“SANATÇININ MEKTEBİ BÜTÜN YERYÜZÜDÜR” MAHMUD EROL KILIÇ

Röportaj: Güzide Ertürk

Fotoğraf: Çayan Özvaran

 

İslam sanatlarından tasavvuf ruhunu çıkarırsak geriye ne kalır?

 

Bir kere tasavvufu düzgün tanımlamamız lazım. Dinler, indirilmiş olduğu peygamberinden, o peygambere iman etmiş kitleler tarafından teslim alınır ve o kitleler daha sonraki tarihsel süreç içerisinde o dini yorumlamak ve ilmeklerini açmak suretiyle adeta yeryüzüne indirir ve beşeri alana taşırlar. Metafizik düşünceler bu şekilde ayakları yere basan daha konkre, daha müşahhas hayatın içine nüfuz eden bir yapıya kavuşturulur. Bu şekilde baktığımız zaman, dinin bir peygambere indikten sonra, peygamberden topluma inmesi sürecinde çok önemli filtre vazifesi gören ara bölgeler olduğunu görüyoruz. Ki İslam tarihinde tasavvuf böyle bir fonksiyon ifa etmiştir. O açıdan İslam dininin, hayatı estetize etme, hayatı rafine etme, insanları tebdil etme, edeplendirme yönleri vardır. Eğitm ve kişisel eğitimlerini tamamlamış, bireysel olarak daha kaliteli insan haline gelmiş olan bu fertlerin gerek sanatsal üretimde, gerekse kaliteli toplum üretiminde bulunuyor olmalarında tasavvufun arka fonda duruyor olması çok önem arz eder. Diyebiliriz ki evet tasavvuf, geleneksel İslam toplumlarında vardır. Bunu maalesef böyle söylüyorum çünkü modern İslam toplumları bu süzgeci, bu filtreyi bu ara bölgeyi, yani tasavvuf süzgecinden geçmiş İslam’ı yadsıdığı, inkâr ettiğinden dolayı süzgeçsiz, filtresiz direkt İslam kullanma cüretinde bulunmakta ve bundan dolayıdır ki modern Müslümandan estetize bir üretim çıkamamakta.

 

Genel girişi yaptıktan sonra, bunu daha bireysel alana, daha müşahhas alana indirgediğimizde, mesela “Afakta ve enfüste ayetlerini göstereceğim,” ayetini okuyan bir Müslüman bu ayet üzerine düşünmeye başladığında hem kendi içini güzelleştirmenin hem de o iç güzelliğini dışarıya yansıtmanın peşine düşer. “İnnallahu cemilun ve yuhibbul cemal /Allah güzeldir, güzellikleri sever,” hadisini okuduğu zaman bir Müslüman, sadece dini ilimler, medrese ilimleriyle sınırlı kalsa bu hadisin senediyle sepetiyle meşgul olacaktır. Râvileri kimlerdir? Ama eğer tasavvuf filtresinden geçerek bu hadise bakarsa tabii ki senet ilmiyle meşgul olmayı bir kenara atmadan daha çok manası üzerinde duracaktır. Allah güzeldir ne demek? Allah Cemil’dir ne demek? Ve yuhibbul cemal –ve güzelliği sever ne demek? O zaman güzel ve çirkin diye bir kavram otomatik olarak çıkacaktır ortaya. Bunların hepsi metafizik, felsefi karşılıkları olan kavramlardır. Bunları konuşmaya başladığı zaman kişi, ister istemez bir cemal felsefesi, bir güzellik felsefesi oluşturmaya başlayacaktır.

 

Netice olarak şunu söyleyebilirim: Tasavvuf filtresinden geçmiş İslam’ı hazmetmiş İslam insanı (homoislamikus) aynı zamanda bir estetisyendir, aynı zamanda bir sanatkârdır. Çünkü o insan, almış olduğu eğitimde Allah’ın Cemal ismini, Cemil ismini görür; Allah’ın Bari ismini görür, Allah’ın Kadir ismini görür, Allah’ın Latif ismini görür. Bu isimlerin hepsini bir araya getirdiğimiz zaman karşısında olduğu yüce varlığın aynı zamanda sanatkâr bir varlık olduğunu görür. “Biz her şeyi bir hesap üzere ve bir takdir üzere yarattık,” (Kadarnahu Takdira) “Biz her şeyi bir oranla yarattık.” Altın oran prensipleri dahi Kur’ân’dan çıkar. “Miktar üzere yarattık”ta da matematik felsefesi çıkar. Binaenaleyh biz her şeyi güzellikle, bir bilinçle, bir şuurla yarattık anlayışını gören o kişi, o Müslüman, o fert, bir sanatkârla karşı karşıya olduğunu görür. O sanatkârla özdeşleşme haliyle beraber olduğunu görür. Niye özdeşleşsin diyeceksiniz. “Tahallaku bi ahlakıllah- veya Kur’ân’da geçen –Ahsenu Sıdga- Allah’ın boyasına boyanın çünkü en güzel boya onun boyasıdır. Bakınız buradan dahi bir tuval, bir estetize hayat çıkıyor karşınıza. Allah’ın boyasıyla boyanmak ne demek? Bu bir duvar boyası mı? Ne demek Allah’ın boyasıyla boyanmak? Buna “teellüh” denir eski tabirle, çok açmayayım. Fazla açarsam tehlikeli olabilir, teellüh, sadece bu kadar. Key word: Teellüh. Çünkü insan yeryüzünde orijinini, aslını arar. Su yatağını arar. İnsanın bu gurbet ve sürgün hayatında bütün çabası, bütün uğraşısı ne olursa olsun kaynağını bulmaktır. Kaynağı “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun / Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz” ayetinde olduğu gibi kaynağımız Allah’tır. Benim çıkış  yerim benim Allah’ımdır. Rabbimle benim aramda sadece yaratan ve yaratılan ilişkisi yoktur. Bunun çok daha ötesinde çok daha yakın bir ilişki vardır. Salt kavramsal teoloji yapanlar bu sıcaklığı bana veremezler. Oysa ki tasavvuf felsefesinde gene Kur’ân ayetlerine dayalı olarak Allah, “ben size şah damarınızdan da yakınım,” diyor; bir insanın şah damarından yakın olmak. O zaman Allah, benim çok uzağımda bir şey değil ve “Ben insanı yarattım, ona kendi ruhumdan üfledim,” diyor, kendi ruhundan üflemiş bana. O zaman ben Allah’ın ruhunu taşıyorum.

 

Bazı sufiler derler ki, “Şu ayeti düşünse bir kişi ayakları yerden kesilir.” Ben çöpe atılacak bir varlık değilim, toprakta eriyip gidecek bir varlık değilim, ben dağların taşların yüklenmekten kaçındığı büyük emaneti yüklenmiş bir varlığım. Ben O yüce varlığın kendine muhatap aldığı varlığım. “Bütün isimlerimi ona yükledim,” dediği varlığım. “Alleme esmâe külleha” hepsini yükledim ona dediği varlık benim. Yani ben Allah’ım, bütün isimler bende, bunun iki-üç tanesini insana verdim demiyor. Ben Allah’ım bütün isimler bende . “Ve alleme ademe'l-esmâe külleha / Adem’e bunların hepsini yükledim,” demesi, “Ben kimim?” sorusunu ciddi manada sormayı gerektiriyor. Burada kaynak sorulur. Tabii kaynak, yatay ve dikey şeklinde ikiye ayrılır. Yatay aramada, ben şuralıyım, buralıyım, Balıkesirli’yim, Ankaralı’yım, Amerikalı’yım, Türkiyeli’yim, diyebilirsiniz coğrafi olarak. Bunların hepsi arızidir. Asli olan sizin dikey kaynağınızdır. O da bir şuur, idrak halidir. O da Allah’ınızdır. Allah’ını bilen kişi, Allah’ı idrak eden, Allah’ı hisseden kişi için, “Ondan korku alınır,” diyor ayeti kerimede. Korku, çağın en büyük problemlerinden bir tanesi. Anksiyete. O korku kaldırılan kişide sanatsal kreasyon ortaya çıkmaya başlar. Tasavvufi süreç aynı zamanda sanatsal bir süreçtir. Bir ham yapıdan, işlenmiş bir mamul elde etme sürecidir.

 

Peki, hocam bunu din zaten yapmıyor mu? Hayır, yapmıyor. Yapmıyor derken dine atılan yanlış formattan dolayı din yapmıyor. Bu açıdan Amin Maalouf’un çok güzel bir sözü var, “Dindarlar, işi otomatiğe bağladıkları için, dindarlık bazen problemdir.” Ben dindarım, tamam. Ama dindar olmak, otomatik olarak size bir ahlak yüklemiyor. Adeta bir tür garantilik veriyor. Dindarım ya ben, diyor. Ahlak çok önemli değil. Mesela kul hakkı çok önemli olmayabiliyor. Dindarım abi ben. Dindarlık bazen ayak kaydırıcı, tehlikeli garanti alanları verebiliyor. Allah muhafaza. Bir yanılsama o açıdan dindarlık. “Savm-u salat-u hac ile / sanma biter zahid işin // insanı kamil olmaya lazım olan irfan imiş” diyor Niyazi Mısri. Dinin estetize edilmesi, dinin bir sanat eğitimi haline getirilmesi, İslam özelinde, özellikle tasavvufla olmuştur. Ve bu, bizim ülke topraklarındaki tarihi tecrübemizle de ispatlanmış bir şekilde ortadadır. Bugün eğer bir Osmanlı şiiri, Osmanlı entelijansiyası, münevveri varsa, eğer Osmanlı hat sanatı varsa, daha da ileriye doğru gidelim; Osmanlı mimarisi varsa, bunun arka fonunda tasavvuf düşüncesini görmemek mümkün değildir.

 

Zaten bunları dışlayan selefi bir düşünceden sanat çıkmazdı. Bugün Vahhabi düşüncesinin ürettiği sanat yoktur, olamaz. Oradan Zemzem Tower ancak çıkabilmekte. Kâbe Beytullah’tır. Ufki olarak, horizontal olarak ben bu şehre girdiğimde, bu şehrin en merkezi, görülür noktası Kâbe olmalı. Kâbe’nin üstüne hiçbir şey çıkmamalı estetik düşüncesi size verilmezse o zaman Kâbe’nin etrafını siz her türlü mimariden, -çoğu da kendi mimarları olmadığı için, dışlandığı, yetiştirilmediği için Amerikalı, İtalyan, İspanyol mimarlara çizdirilen- gökdelen projeleriyle doldurursunuz. Bu, bir tür Manhattanlaştırma’dır Kâbe’yi. Oysa ki Kâbe sacre, kutsal bir alandır. Spiritüel bir alandır. Sadece “shopping” yapılmamaktadır. İnsanlar oraya bir ritüel için gelmektedirler, ritüelin bir ruhu vardır. O ruhu korumak gerekir. Hatta ve hatta tavaf edilen zeminin toprak olması bile çok önemlidir. Siz oraya granit bile seremezsiniz. Yürüyen kişi orada topraklanmak zorundadır. Bunların hepsi size spiritüal, manevi bir anlayış verir. Bir felsefe verir. O yoksa sizde, yerine bunlar doğar.

 

Çok anlattığım bir örnektir; tasavvuf müziği veya İslam ilahileri haramdır günahtır diye yıllarca, hacca giden Türk hacılarının ilahi kasetlerini, walkmanlerini alıp yere çalan din polisi, Suudi Arabistan’da kendi gençlerinin U2 konserlerini dinlemesine mani olamamıştır. Çünkü âlem boşluk kaldırmaz. Bir şeyi reddettiğin zaman yerine bir şey koymak zorundasın. Senin gençliğini biliyoruz, şu an detay veremeyeceğim ama Arap gençliğinin özellikle Suud gençliğinin hangi beslenme kaynaklarına sahip olduklarını biliyoruz. Hiçbiri bir İslam mimarisi bilmez, İslam estetiği bilmez. Çünkü günahtır. İslam filozofu desen bilmez. Ondan dolayıdır ki bugün, çok pespaye bir şekilde, yeni yeni,  bazı Suudlu alimler hava olsun diye, ben Descartes çalışıyorum, ben Kant çalışıyorum. Aaa! Ben Heidegger okuyorum falan diye böyle hava atan, sonradan görme dediğimiz tipler oluşmaya başladı. Sen daha kendi geleneğinden, ne İbni Sina’dan ne İbnül Arabi’den haberin var, kalkmış Descartes okuyorsun. Onlar haramdı da bu helal mi şimdi? Onun için Vahhabi düşünce, İslam estetize yolunu tıkamış bir düşüncedir. Üretebileceği en üst insan tipi DAİŞ’tir.

 

Sanatçının kendini tanımlayabilmesi ile mahareti arasında nasıl bir ilişki var? Müslüman sanatçı kendini tanımlayabiliyor mu?

 

Öncelikle kendini tanımlayabilmesi için “Men aref” derslerinden geçmesi lazım. “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu.” Dergâhlarımızda öğretilen en önemli motto, en önemli felsefe budur. Tercümesi: Kişi kendini bilirse ancak Rabbini bilir. Teoloji, -Allah’ı bilmenin Frenkçe’deki adı- bizde ancak ve ancak insanı tanımakla yapılabiliyor. İnsanı tanımadan insanı dışlayan veya bypass eden, doğrudan Tanrı tanımaya giden bir yöntem bizde kabul edilmemiş. Çünkü Allah ipucu gönderiyor. Mesela çok enteresandır, “Beni tanımak istiyorsanız Habibime uyun,” diyor, “Beni bilmek istiyorsanız arayıp bulun,” demiyor. Bir insana gönderiyor Cenab-ı Allah. “Allah yeryüzünde insandan yürür.” Bu çok önemli bir ayrımdır selefi düşünceyle sufi düşünce arasında. Selefiler, bulutların arasında bir Tanrı arattırıyorlar. Sufi düşünce, “İnsandan Allah görünür,” diyor.

 

Bunun tehlikesi, insanın ilahlaştırılması olduğundan bazı arkadaşlarımız korkarlar. Hiç korkmasınlar bizim bin dört yüzlük tarihimizde hiçbir ademoğluna secde edilmemiş, “Sen benim Rabbimsin,” denilmemiştir. Övülmüştür, methedilmiştir edildiği kadar. Peygamberimize öyle methiyeler yazılmıştır ama İsa’nın başına gelen, O’nun başına gelmemiştir. Korkmasınlar, gelmez. Çünkü bizde kıstas çok sağlam. Bizde omurga çok sağlam. Ondan dolayıdır Allah kim, kul kim, peygamberi kim, o ikisi arasındaki geçişler neler çok önemlidir. “Muhammedun kel beşer, bel yakuti beynel hacer,” Evet, Muhammed bir beşer, bir yönüyle insan. Tamam ama taşlar arasında yakut gibi. Yakut neticede bir taş. Parke taşı gibi taşlardan bir taş. Ama siz kaldırım taşıyla yakuta aynı der misiniz? Evet Hazreti Muhammed insan. Ama lütfen, sıradan bir insan diyemeyiz. İnsanın kendini tanıması bu açıdan çok önem arz ediyor.

 

Sırf sanatta değil, aslında çağın en önemli problemlerinden bir tanesidir insanın kendini doğru tanıyamaması. Çünkü insan ömrü çok kısa. Zannedildiğinden de kısa. Bir doğduğunuzu biliyorsunuz, bir ilkokula başlangıç pat küt derken elli, elli beş, “Hayyalessela...” Bir yerde salanız veriliyor; paketlenip, çeyizlenip gönderiliyorsunuz. Ne oldu ya, bir dakika ya! Hiçbir şey anlamadan hayat bitiyor. Elli dört yaşındayım, ben hiçbir şey anlamadım. Hâlâ misket oynuyorum, çocuk olarak görüyorum kendimi. Elli dört sene az bir sene mi ya, elli dört. Eğer, düzgün bir rehberlik verilmezse ademoğluna elli beş sene değil, beş yüz elli sene yaşasa bulamaz gene de. Çünkü nesneler çoğaldı, meşguliyetler, alanlar çoğaldı. Modern hayatta her şey multiple edildiği için bu jungle içerisinde insan kendini kaybetti. Bir insan nerede kendini arayacak, nerede Rabbini arayacak. O eğer doğru verilirse, değil elli sene beş senede de bulur. Bulanlar zaten üç-dört senede bulmuşlardır. O iş, bir formatlama meselesi. Düzgün bir format atılmadığı sürece, “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur.” Okuyup durursun. Beş yüz elli sene de olsa yetmez. Anlayamazsın çünkü. Beyhude bir uğraştır. Niyazi’nin dediği gibi, “Ben taşrada arar iken / O can içinde can imiş.” Taşra, dışarısı demek edebiyatımızda. Dışta olan her şeye taşra denir. “Bana O’nu taşrada arattılar yıllarca. Orada, burada, medresede, falan. Oysa O can içinde can imiş. O, bendeymiş. Bilmiyordum. Keşke bana önceden haber verselerdi, ben O’nu başta, orada arardım,” diyor. Düzgün bir tarifleme çok önemli burada. Tasavvuf acizane, bizim geleneğimizde o rehberliği vermeye çalışan bir model.

 

Geriye sorunun ikinci kısmı olan, kişinin kendi mahareti kalıyor. Biz ona, “istidat” diyoruz. İstidat, yani kabiliyet. Tabii ki, o işin kreatif tarafı. Siz neticede bir ruha, bir niyete sahipsiniz. O niyet ve ruhla hareket edeceksiniz. Ama sonuç itibarıyla sizin o ruhunuzu yansıtma dediğimiz “perdeye dökme,” “tuvale aktarma,” “kaleme kâğıda dökme” kısmına geldiğiniz zaman, -bilgisayar diliyle konuşalım- print-out alma merhalesi sizin cihazınızın kalitesine bağlı. O işin ikinci merhalesi. Ama önce sizin çıkış alacağınız bir şeyinizin olması lazım. Bir şey yoksa zaten makinadan dışarı bir şey çıkmaz.

 

Bunu şöyle bir örneklendirmeyle açıklayayım: Biz buna “hamile kalma süreci” diyoruz. Tasavvufta erkek de kadın da hamile kalır. “İrfana hamile kalmak,” denir ona. Şöyle ki; mesela Muhiddin İbn Arabi gibi bir arif, çok eser yazmıştır. Bunlardan en önemlilerinden bir tanesi, “Futuhat-i Mekkiye” isimli eseridir. Otuz yedi cilt. On bin sayfa. İbn Arabi diyor ki, “Bu esere önce ben hamile kaldım. Kâbe’de tavaf ediyordum, tavaf esnasında Hacer’ül Esved’den bir genç adam (bu sembol de çok önemlidir. ‘Şabu emret,’ denir ona Arapça’da. Yani genç adam) çıktı geldi, ‘Kalk Muhiddin! Ben Kâbe’nin hakikatiyim. Benim kademim üzere benimle beraber tavaf et,’ dedi. Birinci şavtı beraber yaptık, bana birinci derece bilgiler verildi. (Biliyorsunuz, bir tavaf yedi şavttan meydana geliyor) Yedi şavtı tamamladığımızda (Futuhat-i Mekkiye yedi bölümdür. Otuz yedi defterdir ama yedi ana bölümdür) dedi ki: ‘Muhiddin, sana Kâbe’nin hakikati yüklendi, şimdi ehline bunu naklet.’” İbn Arabi diyor ki, “Bana onlar, bir kerede orada yüklendi. Sonra benim onu yazıya geçmem gerekti.” Şimdi yazıya geçme, beşeri bir çaba. El, kalem, beyinle gerçekleşen bir şey. Ama önce hamile kalmanız gerekiyor ki doğum yapasınız. Onun için çağımızda güdüklük var. Çağımızda hamile kalan yok. Olmayınca, çocuk yok. Şair yok. Tenzih ederim, birçok şair var alınmasınlar. Sanatçı yok. Arif yok. Derviş yok. Total manada; var da yok. Sebebi bu. İlhama gebe kalan yok. O zaman da ne oluyor, “Muhammed havasından konuşmaz, o hamile kalarak konuşur,” sözündeki gibi, biz de hevamızdan konuşur hale geldik.

 

Neşat Ertaş Baba ne diyor, “Gönül Dağı” çok önemli, “Kalpten kalbe yol var görülmez.” Bizim türkülerimize yansıyan, şiirlerimize yansıyan derin tasavvufi anlamlar var bu açıdan.

 

Kendini bilmek kadar, büyük irfan olamaz. Kişinin kendini bilmesi coğrafyasını, biyolojisini bilmek değildir. Senin kasaplık kısmın o. Onu da bileceksin, inkar edelim demiyorum. Ama otantik olarak, dikey olarak sen nesin? Allah diyor ki, “Ben ona kendi ruhumu üfledim.” Sen bunu hiç idrak ettin mi? Allah’ın benim içime ruhumu üfleme hadisesi ne gün, saat kaçta ve nasıl gerçekleşmiş? Tasavvufta adama bunu yaşatırlar. “Hüfff!” böyle üflediği ânı hissedersin. Allah’ın bir balon gibi senin içini şişirişini, dolduruşunu hissettiğin anda zaten “Evraka!” diye zıplarsın yerinden. Ondan sonra da dilin çözülür. Başlarsın şiir söylemeye. Kopuzun varsa vurursun tellerine. Kalemin varsa şiir söylersin. Ona işte “Nutuk” denir bizde. Nutuk ve şiir arasında fark vardır. Şiiri herkes söyler ama nutku herkes söyleyemez. Nutuk birdenbire gelir. Gelmezse de gelmez. Aylarca, yıllarca beklersin bir nutuk gelmez. Onun için fark vardır arasında.

 

“Bâdeli şair – Bâdesiz şair” diye bir ayırım var. Çağımızda bâdeli şair kalmadı. Bâdeli şair, mesela Niyazi Mısri. Hiç şairlik kabiliyeti olan biri değil gençliğinde. Mesela Mevlana, “Ben şiirden anlamazdım,” diyor, “Şiir nedir bilmezdim.” Hatta şiiri çok sevmezdim de diyor. Şiir kabiliyeti yoktu bende, diyor. Ama ne zaman bu yola girdim, basamak basamak önümde bazı şeyler açıldı. Birdenbire dilim çözüldü ve şiir söylemeye başladım. O zaman da durduramıyorsun kalemi. Peş peşe geliyor. İlhama dayalı şiirler deniyor ona. O şiirleri biz kutsal sözler olarak görüyoruz. “Vema yantiku anil hava,” ayetiyle irtibatlandırıyoruz. “Hevasından konuşmaz.”

 

“Yazar.” Kadim dünyada böyle bir sıfat yoktur. Kadim dünyada “şair” diye bir sıfat yoktur. Bir adam ariftir, bir adam feylesoftur, bilgindir. Bir şey elde etmiştir, o elde ettiği şeyin ifade  ediş biçimlerinden biri olarak şiiri kullanır. Bazen de düzyazıyı kullanır. Yazar, kâtip denir ona. Düşünmeyen, birilerinin yazdığı bir şeyi dikte ettirilen kişiye kâtip denir. İngilizcesi copyist. Matbaanın olmadığı zamanlarda oturur ondan ona yazar. Müstensih. Ama şu an çağımızda yazarlık diye bir sıfat var. Sen kimsin? Ben yazarım. İyi yaz o zaman. Sen kimsin? Ben şairim. Şair diye bir kategori olamaz. Bir derdin olur, bir davan olur, söyleyecek bir şeyin olur onu şiir formunda dile getirirsin. O zaman bu adam, bu filozof, bu din adamı, bu bilgin, bu metafizikçi ne derseniz deyiniz; adamın önce dolu bir tarafı var. Zaman zaman şiir formunda vezinli şeyler söylüyor dersin. Ama o yoksa, şairliği profesyonel bir meslek haline getirdiğinde, yazarlığı profesyonel bir meslek haline getirdiğinde senin çalıştığın gazete sana sipariş verir: Bu köşe senin. Columnistsen eğer köşe senin, tamam. Bana yarın lütfen on bin vuruşluk bir yazı yaz. Tamam abi. Sipariş üzere, on bin vuruş olacak yalnız. Yazıyorsun veriyorsun. Bu şimdi olmaz.

 

Mevlana şiirlerini söylüyor, ondan sonra birileri geliyor diyor ki, “Ya bozuk vezinler bunlar. Kafiye tutmuyor.” Gerçekten mesela Fars dili ve edebiyatının en büyük şairi değildir Mevlana. Salt şiirsellik nazarından bakacak olursak. Ama Mevlana diyor ki, “Ben vezni tutsun, kafiyesi tutsun diye bir söz söylemiyorum.” Benim bir derdim var arkadaşlar, diyor. Bir dert için bir şey söylüyorum, bazen vezni tutuyor, bazen de tutmuyor. Ben onun derdinde değilim diyor. Çok otantik, çok natürel bir şair. Tasannu dediğimiz zorlama, sanat yapma derdi yok. Günümüzde öyle şairler var ki, gerçekten kelime cambazı. Hatta büyücü diyebilirsiniz. Kelimeleri o kadar güzel art arda yerleştiriyor ki, onu okuyup da çarpılmamak... Muhteşem. Ama “Sözün çoğunda yalan vardır,” sözü var Peygamber Efendimiz’in. Yalan kardeşim. Anlatabilir miyim. Diyeceksiniz ki o da bir yetenek. Yalan da bir yetenek zaten. Herkes yalan söyleyemez. O açıdan mesela çok başarılı yalan söyleyen, iyi bir siyasetçi olabilir. Ama iyi bir bilgin olamaz. İyi bir arif olamaz. Kıstaslar değişti.

 

Ondan dolayı sipariş üzere yazı yazmak ile, sipariş üzere şiir söylemek farklı şeyler. Bir de doğuş dediğimiz Türkçe’de, bir doğuşa bağlı olarak söz söylemek. Bunlar hermetic polizia (İtalyanca’da öyle bir tabir var) veya metafizik şiir kategorisi olarak değerlendirilebiliyor.

 

Tasavvuf, sanatçının toplumsal veya dünyevi konuları işlemesine bir engel teşkil eder mi?

 

Çok önemli. Güzel bir soru. Eski tabirle ehem mühim sıralaması denir buna. Bir sufi hayatında neyi önceliyor, neyi erteliyor. Öncelik sıralaması diye bir şey var. İhtiyaçlar hiyerarşisinde tasavvuf büyüklerinin en büyük dertleri Allah’a kavuşmaktır. Bunun üstüne başka bir derdi almıyor. Peki bu kişinin hiç başı ağrımıyor mu? Bu kişinin hanımıyla problemleri yok mu? Ailevi sorunu yok mu? Köyünde bir problemi yok mu? Ülkesinde siyasetiyle ilgili problemi yok mu? Ekonomik kaygıları yok mu? Şüphesiz var. Ama onları arkaya attığı için, birinci sıraya metafiziği aldığı için hep vuslat derdini aldığından, en büyük derdini dile getiriyor. O da Leyla ile Mecnun’da sembolize edildiği gibi aslını arama, orijinini arama, kaynağını arama sevdasına düşüp Allah’ıyla kavuşma hasreti içinde yanmayı dile getiriyor. Bundan dolayı ilahi aşk şiirleri ve ilahi aşk metaforları, “meyhane” terminolojisi gibi terminolojiler üzerinden onu anlatıyor.

 

Niyazi Mısri’de bütün ağırlık metafizik konularadır; Allah’la kavuşma üzerinedir. Bugün Niyazi Mısri’nin, Yunus Emre’nin şiirlerini bir makineye koysak, bir de komut versek tamamını düzyazıya çevir desek, ortaya nefis bir teoloji kitabı çıkar. Tamamı ilahiyat ilimleridir. Ama bunun yanında Niyazi Mısri, Malatya’nın Aspozi denen bir bölgesindendir. Eski Malatya, Battal Gazi denen yerdir ve Aspozi mesire yeridir. Niyazi Mısri, Aspozi doğumludur. Aspozi’nin bağları, üzümleri hakkında da şiiri vardır. Kendi memleketinin natürmort doğasıyla ilgili de şiir yazmıştır. Elmalılı; Antalya Elmalı’da şeyhi vardır. Şeyhini görmeye giderken Elmalı hakkında şiir yazar. Niye olmasın? Binaenaleyh, burada neyi öncelediğinize göre değişir.

 

Mevlana’nın şiirlerinde çok duyulmuş, duyulunca da ufak çocukların dahi taaccüp ettikleri, hayret ettikleri, “Aa! Duydunuz mu falanca kadının başına ne gelmiş?” dedikleri, herkesin artık söylediği bir vakıayı alarak nefsinin, şehvetinin peşine düşen bir kimsenin hali bak böyle olur anlamında kullandığı, kimine göre çok müstehcen görülen bir benzetme yaptığı şiiri de vardır. Mevlana’yı tenkit edenlerin bugün, “Ya tüh! Terbiyesiz! Bak nasıl bir örnek veriyor?” dediği bir kadının şehvet düşkünlüğüyle ilgili şu an detayına girmeyeceğim bir hadise var. Bilenler biliyor. Mevlana niye böyle bir örnek versin. O olay orada oluyor, çoluk çocuk herkes duyuyor ve o olayı örnek olarak alıp üstüne giydirme yaparak buradan bir ders çıkarıyor. Görüldüğü gibi, toplumuna yabancı değil. Sultanlarına, siyaset erbabına yönelik şiirleri var. Binaenaleyh bugün tasavvuf erbabı, dünyadaki toplumsal gelişmelerden de haberdar olmalı ve onlar üzerine şiirler yazmalı. Buna hiçbir mani yok. Ama “Derdi bire indirmek” diye de bir şey var çünkü dert çok.

 

Dergâhlarda zikirlerden sonra çay içilir. Özellikle Dağıstan kökenli dergâhlarda, çayı çok severler. Tutar bir derviş, çay üzerine, hatta semaver üzerine şiir söyler, “Yan semaver, dön semaver,” diye. Semaverin dumanı tüter. Bunu çay içerken zikrederek söylerlerdi. Bakınız ne kadar natürel, ne kadar doğal. “Zikri Erre” diye Yesevi zikri vardır, testereci zikri denir ona. Neden? Yesevi dervişleri çoğunlukla ormancıdırlar. Ormanda hızarla, iki kişi tutar ağacı keser. Keserken bir ses çıkar, “Hır, hır” diye ona “Erre” derler ve onu çekerken zikrederler. Ağaçla zikrediyorlar. Zikir formları dahi hayatın içinden gelen şeyler.

 

Cihangir semtine adını veren (türbesi de orada) Burhaneddin Cihangir-i Hazretleri’nin müritlerinin çoğu gemici olduğu için “gemici zikri” denen bir zikir vardır, “Heyamola” derler ya halat çekerken. Ona Cihangiri zikri denir, “Hay Allah,” diye. Seyrederseniz onu zannedersiniz ki halat çekiyor gemiciler. Ne kadar hayatın içinden doğal şeyler bunlar. Oduncunun zikri, gemicinin zikri. Demirciler çarşısında demir vururken olan zikir. Mevlana’yı dururken semaya kaldıran hadise, biliyorsunuz, demirciler çarşısından geçerken demircilerin o, “çıkıdım, çıkıdım,” vuruş sesleridir; o ritme kaptırıyor kendini. Kopuyor, tabiri caizce. Bugün Rock konserine gidiyor bir arkadaş “kopuyor” o caiz oluyor, Mevlana sema edince küfür oluyor.

 

Bir şairin şiire bakışıyla, bir sufinin şiire bakışı neden farklıdır?

 

Sufinin şiire bakışı araçsal. Şiiri kutsallaştırmıyor. Şiiri bir gaye olarak görmüyor. Bir derdi, bir amacı var. Bu amacı ifade ederken bazen dil diye bir araç kullanıyor. O da bazen. Her zaman dille değil. Çünkü sufi diyor ki mesela, “Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.” Mesela aşk gibi konular, bu isterse beşeri aşk olsun yazıldıktan sonra çöpe atılan yazılardır çoğu. Toplumsal bir olayı güzelce yazabilirsiniz, siyasi bir olayı güzelce yazabilirsiniz, “Geldi, gitti, öldü, vurdu, çarptı,” yazabilirsiniz. Ama gel aşkı, sevgini yaz bakalım dediğinde, “Olur yazayım abi.” Başlarsın yazmaya. Bir yazarsın, iki yazarsın ama hiçbiri için de şunu diyemezsin: “Oldu ya!” Birisi derya, ucu bucağı yok, birisi bardak. Okyanustaki suyu, bardağın içine nasıl sığdırırsın? Toplumsal konular daha basit konulardır. Deskriptif konulardır. Ama “Bu aşk bir bahri ummandır / buna haddü kenar olmaz,” diyor Seyyid Seyfullah. Sahili yok. Haddü kenarı yok. Bunu sen nasıl dile getireceksin ki. Ondan dolayı her ne dile geldi, kaleme geldi, kayıtlanır, sınırlanır, kalitesi kaybolur. En güzel söz konuşulmamış sözdür, diye bir tabir de var.

 

Neticede biz dil kullanıyoruz. Mesela şu anki konuşmamızı Ural Altay dil grubundan Türkçe denen bir dille yapıyoruz. Ben üniversite profesörüyüm, demek ki tahsilli bir adamım, falan filan. Okumuş yazmışım. Benim en fazla kelime haznem bu dilde, iki bin civarı. İngilizce bundan daha düşük, bin yedi yüz kelime civarında. Diyelim ki taş çatlasın, ben müthiş edebiyatçıyım, bütün lügatleri parçaladım, hadi üç bin kelime bileyim. Üç bin kelimeyle ben bütün sevgilerimi, yergilerimi, nefretlerimi, aşklarımı, Allah sevgimi, günahlarımı, her şeyimi bu üç bin kelimeyle anlatmak zorundayım. Ne kadar anlatırsam anlatayım, her şey noksan kalacaktır. Kelimeler ruhları taşıyamazlar. Kelimeler acizdir. Ayettir bu, “Eğer denizler mürekkep, yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsa bizim sözlerimizi yazmakla bitiremezler.” Dolayısıyla bir sonsuzluk âlemi var, bir de sınırlılık âlemi. Sınırlılık âleminde, sınırsızlığı nasıl ifadelendirebilirsin. Tasavvufta metafor, mecaz, sembolizm kullanma zorunluluğu buradan çıkıyor ortaya. Mecbursun. Sonsuzluk âlemini ancak benzetmelerle anlatabiliyorsun. Şarap, meyhane, Leyla, Mecnun gibi şeyler üzerinden anlatıyorsun. Yoksa ne Mevlana şarap içti, ne meyhanenin yolunu bilir. Ama bunu bilmeyen selefiler, “şarap” diyor. Kur’ân da “şarap” diyor, “Cennettekilere biz şarap vereceğiz,” diyor. O zaman doluca şarabını mı kastediyor yani. Selefilerin bu Aristocu kafa yapısı, İslam ümmetini mahvetti. Amerika’da da çok yaygınlar. Amerika’daki yeni convert Müslümanların hepsini bu selefi kafa yapısı etkiliyor, mahvediyor. Ne yapalım, yapılacak da bir şey yok.

 

Şairleri “Yalancı şair” ve “iyi şair” olarak iki kategoriye ayırıyorsunuz. Bunun bir ortası yok mu?  

 

Ben ayırmıyorum. Ayıranlar ayırmış zaten. Ben naklediyorum. Şiir metafiziği yapıyorum ve bunu sufi şiirden kalkarak yapıyorum. Çağımızda şiirle hemhal olan sanatı, mesleği şiir olan kimseleri tenzih ederim. Saygı duyuyorum. Bir hakaret kastımız da yok kesinlikle. Ama bizim geleneğimizde şiir denen olguya, yaratıya, üretime nasıl bakmışlar, onları naklediyorum. Mesela Kuddisi Baba. Niğde doğumlu meşhur bir şair. Divanı var. Kuddisi Baba’nın öyle bir şiiri var, “tat vermez, lezzet vermez” anlamında. Ben o sözle, Kavafis’in sözü arasında irtibat kurmuştum. Kavafis’in ihtiyarlıkla ilgili bir sözü var. İhtiyarlık üzerine yazdığı şiirlerini yirmi beş yaşlarında kaleme almış. Meşhur bir şiir, herkesin zevk aldığı bir şiir. Fakat kendisi elli-atmış yaşlarına gelince diyor ki, “Söylediklerimin hepsi yalanmış meğerse.” Şimdi bizzat kendim yaşlandım diyor. Şöyle bir soru sormam gerekiyor, onun şiirini okuyup ezberleyip hatta şiir üzerine müsamere yapan, üzerinde konferanslar, Kavafis’in ihtiyarlık şiiri üzerine felsefi açılımlar yapan binlerce toplantı yapıldı o zamanlar. Bunların hepsini çöpe atmamız gerekiyor o zaman. Çünkü teoriyi adam baştan dışlıyor. İşte modern hayatta nasıl her şey köksüzleştirildiyse ve nesneler çoğaltıldıysa bu çokluk içerisinde insan kaybolduysa söz çokluğu da oluştu. Bilen de konuşuyor, bilmeyen de. Oysa ki bizim geleneksel prensibimizde “Kulil hak ve bil uksut” ya hak söyle, ya sus diye bir şey var. Susmak gibi çok güzel bir eylem var bizde. Ama susturulmuyor.

 

Söylemez Tekkesi var Konya’da. Neden Söylemez Tekkesi? Şeyh efendi Hindistanlı. Şişli tarikatından. Türkçe bilmiyor. Konya’ya gelmiş, dergâh açmış. Geliyor halk, soru soruyor. El kol hareketi, cevap yok. Halk ona öyle bir ad vermiş. Soru soruyoruz ama cevap vermiyor. Söylemez şeyhinin yüzlerce müridi var Konya’da, Konya valisi dahil. Sükûti bir adamın neden böyle müridi oluşabilir? Demek ki supralanguage - dil üstü etkileşim alanları da var. Her şey dil değil.

 

Mevlana hakeza. Şiir için söylediği sözler var. Ben sufi şairlerin şiire bakışı nasıldır noktasından bazı şeyleri ele alıyorum. Tabii ki bütün şairler, yalancıdır, sahtekârdır demek istemiyorum. İnsan ömrü çok kısa. Şöyle bir tehlike var, “sözde sihir vardır,” sözünden dolayı ve “Ya hak söyle ya sus.” Yan yana getirirsek eğer, ortaya şöyle bir şey çıkıyor: Malayani konuşma. Malayani yazma. Malayani şiir de sözleme velev ki cicili bicili olsun. Ama yok ben söylemek istiyorum. Onun adına biz mugalata sanatı diyoruz. Sofistike ifadeler diyoruz. Onları oku, okursun sadece. Beyin jimnastiği olur. Biliyorsunuz, Dadaizm vardır. Dadaizm’deki şiirleri biri söyler, ondan sonra da birisi çözmeye çalışırdı. Bu adam burada bunu demek istiyor. Bedri Baykam’ın boş çerçevesi gibi. Bir boş çerçeve yapıyorsun, sonra beş yüz kişi ona yorum yapıyor. Böyle demek istedi, öyle demek istedi. Saygı duyuyorum ama acaba bu emek zayiatı olmuyor mu? Olaya böyle bakanlar da var.

 

Şiir okuduğum zaman, ayaklarımı yerden kesmeli. Beni eski halimden farklı bir hale getirirse, bende bir dönüşüm gerçekleştirirse bu olur. Bu sırf şiir için de geçerli değil; roman, hikâye. Milan Kundera’nın bir kitabını zor bitirdim mesela. Ve sonunda dedim ki, tamamen bir pazarlama tekniğiymiş. Adamı öyle bir pazarlamışlar ki vakit kaybetmişim ben o romanı okumakla. Milyonlarca kitap basılıyor. Bir insanın bunların hepsini okumasına imkan yok. Hayat yetmez. O insana bin yıl ömür versen, bitmez. O zaman bu jungle içerisinde, bu söz kirliliği içerisinde doğru söze, inci tanesine insan daha önem veriyor. Laf kalabalığı, söz ishali diyorlar, af buyurun tabire. Öyle yazarlar var ki artık söz ishaline tutulmuş deniyor. Ne bulursa söylüyor. Nasıl görüntü kirlenmesi varsa, söz kirlenmesi de var. Bu doğal. Şiir kirlenmesi niye olmasın ki. Şairler çok duygusal. Şairlerin psikopatolojisi üzerinde çalışmalar var. Bir insanı şiir söylemeye iten sebeplerin içerisinde, az evvel söylediğim ilahi kanallar olduğu gibi psikopatolojik kanallar da var. Zaten delilik ve deha arasında irtibat var. Şiirsellikte bazen farklı yapılar da olabiliyor. Çok girmeyeyim detaya.

 

 Günümüz sanatçısı nerede susacağını bilmiyor mu?

 

Zaten çağın en önemli şeyi, sana yüklediği anlamlar. Susmuş bir adam “X” ölmüş bir adamdır. Mesela “İki yıldır senden bir kitap çıkmadı abi,” yani “X” hemen gündemden düşersin. Bazen doğuş, üç ay, beş ay gelmeyebilir. İki yıl gelmeyebilir. Bu namaz gibidir. Hani namaz, miraçtır deniyor ya. Günde beş kere miraç edenimiz var mı bilmiyorum. Ben kendi adıma konuşayım yatıyoruz, kalkıyoruz; Allah kabul etsin yani. Gençlik zamanlarında daha takvalı bir adamdım. Sonra ne din kaldı ne iman kaldı bizde. Zaten bütün sermayem o zamana dayalı. Güzel namazlarım olmuştu. Bir-iki tane. Derler ki arifler, o bir-iki namaz yüzü suyu hürmetine diğer namazlar da kabul olacak. Kaliteyi yakalama noktasından bakacaksak eğer biz bir hedef alalım. En üst perdeden. Ona varamasak bile o yolda ilerlemeye çalışalım, derim acizane.

 

“Sufi ve Şiir” kitabınızın bir bölümünde sanatçıların dergâhlarda yetiştiğine değiniyorsunuz. Günümüz sanatçısının okulu neresi olmalı?

 

Sanatçının mektebi bütün yeryüzüdür. Bu yeri gelir bir cami olabilir, yeri gelir bir medrese olabilir. Yeri gelir dergâh olabilir, yeri gelir aile olabilir. Yeri gelir sokak olabilir. Yeter ki o ortam, o atmosfer, o sanatçı kabiliyetine sahip olan cevherin çıkmasının imkanını hazırlasın. Bu açıdan toplumsal yapı çok önemlidir. Geleneksel, metafizik esaslı toplumlarda cesaret, şecaat, ataklık, yiğitlik gibi meziyetleri olan bir delikanlı öyle bir toplumsal yapı içerisinde güzel bir kahramana, güzel bir savaşçıya dönüşebiliyor. Bir Battal Gazi çıkabiliyor ortaya mesela. Korkusuzluk güzel bir kabiliyet, herkeste yok bu. Bir savaşçının korkak olması düşünülemez. Aynı kabiliyetlere sahip bir modern genç böyle bir yapı içerisindeyse hırsız olabiliyor. Mafya üyesi olabiliyor.

 

Sanatsal yeteneğiniz varsa, bunun ilahi sanata doğru yönlendirilmesinde o içinde doğduğunuz havuz çok etkili bir rol oynuyor. Düşünebiliyor musunuz, öyle bir ortamda doğuyorsunuz ki, mesela İbn Arabi’nin ortamını anlatıyorum veya Abdurrahman Cami’nin Afganistan Herat’taki çevresini anlatıyorum. Bir tarafta Hüseyini Baykara şiir söylüyor, Abdurrahman Cami kendisi büyük Nakşi şeyhlerinden, musıkî meclisleri oluyor. Herat şehrine kızıl şehir deniyor. Sebebi, her taraf kırmızı güllerle doluymuş ve kızıl topraktan, tuğlalardan yapıldığı için şehrin genel yapısı kızılmış. Gül kokuyor ve her yerden bir musıkî faslı geliyor, siz öyle bir ortamda doğarsanız yedi yaşında şiir söylemeye başlarsınız. Babanız şair, anneniz alim. Böyle bir ortam içerisinde doğduğunuz zaman sizden cani çıkması mümkün değil. 

 

İbn Arabi diyor ki, “İlk Kur’ân derslerini annemden aldım. Adı Nur’du. Sonra dayımdan devam ettim.” Sonra dedemden şu, amcamdan bu derken on beş yaşında dini ilimlerin tamamını bitirmiş oluyor. Allah büyüklerimizin hepsinden razı olsun, yaşım elli dört, on beş yaşından beri de bu işlerle ilgilenen birisiyim. Söylemesi ayıp bir de ilahiyat profesörüyüm. Daha şunun şurasında, bir şeyler çakmaya iki-üç yıldır başladım. İnsanlar belki beni alim falan zannederler. Doğrusunu itiraf edeyim, bir şeyleri daha yeni yeni çakar gibiyim. O da böyle silik silik. Yaşım elli dört. Eski zamanlarda, elli dört yaş, işi bitmiş, pir-i fani, dede. Elli tane kitap yazmış.

 

Arkadaşlar, İbn Sina otuz dört yaşında öldü. Şehabeddin Sühreverdi büyük alim, otuz üç yaşında öldü. Bütün kitapları geriye bıraktığında Aynü'l-Kudât Hemedânî yirmi üç yaşındaydı şiirlerini yazdığında. Modern hayat yaşı büyük bebekler üretiyor. Adölesans dönemini yaşıyor kırk yaşındakiler daha. Hepsi emekleme döneminde. Hiçbiri buluğa ermiş değil. Buluğa ermiş adam yok, adam. Biyolojik yaşı ayrı, kemal yaşı çok ötelere gitti. Kayboldu. Toplumsal hayatta da bunu görüyorsun. Adam altmış yaşında, en ufak bir harekette bakıyorsun çocuk gibi hareket ediyor. Ancak on iki yaşında iki çocuk kavga etse belki mazur görülecek bir konuyu, altmış yaşında iki insanın yaptığını görüyorsunuz. İşte bu, kemal yaşının geriye çekilmesinden kaynaklanıyor.

 

Şairi yetiştirecek ortam da çok önemli. Ben çok ümitli değilim. Şairin tüketicisi aynı zamanda şiirden zevk alan insandır. Ben kısmen İran’da yaşıyorum. İran’ın çok meşhur geleneksel sanatlar var, çok muhteşem hattatlar var. Hepsi kan ağlıyor. Çünkü İran zenginleri, İran aileleri evlerinde bir geleneksel hat levhası bulundurmayı zül görüyorlar. Gericilik olarak görüyorlar. Zengin bir İranlı’nın evinde eğer bir Fransız 18. Louis Dönemi büstü olursa kendini, ama bir hattatın levhası o açıdan... Talep yok. Onun için buralara gelmek istiyorlar. Şiire talep ne kadar var. Talep de yok belki. Çünkü çok mekanikleştirildi. Dini ilimlerde de öyle. Mataryalizasyon selefilikle başladı. Şiir haram. Şiir bu manada günah görüldü. Sanatsal üretim olmayınca işte bir kafa nasıl kesilir? Kesilirken kaç santimden kesilmesi gerekir? Bunun gerçekten ilmini yapıyorlar. Mısır’da iktidarı ele geçirdiği zaman bu İslamcı arkadaşlar, en önemli toplantılardan bir tanesi hırsızın kolu kesilmesi hakkındaydı çünkü mezhepler arasında farklı görüşler var. Kimisi parmaklarının kesilmesi sadece yeterli diyor. Kimisi parmaklar kesilir, başparmak kesilmez diyor, kimisi, hayır el bilekten kesilir diyor. Bunun üzerine ilmi toplantı yapılıyor. Bütün işler bitti, parmağı nereden keseceğiz. Kendimi zor tutuyorum bazı şeyler söylememek için. Mahvettiler bizi. 11 Eylül hadiselerinden önce yüzlerce Amerikalı dostum vardı. Ama aleni ama gizli Müslüman. Amerika’da, İngiltere’de bir kitapçıya gittiğin zaman en az üç, dört bölüm İslam, Tasavvuf kitapları olurdu. Şu an hiçbiri yok. Bir raf. O da ancak İŞID nedir, DAİŞ nedir diye saçma sapan kitaplar. Tabii buna Mevlana’yı da katıyorlar. Ne olacak, nereye gidecek bilmiyorum. Ama bir eksen, bir omurga kayması bütün dünyada devam ediyor.

 

Simya ilminde şöyle bir şey var: Yeni bir şey üretmek için, var olan önce çözülür. Buna kabula salva aşaması denir, önce onun terkibi bozulur, ayrıştırılır. Sonra yeniden dondurularak yeni bir üretim çıkar. Şu an belki o distraction bölümündeyiz. Constraction ardından gelir mi? Tabii yaş olarak bizler göremeyebiliriz ama daha sonraki nesiller bu çözülmenin, ayrışmanın içinden güzel parçaları bir araya getirip yeniden bir oluşum koyarlar belki ortaya. İnşallah diyelim. “Allah her an bir iştedir,” diyor ayeti kerimede. Biz karanlıktan aydınlığı çıkarırız, ölümden hayatı, hayattan ölüyü çıkardığımız gibi, diyor. Her türlü oluşumun içerisinden yeni bir oluşum çıkabilir. Devinim bu şekilde oluyor çünkü. Sonuç, görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler. Eyvallah.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *