“TASAVVUF, ÖZEL VE ÇETİN YOL DEMEKTİR” PROF. DR. EKREM DEMİRLİ

Röportaj: Mehmet Sabri GENÇ

Fotoğraflar: Çayan Özvaran

  

Sayın Prof. Dr. Ekrem Demirli hocamla ilk kez yıllar evvel Viyana’da tanışmıştım ve birazcık sohbetten sonra çok zor bir alanda müthiş bir iştiyak ve heyecan ile çalıştığını fark etmiştim... Kendisi çok meşakkatli ve zor bir alan olan tasavvufun derin sularında yüzen elmasların ve ilk gördüğümüzde belki de tanıyamayacağımız incilerin ahvalini bizlere tercüme ediyor. Bunların yanı sıra bazen kendi incilerinden de faydalanmamıza müsaade ediyor. İşte bu hasbihâl böyle bir müsaadenin eseri. İbnü’l Arabi ve Konevi hazretlerinin mümtaz eserlerinin, tercüme yoluyla bizlere ulaşmasını sağlayan ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki görevine devam eden Prof. Dr. Ekrem Demirli hocamızın “Sadreddin Konevi’de Bilgi ve Varlık”, “Fusûsu’l-Hikem Şerhi”, “Nazari Tasavvufun Kurucusu: Sadreddin Konevi”, “İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan: İbnü’l-Arabi ve Vahdet-i Vücûd Ekolü”, “İbnü’l Arabi Metafiziği” başlıklı çok mühim telif eserleri de var. Çok özel ve çetin bir yol olan tasavvufun sularında bilen bilmeyen herkes kulaç atmaya çalıştığı için, meseleleri bir bilenle konuşalım istedik... Dünyanın çivisini çıkaranların sûretlerine, metafiziğin sonsuzluğundan çıkarılmış sıcacık ve samimi inciler çarpmaya devam ediyoruz. Yılmadan, bıkmadan ve ümitle...

 

Efendim çok değerli telif ve tercüme eserleriniz var. Muhyiddin İbnü’l Arabî hazretlerinin 18 ciltlik Fütühât-ı Mekkiyye ve Fusûsu'l-Hikem adlı eserlerini dilimize kazandırdınız. Ayrıca Fusûsu’l-Hikem’i Cumhuriyet tarihinde ilk olmak üzere şerh ettiniz. Bunların yanı sıra Sadreddin Konevi, İbn Sina, Abdürrezzak Kaşani, Abdülgâni en-Nablusi, Ebû'l-Alâ Afifi, Annemarie Schimmel gibi mühim şahsiyetlerden tercümeleriniz var. Çok zor bir alanda müthiş çalışmalar sarf ediyorsunuz. Bu eserlerin tercümeleri ve aynı alandaki telif eserleriniz aracılığıyla ilim irfan dünyamızı zenginleştiriyorsunuz. Türkiye ve Türkçe açısından bakacak olursak, tasavvuf ile aramızda nasıl bir irtibat var? Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

 

Tasavvuf ile aramızdaki irtibatı doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki kısımda ele almak mümkün: İslam ile ilgili her insanın hayatında -adı konsa da konmasa da- tasavvufun bir yeri vardır, bu kaçınılmazdır. Çünkü tasavvuf esas itibarıyla Allah’ı tanımanın bir tarzıdır; daha doğrusu bir Müslüman için Allah’a bağlanmak, O’na iman etmek, tevhidi bilmek olmazsa olmaz ise tasavvuf da tam burayla ilgilidir: Allah’ı ve tevhidi bilmek! Tasavvuf bu bilme-tanıma sürecinin insanın ahlakî bir varlık olarak kemale ermesiyle gerçekleşeceğini düşünür. Bu bakımdan tasavvuf, bir Müslümanın hayatındaki pek çok kavramla ve düşünceyle ilgilidir, onun hayatındaki sıradan anlamlı kavramlara ve kelimelere bir derinlik getirir. Bununla birlikte Müslümanların bir kısmı tasavvufun zaman içinde yol açtğı birtakım tartışmalar ve ortaya çıkan yozlaşmalar nedeniyle böyle bir ismi kullanmayı gereksiz sayar veya yanlış bularak ondan uzaklaşır. Bu durum tasavvufun onun hayatındaki ana temalarla ilgili olması olgusunu değiştirmez. Müslümanların bir kısmı ise bu irtibatı daha iyi fark ederler ve tasavvuf ile irtibatlarını tasavvufun kavramlarıyla anlatırlar. Bunlar bazen bir tarikat içinde de bulunabilirler. Fakat önemli olan mesele İslam’ın genel ilkeleriyle tasavvufun irtibatını düşünerek bu irtibatı kurmuş olmalarıdır. Buna, tasavvuf ile Müslümanların hayatındaki doğrudan irtibat diyebiliriz. Tasavvuf onlara ihlâsı öğretir, nefislerini nasıl tezkiye edeceklerini, kibirden nasıl uzaklaşacaklarını, Allah’a nasıl daha iyi yaklaşabileceklerini öğretir. Bu birinci meseledir. İkinci mesele tasavvuf ile insanların dolaylı irtibatıdır. Tasavvuf, İslam  tarihinde ve kültüründe pek çok alanda etkisini göstermiş bir disiplindir. Bu anlamda, sanattan şiire ve toplum hayatına değin pek çok alanda tasavvufun izlerini görmekteyiz. Hiç kuşkusuz burada şöyle bir noktaya varmak doğru olmaz: “İslam içindeki bütün edebî ve sanatsal etkinlikler bir tasavvuf hareketidir,”; bu haksız bir değerlendirme olabilir. Toplumsal alandaki bütün kurumları tarikatlarla ilgili görmek de bir hatadır. Ancak tasavvufun hayatın bu alanlarına dikkate değer katkıları olmuştur. Bu meyanda söz konusu etkiler çeşitli yollarla bireye ulaşır ve her insan belirli bir ölçüde tasavvuftan nasiplenir. Bu da dolaylı etkilerdir. Her iki etkiyi de günlük hayatımızda görürürüz ve tasavvuf, bilerek veya bilmeyerek hayatımızda yer edinir. Bu bakımdan kelimelere, kurumlara takılmadan tasavvufu ne ise o hâl üzere anlamak lazımdır. Tasavvuf öncelikle bireysel ve toplumsal kısımlara kısmen uzanan bir dini ahlak, buna bağlı olarak, bir akıl ve nefs terbiyesi, bunun öğretisi ve talimi, nazari-metafizik düşünce, hayatı bu istikamette yaşamayı ve düzenlemeyi hedefleyen bir disiplinin adıdır.

 

Bu anlamda “Nazari Tasavvufun Kurucusu: Sadreddin Konevi” başlıklı bir eseriniz var. Sadreddin Konevi ve Muhyiddin İbnü’l Arabi hazretleri arasındaki rabıta ve bu rabıtanın Konevi üzerinden coğrafyamıza etkileri hakkında bizleri bilgilendirir misiniz?

 

İbnü’l Arabi, sadece tasavvuf tarihinin değil bütün İslam düşünce tarihinin en etkili birkaç düşünüründen biridir. Onun kadar kavram üreten, tikel konularla nazari konuların irtibatını kurabilen az insan vardır. Bu yönüyle İbnü’l Arabi gerçekten de kendisiyle sonrasını birbirine bağlayan bir köprüdür. Bu köprü insan, Şam’dan Malatya’ya ve Konya’ya gelmiş, Konevi’yi yetiştirmiş ve bu bölgenin bir merkez hâline gelmesini sağlamıştır. Konevi onun en önemli talebesidir, daha sonra ise onun kısmen geniş ve dağınık kabul edebileceğimiz eserlerine istikamet kazandırmış, onlardan sistematik bir düşünce inşa etmiştir. Konevi ile Arabi arasındaki bağı ben bu noktada görmekteyim. Bunu başka yönlerden ele alan, aradaki akrabalık ihtimalinden söz edenler var, hatta bunlar Abdurrahman Cami gibi sûfilerde de yer alır, ben onunla ilgilenmem. Benim için İbnü’l Arabi ile Konevi irtibatı metafizik düşüncenin yeniden ve –dikkatinizi çekerim- son kez inşa edildiği bir zeminde kurulmalıdır. Her ikisi de bu dönemi İslam marifetinin zirvesi kabul ederler. Bu çok önemli bir bilinçtir ve büyük bir iddiadır. Bir insan kendi devrini bütün tarihin kendisine doğru aktığı bir zirve olarak kabul ediyor. İbnü’l Arabi bu bakımdan çok önemli bir tarih yorumcusudur aynı zamanda! İnsan ve zaman-tarih ilişkisini en iyi ele alan isim İbnü’l Arabi’dir. Bu bakımdan İbnü’l Arabi çağdaş düşüncede izlerini gördüğümüz pek çok konuya ışık tutabilecek unsurlara sahiptir. Konevi’yle birlikte bu süreç ikmal edilmiştir, metafizik yeniden ve son kez kurulmuştur. Artık o ikisinden sonra kendileri gibi büyük düşünür gelmemiştir; ne kelâmda ne İslam disiplinlerinin herhangi bir alanında! Tasavvuf için de zaten öyle bir şey beklenmezdi. Bu nedenle onlara şeyh-i ekber ve şeyh-i kebir dendi. Bunlar tarikat kavramı olarak anlaşılacak nitelemeler değildir. “Şeyh”, İslam düşünce kavramıdır ve “kurucu düşünür” demektir; birisi daha kapsamlı ve geniş düşünür iken öteki büyük fakat birinciye göre ikincil olan düşünürdür.

 

Bazı yazılarınızda “Büyük Anadolu”dan bahsediyorsunuz, bu tanım böyle bir buluşmanın bir sonucu öyleyse...

 

  1. Selçuklu Osmanlı Coğrafyası da diyebilirim. Bunun yanı sıra Pakistan’dan Hindistan’a kadar uzayan etkileri de olmuştur. Fakat ana merkez Konya-Şam, Hicaz ve Kahire hattıdır. Bu bölgedeki en güçlü ve verimli düşünce geleneği bu gelenek olmuştur. Bu nedenle hepimizin üzerinde şu veya bu ölçüde bu düşüncenin izleri vardır. Gerçekte coğrafyaları birleştiren bir düşünce vardır burada. İbnü’l Arabi ve Konevi’yle pek çok şehir kardeş olmuştur, birbirini tanımayan insanlar birbirini tanımıştır. İslam içinde çatışan ekoller İbnü’l Arabi’de uzlaşmıştır. Büyük bir uzlaşmadır İbnü’l Arabi ve Konevi! İslam içindeki ihtilafları ortadan kaldıran bir proje olarak okuyabiliriz vahdet-i vücûdu.

 

İnsanlığın tekâmülünde metafiziksel düşünce yapısı malumunuz çok önemli bir yere sahip. İnsan dediğimiz canlı, soyut düşünebilen metafiziksel bir varlık. Baktığımızda bizleri ilkel kabilelerden ayıran önemli özelliklerden biri bu. Günümüzde insanların soyut düşünebilme yetisi sanki gittikçe zayıflıyor. Soyut alanı somuta indirgeyerek dönüştürme çabaları var. Sanki modern bir ilkellik söz konusu. Modern bireyin metafizikle ilişkisi nasıl sizce?

 

Ben bu irtibatı çok zayıf bulsam bile, bu da modern bir durum ve bilinçtir. Çünkü bu modern bilinçle ben irtibatın insanca kurulduğunu düşünürüm, insan bundan yüz çevirdiğinde ise irtibatın zayıfladığını sanırım. Hâlbuki klasik metafizikçiler bunu böyle kabul etmez. Her şeyden önce Tanrı insan irtibatı, insanın iradesine bırakılmış bir şey değildir veya burada çok sınırlı bir iradeden söz etmek mümkündür. Mesela günlük hayatta insan Tanrı’yı arayan bir varlık olarak kendini kabul eder; neticede bulur veya bulamaz. Fakat “arama” salahiyeti onun elindedir. Müslüman düşünürler bunu kabul etmezler. Onlara göre “arayan” bizzat Allah’tır. Hiç kuşkusuz Allah adına “aramak” tabiri zihne güç gelir. Fakat cümleyi şöyle tasrih edebilirim: İnsan talebini önceleyen Allah’ın insan hakkındaki iradesidir. Allah kendini tanıtmak istediği için insan O’nu aramaktadır. Bunun tersi doğru değildir. İslam metafizik anlayışı bu düşünceye dayanır. Bu nedenle klasik metafizik, kelimenin hakiki anlamıyla öznesi Allah olan bir anlayıştır. Burada insan edilgen ve “fakir”dir. Fakat bir paradoks olarak bu fakirlik içinde kendini özne ve muktedir sayar. Üstelik bu durum zaman ve mekâna göre değişmez. Her zaman insan Allah irtibatında hakiki özne Allah’tır ve bu irtibatı belirleyen O’nun iradesidir. Çağımızda da böyledir. Çağımızda insanların Allah ile irtibatlarını yorumlayabilecek bir marifet perspektifine ihtiyaç var. Klasik metafizik gelenek açısından, irtibat sabittir, sadece tarzları değişir. “Tecellide tekrar yoktur ve her an Allah yeni bir şe’ndedir.” Metafizikçiler böyle düşünerek Allah ile insan irtibatını başka türlü ele alırlar.

 

Bu anlamda İslam’ı, insanlığın tekâmülü konusu çerçevesinde metafiziksel düşünce olarak diğer dinlerden ayıran ögeler nelerdir acaba?

 

İslam’ı İslam kılan en önemli hususiyet tevhit ilkesidir. Tevhit ilk bakışta basit ve anlaşılır gibi gelen bir meseledir. Gerçekte ise tevhidin anlaşılması bütün İslam mirasının anlaşılması demektir. Müslümanlar Hicaz’da iken, tevhit ilkesini kabaca putperestliği reddetmek ve Allah’ı birlemek olarak anladılar. Pek çok Müslümanın idrâkinde tevhit birlik olarak kaldı. Ancak Müslümanlar Post-Hicaz’da tevhidin birlik ile sınırlı bir şey olmadığını kısa zamanda anlayacaklardı.  Daha doğrusu Allah’a bir demenin ne büyük sorunlarla yüzleşmek olduğunu Post-Hicaz evresinde idrâk edeceklerdi. Doğu Akdeniz’e yerleşince, İslam mamur bir coğrafyaya yerleşmiş oldu. Burası kelimenin teknik anlamıyla “ümmî olmayan” bir yerdi. Hiç kuşkusuz bireysel anlamda ümmî olmak okur-yazarlıktan yoksun olmaktı. Sosyolojik olarak ümmîlik ise bilim ve düşünce geleneklerinden yoksun kalmaktı. Hz. Peygamber bireysel olarak ümmî, Hicaz ise sosyolojik olarak ümmî bir yerdi. İslam’ın Hicaz sonrasında ulaştığı yerler kelimenin bu anlamıyla ümmî olmayan yerlerdi. Burada hayat başka türlü yorumlanmış ve hemen her konuda büyük teoriler vardı. Zerdüştlük, Hristiyanlık, Mısır’daki çeşitli dinî gelenekler vs. pek çok felsefî ve dinî gelenek vardı. İslam bunlarla tevhit ilkesi üzerinden hesaplaştı. Şer (kötülük problemi) sorununu fark ettiler ve Zerdüşt teoriyle hesaplaştılar. Artık tevhidi savunmak, düalist evren görüşüne karşı iyinin ve kötünün kaynağı olarak Allah’ı görmek demekti. Hristiyanlığı tanıdılar –ki bu Hristiyanlık Hicaz’dakinden daha karmaşıktı- ve artık tevhit Tanrı-Âlem ilişkisini teslis ile çözmemek demek olacaktı. Felsefi inançlarla karşılaştılar; deizmi reddetmeyi, tevhidi savunmak olarak gördüler. Kısacası İslam, Post-Hicaz’da tevhidi dinî ve felsefî inançlara karşı savunurken kendi dünya algısını insanlık için bir çare olarak ortaya koydu. Tevhit ilkesi önce yeterli ve mükemmel bir Tanrı anlayışı demekti. Bu sayede Tanrı ile insan arasındaki aracı varlıklar reddedildi, dinamik bir âlem yorumu ortaya çıktı. Kötümser teoriler çökertildi, ruh beden karşıtlığı, Âdem-Havva kavgası bitirildi. İnsanlık bedeniyle, dünyayla, hemcinsiyle barıştı. Bunlar tevhit ilkesinin istilzam ettiği durumlardı. Bence İslam’ın tarihi, tevhidin farklı inançlara karşı savunulması tarihi olarak görülebilir. İslam ortaya her ne koyduysa bu ilke üzerinden ortaya koydu. Günümüzde, Müslümanların tevhidin bu derin anlamını idrâk etmeye çok ihtiyaçları vardır. Çünkü tevhit sadece Allah ile ilgili bir mesele değil, insanın ahlâki yetkinleşmesini sağlayan dönüştürücü bir inançtır. Tevhidi kabul eden insan ile etmeyen insan, bir ağaca, bir insana vs. farklı gözle bakmak zorundadır.

 

Dünya tarihine adını yazdırmış birçok edebiyatçıda ve filozofta mistik kitapların etkilerini görüyoruz. Örneğin Kafka’nın, Borges’in Yahudilerin mistik kitabı Kabbala’dan etkilendiklerini biliyoruz. “Kafka ve Kabbala”, “Borges ve Kabbala” başlıklı kitaplar var. Hatta pozitivizmin öncülerinden Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’ın “Tractatus logico-philosophicus” adlı meşhur analitik eserini yazarken dahi Kabbala’dan esinlendiğine dair bir konferans dinlemiştim. Bizde de tasavvuf ve edebiyat ilişkisine rastlanıyor. Filibeli Ahmet Hilmi Efendi’nin “A’mâk-ı Hayâl”, Ferîdüddîn-i Attâr’ın “Mantıku’t Tayr”, Hoca Ahmet Yesevi’nin “Divan-ı Hikmet” adlı eserleri bu ilişkiye dair örnekler. Bunların yanı sıra bazı popüler edebi eserlerde de tasavvuf işleniyor. Edebiyat, felsefe ve tasavvuf ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Edebiyat-tasavvuf bağı çeşitli yaklaşımlara göre olumlu veya olumsuz olarak ele alınabilecek karmaşık bir ilişkidir kanaatimce! Her şeyden önce büyük düşünürlerde mistik etkilerin bulunması meselesi ciddiyetle üzerinde durulması gereken bir meseledir. Siz zikretmediniz ben söyleyeyim, Martin Heidegger’de de Meister Echart’ın büyük etkisi vardır. Başka isimler de zikredilebilir. Fakat burada meseleye nasıl bakmak gerekir? Son örnekten yola çıkarak şöyle soralım: Acaba bu etki Echart’ın olumlayacağı tarzda ve derinlikte bir etki midir, değil midir? Bence ve –daha önemlisi meselenin uzmanı olan- araştırmacılara göre değildir. Öteki düşünürler için de benzer bir şeyi söyleyebiliriz. Burada büyük düşünürlerin katı gelenekten uzaklaşmak ve bazı basit unsurlarla düşünceyi zenginleştirmek için mistisizmi bir araç olarak kullandıklarını düşünebiliriz. Mistisizm gibi her düşünce böyle bir araç hâline gelmeye müsait olabilir. Daha doğrusu bir büyük düşünür her şeyi “araç” hâline getirebilir, bunlardan birisi de mistik düşünce olabilir. Bir şeyde etkinin bir sınırını kavramak lazımdır. Etki bir şeyi zenginleştirmekle sınırlı kaldığı sürece, bunu etki eden için değil, etkilenen için bir başarı sayarım. Heidegger bu etkilenmede daha kazançlı çıkmıştır mesela, çünkü Echart’ın kavramlarının içini boşaltarak başka bir bağlamda kullanmıştır. Ancak etki, etkilediği ürünü dönüştürmüş ve onu başka bir zemine taşımışsa burada olumlu ve kurucu bir etkiden söz etmek gerekir. Edebiyat alanında bu ikinci etkinin örneklerini en azından modern zamanlarda bulmak pek mümkün değil gibi geliyor bana! Bu nedenle edebiyat ile tasavvuf ilişkisi çok sorunlu unsurlar içeriyor.

 

Mesela “aşk” bahsi var... Çok fazla eserde “aşk” ve “tasavvuf” işleniyor güya ama çok sorunlu...

 

Evet, aşk bahsi bu sorunlu alanın örneklerinden birisidir. Sûfilerin aşk hakkındaki düşünceleri ile edebiyatçıların bundan ne anladıkları meselesini bağdaştırmak güçtür. Başka konular için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Gülşen-i Raz, edebiyatçılardaki çeşitli sembollerle bu sembollerin hakiki anlamları arasındaki çelişki üzerinde durur. Bu eser tasavvuf ile edebiyat arasındaki ilişkide dikkate alınması gereken bir eserdir kanaatimce! Sizin verdiğiniz örneklere de dönmek gerekir, Hoca Ahmet, Yunus Emre, Attar gibi isimler edebiyatçı değil, doğrudan sûfi isimlerdir. Bunlar birer derviştir, tasavvufu bir hayat tarzı olarak yaşamış, hatta tasavvufun kurucu isimleridir. Onları edebiyatçı bağlamında ancak ikincil olarak kabul etmek gerekir. Filibeli için aynı kanaatte değilim. Filibeli’nin, A’mâk-ı Hayâl adlı eseri, çağdaş edebiyatın tasavvuf telakkisi bağlamında çok sorunlu bir örnektir. Bence bu kitap bir tasavvuf eseri hatta tasavvuftan etkilenen –bahsettiğim anlamda- bir eser değildir. Adı üstünde hayalin derinlikleriyle ilgili insan üzerinde bir soruşturmadır. Temel meselesi kötülük sorunu üzerinden “Hakikat nedir?” sorunudur. Vardığı netice dinî düşünceye uygun olsa bile, burada tasavvufi bir metinden söz etmek için çok iyimser olmak gerekir.  Yazarın bunun için şeyhe atıf yapması, rüyalar, mezar vs. gibi unsurlar kullanması bu metni tasavvuf metni yapmaz. Bence Filibeli’nin eseri bir tasavvuf eseri hatta tasavvufun derinden etkilediği bir eser değildir; tasavvufi unsurları bolca kullanan ve malzemesi tahayyül olan edebi –ne ölçüde edebi olduğu benim meselem değil- bir eserdir. Tasavvuf, hakikati idrâk etmede aklın sınırlılığı ile hayalin genişliğinden geçerek hakikate doğru bir yolculuktur. Edebiyat hayal ve onun sınırlarında kaldığı sürece tasavvuf ile yüzeysel ve araçsal bir ilişki kurmak zorundadır. Çünkü hayal, edebiyatçının –ve çağının- aklının ürünüdür; ne kadar akılla çelişir gözükse bile hayal aklın bir türevidir. Tasavvuf ise nihaî hakikati, muhayyel ve makûlün üzerinde bulur; ifadesinde ise hayal ve aklı kullanır.

 

Edebiyatta tasavvufi unsurlar kullanılıyor dedik, malumunuz son zamanlarda benzer tasavvufi ögeler bazı TV dizilerinde işleniyor. Belki işlenen şahsın eserlerine ilgiyi arttırıyor bu durum. Örneğin Muhyiddin İbnü’l Arabi gibi metafiziğin zirvelerinden seslenen bir şahsın bir TV dizisinde konu edilmesi, popülerleştirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Bir düşüncenin yaygınlaşması için elverişli bütün imkânlar kullanılabilir ve mutlaka kullanılmalıdır. Avrupa’da Hz. İsa’nın filmlerini yapıyorlar, hem de defalarca! İbnü’l Arabi’nin, Mevlânâ’nın filmini yapmak bir sıkıntı değil. Bu bakımdan ben burada bir sorun görmüyorum. İbnü’l Arabi veya başka birisi hakkında film yapılabilir, dizi çekilebilir, görüşlerinden hareketle senaryolar yazılabilir vs. Fakat burada üzerinde durulması gereken şey, meselenin ciddiyet içinde ele alınmasıdır. Bu da her işte böyledir. Bahsettiğiniz diziye gelirsek, bir dönem içinde bulunduğum fakat nihayetinde doğru bulmadığım bir iştir o! Diziyi yapanlar danışman olmam için teklifte bulunduklarında  (İbnü’l Arabi sahneleriyle sınırlı kalmak üzere), çeşitli çekincelerle kabul ettim. Kişisel olarak İbnü’l Arabi’nin ve benzeri isimlerin düşüncesinin insanlara ulaşmasını isterim. Bu bakımdan İbnü’l Arabi’yi olabildiğince gerçekçi ve kendi düşünceleriyle anlatılmasının gerekliliğini belirttim. İbnü’l Arabi’yi benzer dizilerde olduğu üzere kahramanın düşüncelerini sürekli olumlayan, gerçekte etkisiz bir adam haline getirmek ihanettir. Her şeyden önemlisi İbnü’l Arabi’yi İslam dünya görüşünün bir temsilcisi sayarak Türklerin Anadolu coğrafyasındaki dönüşümünün onun üzerinden nasıl gerçekleştiğini anlatmamız lazımdır diye düşündüm. Bence böyle bir imkânın ortaya çıkması, tarihsel gerçeklere uymasa da insana heyecan verebilecek bir şeydir. Önce kötü bir başlangıç yapıldı dizide İbnü’l Arabi’yle ilgili; dört beş bölüm sürdü, eleştirilerimi söyledim yapımcılara! Sonra bazı bölümlerde İbnü’l Arabi’nin konuşmalarını bizzat kendim yazdım (yanlış hatırlamıyorsam on ile yirminci bölümler arası olabilir). Bunlar Fütühât’ın çeşitli yerlerinden alınmış cümlelerdi. Fakat sebebini anlayamadığım birtakım durumlarla, İbnü’l Arabi’yi tamamen ticari bir nesneye dönüştürdüler. Ben de bıraktım. Bence bu dizi İbnü’l Arabi ve benzeri isimleri güncelleştirmede, dizilerde ele almada kötü bir örnek oldu. Dizi yapımcılarının İbnü’l Arabi’ye ve İslam düşüncesine hürmetle ve umutla bakan insanlara karşı kazaya bırakılmaması gereken bir özür borçları vardır ve bunu kendilerinden beklemeliyiz.

 

Muhyiddin İbnü’l Arabi’nin bir dizide bahsettiğiniz gibi resmedilmesinin yanı sıra, Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin düşünceleri de “terapi” kelimesiyle bir arada kullanılıyor. Semâzen gösterileri düğünlerde, açılışlarda vs. yapılıyor. Modern zamanların buhranından bunalmış insanlara biraz tasavvuf, biraz bilgelik biraz da psikoloji bilgilerinin verilmesi hatta zaman zaman pazarlanması söz konusu. Bu noktada, tasavvufun yeri geldiğinde popüler kültürün bir aracı olarak kullanılması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu türden hâdiselerin tasavvuf kültürüne etkileri nelerdir acaba?

 

Tasavvufun bir yönü her zaman popüler olmasını mümkün kıldı. Sûfiler, geniş halk kesimlerinin hocaları, bazen liderleri, bazen iş verenleri oldu. İş arayan tekkeye gitti, evlenmek isteyen tekkeye gitti vs. Bunlar tabii şeylerdir. Tasavvuf, geçmişte bu nedenlerle öteki bilimler tarafından çok eleştirilmiştir. Bugün insanlara sempatik gelen loncalar, ahilik teşkilatları, tasavvufu hayat ile irtibatlı kılan yerlerdi. Tasavvuf bu sayede öteki ulema sınıfına göre büyük bir şöhret elde ediyordu. Türbelerin daha çok sûfi isimlerle ilgili olmasının nedeni, tasavufun hayat içindeki bu popülaritesiyle de ilgilidir. Ancak burada meselenin tamamen popüler bir objeye dönüşmesi büyük bir sorun. Müziğe, raksa, ticarete vs. dönüşen tasavvuf pek çok insan gibi beni de ilgilendirmiyor.

 

Keşkül Dergisi’nin “Rüya” başlıklı sayısında (2007) “Rüya İçinde Rüya: Âlem Tâbir Edilmesi Gereken Bir Rüyadır” başlıklı bir yazınız var. Malumunuz, Muhyiddin İbnü’l Arabi’de “rüya” konusu önemli bir yer tutar. Hiç kimsenin elinde olmayan sır ilimlerin ve hatta Fusûsu’l Hikêm adlı eserin İbnü’l Arabi’ye rüya aracılığıyla ulaştığı bilinir. Tasavvuf ve rüya arasındaki ilişki nedir acaba?

 

Rüya bahsi bence tasavvuf söz konusu olduğunda çok abartılı bir şey! Kişisel kanaatimce rüya bahsine herhangi bir düşünür nasıl bakıyorsa İbnü’l Arabi de öyle bakıyor. Mesela bence rüya bir bilgi kaynağı değlidir İbnü’l Arabi’de! Bilgi kaynağı olsa tabire gerek duyulmaz. Tabir edilmek, bilgiye ulaşmak için yapılır. Bilgi kaynağı ile bilgiye veri sunmak ayrı şeylerdir. Bu nedenle Fusûs’u rüyada alması veya Fütühât’ta ve başka eserlerinde rüyalardan söz etmesi bu eserlerle ilişkimizi sınırlamıyor. Tabirden söz edebildiğmiz sürece rüyada sıkıntı yoktur ve bizi sübjektifliğe düşürmez. Benzer sözleri keşif, müşahade için de söyleyebiliriz. Tasavvuf başından beri “tahayyül” ve “şairane sözler” olarak kabul edilmekten çekindi. Tasavvuf böyle bir sübjektifliği büyük bir mesele saydı ve sapmaların sebebi olarak kabul etti. Bu nedenle rüyalar, keşif, ilham vb. kavramlar hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapmak gerekir. En azından İbnü’l Arabi’de bunlar tam olarak oturmuş kavramlardır. Bu anlamda tasavvuf için rüya, bir bilgi verisidir, bilgi kaynağı veya bilginin kendisi değildir. Rüya tabir edilince bilgi çıkabilir. Keşif, ilham aynı şekilde değerlendirilir. Tasavvuf, bir bütün olarak bakınca, ilham kaynaklı alternatif bir bilgiye sahip değildir. Sûfilerin böyle sözleri olmakla birlikte bunlar sınırlı ve yorumlanarak ele alınması gereken sözlerdir. Tasavvuf özellikle ana çerçeveyi oluşturan düşüncelerinde nasların –tevile sapmayan- tefsiri olarak ortaya çıkar. Bu bakımdan sûfiler nasların bütününü okumak iddiasındadır. Çünkü kelâm ve fıkıh gelenekleri nasları belirli bir bakış açısıyla ele alınca, nasların önemli bir kısmı düşüncenin dışında kalır. Dini düşüncenin en önemli meselelerinden birisi kelâm-fıkıh geleneğinin “teklif” merkezli yorum anlayışlarının yol açtığı daralmalardır. Bir Müslüman için Kur’ân’ın pek çok kısmı işlenmemiş bir hâlde durur. Sûfiler bu boşluğu doldurmak isterler. Onların hedefi yeni bir bilgi kaynağı aramak değil, nasların bütününü düşünce ve ahlak hayatına dâhil etmeye çalışmaktır. Kanaatimce bu husus tamamen göz ardı edilerek tasavvufta bilgi meselesi ele alınmak istenmektedir. İlham, keşif gibi hususlar ise delil ile desteklenebilirse bilgiye dönüşür. Yoksa insanın ilham alması, bilgi elde ettiği anlamına gelmez. Burada meşruiyetin delil ile –naslar ve aklî bilgi- gerçekleştiğini unutmamak lazımdır.

 

Harfler ve kelimeler de bilindiği gibi Arabi literatüründe geniş yer tutuyor. Ona göre alfabede bulunan her harf ayrı bir hakikati temsil ediyor. Hatta 560 Bâblık “Fütûhât-ı Mekkiyye” adlı eserinin ikinci bâb’ını bu meseleye ayırmış. İnsanın sanırım Arabi’yi okurken, tafsilatlı bir kavram çerçevesine ve düşünce yapısına sahip olması gerekiyor. Modern dünyada belki de psikiyatrların şizofrenik olarak tanımlayacakları ya da anlayamayacakları meseleler bunlar. Yani yaşarken de pek anlaşılmıyordu ve bu durum, hakkında yanlış yorumlar yapılmasına sebep oluyordu. Bu anlamda İbnü’l Arabi ve çağlar arasındaki ilişki nedir acaba?

 

İbnü’l Arabi çok konu ele almıştır, bunların bir kısmı zaman içinde anlamını yitirmiş, daha doğrusu temsilcileri kalmamış konulardır. Bu nedenle onların anlaşılması biraz daha güçtür. Fakat İbnü’l Arabi’nin kendi düşünce dünyasında bir hiyerarşi vardır ve o hiyerarşi içinde bakıldığında meseleler belirginlik kazanır. Bu bahiste İbnü’l Arabi’nin öncelikle bir “çağ şahidi” olduğunu hatırlamak gerekir. Kendi asrında kullanılagelen pek çok meseleyi ele almış ve kendi eserinde yer vermiştir. Ama İbnü’l Arabi’yi bir düşünür kılan esas mesele Tanrı-Âlem bahsindeki teorisidir. Bu nazariyenin bir asırla sınırlı olduğunu sanmıyorum. Hatta zaman üstü demek zor olabilir ama en azından bugünkü insanı da ilgilendirecek hatta onun anlayabileceği düşünceler vardır orada. Bu yönüyle İbnü’l Arabi pek çok çağa en yakın isimdir, her çağ kendinden bir şey bulabilir onda veya kendine yakın hissedebilir İbnü’l Arabi’yi. Bunu çağlar için düşündüğümüz gibi insanlar, mekânlar için de düşünebiliriz. Her insan İbnü’l Arabi’de bir şey bulabilir kanaatimce. Bunun sebebi gerçekçi ve samimi bir şekilde insan ve Allah meselesine odaklanmış olmasıdır. İbnü’l Arabi’nin temel meselesi budur ve bu meseleyi igilendirdiği ölçüde öteki konularla da ilgilidir.

 

Arabi hazretleriyle, tasavvuf ve İslam diniyle  ilgili çalışmalar yapmış olan çok önemli ecnebi münevverler var. Bunlardan biri rahmetli Ahmet Yüksel Özemre hocamızın eserlerini tercüme ettiği Japon beyefendi rahmetli Toshihiko Izutsu (1914-1993), diğeri de sizin de “Tanrı’nın Yeryüzündeki İşaretleri” adlı eserini tercüme ettiğiniz Alman hanımefendi rahmetli Annemarie Schimmel (1922-2003). Kendisi ekseriyet İngilizce yazmış eserlerini. Amerika’da da tasavvuf hakkında çalışan profesörler mevcut. Örneğin hâlâ yaşayan ve İslam tasavvufu hakkında eser vermeye devam eden William Chittick da Amerikalı. İslam’ın bu kadar önemli değerlerini müthiş ve dahiyane çabalarla birçok dilde neşrettirerek, kendi irfan dünyamız açısından muhteşem kazanımlar oluşturmuşlar. Fransız sûfi hanımefendi rahmetli Eva de Vitray-Meyerovitch’in (1909-1999) eserinden mülhem “İslam’ın Güleryüzü” dururken ve bu kadar çabaya rağmen, İslam’a karşı inanılmaz bir düşmanlık da yaratılıyor. Bu ikilem hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Değerlendirmelerinizin iyimser, hatta abartılı olduğunu düşünüyorum. Belki zikrettiğiniz isimlerle çalışma alanı ortaklığım olduğu için söyleyeceklerim kişisel algılanabilir, yine de doğru bildiğimi söylemeliyim: Avrupa’da, Amerika’da tasavvuf üzerindeki araştırmalar, hatta İslam üzerindeki araştırmalar bize ufuk açabilecek araştırmalar değil, kendi coğrafyalarında da durum böyledir. Bizim burada büyük bilim adamı unvanı verdiğimiz isimlerin genel seviye içinde ismi bile yoktur. Türkler yabancılara paye vermede yeryüzünün en cömert insanlarıdır. Oryantalistler ilk başta ciddi çalışmalar yaptılar fakat ondan sonra büyük bilim adamı çıkmadı içlerinden. Tasavvuf söz konusu olunca oryantalizmin en zayıf alanı bu alandır. Buna Müslüman olan Batılı araştırmacıları da ekleyebiliriz. Türkiye’de büyük şöhret elde eden isimler kendi ülkelerinde veya İslamiyat araştırmaları içinde etkinliğe sahip değillerdir. Yaptıkları çalışmalar genel İslamiyat araştırmaları içinde de çok önemli eserler değildir. Bunun en önemli sebebi tasavvuf üzerinde çalışma yapan insanların genel İslam düşüncesi üzerindeki  bilgisizlikleridir. Artık şu husus kesinleşmiştir: Tasavvuf üzerindeki araştırmalar, aynı anda genel İslam bilimleri ve düşüncesi üzerinde hatırı sayılır bir vukufiyet kazanmadan yapıldığında, “retorik” düzeyinde çalışmalar olarak kalmaya mahkûmdur. Avrupa’da ve Amerika’daki çalışmaların en büyük sorunu budur ve bu alanda iyi örnek yoktur. Mesela İbnü’l Arabi üzerinde, Mevlânâ, Konevi veya başka bir isim üzerinde bize ufuk açabilecek herhangi bir çalışma yoktur. Bence çoğunun eserlerinin bilimsel değeri İslam dünyasındaki seviyeden kaynaklanıyor.  Üstelik Avrupa içindeki genel üretime bakınca, sayısal olarak çok az çalışma vardır. Bu bakımdan hem nicelik hem de nitelik yetersizliği söz konusu. Türkiye’de yabancı dilde yapılan araştırmalara karşı büyük bir tolerans var. Temayül veya iptidai düzeydeki çalışmalara bile “eser” muamelesi yaparız. Bunun sebepleri de gayet anlaşılırdır. Ama bu beklentinin sona ermesi lazım! Bütün alanlarıyla birlikte İslamiyat araştırmalarının omurgasını Mısır, İran, Türkiye üstlenmedikçe İslam düşüncesi üzerindeki araştırmalar şu andaki gibi “gazetecilik araştırması” düzeyinde kalmaya mahkûmdur. Dolayısıyla ben “ikilem” denecek iki taraf görmüyorum Avrupa ve Amerika’da! Müslümanlar kendileri üzerindeki araştırmalarda önceliği ele almak zorundadır. Bunu gerekirse Avrupa’daki üniversitelerde yapmalıdırlar, fakat öncelik Müslüman bilim adamlarında olmalıdır. Bu bir milliyetçilik meselesi değildir, gerçekçilik bunu icbar ediyor. İkinci olarak artık biz dünya üzerindeki araştırmalara katkı sağlamalıyız. Bizim içimizden Hristiyanlık, Yahudilik veya genel felsefe uzmanları çıkmalıdır.

 

1925 yılında yürürlüğe sokulan “Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması” kanunu ve bunun ülkemize etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Ben bu hususta Abdülhâkîm Arvasi gibi düşünüyorum. Arvasi, bu bahis açıldığında, “Onlar zaten kendilerini kapatmıştı,” demişti. Bu cümleyi dikkate almadan –ki benzer sözler başka sûfilerde de bulunabilir- bu meseleyi doğru anlamak mümkün değil. Tekkeler, tarikatlar, türbeler, savunusu kolaylıkla yapılabilecek yerler değildir. Üstelik bu “savunu” sadece laik ve seküler bir toplumda ve kurumlara karşı değil, bizzat ortalama Müslüman aydınlara ve cemaate karşı da güçlükle yapılabilir. Ortada tarihten beri gelen büyük sorunlar vardır; bu bahiste tarikatlar meselesi, Müslümanların yüzleşmek zorunda kalması gereken çok önemli sorunlar kümesidir. Her şeyden önce bunlar sosyal ve ticari kurumlara dönüşmüş ve dini terbiye kısmı ikincil derecede ortaya çıkmış yerlerdir. Tarikatların ve  benzeri kurumların nasıl denetleneceği, istismarın nasıl önleneceği meselesi Osmanlı’dan beri her zaman büyük bir sorun teşkil etti. Hatta daha öncelere kadar da gider bu sorun. Tekke ve medrese çatışması olarak ifade edilen bir çatışma var; bence bu çok aldatıcı bir ikilemdir. Tekke ve medrese ikiliği sınırlı bir soruna işaret eder; medrese ile hiçbir şekilde karşılaştırılamayacak kontrolsüz yapılar var söz konusuydu geçmişte! Bir ilçede yüzlerce tekkeden, zaviye, vb. kurum var ve bunların nasıl bir hizmet verdikleri hakkında iyimser bazı değerlendirmelerden öte bir bilgimiz yok. Bunlar nasıl ele alınacak? Meşayih meclisi bu amaçla kuruldu ve kanaatimce başarısız bir örnek olarak tarihteki yerini aldı. Daha önceden de benzeri sorunlar yaşanmıştı. Bir yasağa karşı siyasi mücadele vermek ile o  yasak kalktıktan sonra ne olacağını düşünmek ayrı şeylerdir. Türkiye’de Osmanlı toplumu ve tasavvuf ilişkisi üzerinde büyük bir romantizm var, bütün toplum derviş, bütün sosyal hayat başarılı tekke örnekleriyle örülmüş zannediliyor! Bu tarih telakkisi gerçekle bağdaşmıyor. Tarikatlar belirli  dönemlerde daha çok olmak üzere olumsuz örnekler teşkil etmiştir. Siyasete müdaheleleri olmuş, temsillik mekânı hâline geldikleri sıkça rastlanan bir hâdise  olagelmiştir. Bazı iyi örnekleri dikkate alarak, tekkeleri, türbeleri vb. savunmak ve sorunları görmemek İslam tecrübesiyle bağdaşmıyor. Son iki asırdır Müslüman düşünürler İslam toplumundaki ataleti, tembelliği eleştiriyor. Bu toplumsal hayatın içinde tarikatlar, tekkeler de önemli bir yer tutuyordu ve bu eleştiriden onlar da nasibini almıştır. Her şeyden önce tasavvuf ile tarikatları ayrı ele almak gerekir. Fakat tarikatların İslam toplumundaki iyi etkileriyle birlikte getirdiği sıkıntıları göz önünde bulundurmak gerekir. Bu nedenle o yasağın büyük bir yıkım getirdiği kanaatinde değilim; yasağın kalkmasının da elzem olduğunu sanmıyorum. Çünkü yasaktan sonra bu meselenin nasıl denetleneceği meselesinde kimsenin bir fikri yok. Cemevlerinin bu durumda yeri ne olacak başlı başına bir sorun. 

 

Bu anlamda küreselleşen dünyada tasavvufun yeri nasıl olmalı sizce?

 

Bence dinin yeri ne ise onun yanında ve hatta  mümkünse içinde bir yerde olmalıdır. Tasavvuf dinin katı yorumundan sıkılanların bir dinlencesi olmamalıdır, çünkü öyle bir tasavvuf yoktur. Tasavvufun toleranslı bir şey olmasından söz edilir durulur. Tasavvuf başkasına karşı tolere edicidir, fakat bireysel hayatta çok katı bir disiplindir. Bir insan rahatlık istiyor ve dindar da olmak istiyorsa, şeriat içinde kalması gerekir. Tasavvuftan uzaktan faydalanmak en iyisidir bu durumda. Tasavvuf, özel ve çetin yol demektir. Ancak insanlar tasavvufu bir kültür, düşünce olarak görüyorsa, o da mümkündür. Tasavvuf bu bakımdan da besleyici olabilir, fakat besler bırakır. Bundan tasavvufun maksatları gerçekleşmez. Tasavvuf, insanı Allah’a ulaştıracak bilginin ve yöntemin adıdıdır. Bir insan tasavvufu maksadını dikkate alarak yaşamak isterse çetin bir yola girmiş demektir. Ancak tasavvuftan hoşuna giden unsurları seçerse, o kendine kalmış bir iş.

 

 

Tasavvufi eserler okuma hususunda okuyuculara tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Türkiye’de insanlar zaten pek okumuyor, bu nedenle az okuyan insanlara kitap tavsiye etmek zor. Fakat ben şahsen İslam düşüncesi ve metafizik düşünce okurlarına İbnü’l Arabi’nin Fusûs’unu, Fütühât’ını sahiden tavsiye ederim. Böyle iki kitap bu tarihte yazılmamıştır. Bence iki kitap birbirini tamamlar. Üstelik çok anlaşılır kitaplardır. Fusûs kısmen zor olabilir, fakat Fütühât zaten kolay bir kitaptır. Onun dışında nazari düşünceyle daha yakından ilgilenmek isteyenlere Konevi’nin eserlerini tavsiye ederim. Konevi’ye bakarken kendisinden sonra o çapta bir düşünürümüzün daha gelmediğini hatırlamak gerekir. Böyle bir insandan söz ediyoruz. Onun dışında insanlar büyük sûfilerin eserlerini, öteki Müslüman âlimlerin eserlerini okumalıdır. İnsanın kitaptan korkmaması lazım...

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *