SANAT, MİLLET KÜLTÜRÜNÜN GÜLÜMSEYEN, GÜLÜMSETEN YÜZÜ” BEKİR SOYSAL

RÖPORTAJ: NAİME ERKOVAN
FOTOĞRAFLAR: FATİH KORGAN - BEKİR SOYSAL ARŞİVİ

Modern zamanlarda görmeye alışkın olmadığımız çok yönlü bir sanatçısınız. Sanat merakınızı tetikleyen ne ya da kim oldu?

Sanata meylim çocukluk yıllarımda başladı diyebilirim. Bu kabil bir cevap pek beylik, alışılmış olmakla birlikte doğrudur. Umumen böyledir, sanat ilgisi, meyli çocuklukla başlar. Sonra iltifat, marifet illiyeti üzere bir seyir takip eder. İhtiras motoru ile eğitim, görgü, meşk köprülerinden çıraklık, kalfalık ve ustalık menzillerine ulaşılır. Usta bazen doğrudan eser, çoğunlukla da müessirdir. Bütün bu alâkalar; birebir, doğrudan, talibin gayret ve enerjisiyle neşvünema bulur.

Sanatın bir dalı doğunca zenginleştirdiği ruha bir süre sonra başka sanatların tohumunu atıyor. Sanat yolunuzun ilk merhalesi, ilk tohumu hangisi oldu?

İlkokul öncesi dört yaşımda, merhum ağabeyimin teşvik ve desteği ile okuma-yazma öğrendim. Özel albenisi olan defterler yapıyordu. Çok sayıda kurşun kalem, boya kalemleri alıyordu. Yazıp çizdiklerimi iş ve arkadaş çevresinin ilgisine sunuyordu. Yoğun bir alâka ve iltifat ile ödüllendiriliyordum. Yazı ile başlayan el faaliyeti bir süre sonra resme yöneldi. Defterlerim yetersiz kaldı. Yerlere, duvarlara çizmeye başladım. Kalemin yerini tebeşir almıştı. Harçlıklarımı çikolata yerine kırtasiyecilerde harcamaya başlamıştım. Evden başlayıp sokağa taşan bu çizimler çevre kirliliği problemine rağmen hoşgörü ile karşılandı. Görenler, “Bu mu yaptı bunları, aferin,” diyorlardı.

Sonraki yıllarda sanatla uğraşan büyüklerin çevresinde buldum kendimi. İlkokulun ilk yıllarında istidatlı öğrencilerin resim-iş hünerleri sergilenmişti. Bunlar arasında yumuşak taş ve alçıdan yontulmuş heykel denemeleri ve rölyefler vardı. Çok etkilendim, alçı ve taşa evdeki el aletleri ile yontarak hayvan figürleri, padişah portreleri yapmaya başladım. Bir süre sonra bu yaptığım çocuksu eserlerimi okulumuzun koridor duvarlarında asılmış görünce güven duygum pekişti. Bir süre askerî sanat okulunda bulundum. Orada kadrolu teknik ressamlar vardı. Resim ilgileri ressamlık vasıfları da vardı bazılarının. Onlara çıraklık ederek birebir eğitim almış oldum. Okulun duvar gazetesinin resimlerini yaptım.

Askerî okul sonrası, o okulun içinde yer aldığı Ağır Bakım Tamir Fabrikası’nda çalıştım. Kısa bir süre de sendikacılık maceram oldu. Eğitimimi sürdürmek amacıyla bu görevden ayrıldım ve çevresinde bulunduğum M. Orhan Okay ve Ezel Erverdi’nin teşvikiyle, -Erzurumlu Emrah’a teberrüken- Emrah kitabevi adında bir kitabevi açtım. Kitabevim çok kısa zamanda bir kültür mahfeline dönüştü. Üniversiteden ve şehirden okuma hevesi olan, kitap şuuru edinen çok sayıda insan bu kitabevi çevresinde yer aldı. Birçok insan kitaplıklarının nüvesini bu kitabevi üzerinden oluşturdu. Şehrimizi ziyaret eden sanatçı, kültür adamı, yazar ve akademisyen  bu kitabevine uğrar oldu. Sohbet ve kanaatleriyle kitabevi çevresindeki gençleri aydınlattılar.

İşte bu zeminde, mimariye ve sanat tarihine yoğun ilgi duydum. Hasbelkader zaman içinde sanatkâr, estet, sanat tarihçi, mimar dostlarım oldu. Büyük ressam ve heykeltıraşların, mimarların biyografilerini, sanatlarını tahlil eden yazıları, incelemeleri okudum. Albümlerini, müze koleksiyonlarındaki eserlerini inceledim (ilk sualinizde: “Usta bazen doğrudan eser, çoğunlukla da müessirdir,” demiştim). Geleneksel sanatlarımıza ilgim daha ileri yaşlarda ortaya çıktı. Berat ve ödül tasarımlarımı geleneksel plastiğimizin terkibi üzere biçimlendirdim. Ahşap oymalar yaptım. Sipariş üzerine Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Efes Müzesi koleksiyonlarında yer alan bazı heykellerin minyatür boyutta gümüş röprodüksiyonlarını yaptım. Bunlar o müzelerde satışa sunuldu. Altın, gümüş ve bronz olmak üzere, kültür hinterlandımızın tamamından şâirlerin, tarihi şahsiyetlerin portrelerinin rölyeflerini yaptım. Bu portrelerin büyük bir çoğunluğu tarafımdan tasvir edildi.

Heykeltıraşlık, kültürümüzde çok görülmeyen bir sanat alanı. Nasıl kesişti yollarınız bu sanatla? Onu gerektiği kadar icra edebilme imkânı bulabiliyor musunuz?

Bu değerlendirme, sualinizin işaret ettiği batılı tarz itibariyle doğru. Ancak bu batı sanat ve düşüncesinin tesir alanına girdiğimiz zamanlara kadar doğru. Batı tarzı sanat anlayışı ile buluştuğumuz, hatta bu anlayışı temessül ettiğimiz yıllar itibariyle bir aynîleşme var diyebiliriz.  Ama temel dinamikler dikkate alındığında her kültürün heykeltıraşlık tarzı farklı.

Heykeltıraşlığı, sanatçının katı bir nesneyi ruhuyla yumuşatması olarak düşünebiliriz. Burada yumuşaklık, sertlik karşıtı anlamı işaret etmekle birlikte, sanatçının ruh kalıbında şekillendirdiği güzele de işaret ediyor. Arkaik ve klasik dönemlerimizde katı nesnelere ruh katıp biçimlendirerek bir kültür çerçevesi belirleyen örnekler, sanat tarihimizi bu alanda göz dolduracak eserlerle zenginleştirmişlerdir. Özellikle mimari yapılarda, mezar taşlarında, eşyalarda yer alan hayvan ve bitki figürleri, yazı ve nakış unsurları boyutlandırılarak taş, ahşap, maden ve çamur gibi malzemelerle özgün, orijinal form estetiği ile sanat eseri niteliği kazanmışlardır. İnsan anatomisi dışında her türlü tabiat unsuru, maymunca taklit edilmeden sanatçının ruh kalıbında orijinal şekle dönüşmüştür. Kültürümüzün Orta Asya asırlarında insan figürlerine hem resim, hem de heykel olarak rastlıyoruz. Bu örneklerin Uygur ve Göktürk dönemi arkeoloji araştırmalarıyla gün yüzüne çıktığını söyleyebiliriz. Kazakistan coğrafyasında bulunan “Altın Elbiseli Adam” heykeli insan anatomisine giydirilmiş elbisenin detaylarında, coğrafyanın, tabiatın, algı derinliğinin; soyut stilizasyonlarla özgün bir kompozisyonunu görüyoruz.   

Rilke, Rodin’in heykeltıraşlık çalışmalarından devşirdikleriyle kalemini inceltti. Bu sanatın size öğrettiği ve başka alanlarda da kullandığınız temel ilkesi ya da bakış açısı var mı?

Rilke ile tanışmam ilk gençlik yıllarına rastlar. Bir büyüğüm Genç Bir Şaire Mektuplar adlı eserini vermişti. Hızlı bir şekilde okudum. Ya da okuduğumu zannettim. Sonra dönüp-dönüp okudum. Sonraki yıllarda, Duino Ağıtları’nı okudum. Kendi inanç çerçevemizle de örtüşen bir melek profilinin destanıydı. Dilimize çevrilen kitaplarının tamamını okudum diyebilirim. Ancak beni en çok etkileyen eseri, Rodin oldu. Rilke burada Rodin eserlerinin tahlilinden çıkardığı bir portre ya da biyografi örneği veriyor. Bu dâhi şairin –ki burada şair sözü ile Rodin’i kastediyorum- mücessem şiirlerini tahlil ederek kendi şiirini temellendiriyor. Evet, o bu eserinde Rodin plastiğinin şiirini yazdı.

Ben bu eserle bir sanat eseri nasıl okunur, onu öğrendim ve onu tecessüm ettiren ruhun derununu, göz kamaştıran ışığını gördüm. Bu kitaptan önce –gençlik yıllarımda, sanırım 45 yıl önce- Michelangelo’nun hayatını işleyen bir roman okumuştum. Kitap, heykel sanatının, resmin ve mimarinin en büyük ustası Michelangelo’yu anlatıyordu… Galiba Hakan Yayınları’ndan “İlahi Istırap” adıyla yayınlanmıştı. Irving Stone’un Iztırap ve Coşku isimli eserinin muhtasar bir tercümesi. Bu kitabın geçtiğimiz kasım ayında tam bir tercümesi Cümle Yayınları’ndan çıktı. Michelangelo, taşa ve boyaya kendi ruhunu katarak temeli sanat olan bir medeniyet kurdu. İlk gençlik yıllarından itibaren içinde beliren mukaddes azap, içten-içe ruhunu kaynatıyordu. Daha 13 yaşında vakur bir çocuk duruşuyla ustasını etkiledi. Ustası Ghirlandaio bu muzdarip çocuğun içinde cevelan eden coşkuyu fark ederek onu çıraklığa kabul etti. Kur’ân-ı Kerim’de Allah, “Dâvut’a en sert demiri yumuşatma kabiliyeti verdik,” diye buyuruyor. Michelangelo, bu ilahi lütufla sert olan taşı yumuşatarak o olağanüstü Davut heykelini yaptı. Yine ruh imbiğinde yumuşattığı taşa öyle bir şekil verdi ki kendi elinden çıktığını unutup, “Konuşsana!” diye öfkelenip çelik kalemini fırlatmış Musa Heykeli’ne. O, “Sikstin Şapeli’nin duvarlarındaki Mahşer tablosuyla ve tavanındaki Kâinatın Yaratılışı kompozisyonu ile hele Luvrun Esirleri ve son eseri olan Piyeta heykelleriyle Mikelanj katıksız bir romantiktir.”

Ben bu iki isme bakarak sanatkârlık, heykeltıraşlık iddiası taşımayı edep ve akıl dışı sayarım. Rilke üzerinden bir açılımla; sanat anlayışı, ilke ve bakış açısı vaz etmem ise had bilmezliktir diye düşünüyorum. Ama şunu söyleyebilirim; Rilke üzerinden –yukarıda sözünü ettiğim eserleri ile- plastik ve mânevî sanatların nasıl okunacağını, işin ciddiyetini, bu işlerin yüksek irtifaını ve haddimi bilmeyi öğrendim.

Kültür alanında da önemli projelerde yer aldınız. Ama ne yazık ki sanat ve kültür, eş zamanlı ve yeterince iyi kullanılamıyor. Bunun gerçekleşmeyişinde en büyük sorun sizce nedir?

Yaşama biçiminiz, hayat algınız, tarih şuurunuz, geleneğiniz ve tarihten tevarüs ettiğiniz değerler manzumesi sanatınızın muhtevasını, estetik derununu cemiyet hayatında edineceği mevkii de belirliyor. Sanat, millet kültürünün gülümseyen, gülümseten yüzü. Kültürel kimliğin ruhu. Kültürünüz sanatınızı inşa ediyor.

Sanat orijinal olanın, aslî olanın adı. Burada asilîliği hem ürün planında hem şahsi planda ve hem de toplumsal yaşama biçimi iradesinde aramak lâzım. Bu bir uyum, bir senkron meselesidir. Ve bir bütünlüğü işaret etmektedir.

Kendi kültürel dinamiklerine güven duygusunu kaybeden ve başka kültürlere öykünen sanat anlayışı taklitçi bir mahiyet kazanıyor. Başlangıcı aşağılık duygusuna dayanan, başka kültürlerin hayat biçimlerini taklitle yol alan bu zihniyet yabancılaşması karşısında korunma refleksi ve insiyak ile kendi izinin fasit dairesine düşen bir muhafazakârlık taassubu da bayrı bir problem teşkil ediyor diye düşünüyorum. Bu derin kültürel kırılmanın karşılıklı ötekiler ürettiği mâlum… Böyle bir vasatta taklitle başlayıp giderek kendince bir seviyeye ulaşan, yabancılaşma rengine bulanan bir sanat anlayışı karşısında köklere bağlılık iddiasında bir duruş sergileyen geleneksel anlayış ise geçmişin izinde kendini tekrar ile sanat kavramına (orijinaliteye) aykırı bir oyalanma içinde. Geleneği inşa eden irade kaybolunca, kültürel inşa sürecinde inkıtalar yaşandı. Ve gelişmenin, her dem yeniye yönelmenin en büyük arazı olan kendi izine düşmek, tesirlere sırtını dönüp içe kapanmak bahtsızlığını yaşadı. Geleneği ihya için çıkılan seferde zamanı fethetmeden geleceğin ufuklarını hayal etmek dahi mümkün değildir.

Son senelerde ödül olarak hazırladığınız beratlarda isminizi duyuyoruz. Bunlar çok özel çalışmalar. Ödül alan yazar ve şairler, aslında birer sanat eserine sahip oluyorlar. Büyük diye addedilen hiçbir sanatçı böyle bir işi belki de kabul etmez. Bu bağlamda sanatın tevazuyla ilişkisini sormak istiyorum.

Hazırladığım ödül ve beratlarda, kimin ne yaptığına bakmadan, ödüle lâyık görülen şahsiyetlere vasfedilen liyakate bakarak; “Sanatçı ancak, sanat eseri niteliği taşıyan bir eserle tebcil edilebilir” hassasiyeti gösterilmiştir. Bu çalışmalar, ödüllendirme ve takdir etme tarzına yerli bir anlayış kazandırma gayretidir. Sürekli çeşitlenip gelişerek anlam ve mahiyet kazanmaktadır.

Tevazu evvela büyüklük iddiasında bulunmamaktır. Kendisine büyüklük vasfeden bir sanatçı, tabiatı gereği böyle bir işi sanatçı kişiliğine aykırı bulabilir. Ama sanatçı kişiliğine sahip olmak da kendini aşmakla neşv ü nema buluyor diye düşünüyorum. Şahsiyeti oturmamış bir insan; yüksek bir kabiliyet, iyi bir eğitim süreci ve edindiği şöhretine rağmen kemalât yani olgunluk seviyesine ulaşamayabiliyor. Bu durum eserine de yansıyor olmalı.

Tevazudan söz etmişken birkaç özelliğinize daha değinmek istiyorum. Bir dönem radyoculuk yaptığınızı öğrendim. Genelde ön planda durmayı sevmiyor gibi görünüyorsunuz. Radyoculuk fikri nasıl doğdu? Neden devam etmedi?

Radyo, adeta içine doğduğum, alıcı cihazına ulaşan seslerin mahiyeti hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan tiryakilik edindiğim bir şeydi. Gençlik yıllarımda hazırladığımız Yunus Emre ihtifalinde kullanılmak üzere bir ses kaydı için ziyaret ettiğimiz Erzurum Radyosu binası -ki tasarımı ve uygulama denetimi Alman mimar ve mühendisleri elinden çıkmış ve teknolojik donamı itibariyle de Ankara ve İstanbul Radyoları gibi temelden radyo olarak tesis edilmiş bir mükemmeliyete sahipti. Diğer radyo binaları o yıllar itibariyle eğreti şartlarda faaliyetlerini sürdürüyordu- atmosferi, çalışanlarının yaydığı hava ile beni etkilemişti. Stüdyoda, Malatyalı arkadaşlarımın tanıdığı olan ve sonra da tiyatroculukta karar kılan spiker merhum Dilaver Uyanık’la kayıt yapmış, radyoyu onun kılavuzluğunda gezmiş ve sistemin işleyişi hakkında bilgi almıştık.

Sonraki yıllarda Zirai Mücadele teşkilatında mühendis olarak çalışan dostum Çetin Baydar “Günaydın” programlarına uzman konuk olarak katılıyordu. Birkaç kere de Çetin’e refakatle Erzurum Radyosu’nu ziyaret ettim. O yıllarda radyoda yetkili bir mevkii olan bir yakınımız seni buraya alalım diye heveslendirmeye çalıyordu. Ancak bu zat bu tarz teklifleri herkese yapıyordu. Pek önemsemedim. 12 Mart 1971 sonrası yıllardı. TRT’nin başında Musa Öğün Paşa vardı. Çetin Baydar bir gün prodüktör imtihanı açıldığı haberi ile geldi. “Müracaat edeyim mi?” diye kanaatimi sordu. Çetin bu karar arifesinde çalıştığı ziraat teşkilatında şube müdürü idi… Yüreklendirdim. İlk imtihan, kurs, kurs içinde ara imtihanlar ve kurs sonu imtihanları şeklinde çileli bir süreç sonunda Erzurum Radyosu’na prodüktör olarak atandı. Bu çok istisnai bir atama idi. Çünkü yılların kemikleşmiş siyasi anlayışı farklı bir anlayışa geçit vermiyordu. Siyasî şartlar değişti TRT’ye Prof. Dr. Şaban Karataş genel müdür oldu. Üniversiteden hocamızdı. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz merhum Hocamız üniversitede; çevresindeki hoca ya da talebe, gençlere fırsat kapıları açan, onların gelişme, olgunlaşma seyrinde bir rehber, bir yol atası olan bir mektep şahsiyet idi... TRT, bizim zihniyet istikametimizde olanlara onun sayesinde kapılarını açtı. Şükran ve minnet borcumuz vardır. Ben çalıştığım kurumdan nakille Erzurum Radyosu’na atandım. Çok kısa bir süre sonra açılan kurum içi imtihanla yayın şefi oldum. Yoğun bir kurs sürecinden sonra görevime başladım. Bu göreve ilâveten program yapımcılığı yapıyordum. Çılgınca bir gayretle çalışıyor, namüsait şartlarda tutulan yayın vardiya nöbetlerinin yanında program da üretiyordum. Bu gayret dolu günler 12 Eylül 1980 İhtilali’ne ulaştı. O günlerde gariptir radyonun Yayın Yönetim Müdürü oldum. Ama radyo içindeki eski yapı, çeşitli fesatlıklarla huzurumuzu bozdu. İftira ve gammazlıklarla askeri yöneticilerimizi etkilediler ve arkadaşlarımla birlikte hepimizi bir yere savurdular. Beni tenzil ile Trabzon Radyosu’na sürgün ettiler. Trabzon Radyosu’ndaki günlerim kötü başladı ama değişen siyasi şartlar bana kahır ortamında lütuf kapıları açtı. Sürgün gittiğim radyonun müdürü oldum. Program yapmaya ve yaptırmaya daha bir büyük gayretle fırsat buldum. Bu görev süresince aralıksız hafta sonları seyahat ederek, bütün bir Karadeniz bölgesinin meselelerini programlarımıza taşıyarak ve olabildiğince çözümler üretmeye çalıştım. Getirdiğim ses kayıtlarını emrimde çalışan yapımcılarımızla paylaşarak mezkûr işi yönlendirdim. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti bu gayretlerimi tebcil sadedinde yaptığım programlarımı ödüllendirdi. Trabzon’da beş yıl kaldıktan sonra TRT Genel Müdürlüğü Radyo Dairesi Başkanlığı Koordinasyon Müdürü oldum. Elimden geldiğince faydalı olmaya, iyi şeyler yapmaya çalıştım. Harcıâlem olmayan işlerin peşinde koştum.

Hizmetimin 32. senesinde bu görevde iken kendi isteğimle rahat seyahat edebilmek, sanat çevrelerine yakın olmak ve İstanbul’u mekân tutmak için emekli oldum.

Aslında bir dava ve mesuliyet saikiyle sürdürdüğüm TRT programcılığı, kurumdaki çok kademeli denetim inzibatlığı sebebiyle kendimi yeterince ifade etme fırsatı bulamadığım bir işti… Adeta yazma keyfimi köreltti diyebilirim. 

Ebru ve minyatür de dâhil olmak üzere birçok sanat alanında faaliyetleriniz oldu. Yazılı bir eser vermeyi düşündünüz mü hiç? Ya da sizden bunu yapmanızı bekleyenlere cevabınız ne oluyor?

Ebruyu, bu geleneksel sanatımıza en büyük emeği veren ve merhum Mustafa Düzgünman’ın icazetli talebesi, merhum Timuçin Tanarslan’dan öğrendim. Timuçin Bey ebru boyalarını geliştirmek için bir kimyager vukufiyeti ile bir ömür boyu çılgınca çalıştı. Toprak özellikli, mat ve soğuk boyalara ışık ve parıltı kazandırdı. Ankara’nın en maruf sahafı idi. İşini, evini, hayatını bu uğurda harcadı. Bildiklerini de büyük bir diğergamlıkla, isteyen herkesle paylaştı.  Benim de bu sanata hasbelkader önemli sayılabilecek bir katkım oldu. Tanıştığım günlerde hattat Fuat Başar’dan ebru kursu alan, dükkânında sadece toz boya satan nalbur Hüseyin Yalçınkaya’yı teşvik ederek, Timuçin Beyle tanıştırıp boya kimyasını öğrenmesini sağladım. Hüseyin Bey işe dört elle sarıldı. Boya ve ebru malzemesinde uluslararası bir marka oluşturdu. Bu işin kitlelere yayılmasını sağladı.

Yazılı eserden kastınız kitap ise, henüz böyle bir yayınım yok. Çok olmamakla birlikte seyahat, portre, değerlendirme ve deneme türlerinde yazılarım bazı edebiyat dergilerinde ve yıllıklarda yayımlandı. Orhan Okay’ın danışmanlığında hazırladığım Türk Mizahı konulu lisans tezim, M. Orhan Okay Hocam ve merhum Kaya Bilgegil Hocam tarafından bu sahada çalışan birçok doktora öğrencisine tavsiye edilmiş. Bunu tezimi inceleyen araştırmacılarla karşılaştıkça öğreniyorum. Bir şekilde tanıştığım, tezimi incelemiş bazı akademisyenler ismimi duyunca bu alâkadan bahsediyorlar. Fakat çoğunlukla yazılarım talep üzerine yazılmıştır. Radyo programcılığının törpülediği yazma arzuma nisbetle sanatla ünsiyetim daha sıkıdır. Sanat meseleleri ile alâkam okuma, öğrenme ve görme sadedinde yol almaktadır. Üretme şevkim ise, mimarî tasarımlar ve diğer sanat çalışmaları ile gün-güne daha bir artmaktadır.

Nurettin Topçu, Orhan Okay, musıkî, Nasreddin Hoca, vakıf kelimelerinin sizde nasıl karşılıkları var?

Haşim, “Melali anlamayan nesle aşina değiliz,” diyor. Melul, mühib, mahviyetkâr; eda, duruş ve simanın müheykel hâli. İç âleminde, vicdanında daim cevelan eden mukaddes azabı, simasına ve ahvaline yansıyan muzdarip muallim…

Önce okudum… Rabbimin büyük lütfu ile çok kısa bir zaman sonra tanışma, yakınında bunma, sohbetlerinden müstefid olma, rehberliğinde, mesire keyfi vasatında tabiatı, görünenin ötesinde anlama iradesi edindiğim veli şahsiyet. Onu okumak, dinlemek yoluyla felsefe metinlerini bir edebiyat metni gibi keyifle okuyabilme keyfiyeti edindim. Metinlerinin yüksek üslûbunda Türkçemin lezzetini tattım. Onun hayatında önemli yeri olan şahsiyetleri, onlar hakkındaki kanaatlerini, karakter tahlillerini dinleyerek şahsiyet kavramını öğrendim. Mesuliyet, maarif ve irade kavramlarının künhüne vardım. Dil, tarih ve millet şuuru edindim.

Türkiye Yazarlar Birliği merhum Nurettin Topçu Hocamızı, vefatının 10. Yılından başlayarak her beş senede bir hatırlama-hatırlatma vefası gösterdi. Bu faaliyetlerden birinde Ankara’dan başlayarak Yozgat, Sivas, Eğin, Erzincan ve Erzurum’da çok sayıda toplantı, radyo-TV programları yapıldı. Hocanın baba tarafından memleketi Erzurum ile anne tarafından memleketi Eğin’de onun manevi hatırasını taziz ile yâd etme fırsatı bulmuştuk. Zaman-zaman tabiatına sığındığı Eğin’de tanıyanlardan, dostluk kurduğu insanlardan hatıralarını dinledik. Kaldığı evi, abdest aldığı çeşmeyi, namazgâhını, insanların çekildiği saatlerde Fırat’ın tehlikeli sularına yüzme için girdiği kıyıyı, Eğin ve Fırat’a hâkim bir mevkide yer alan tefekkür cihannümasını ziyaret ettik. Hoca’yı daha derinden hissetme ve anlama denemeleriydi bunlar. O yıllarda kitaplarının yayını üzerindeki –nedendir bilinmez- ambargoya rağmen yeni nesillere Hoca’yı tanıtma maslahatı da bu anma faaliyetlerinin ana gayesi idi. Geçtiğimiz aralık ayında, İstanbul’da üç gün süreli 40. Yılında Nurettin Topçu Bilgi Şöleni gerçekleştirildi. Bu üç gün boyunca çetrefil felsefe meselelerinin işlendiği ve her yaştan insanın ama özellikle gençlerin yoğun ilgi ile takibine mazhar olan oturumlar takdirle karşılandı. Dergâh Yayınları 40. Yıl hatırasına Hoca’nın yönetiminde çıkan ilk dönem Hareket dergilerinin tıpkıbasımı ile Hoca’nın tercümesi İsyan Ahlakı’nı –ki bu eser mezkûr yayınevince, daha önce Mustafa Kök ve Musa Doğan tercümesi olarak basılmıştı- yayımladı. 

Nasreddin Hoca… Kültürümüzün gülümseyen ve gülümseten yüzü. Mizah anlayışımıza düşünce derinliği, incelik, zarafet ve edep katan, gülümsemesiyle ruhlarımızı aydınlatan adam. Bütün bir Türk dünyasının ortak değeri. Haddeden geçmiş kahkaha, onda gülümseme olmuş. Bir hikmet, bilgelik ve neşe sembolü.

Zekâları bileyen mizahın, milli-ahlâkî kimlik değerleri üzerinden algılanmasını, inanç ve medeniyet haddesinden geçirerek, zarafet ve nezâket halinde “yal ü bal” olmasını sağlamak suretiyle nesilleri terbiye eden mürebbi. Gülmenin ikîlabı…

Vakıf, merhametin muavenetin, hizmette devamlılık şuurunun, digergamlığın müessesi. Vermenin, verme olgusunu daim kılmanın, muhafaza etmenin ve yaşatma iradesinin disiplini.

Ve mûsıkî… Plastik ya da mânevî (fonetik)  bu iki temel sanat, esasta aynı kıymettedir. Çünkü mimarî, bedenin mâbedini yaptı. Mûsıkî ise ruhun mâbedini…

Bu itibarladır ki sosyal bir varlık olmasına rağmen -hayatın yalnızlığı içinde- insanın, sevinçte yahut tasada sığındığı yegâne aguş, mûsıkîdir. Hemen bir şarkı, türkü, uygun bir nağme bizi sarıp sarmalamıştır. Böylece her insan farkında olsun olmasın, güzelin o yüksek disiplini ile mûsıkînin namütenahi perde açan ve en kolay ulaşılan sahnelerinde buluşup tanışmış ve onu hayatına taşımıştır diyebilirim. 

Teklif ettiğiniz fakat geri çevrilen bazı projelerinizi biliyorum ki bunlar orijinal çalışmalar. Kabul edilmediğine en çok üzüldüğünüz bir proje var mı?

2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansına ve Kültür Bakanlığına sunduğum “Konuşan Kitaplar” diye adlandırdığım sesli kitap projesinin kabul görmemesine elbette ki çok üzüldüm. Bu proje Türkçe’nin giderek kaybolan fonetik estetiğini tesbit sadedinde düşünülmüştü.  2007 yılı itibariyle tiyatro çevrelerinden ve TRT’nin en iyi spikerlerinden ancak 60 isim tespit edebilmiştik. Şimdi bu isimlerin muhtemelen yarısına yakın bir kısmı hayatta değildir.        

Ülkemizde sesli kitapçılık konusunda henüz yeterli mesafe alınamamıştır. Burada dikkat çeken iki husus, mevcut çalışmaların da amatörce yürütülmesi ve radyo yayıncılığı geleneğinden yararlanılmamasıdır. Temel kitapların seslendirilmesi profesyonelce ve radyofonik olarak yapıldığında hem kültür hayatımızdaki önemli bir boşluk doldurulacak, hem de kültür başkentimiz İstanbul’un edebi dilimize kaynaklık yapan rafine ağız özellikleri kayıt altına alınacaktı. Söz konusu dil rafinasyonu, kelime ve cümle bağlamında gelişme, olgunlaşma ve zenginleşme vetiresine dayalı olarak ifade ve fonetik estetiğinin oluşumunu sağlamıştır. Ancak, günümüzde ulusal medya ortamlarına da taşınan mahalli diyalektler dil estetiğini büyük ölçüde etkilemektedir. Dil ve edebiyat eğitimi veren okullar dahi bu problemi yaşamaktadır.  

Dile, ifadeye, konuşmaya gösterilen özenin davranışa doğrudan yansıyacağı düşünülürse bunun, kentli kimliği, kent ile ilişkili olma ve aidiyet duygusu için en temel olgu olduğunu söyleyebiliriz.

Kültür coğrafyamızda uygarlık inşa eden bir şehir olan İstanbul’un, ürettiği yüksek değerleri bugüne taşımadan, onları güncelleyip ihya etmeden, günümüzü doğru algılamamız mümkün görülmemektedir.

Bütün bu gerekçelerle sağlıklı bir kültürel akış sağlamak, kimlikli, şuurlu, milli duyarlılıklara dayanan bir gelecek inşa etmek ve İstanbul’a yeniden kültür coğrafyamıza değerler üreten merkez konumunu kazandırmak için -sistematik prodüksiyonlar halinde uygulanması niyeti ile- bu proje hazırlanmıştı.

Bu proje ile İstanbul’un bütün kütüphanelerindeki ve kitabevlerindeki kaliteli sesli kitap ihtiyacına cevap verilecekti. Okullarda Türkçe laboratuvarları tesis edilecekti. Günümüzde hızlı ve plansız göçler nedeniyle zaafa uğrayan, İstanbul’un şehir kültürü karakteristiğini, şehirlilik niteliğini yeniden öne çıkararak kırsal davranış ve ifade şekillerini tanzim etmek, ağız renklerini dönüştürmek, bu yolla İstanbulluluğu yeniden inşa edecek süreci başlatmak,

Fonetik estetik özelliği olan İstanbul Türkçesi’nin tespit edilerek gelecek kuşaklara aktarılması, dil ve edebiyat eğitimi veren okullar ile fonetik sanatlar alanında eğitim veren kurumlarda laboratuvar alt yapısı oluşturma amaçlanmıştı.

Yine bu proje ile ilköğretim ve lise öğrencileri, dil ve edebiyat eğitimi gören gençler, görme özürlüler, yatağa bağlı hastalar, okur-yazarlığı yeterli olmayan veya okuma alışkanlıkları gelişmemiş yetişkinler, zamanının önemli bir bölümünü kent trafiğinde harcayan sürücüler; sanayi ortamlarında el işçiliği yapan çıraklar, kalfalar, işçiler, büro elemanları, kentli ev hanımları işleri ile birlikte kitap dinleme imkânına kavuşabileceklerdi.

Gelelim “Selimiye”nize. En büyük eseriniz olarak “Dede Korkut Anıt Duvarı”nı zikretsem hata yapmış olmam sanırım. Bu projenin doğuşunu anlatır mısınız?

“Selimiye” ve “büyük” nitelemenizden ötürü mahcubiyet duydum. Muhakkak ki bir teveccüh ve teşbih sadedindedir bu nitelemeniz. Ama yine de sınırımı bilme ve edebimi teyit fırsatı verdi. Teveccühünüz için teşekkür ederim. 

Daha önce benzer bir projeyi, Eyüp Belediyesi için Ebedi Eyüplüler adıyla kadim Eyüp mezarlığında medfun tarihi şahsiyetleri yâd etmek niyetiyle, bir hafıza duvarı teklif etmiştim. İçi boşaltılarak maksadından uzak, kötü bir uygulama ile zayi edildi.

Dostum Ahmet Kot, Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu üyesi olarak kalıcı nitelikte anıtsal bir proje hazırlamam için beni teşvik etti. Ajans yönetimi ile yaklaşık bir yıllık bir görüşme ve ikna sürecinden sonra projem ve tasarımım kabul edildi. 2014 Nisan sonunda uygulamaya başladık. Proje, bir kitabın mimari form halinde tecessümü tasavvuru üzerinden vücut buldu.

Önce nazari olarak genel tasarım oluşturuldu. İşin bütün unsurları detaylandırıldı. Uygulama planı ve takvimi belirlendi. Projede yer alacak sanat alanları ve sanatçılar tesbit edildi. El çizimi mimari tasarım, ölçekli mimari çizimlere (Auto Cad ve 3-D çizimler) dönüştürüldü. Yer tesbiti yapıldı. Zemin etüdü, statik proje, mekanik ve elektik projeleri tekemmül ettirildi.

Hikâye metinleri; duvardaki yere göre, üslubu, edası, vaka sayısı, bütünlüğü ile  yeniden düzenlendi. Bilgi kitabeleri; Kültürel Genetiğin Şifresi Destanlar ve Dede Korkud Oğuznameleri başlıkları iki ayrı metin halinde yazıldı.

Metin düzenlemesi ve bilgi kitabeleri şair, denemeci, akademisyen Mehmet Can Doğan tarafından yazıldı. Metinler, grafiker Enis Aksoy tarafından duvardaki yer ölçeğinde tanzim edildi.

İnşaat, beton gövdenin teşekkülünün ardından mermer faaliyetleri, mermer işçiliğinde kendini ispat etmiş ustalardan oluşan bir ekibin güneşin yakıcı harareti altında günde 15 saati aşkın tempolu, ağır bir mesaisi ile tekemmül ettirildi.

İstanbul’daki atölyelerde mermer blokları ve el işi mermer unsurlar hazırlatılarak, montaj ve uygulama için kamyonlarla Eskişehir’e nakledildi. Bazı el işi mermer unsurlar Afyonkarahisar’da yaptırılıp nakledildi. Yüzde doksanı İstanbul’dan nakledilen mermer blokların ağırlığı, 450 tonun üzerindedir. Anıtın toplam kütle ağılığı 600 ton olarak tespit edildi. İstanbul’da kurulan stüdyoda hikâye tasvirlerinin (minyatür) tasarım ve çizimleri yapılıp çiniye uyarlanmak üzere İznik’teki atölyelere gönderildi.

Anlaşılacağı üzere bütün faaliyet alanları paralel olarak başlatılıp, bir plan üzere uygulama yönetimi (koordinasyonu) tarafımdan yapıldı.

İstanbul stüdyosunda Özbekistan’dan getirilen sanatçılar Şahmahmud Muhammedcanov, Cihangir Aşurov, Azad Aşurov benim sanat yönetimimde görev aldılar. Özbek sanatçılarımızın konuyla bütünleşmelerini sağlamak amacıyla Dede Korkut Kitabı, Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan Özbek uyruklu akademisyenlerce Özbekçe’ye tercüme edildi.

Sanatçılarımızın alışık oldukları, meşk örneği olarak benimsedikleri Büyük Usta Behzad tarzının, ondaki tipolojinin bu dönem tipolojisiyle örtüşmeyeceği anlaşılınca dönem üzerinde, çeşitli görsel denemeleri göz önünde tutarak araştırmalar yaptık. Burada klasik tasvir sanatımızdan farklı bir tipoloji üzerinde çalıştık.  Oğuz tipolojisi, kılıcının açtığı iz üzerinden yürüyen alp-eren tipi resimlendi. Figüratif unsurlarda hikâyelerin ruhuna uygun bir ifade oluşturuldu.

Bu stüdyoda dört ay sürede günde asgari 15 saatlik bir mesai ile her biri yedi metrekare, 12 adet levha gerçekleştirildi. Levhalar hikâyelerdeki vakalar üzerinden dramatik bir akış ve sinematografik 7 kurgu ile biçimlendi.  

İznik’teki Mavi Çini atölyesinde, İstanbul’dan gönderilen çizimlerin çiniye uyarlanmasına nezaret için ülkemizin tanınmış minyatür sanatçılarından Gülçin Anmaç ve Tülin Gönültaş görev aldılar. İznik Mavi Çini atölyesinde Mahmut Çalışkan yönetiminde, 26 kişilik bir kadro 4 ay süre ile yazın sıcak günlerinde fırınların da yaydığı ısı altında çalıştılar.

Özetle Nisan 2014’te başlayan mezkûr faaliyetler, eylül sonunda tamamlanmış oldu. Dünyada bir ilk gerçekleşti ve bir kitap, mimari bir form halinde tecessüm etti. Dede Korkud’un ezelden ebede akan hikâyeleri mermere kazındı ve İznik Çinisi’nde canlandı. Mermer ve çini; zamana, yüzyıllara karşı durabilecek özellikte kullanıldı.

Bizi anlatan, bütün bir Türk Dünyasını anlatan, destani geçmişimizi anlatan ve Türk milletinin öz benliğini yansıtan, Türk ruhunun mey­dana getirdiği destanî bir eser,  hamd olsun anıtlaştı.

“Bizi bize anlatan, bizim dilimizle anlatan ve ruhumuzu dalgalandıracak bir eserimiz oldu.

Dede Korkut Anıt Duvarı… Ya da Türkçe’nin anıtı.”

Geleneğin bugünle birleşmesi aynı zamanda bu projeniz. Sebil geleneğine yeni bir form kazandırdınız eserinizde. Başka yenilikleri ya da ilkleri var mı?

Öncelikle yeni bir kitap formu bu eser. Bu özelliği ile dünyada bir ilk. Bu duvarın mütemmimi olan sebil, selsebil ve sıra büngüldekler, destanlardaki su kültüne işaret ediyor. Sebil, duvardaki tasvirlerin fragman alanı aynı zamanda. İlk defa bir sebilde çeşme dışında bir unsura, yüzeylerinde su perdelerine de yer verildi.

Mimarî, fonksiyonla tekemmül etmiş büyük ölçekli heykeldir. Mücerret, ruhî bir anatominin heykelidir. Bu duvar-kitap, mimarî görünümlü farklı bir heykel örneği olarak düşünülebilir. 

Sanatta gelenek ve modern anlayış çoğu kez çatışır. Eserinizde sizin bir sulh içerisinde olduğu görülüyor. Bir sanatçı olarak gelenek, bakışınızı hangi ölçüde şekillendiriyor?

Refik Halit Karay, “Modernitenin çelik tabanlı ökçesi, geleneğin üzerine bastı ezdi ve geçti,” diyor. Bu cümle, geleneğimizin karşılaştığı trajik kaybı ne güzel ifade ediyor. Geleceği inşa vetiresinin arka planı, zemini, elbette ki gelenektir. Çatışmanın temeli bir reddi mirasa dayanmaktadır. Gelenekten kopuk bir sanat anlayışı kimlik oluşturamıyor.

Osmanlı, gücünün bir mum gibi tükendiği ahvalde dahi sanat iddiasından vazgeçmedi. Ancak imparatorluktan sonraki dönemde sanat anlayış ve tercihlerindeki istikamet değişikliğiyle himaye ve ilgi, modern batı sanatları etrafında odaklandı. Uzun yıllar nisyan ile perdelenen geleneksel sanatlarımızın kültür hayatınızdaki boşluğunu ciddi bir mesele olarak gören, büyük vicdan ve ufuk sahibi az sayıdaki insanın geçen asrın ortalarından itibaren, yakın çevrelerinden başlayarak aşkın bir ihtirasla sürdürdükleri iade-i itibar gayretleri destansıdır.

Tıp tarihi hocası Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Özbekler Tekkesi şeyhi Ethem Efendi, Necmeddin Okyay, Ali Üsküdari, Mustafa Düzgünman, Hamit Aytaç, Kemal Batanay, Halim Özyazıcı, Emin Barın, bu iade-i itibar davasının destan kahramanları olarak sanat tarihimizdeki yerlerini aldılar.

Büyük ölçüde dünü tekrar eden, yer-yer şabloncu bir zanaat karakteri gösteren uygulamalar yanında özgün ve yeniliğin ufuklarını yansıtan, geleneksel olanın yapısını bozmadan, tabii akışla kendi disiplini içinde gelişme trendini yakalayan denemeler de yer almakta, bu da farklılığa dayanan bir dinamizm üretmektedir.

Dede Korkut’un seçilmiş olması sevindirici. Sizin için Dede Korkut kimdirden ziyade nedir? Neyi temsil ediyor?

Dede Korkut, soyumuzun İslam’ı temessül etme istikametindeki yol atasıdır. Coğrafyayı vatan etme iradesidir. Batı istikametli yürüyüşümüzün destan kahramanıdır. Soyumuzun ruhunu, vicdanını, karakterini temsil ediyor. Asırlar öncesinden bize bizi anlatıyor.  Dilimizin; mantığını, düşünme kabiliyetini, edebî irtifaını ve şiir gücünü, lirizmini, taşıyan Oğuzname metninin özdeş ismidir.

Merhum Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün derslerinde tekraren ifade etiği değerlendirmesi ile neyi temsil ettiğini daha veciz bir çarpıcılıkla anlayabiliriz: “Çocuklar, bütün bir Türk Edebiyatını terazinin diğer kefesine, Dede Korkut’u bir kefesine koysanız, Dede Korkut ağır basar.”

Son olarak şunu sormak istiyorum: Yapmayı en çok arzu ettiğiniz bir projeniz var mı?

Öncelikle sesli kitaplar projesi ve ayrıca mimarî tasarımları, proje muhtevası tekemmül etmiş olan anıt projeleri: Hoca Ahmed Yesevi ve Divan-ı Hikmet anıtı, 101 yıl sonra Çanakkale şehitlerini sılalarına taşıma anıtları, Konya-Selçuklu ve Mevlana-Mesnevi anıtı…

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *