tabii tabii. Hassa mimarlarıyla hiç alakası olmayan mimarlar, Sinan’ın tezkerelerinde hiç adı geçmeyen, tamamen yerel mimarlara yaptırılmış işler de var. Mesela Hama kentinde Rüstem Paşa Kervansaray’ı. Özellikle Memluk Devleti’nden fethedilen topraklarda Halep, Kudüs-ü Şerif, Kahire gibi yerlerde çok sayıda mimar var. O mimarlara kendi bölgelerindeki birtakım onarımları yaptırmışlar. Kanuni’den 1918’e kadar pek çok kez Mekke ve Medine’de onarımlar vardır. Her seferinde İstanbul’dan mimar gitmiyor. Böyle ikili bir yapı var, hatta üçlü bir yapı.

 

Hassa mimarları, imparatorluğun önde gelen yapılarının tasarımını üstlenen ve ayrıca onarımlarını üstlenen kuruluş. Şehir mimarları denilen “yerel mimarlar” var, bir de hep gölgede kalan ve benim şahsen yeterince incelenmediğine inandığım “tersane mimarları” denilen üçüncü bir grup var.

 

Tersane mimarları?

 

Evet, çünkü tersane mimarları suyun içinde, yani deniz kenarında araziyi doldurmak, rıhtım yapmak, dalgakıran yapmakla sorumlular. Denize yakın arsalarda Azapkapı Sokullu Camii’nde şu anda restorasyon devam ediyor, bendeniz de bilim kurulundayım. Mesela orada da görüyoruz.

 

Orası da deniz doldurularak yapılıyor.

 

Evet, çok zor. Meşe kazıkların üzerine Horasan harcından bir tabliye yapılıyor, bina onun üstüne oturtuluyor. Bu teknikleri onlar biliyorlar. Bir de şu var: Ahşap gemi inşa etmek de mimaridir aslında. Dolayısıyla bunlar muhtemelen ahşap yalı, konak, saray gibi binalarda da çalışıyorlardı. Çünkü ahşap malzemeyi tanıyorlar, onunla mekânlar üretmeyi çok iyi biliyorlar. Bilhassa bu rıhtım, dalgakıran yani denizin içinde inşaat yapmak ayrı bir ihtisas ve muhtemelen Venedik kökenli, esir alınmış ya da bir şekilde bu tersane takımı içinde yer almış, Müslüman olmuş Venedik kökenliler de var. Çünkü Venedik tümüyle bataklığın içine kurulmuş. Yani bu tür teknikler bize Orta Asya’dan gelmiş olamaz ya da Kahire’den. Venedik-İstanbul ilişkisi çok kuvvetli yani incelenecek konu daha pek çok.

 

Bir konuyu daha ekleyeyim: Venedik arşivleri de çok zengin. Bizimle ilgili, Osmanlı’dan geriye, ta XIV. yüzyıla Beylikler devrine kadar giden çok sayıda belge var. Çünkü XIV. yüzyılda Girit merkez olmak üzere Kiklad Adaları, şimdi turistik olan Mykonos, Santorini falan Venediklilerin elinde. Ve Batı Anadolu kıyılarında Aydınoğulları, Menteşoğulları, Saruhanoğulları gibi, kıyıları fethetmiş Türkmen beylikleri var. Onlarla ticaret yapıyorlar, zaman zaman savaşıyorlar, ama o beyliklerin başkentlerinde mesela Balat’ta ve bugünkü adı Selçuk olan Ayasluk’ta Venedik konsoloslukları var. Yunan tarihçisi Elizabeth Zachariadou, Girit’te kurmuş olduğu araştırma enstitüsünde bunları inceledi ve genç tarihçiler yetiştirdi. Venedik arşivlerinde pek çok belge bulmuştur XIV. yüzyıl kıyı beylikleriyle ilişkilere dair.

 

Mesela şöyle bir şey var: Türkler için söylenen “Efendim işte bunlar göçebelikten gelmişler yerleşik hayata yeni geçmişler... Ne olabilir ki yani, dünkü çobanlar…” gibi. Venedik elçisi olan zat, antik Miletos kentinin üzerindeki Balat’a gelmiş. İlyas Bey Külliyesi’ni inşa ettiren Şücaeddin İlyas Bey onu sarayında ağırlamış. Elçi bahçenin güzelliğinden bahsediyor. Gelen adam ilkel bir yerden değil, o tarihte Avrupa’nın en incelmiş kültürüne sahip olan bir şehirden geliyor. Biz o sarayın yerini bile bilmiyoruz Balat’ta. Hiçbir izi kalmamış hatta nerede olabileceğini tahmin dahi edemiyoruz. Mesela şimdi bu konuları çalışacak olan bir meslektaşın İtalyanca, hatta o dönemin İtalyancasını bilmesi şart.

 

Birçok eserimizi halen yabancı araştırmacılar sayesinde öğreniyoruz. Buradan şuna gelmek istiyorum. Mimariyi okumaya çalışırken hafızayla mekân ilişkisinin önemi ortaya çıkıyor. Kabul edelim etmeyelim, Harf Devrimi ülkemiz için çok büyük bir kesintiye sebep oldu.

 

Şüphesiz ama bir de ne var biliyor musunuz! İlber Hoca’ya bunu sordukları zaman şu cevabı veriyor, beni dedüşündürdü o: “Harf Devrimi olmadan önce bizim eski kültürümüzü inceleyen kaç tane âlim çıkmıştı?”

 

Ben de işte onu sormak istiyordum, hafızayı orada mı kaybettik sadece? Şu anda tarihten, daha doğrusu tarihi eserlerden anladığımız şey kabaca camilerimiz, birkaç saray, belki sadece tarihi yarımada. Onun dışında türbeler, mezarlıklar, tekkeler… Sivil mimariden bize bir şey kalmamış mı? Siz de yazılarınızda sivil mimariden çok az örnek olduğunu söylüyorsunuz.

 

Çok az çok!

 

Dolayısıyla Hocam, mekân ve hafıza ilişkisini de anlayabilmek için o ilmiye sınıfının veya ilim araştırmalarının çok fazla olması gerekiyor, değil mi? Yani avamdan bunu bekleyemeyiz ama iyi bir ilim sınıfı olursa ülkede muhtemelen öyleydi de, yani bu eserler sonuçta tesadüfen ortaya çıkmadı. İbn-i Arabi’yi bilen birisi o taç yapıları dizayn ediyordu, değil mi?

 

Şüphesiz her kültürün güçlü olduğu taraflar ve nispeten daha zayıf olduğu taraflar vardır. Öyle zannediyorum ki, bizde gereğince olmayan, hiç değil ama gerektiği miktarda olmayan veya bugün bizim arzu ettiğimiz miktarda olmayan bir şey var: “Yaratılmış olan kültürün tahlilini yapan kaynak.” O çok az.

 

Mesela devamlı kullandığımız bir kaynak var: Hadîkatü’l Cevami (Camilerin Bahçesi.) Ayvansaraylı Hafız Hüseyin’in eseri. İstanbul’un camilerinin ve mescitlerinin monografisini yapmış. Yeni baskısı da çıktı. Yapının banisinden bahseder, inşaat tarihini söyler, falan tarihte bilmem kim minber ekleyerek camiye tahvil etmiştir der ama doğrudan mimarinin özüne ilişkin hiçbir şey bulamazsınız. Halbuki bir Osmanlı aydınının camiyi nasıl gördüğünü, cami mimarisindeki beğenilerini çok merak ediyoruz. Bu konuda iki kişiden biraz ışık sızıyor: Biri Evliya Çelebi, diğeri de hiç tanınmayan biri. Süleyman bin Aşık galiba ismi, biraz tereddütlüyüm. Çiğdem Kafesçioğlu adındaki meslektaşımız tarafından Süleymaniye’de bulunan bir yazmadan öğrendik onu. XVII. yüzyılda Evliya Çelebi’den daha önce Suriye şehirlerini gezmiş olan bir seyyah. Onların bu konularda güzel makaleleri var. Suriye’deki camileri nasıl değerlendirdiklerini okuyoruz. Ve hakikaten teşhisler de hep doğru. Osmanlı devrine ait olup başkent üslubunu yansıtan camiler için “tarz-ı Rûmi” yani Anadolu üslubunda diyor. Osmanlı’dan önceye ait camiler için de “tarz-ı Arabî” ya da “kadim.” Demek ki üslup fikri vardı bu insanlarda.

 

Süleymaniye Kütüphanesi’nde Çiğdem Hanım’ın keşfettiği o tanımadığınız seyahatname gibi başka seyahatnameler de olabilir. Evliya Çelebi’den başka 600 senelik Osmanlı mazisinde herhalde başka seyyahlar da vardı. Çok değilse bile vardı muhakkak. Ama epey çalışmak lazım.

 

Yani mimari veya diğer sanatları tahlil eden, onlar hakkında eleştirel yaklaşımlar sergileyen eserimiz çok fazla yok. Biz bugün onu yapıyoruz. Ama dediğiniz gibi arada da “zamandan” ve “toplumdan” kaynaklanan bir kopuş var.

 

Peki nasıl bir yol izlemek lazım? O bağı kurabilmek için öncelikle tarihe, oradan edebiyata dair okumalar olmalı diye düşünüyorum. Edebiyat ve mimari de sanatın en üst noktaları. Derler ya “Toplumları edebiyat hazırlar, daha sonra değişimler vuku olur.”

 

Ekrem Hakkı Ayverdi Bey’i anacağım tekrar. Bizim eski sanatlarımızın içinde hepsi çok mühimdir ama en mühim ikisi “Mimari” ve “Hat” derdi.

 

Hat mı?

 

Hattı dekoratif sanat olarak asla kabul etmiyorum. Dekoratif sanat demek bir eşyayı süslemek veya bir duvarı doldurmak için oraya yapraklar, çiçekler, böcekler çizmek, Hat, kendi başına güçlü bir grafik sanat. Ve hiçbir İslam toplumunda bu kadar önemsenmemiştir. Belki Timurilerde önemsenmiştir, onlara da “kuzenlerimiz” diyelim.

 

Düşünün Harf Devrimi’nden onca yıl geçti. Hâlâ Emirlikler’den, Suudi Arabistan’dan inşa edecekleri camiler için bilhassa kuşak yazılarını, hâlâ İstanbullu hattatlardan sipariş ediyorlar. Veyahut o ülkelerdeki önde gelen hattatların ustalarına bakıyorsunuz ya Hamit Aytaç’tan icazetli ya da Bekir Pekten’den ya da Necmeddin Okyay’dan. Yani yine Osmanlı’ya çıkıyor şecereleri.

 

Dolayısıyla ama tarih bazen da çok önemli tabii. Yani tarihi bir çerçeveye oturtturmadan haklısınız mimariyi, edebiyatı, hattı veya çiniyi anlatmak havada kalıyor. Ve tarih bizim ortaokulda lisede anlatıldığı gibi olmamalı, isteyen yine o detayları öğrensin. Özellikle “kültürel kimliğin dönüşümü” anlatılmalı. Kayseri Belediyesi’nden çıkarmış olduğumuz kitap ve yeni açılan Selçuklu Uygarlığı Müzesi’nin muradı da buydu: Selçuklu dünyasının nasıl olduğunu anlamak. Yani şifahanesiyle medresesiyle, dini hayatıyla, idari ve askeri hayatıyla Anadolu Selçuklu, Selçuklu Anadolu’su nasıl bir şeydi. Onun çözülmesiyle beylikler devri başka bir kimlik, bir geçiş kimliği kazanıyor, ardından Osmanlı başlıyor. Böylece farklı bir süreci okumuş oluyoruz.

 

Hatta Cumhuriyet’in artık bilmem kaçıncı yılındayız, erken Cumhuriyet’ten bu yana günümüz de tarih oldu. 1950-1960 arası Demokrat Parti devri dediğimiz de günahıyla sevabıyla bir dönem. Mimarisi hoşumuza gitsin gitmesin, onları da yakın tarihimiz olarak incelememiz lazım. Edebiyatıyla, resmiyle, mimarisiyle... Ve kentlerdeki dönüşümüyle.

 

Peki bu değişimde yaşam biçimi mi mimariyi etkiliyor? Tabii ikisi birbirini etkiliyor ama Osmanlı dönemini öncesinde örneğin tasavvufun, manevi iklimin çok daha fazla şekillendirdiğini okuyoruz.

 

Bir şey söyleyeyim mi, konut mimarisi gündelik hayatın içinden doğan bir şey.

 

Yani o yaşam biçimi ihtiyaçları belirliyor.

 

Songül Hanım, şöyle yaklaşımlar var kulağa hoş geliyor: “Efendim niçin ahşap evlere rağbet ediyor ecdadımız? Çünkü işte ahşap fanidir yanar. Camiyi taştan yapmış, o kalıcı vakıf eserdir.” Dolayısıyla efendim, tasavvufun toplumumuzdaki etkisi, fanilik duygusu ve onun doğurduğu ahşap ev…

 

Ama hep böyle okuduk!

 

Peki, niye Kayseri’deki Müslümanlar aynı kültür içinde doğmuş büyümüşler de asırlarca kesme taş evler yapıyorlar?

 

Coğrafyadan mı kaynaklanıyor?

 

Kesinlikle. Kayseri’nin etrafında orman yok. İstanbul ise, bir yandan Kastamonu’ya, öbür yandan Belgrad’a kadar giden muazzam bir ormanlık kuşağın yanı başında yer alıyor. Ahşabın bolluğu, çok çabuk inşa edilebilmesi de önemli bir etken. Koca koca ahşap konakları, süslemesiyle falan altı-yedi ayda bitiriyorlar. Mesela Konya Anadolu tasavvufunun en önemli merkezlerinden biri. Orada geleneksel ev mimarimiz kerpiç. Taş da var ama konut mimarisinde kerpiç egemen. Cepheler çok yalın ve sade. Kapadokya’da Kayseri-Niğde bölgesinde Müslim-Gayrimüslim bütün geleneksel konutlar kesme taştan yapılmış. Diyarbakır keza öyle. Sırf siyah bazalt taşı kullanıyorlar hatta. Kuzey Anadolu kuşağında ise ahşap egemen…

 

Dini-tasavvufi etkileri malzemede değil, mimarinin başka boyutlarında aramak gerekir. Mesela, konutlar zenginliğini asla dışarıya aksettirmez. Son derece sade cephelerin arkasında insanı şaşırtacak şaşaalı mekânlar gizlenir. Ayrıca mahremiyete önem verilir. Ailenin hayatını cephelerden “okuyamazsınız.”

 

Mevsimsel, coğrafyasal etkiler de var, yani tek bir şey etkilemiyor. O zaman bölgesel, şehirsel okumak lazım belki de. Ortak noktaları var mı?

 

Öyle okumak lazım. Ama bizim bütün geleneksel konutlarımızda bölgesi neresi olursa olsun doğayla iç içe olma eğilimi var. Daha önce de bahsettiğimiz gibi mezarlıkların konutlarla bir arada olması da var. Eski Çağ’dan beri bütün kültürlerde surların ötesi “nekropolis”tir yani ölüler kenti. Bizde de sur dışında muazzam kabristanlar vardır ama mahalle dokusu içinde irili ufaklı hazireler bize mahsus bir şeydir. Sırf Batı’da değil, Arap şehirlerini de gezdim, hiçbirinde bu yok.

 

Yani İslami bakış olarak diye düşünemeyiz bunu. Türklere özgü bir şey olarak yorumlayabilir miyiz?

 

Bizim anlayışımız böyle. Mezarlıklarda piknik yapan bir toplum düşünebiliyor musunuz? Kadın bohçasını açmış, bir derviş ney üflüyor, diğerleri dolma börek yiyorlar, arkalarında mezar taşları. Avrupalıların katiyen kafasının almadığı bir şey. Yani Kudüs’te, Kahire’de, ondan sonra Tunus kentinde hep şehrin dışında büyük mezarlık alanları var. Ama bizde bakıyorsunuz durum farklı. Başka bir doku bu. Bu kadar ölülerle dirilerin iç içe rahat yaşadığı bir durum başka kültürlerde yok.

 

İlginç olan bir başka husus da Avrupalılaşma çabalarının yoğunlaştığı Tanzimat döneminde ve sonrasında, yeni kurulan Müslüman mahallelerinde konutların arasında artık ne evliya türbeleri var ne de mezarlıklar.

 

Sadece ahşap bir yapıya hapsedemeyiz bu düşünceyi.

 

Hayır.

 

Bu düşünce yapısını bizim Anadolu coğrafyasına ya da Türk Müslümanlığına yaslayabilir miyiz?

 

Sadece Uzakdoğu’da gördüğümüz bir özellik bu. Binaların -özellikle konutlardan bahsediyorum- çevresindeki doğayla bütünleşmesi, orada da var. Hem mahremiyet var, sokak tarafına açılmıyor hem de “hayat” dediğimiz sofada bahçeyle iç içesiniz. Onu neye bağlayacaksınız, yani tabiatla bu kadar yekvücut olmayı arzu etmeyi.

 

Göçebelik dönemine bağlayabilir miyiz?

 

Göçebelikten kalan toplumsal bir belleğin ürünü müdür? Muhtelemen öyle. Bize göre çok daha eskiden yerleşik hayata geçmiş toplumlarda olmayan bir şey bu çünkü. Mesela Le Corbusier gibi ya da Frank Lloyd Wright gibi XX. yüzyılın modern mimarları, bizim geleneksel konutların bu özelliğinden çok etkilenmişler. Çünkü onlarda yok. Japonya’dan da etkilenmişler, ilginç bir akrabalık var Uzak Doğu ile bizim aramızda... Sonra mesela mobilyayla evin içini doldurmamak, yerde oturmak. Minderler üzerinde diz çökerek yaşamak. Çok işlevlik. Oda ayrımı yok. Yüklükten yatakları çıkarıp seriyorsunuz yatak odası oluyor, sabah onları kaldırıp tepsi getiriliyor yemek odası oluyor, tepsi kalkıyor seccadeler seriliyor namaz odası oluyor.

 

Yine de bu noktadan hareketle, bazı meslektaşlarımızın yaptığı gibi geleneksel konut mimarisindeki her şeyi çadıra bağlamak da doğru değil. Osmanlı kültüründeki birçok başka unsurda olduğu gibi, değişik kültür katmanlarından gelen etkilerin oluşturduğu bir sentez söz konusu.

 

Mesela bir başka örnek: Saray teşkilatındaki teşrifata baktığınızda bazı şeylerin, mesela sarayı kuşatan surların üzerinde “nevbet-i sultanî” denilen, köslerin vurulması gibi bir geleneğin, çok eskilere, bozkır imparatorluklarına gittiğini görürsünüz. O ülkede bağımsızlık olduğunu ve hükümdarın o ülkenin sahibi olduğunun alametidir, kös vurulması. Ama padişahın huzuruna giden elçilerin yüzükoyun yere kapanması Eski İran, Çin ve Bizans saraylarında vardır. Daha eski saray geleneklerinden gelen hadımağaları, haremağaları var... Onu siz Hunlara Göktürklere bağlayamazsınız. Haremağası geleneği hem Çin’de var hem de eski Ortadoğu’da. Muaviye döneminde İslam saraylarına geçmiş.

 

Yani farklı geleneklerden beslenen bir teşrifat var Osmanlı sarayında. Bazıları Asya kökenli, fethedilmiş toprakların geleneklerinden uyarlanma, çok karmaşık. Öyle tek bir bileşkeye indiremiyorsunuz yani. İşte konut mimarisi de böyle bir şey.

 

Yani her konuda yine “biraz” bilgi sahibi olmayı gerektiren bir okuma olmalı.

 

Bu “Ben yalnızca ihtisasım olan konuyla ilgilenirim, onun dışında bir şey bilmem,” tavrı son derece yanıltıcı da olabiliyor, çünkü o topraktaki seleflerinizi, sizden önceki kültürü mimarisiyle, sanatıyla ve etkileşim içinde olduğu yakın çevresiyle tanımıyorsanız, bazı şeylerin neden öyle olduğunu anlayamazsınız.

 

Anadolu’daki eserleri incelediğimizde de birçok ayrıntıyı görüyoruz. Yani böyle kompleksleri yok bir kere ecdadın, Cenab-ı Hak bize nasip etti, biz fethettik bu toprakları. Artık burası bizim. O detay şuna ait, ben onu kullanmam falan demiyor. Kendine mahsus bir mimarisinin de olduğunun bilincinde eserlerini üretiyor.

 

Sanatı da çok bağımsız kullanmış. İslami olmayı kısıtlama olarak görmemiş aynı zamanda.

 

Bizde, Hristiyanlıkta olduğu gibi kilise mimarisini çok sıkı denetleyen bir ruhban sınıfı yok. Onun için çok az kilise plan tipi vardır Avrupa. En çok çeşitlilik Bizans’ta vardır, o bile yine İslam dünyasının geneline baktığınızda ona erişemez. Endonezya’daki camiyle Siyah Afrika’nın kendi mimarisi (Mali Cami), ondan sonra Kazan’daki cami... Hiçbiri birbirine benzemiyor. Tek ortak özellikleri kıbleye müteveccih olmaları ve içinde suret barındırmamaları, işte bu kadar. Onun dışında ne yaparsan yap. Pagoda şeklinde cami var Çin’de. Orada namaz kılınınca kabul edilmiyor da illa Mescid-i Nebevî’ye benzeyince mi, yani direkli camilerde mi kabul ediliyor? Yok böyle bir şey. Bizde aslında dini mimari çok serbesttir. Konutta da öyle bir serbestlik vardır.

 

Bizde şu var: Osmanlı devri uzun sürmüş ve şüphesiz bu devirde cami mimarisi daha önceki dönemlere ve İslam dünyasının diğer yerlerindeki mimari geleneklerine göre daha gösterişli, daha mükemmel ve daha homojen mekânlar yaratmış. Sonuçta XVI. yüzyılın klasik üsluptaki cami şeması toplumsal hafızada çok derin iz bırakmış. Mesela şu ilginçtir: Kayseri, Konya ya da Erzurum gibi Selçuklu mimari mirasının çok güçlü olduğu kentlerde bile yeni yapılan camilerde hiç Selçuklu çizgisi yok! Garip bir durum. Yoksa dini mimaride de konut mimarisinde de aslında önemli bir serbestlik söz konusu.

 

Mimaride ve sanatta yeniden özgür tasarımları yapabilmek için geçmiş eserler üzerinde ve kültür tarihi üzerine çokça araştırma alanı halen çalışacak kimseleri bekliyor. Hocam bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.

 

Asıl ben teşekkür ederim…

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *