“TÜRK EDEBİYATININ ROMANLA İLİŞKİSİ, SANCILI BİR İLİŞKİDİR” M. FATİH ANDI

Röportaj: Naime Erkovan

Fotoğraflar: Fatih Korgan

 

Hayata Edebiyatla Bakmak kitabınızın ismini esas alırsak, hayata bu pencereden baktığınızda sizi heyecanlandıran ve herkesin görmesini istediğiniz yansıma nedir?

 

Hayata niçin edebiyatla bakmak gerektiğine dair kitabın arka kapağında kısa kısa, aforizmik cümlelerle ifade etmeye çalıştığım gerekçeler arasında bence meselenin nabız atışlarının en halecanlı ritmi şu cümlelerde idi:

 

“Hayata edebiyatla bakmak, hayatı çoğaltmaktır, büyütmektir, zenginleştirmektir.

Hayata edebiyatla bakmak, hayata bir çift göz yerine, birçok çift göz ile bakabilme çoğalışıdır.

Hayata edebiyatla bakmak, bugünü olduğu kadar, derin geçmişi ve sınırsız geleceği de yaşayabilme imkânıdır.”

 

Bu cümlelerin ana meselesi, vurgusu nedir? “Hayatı çoğaltmak”… Bugün buna hayata edebiyatla bakmanın gerekçelerini ifade etmeye çalışan başka cümleler de eklemek isterdim. Ama önce belirteyim ki, benim için hayata edebiyatla bakmak, yalınkat ve basit bir meslekî itiyad, bir bağımlılık, akademik ilgi ve –varsa- bilgi alanım dolayısıyla bir “otomatik pilota bağlama” rehaveti veya kurusıkı “üfürme” vesilesi filan değil. Fuat Köprülü “Türk Edebiyatı Tarihinde Usûl” isimli makalesinde, akademisyenlerin, çalıştıkları alanı aşırı önemseyip, dünyanın merkezi olarak görme ve gösterme refleksinden söz eder. Belki de ne bileyim, Türkiye şartlarında, hele ki sosyal bilimlerde böyle bir önemseme ve sahiplenme olmazsa, bu iş bu kadar üzerine gidilecek, ömür vakfedilecek bir şey olmaktan çıkardı.

 

Bu refleks dolayısıyladır ki, gerek fakültede hocalarımdan, gerekse nesildaşım olan akademisyenlerden bir kısmının, edebiyatsa edebiyat, tarihse tarih, çalıştıkları alanı; kendilerini, ailelerini, üniversitenin dışındaki hayatlarını vakfettikleri, “aşırı” önemseyerek tabulaştırdıkları, hayatları açısından merkezîleştirdikleri, hatta kutsadıkları bir “anlam alanı” haline getirdiklerini gördüm. Etrafına çalıştığı edebiyat konularından bir koza örerek kendisini sosyal hayattan koparan, edebiyatın meselelerini bir zihinsel kaçış ve kapsüllenme aracına dönüştürenlerinin varlığından bile söz edebilirim. Oysa ilgilendikleri şey, edebiyatın bir sanat olarak inşa alanı değildi, bu bir. Edebiyat hayatın anlamı değildi, bu da iki.

 

Bu son iki cümleden birincisindeki “lâ”nın gerekçesi kolay, çünkü (istisnalar hariç) bir edebiyat akademisyeni, edebiyatı üreten, “yapan”, ibdâ eden kişi, yani “edebiyatçı” değildir. Tanpınar’ın dediği gibi o “maruz ve müşahid”dir bir bakıma. Edebiyat biraz da onun dışında yapılır. O, bu yapılan şeyi önüne alır, bir okur olarak “güzel”den etkilenişinin ötesinde, meselenin biraz dedikodu yönüne eğilir, biraz kesip biçme, parçalama işlemine girişir, biraz (epeyce az) anlayıp anladığını yorumlama gayreti içerisine girer, biraz da o eseri başkalarıyla ilintilendirerek geçmişte yahut aktüelde bir yerlere yerleştirme çabasına yer verir, sonra döner bunları muhataplarına aktarır, anlatır, öğretir. Edebiyatta akademisyenlik böyle bir şeydir. Ve bir geçim kapısı olmanın ötesinde, bu meslek, hayatın içerisinde anlamını, hayatın anlamını anlamaya katkısı kadar bulur.

 

İşte burada, hani az önce son iki cümle diye söylediğim “değil”li cümlelerin ikincisine geliriz: “Edebiyat hayatın anlamı değil”dir. Lâkin bu ikinci “lâ” cümlesinin “illâ”sı aslında epeyce uzundur ve çok da ciddî ve önemlidir. Bu “illâ”, bizi bir yandan insanın ontolojisine, bir yandan toplumsal varoluşun kodları, dinamikleri, gerekçeleri, görünümleri gibi problemlere, bir yandan da sanatın ontolojisine (ve Heidegger’in ayrımı ile sanatı bir varolan diye nitelediğimizde onun ontik meselelerine) götürür.

 

Amacım burada “felsefe yapmak” değil. (Yapabilir miyim, onu da bilmiyorum. “Hiçbir şey sorulmasın benden / Haberim yok olan bitenden / Ne güzel dönüyor çemberim / Hiç bitmese horoz şekerim.” Kulakların çınlasın Cahit Sıtkı!) Ancak inanarak şunu söyleyebilirim: Hayatın anlamı îmândır. Bir yüce varlığa, onun hakikatine ve geçerliliğini ondan alan yüce değerlere inanmak… (Ve elbette bir Müslüman olarak bu değerlerin anlamını ve varlığını Mutlak Hakikat olan Allah’ta bulduğuna inanıyorum.)

 

İşte bu bağlamda, edebiyat hayatın anlamı değildir, ama anlamını o “anlam”ı anlatmakla bulan bir güzel alandır. (Bu anlamı bulamayan kimileri, edebiyatı da kendileri için hayatın yapay ve geçici anlamlarından birisi, belki de birincisi yapabilirler. O başka…) Yani edebiyatın değeri, evvelemirde o anlamın ifadesinde, taşınıp aktarılmasında yüklendiği işlevle oluşuyor. Çünkü hayatın anlamı, edebiyatın çok daha üstünde yüce bir anlam olmalıdır ve edebiyata da ancak bu anlamı anlatmak düşmelidir. Ama başka anlatımlardan bir farkla: Güzel anlatmak farkıyla… (Şimdi güzel’i de tırnak içine alacağım ve bu sefer bu kavram da bizi başka bir ontolojik açıklama alanına doğru götürecek. Ama kısacıktan şunu diyelim: Güzelin anlamı kendisini büyük harfle Güzel’de bulur ve o da yukarıda zikrettiğimiz Yüce Varlık’ın tezahür biçimlerinden birisidir.)

 

Ben edebiyatın anlamının “hadd-i gâye”de bu olduğuna inanıyorum. Ama elbette bu anlamın açtığı büyük ve kuşatıcı şemsiyenin altında, insandan insana, toplumdan topluma, devirden devire değişen başka alt amaçlarının, işlevlerinin, etkilerinin de varlığı âşikârdır. Hayata edebiyatla bakmanın pratikte bir de böyle bir boyutu var. Bu boyut aslında hayata edebiyatla bakmak kadar, edebiyata hayatla bakmayı da içkindir. Bir gözlüğün iki göze denk gelen iki çerçeveden oluşması gibi… Aksi, Tanzimat züppeleri gibi hayata monokl’le bakmak olur.

 

Bu “müsennâ” bakış dairesinde edebiyata hayatla bakmak, onu daha işlevsel, canlı, zengin, renkli vesaire vesaire kılar. Hayata edebiyatla bakmak ise, onun mahiyetini ve idrâkini etkileyen bir nazar sahibi kılar bizi. Nazar, manzar’ın algılanışını belirler değil mi? (“Önem, bakışında olsun, baktığın şeyde değil.” denilmiştir nitekim. Ve nitekim kimi nazarlar vardır, karanlıkta ipildeyen kör bir mum ışığı ile görür ve sahibini “âmâdan hallice” yapar, kimi nazarlar da vardır ki, “nûr-ı ilâhî ile görür” ve sahibini “feraset sahibi” kılar.)

 

Bu nazar-manzar ilişkisini herhalde eskiler bizden çok daha iyi idrâk etmiş olmalılardı. Zira bizim geleneksel zamanlarımızda edebiyat hayatın anlamını kavramakta ve kavratmakta, onu yapan değerler ve istikametlerle ilişkilendirmekte çok daha işlevsel olmuştur. Bu yüzden, ecdadın hayatında edebiyat daha baskın ve aktif bir rol ve yer edinmekle birlikte, bizzat kendisi anlam mercii veya me’hazı olmamıştır. Sultanından ulemasına, şeyhinden dervişine, siyasetçisinden tüccarına, hepsi hayat karşısındaki etkilenişini, hayata dair yorumunu, durumunu, konumunu edebiyatla anlatmıştır, fakat bu anlatışın nihai referansı, son anlamı yahut kodları yine o yüce varlık ve anlam merciinden neşet etmiştir.

 

Hayata edebiyatla bakmanın, hiç uzatmadan, kestirmeden hatırlayıverelim, hayatın kimi kabalıklarını maskeleme, güzelliklerini kalıcı kılma, zenginleştirme, ayrıntıları görünür kılma, hayat üzerinde düşünme ve düşündürme, “sonra”lara ve sonrakilere taşıma, aktarma vs. gibi sayısız faidesi vardır.

 

Bugün o sözünü ettiğimiz eskilerin edebiyat karşısındaki duruşundan farklı olarak, modern zamanlarda, kimileri sanatı ve onun bir kolu olarak edebiyatı, yaşadığı maddî hayatı ve nimetlerini bir kutsama aracı olarak görüyor, kimileri bizzat edebiyatın kendisini takdis ediyor, hayatın anlamını ona yüklüyor, varlığın ve varlığının anlamını sanatla, edebiyatla kaim gösteriyor, (ne demekse) “kendisini gerçekleştirme” imkânı olarak gösteriyor. Kimisi edebiyatla çevresine bir koza örüyor, onu bir sığınma zırhı haline getiriyor, kimisi edebiyatla “kendisini aştığını” dillendiriyor, kimisi de edebiyatı bir dandizm meşgalesi olarak kullanıyor.

 

Sözünüzün başında edebiyatın hayatı çoğalttığına da değinmiştiniz. Nasıl bir çoğalma bu?

 

Evet, bu çoğaltma imkânının üzerinde bilhassa durmamız lâzım. Şöyle diyelim: Ben bir kişiyim. Ne yaparsam yapayım, maddî şartlar dahilinde takdir-i ilâhîden payıma düşen bu bir kişilik hayatı yaşıyorum, yaşayacağım. Ama insanım ve isterim. Dahasını isterim, ötesini isterim. Bu hayatın yetmediği yerlerde de isterim. Bu noktada maddî şartların ötesine geçerek hayat içinde hayat(lar)ın imkânını elde etmem için Allah’ın bana lütfettiği birtakım imkânlar, lütuflar var. Meselâ rüyalar var. Yaşadığım maddî ve reel hayatın içine başka hayatların pencerelerini açan, hayatı kendi içinde göreceli olarak genişleten… Meselâ hayâl kurma yetisi var, muhayyile var. Hatıralar var. Bütün bunlar, yaşanılan kaba ve günlük hayatın sınırlarını aşmayı sağlayan, Tanpınar’ın deyişiyle “bir ânı bitmez tükenmez bir ülke yapan ihsasların cenneti” olan imkânlar olarak verilmiş insana.

 

İşte edebiyatı da bu imkânlardan birisi olarak anmalıyız burada. Her edebî eser, kendisini oluşturan edebiyatçının (antenleri hayata sıradan insanlardan daha açık olmak durumunda olan edebiyatçının) hayat algısından ve yorumundan bir şeyler taşır bizim hayatımıza, bizim yaşadığımıza ilâve olarak yeni yeni hayatları katar ona. Yeni dünyalar kurar kelimelerden ve çağrışımlardan müteşekkil. Böylelikle çevremizi daha derinden fark ettirir, üzerinde düşündürtür, bizim hayatımızı çoğaltır.

 

Bir de şu var: Edebiyat, Arapça edeb kökünden gelen bir isimlendirmedir ya hani… Şu bildiğimiz “edeb”le ilişkilidir ve hep ilişkilendirilmiştir ya… Meselâ İbrahim Şinasi, edebiyatı ne diye tarif ediyordu? “Fenn-i edeb bir marifettir ki insana haslet-âmûz-i edeb olduğu için edeb ve sahibi edîb tesmiye edilmiştir.” Yani insana edebi ve edepli olmayı öğreten… Namık Kemal de Şinasi’yi takviye bâbında şöyle diyordu: “Hakikat-i hâlde lâfzen edebiyatın mehaz-i iştikakı edeb ise mânen edebin masdar-ı intişârı edebiyattır.” Bu yaklaşımları daha eskilere de giderek pek çok örnekle arttırabiliriz. Hepsi aynı kapıya çıkar. Edeb ve edebiyat ilişkisi… Bu ilişki ve tanımlama çabası yeniye doğru geldikçe sesi kısılmış bir ilişkidir. Biz bunun üzerinde de biraz duralım:

 

“Edeb” kavramı önemli bir kavram. Bugün ait olduğu mecranın dışına çıkarılarak “etik”leştirilse de “edeb”, Müslüman Doğu geleneğinin özü olan kavramlardan birisi. Üzerinde nice şeyler söylenmiştir.

 

Derdim en sığ bağıntısıyla edebiyat ve ahlâk ilişkisini kurmak değil. Ama madem edebiyat kelimesinin kökeni edeb’den geliyor, bu geliş bize bir kapı aralasın isterim. Şöyle: Edeb nedir? Edeb, olanı olması gerektiği gibi yapmak, anlamak veya anlatmaktır. Belki de bu yüzdendir ki, tasavvuf, seyr ü sülûkü bir “âdâb” meselesi olarak görür, buna dair birçok eser kaleme alınmıştır. Yola girmenin ve yolda ilerlemenin “âdâb”ını anlatan, yolun sınırlarını çizen.

Edeb, terbiye ile ilintilidir. Terbiye “rabb”in rab’liği ile insan üzerinde gerçekleşen bir hâldir. Edeb’ini bilen, Rabb’ini de bilir. Hazret-i Peygamber bunun için, “Eddebenî Rabbî. Feahsene te’dîbî.” (Beni Rabbim terbiye etti. Ve terbiyemi ne güzel kıldı.) buyurmuştur.

 

Allah varlığı yaratandır ve varlık âlemine “hadler” yani sınırlar koymuştur. Biliyoruz ki bunu karşılayan “hudûdullah” diye bir kavram vardır İslâm literatüründe. Yani olanın sınırları. Bu sınırlara riayet kulun “edeb”idir. İşte bu sınırlar içerisinde varlığı tanımak, anlamak ve yorumlamak da bu edeb’in gereklerinden birisidir. Tanıyıp anla, anlayıp yorumla, yorumlayıp anlat ki, Mutlak Varlık’a olan kulluk “âdâb”ını yerine getiresin. Bu âdâbın en mütekâmil şekli ise kendisini edebiyatta bulmalıdır. Hem o varlıklar âlemini (yani kâinât kitabını) bütün güzelliği ve revnakı ile anlamak babında, hem de anlatabilmek açısından edebiyatın nihaî gayesi yani anlamı bu olmalıdır.

 

Fatih Andı dendiği zaman aklıma her şeyden önce, yeni Türk edebiyatını mercek altına alan çalışmalar geliyor. Yaşayan edebiyatı karşınıza almak cesaret istemiyor mu biraz? Ne de olsa ele aldığınız yazar ya da şairlerin çoğu hayatta.

 

Yeni Türk Edebiyatı benim akademik ilgi alanım, çalışma branşım. Çok da zevkli ve besleyici bir meslekî alan doğrusu benim için. Bir yandan eski-yeni edebî eserleri okuyorsunuz, onlarla haşır neşir olmak durumundasınız bir edebiyat seven okur olarak, bir yandan da zaten edebiyat akademisyeni olmasanız da okuyacağınız eserler üzerinde bilimsel çalışmalar yapmaya çalışıyor, okutuyor, öğretiyor, mesleğinizi yürütüyorsunuz.

 

Az evvel bizim toplumumuzda, hele eskilere gittikçe edebiyatın toplumun her kesiminin birlikte ürettiği, her kesime seslenen bir kültürel alan olduğunu söylemiştim. Bu durum, edebiyata bir estetik alan olmanın yanı sıra toplumsal ve fikrî bir yansıma ve dolayısıyla muhatabı açısından da beslenme damarı olma işlevini de yükler. Bu açıdan bana göre edebiyat, geçmişle kurulacak bağlantı için en önemli bir frekans, bugünü yorumlamak için çok elverişli bir düşünce mecraı ve imkânıdır. Düşünün bir, Türk modernleşme tarihini izlemek yahut okumak için yolunuz mutlaka edebiyata uğramak zorundadır. Toplumsal değişimin izlerini mutlaka edebiyattan da takip etmek zorundasınız. Dünden bugüne topluma yön veren ideolojik oluşumlar kendisini mutlaka edebiyat üzerinden de ifade etmişlerdir. Gerek milliyetçilik, gerek sosyalizm, gerekse İslâmcılık… Bunlar, (hele İslâmcılık), söyleyeceği her şeyi edebiyat üzerinden (de) dile getirmiş akımlar değil midir?

 

Bu bakımdan, edebiyatı bu zaviyeden de görmek ve okumak çok önemlidir. Özellikle Yeni Türk Edebiyatı dediğimiz ve XIX. yüzyıldan bugüne uzanan yaşayan edebiyatı… Bu edebiyat sosyal bir edebiyattır, sosyallik zemininde oluşmuştur ve ona eğilen her göz bu zemini atlamamak zorundadır. Akademik çalışmalarda da bu bağlamı ihmal etmemek lâzımdır. Bu, edebî çalışmaları küçük ve dar bir zümrenin sınırlı ilgisini besleyen, eklektik zevklerin tatminine yarayan, yaşanan hayata ve yaşayan ilgilere çok bir şey söyleyemeyen bir fildişi kule meşgalesi olmaktan da kurtaracak, hayatın içine daha fazla dahil edecek, onu yapan eylemlerin, ilgilerin, yöneliş ve beslenişlerin, niyet ve amellerin birisi halinde tutacaktır.

 

Bunu yaparken, bilhassa güncele geldikçe, birileri ile yolunuz kesişecekmiş, birileri ile yolunuz aykırı düşecekmiş, birilerinin tersinde, birilerinin düzünde kalacakmışsınız, ne gam? Niyet hayr, akıbet hayr demişler. Güncel edebiyat elbette inişleri çıkışları, rekabetleri adâvetleri, çekişmeleri gruplaşmaları etrafında yürür gider. “Âciz ânı seyreyler.” Zira bilir ki, edebiyat, dinamizmini biraz da bunlardan alır. “Müsâdeme-i efkârdan bârika-i hakikat doğar.” Bu müsademenin içinde bir taraf olmak yerine bir müşahid olarak kendi çalışmanızı kendi disiplininizin istek ve ölçütleri doğrultusunda, niçin ve ne adına yaptığınızın şuurunda olarak yaptıktan sonra, gerçekten ne gam? Yeter ki ayaklarınız sağlam bassın. Kaldı ki bu söylediğiniz gibi bir “karşısına almak” değil, haberdar olmak ve bilinçli seçici bir muhatap olarak bir zaviyeden fark etmek ve ettirmek eylemidir. Durduğum bu zaviye ise benim şahsî özgürlük alanımdır.

 

Hayatınızı edebiyata adadınız. Sizi soğutacak ya da bu yolu seçtiğinize pişman edecek bir anınız oldu mu?

 

Edebiyattan soğumak veya pişmanlık değil. Hani hep derler ya, yeniden seçme şansım olsaydı, yine bu işi seçerdim. Edebiyattan pişmanlık değil, ama insan yolda belirli bir süre yürüdükten sonra durup bir arkasına bakıyor. Ben de… O zaman görüyorum ki, aldığım edebiyat öğrenimim daha besleyici olabilirmiş. Tepenin önündekini biraz da abartarak göstermekten, arkasındakini hatırlatmaya ve tahmin etmeye imkân kalmamış. “Resmî” söylemin suyunda varlık zemini bulan birtakım ideolojik aşılama ve savunma refleksleri de buna fazlasıyla zemin oluşturmuş. Çok fazla klasik zeminde yürütmüşler söz gelimi, teoriyle muarefesi çok değilmiş bu öğrenimin. Oysa teorik donanım ne kadar fazla ise, geçmiş yahut aktüel edebî varlığı konuşturma, yorumlama imkânınız o kadar artar. Aslında bu sıkıntı yahut eksiklik, Türkiye’de akademik edebiyat öğreniminin temel bir sıkıntısıdır, bir marazıdır. Allah taksiratını affetsin, eskilerden bir hoca, doçentlik sınavında dahi adaylara “Sen teorik lâflar edecek yaşta ve yetkinlikte değilsin,” diye çıkışırdı. Bizim derslerimizden hatırlıyorum, bir hocamız “Sen yorum yapacak bilgiye sahip değilsin. Yorum yapmaya kalkışmayın,” diye öğrencileri azarlardı. Bu neyi doğuruyordu? Anfide hocanın anlattığını en iyi tekrarlayan, “en iyi”dir. “Uydum hazır olan imama.” Hocanın anlattığı ise, ağırlıklı olarak dedi-denildi eksenli kronolojik isimler ve eserler mâlûmatı idi. Fuat Köprülü’lerden gelen, edebiyat tarihi odaklı, güncellenmemiş bir akademik edebiyat öğretimi tutumu ile karşı karşıya kaldık yani. Üniversitedeki edebiyat öğrenimimin bir pişmanlığı olarak bunu söyleyebilirim.

 

Fatih Andı aynı zamanda edebiyatta yerleşmiş kalıplara karşı mücadele veren de bir isim. Tarih derslerimiz çoğunlukla nasıl Osmanlı’nın Yükselme Devri’yle sona eriyorsa örneğin Türk şiiri de Yahya Kemal’le nihayetlendiriliyor. Bu anlayışın ötesine geçip ele alınmamış konulara yönelmenizin nedeni nedir?

 

Az evvelki sorunuzun cevabında söylediğim “güncellenmeme” sorunu burada da karşımıza çıkıyor bence. Bizden bir, hatta iki nesil önceki hocalarımız nerede bıraktılarsa, dedim ya, “Uydum hazır olan imama…” Otomatik pilot bizi bu camianın içinde bir yerlere götürür nasıl olsa… Türkiye’deki akademisyen ucuzluğunun bir yansıması… Yıllar önce bir makalemde alanın önemli isimlerinden bir hocanın bilgi yanlışını (burası önemli) “bilimsel edeb dairesinde” düzeltmeye çalıştığımda, bölümdeki bir başka vatandaş, bu durumu “Biz hocalarımızı tenkit edecek kadar ahlâk dışına çıkamayız,” diye kınamıştı. Oysa edebiyatta da edebiyat çalışmalarında da “mürur-ı zaman” işler. Yeni eserler ve isimler, yeni çalışmalar, yan disiplinlerin yeni yeni katkıları, yeni teori ve yöntemler; yeni yorumları, yeni hükümleri veya kanaatleri ortaya koyar. Edebiyat gibi akademik edebiyat çalışmaları da statik değildir. Köprülü’de veyahut Banarlı’da donup kalmış bir edebiyat tarihi anlayışı, Yahya Kemal’den berisine gözünü yuman, daha da fecisi bîhaber kalan bir akademisyen kimliği ne kötüdür. Daha da kötüsü, meselâ Yahya Kemal’i bulduk, gayrısına ne gerek var kapanışıdır. Elini sazın perdelerinde gezdirmeden tek bir telin üzerine bastırarak saz çalmaya çalışan, itiraz edilince de “Onlar arayıp duruyorlar, ben buldum,” diyen Nasreddin Hoca kompleksi. Ece Ayhan’ın Yort Savullar’ını eline alıp da “Bunun neresi şiir? Saçma sapan hezeyanlar,” diyen veyahut üyesi olduğu bir doktora tez jürisinde Behçet Necatigil için “Bu tez de gösterdi ki, Necatigil öyle abartıldığı kadar iyi bir şair değilmiş,” diyen Yeni Türk edebiyatı akademisyenlerini de tanıdım, uzmanlık alanı olan Divan şiirini övme adına İkinci Yeni şiirini toptan “deli zırvası” diye küçümseyen Eski Türk Edebiyatı akademisyenlerini de…

 

Oysa edebiyat dinamik bir süreç işidir. Bu alandaki edebî çalışmalar da öylesi bir dinamizm ister. Yahya Kemal elbette büyük bir şairdir. XX. yüzyılın başında Modern Türk şiirine yön veren, bugün hâlâ besleyen bir isimdir. Ama onun üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçmiştir ve ondan bize gelen bu süreyi başka pek çok isim, eser veyahut oluşum doldurmuştur. Bunlardan mutlaka haberli olmak, bunlar üzerinde de ciddî çalışmalar yapmak, yorumlarda bulunmak zorunluluğu vardır bir edebiyat akademisyeni için.

 

Allah razı olsun, Nihat Sami Banarlı, ortalama okur için faydalı bir edebiyat tarihi çalışması ortaya koymuştur. Ama onun da üzerinden kırk yıla yakın bir süre geçmiştir. Koltuğunun altına Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’ni sıkıştırıp derse giden ve öğrenciye ilgili bölümü dikte ettiren hocalar tanıdım. Bugün hâlâ oralarda kalırsak, edebiyatımızın güncel oluşumlarına yabancı kalmak, hatta kimi bayatlamış genellemelerin tuzağına düşmek tehlikesi bizi bulur. Meselâ resmî edebiyat kanonunun ağına düşüp, Hisar topluluğundan bu yana başka bir edebiyat topluluğunun varlığını göremeyiz. Atilla İlhan’ın bir döneminde kısa süreliğine müdahil olduğu kısa ömürlü Mavi dergisinden bir Maviciler topluluğu ihdas edebiliriz de gönül rahatlığıyla, ama “Mavera topluluğu” diye bir edebî topluluğu göz ardı ederiz hâlâ. Yahut hâlâ liselerde de üniversitede de Mehmed Âkif’i milliyetçi, Sezai Karakoç’u II. Yenici, Necip Fazıl’ı veya Cahit Zarifoğlu’nu bağımsız, hatta Erdem Bayazıt’ı Marksist diye kategorize ederiz, Nuri Pakdil, Akif İnan, Cahit Koytak’ı hiç tanımayız bile… Bu ezberlerin dışına çıkıp da Türk şiirinde bir İslâmcı şiirin veya dînî hassasiyet damarının varlığını bir türlü söylemeyiz veyahut söyleyemeyiz.

 

Burada sevindirici olan bir hususu belirtmek gerekir ki, benim neslimden veya daha genç arkadaşlardan pek çok isim güncel edebiyata sıkı disipliner bir ciddiyetle eğilmektedir, güzel çalışmalar ortaya koymaktadırlar. Bu, takdire değer.

 

Ancak bunların yanı sıra bir başka riskli tabloyu da gözlemekteyim ki, birçok genç arkadaş da güncelin cazibesine kapılıp, klasik zemini, edebiyat tarihi bilgisini, Yeni Edebiyat’ın eski harfli dönemlerini yani 1928 öncesini göz ardı etmeyi yeğlemektedir. Oysa asıl olan alanın tamamına nüfuz edebilme donanımıdır. Bütüncül bakışı koruyabilmektir.

 

 

Yahya Kemal demişken aklımıza hep Ahmet Haşim geliyor. Fakat ikisi de Türk şiirinde çığır açmış olmalarına rağmen neden Beyatlı’yı ayrıcalıklı bir yerde tutuyoruz da Haşim’i onun kadar öne çıkaramıyoruz?

 

Bunu tek bir sebeple açıklamak zor. Soru bence, Türk modernleşmesinin refleksleri ile, cilveleri ile, bu modernleşmenin edebiyattaki yansımaları ile, bu iki şairin şahsiyetleri ve şiirlerinin mahiyetleri ile, dönemlerinin sosyal ve entelektüel algıları ile ilgili birçok yorumu açıyor önümüze cevap olarak. Üstelik bu yorumlar ve dikkatler üzerinde uzun uzadıya durmayı istiyor. Ancak böylesi bir röportajın hacmi ve makuliyet sınırlarını zorlamadan çok kısa ve anahatlarıyla ben şunları söyleyebilirim:

 

- Yahya Kemal’in kültürel ve edebî beslenişi ile Haşim’inki birbirinden epeyce farklıdır. Birisi Avrupa’da bulunmuş, Paris’in edebî çevrelerine girip çıkmış, çağdaşı Fransız şiirini yerinde tanımış ve hazmetmiş bir şairdir, diğeri yani Haşim Batı şiiri bilgilenişini Galatasaray’ın mektep sıralarına borçlu kalmış bir şairdir. Bu bir ufuk meselesini doğuruyor. Bu ufuk meselesi ise bir özgüven tablosu farklılığını ortaya çıkarıyor.

 

- Belki de bu tablonun bir neticesi olarak Yahya Kemal, etrafında hep bir hayranlar ve şakirtler kalabalığı içinde “âlâ-yı vâlâ” ile gezerken, Ahmet Haşim “şairlerin en garibi” olarak kendi münzevi köşesinde kıvrılıp kalmıştır. Yahya Kemal “saltanatlı”dır, Hâşim “mütevazı”, hatta bugünün argosuyla ifade edersek, “ezik.”

 

- Yahya Kemal bir sohbet adamıdır, Haşim inziva adamı. Sohbet adamı olmak vermeyi gerektirir, etkilemeyi gerektirir, etrafına bir “halka”yı toplar. İnziva ise tekilliği, içine kapanmayı, almayı, dışarıdan aldığı etkileri depolamayı.

 

- Milliyetçilik rüzgârlarının çok sert estiği bir hengâmda Yahya Kemâl, bir Balkan Türk’ü olarak bu kayıp coğrafyanın varisi kimliği ile edebiyat kamusunda yer tutarken, öbürü “Bağdat çöllerinin öksüzü”, “Arap Haşim” diye gizli âşikâr ötelenmiştir.

 

- Yahya Kemal, II. Meşrutiyet’in ilânı sonrasında yurda döndüğünden itibaren İttihat Terakki mensuplarına hep yakın olmuştur. Cumhuriyet’in ilânı sonrasında da başta Mustafa Kemal olmak üzere siyasî kadro ile arası genel anlamda hep iyidir. Yeni yönetimin itibar ettiği ve görevler verdiği bir isimdir. Haşim’in yönetimle böyle bir yakınlığı yoktur.

 

- Yahya Kemal’in edebî ve fikrî kimliğinin rengini milliyetçilik ideolojisi belirler. Kendine özgü tarih ve medeniyet yorumu ve şiirlerine yansıyan söylemi bu ideolojik renkle renklenmiştir. Sonraları da onun bu fikrî şahsiyeti, milliyetçi çevreler tarafından kendisinin sahiplenilmesini ve hatta adamakıllı yüceltilmesini doğurmuştur. Ahmet Haşim’in şiirlerinde bu rengin en ufak bir tonu bile yoktur. Oysa dönem Türk milliyetçiliğinin aydınlar arasında yaygın ve makbul bir ideoloji olduğu, Cumhuriyet’le birlikte rejimin aslî kimliği olarak kabul gördüğü bir dönemdir. Dönemin şuara ve üdebasının da kâhir ekseriyeti bu renge boyanmakta birbiriyle yarışmaktadırlar. Bu açıdan Haşim’in tutumu, umumî esişin tersine bir tutumdur. Siyasî mecranın ve fikrî popülaritenin dışında bir duruştur. Günün ideolojik hayhuyu içerisinde göze çarpmamayı, hatta zaman zaman gözden ırak tutulmayı doğurmuştur.

 

- Yahya Kemal, modern Batı şiiri kadar Divan şiirini de bilen, seven ve yorumlayan bir şairdir. Divan şiiri, edebiyatımızın modernleşme sıtmaları içerisinde en özgün ve içeriden yorumlarını ve sahiplenişini onda bulmuştur. Bu yüzden, hep söylenegeldiği üzere, Yahya Kemal geleneksel şiirimiz ile modern şiir arasında bir köprü görevi görmüştür. Modern zaman şairlerinin Klasik şiirimiz ile muarefelerini sağlama misyonunu üstlenmiştir. Eski, yeni içinde Yahya Kemal’in bu misyonu ile devamlılığını sağlayabilmiştir bir bakıma.

 

- Ahmet Haşim, 1933’te, Yahya Kemal 1958’de vefat etmiştir. Ölümleri arasındaki bu çeyrek asırlık fark bile, onların seslerinin bugüne daha etkili gelip gelmemesini, dolayısıyla Yahya Kemal’in yüzyılın ortalarına sarkan süreçte birkaç nesli daha etrafında teşekkül etmiş yetiştirici halkaya dahil etme şansını yakalamasını sağlamıştır. Bu bakımdan Haşim yarım asra bile ulaşamamış ömrü ile “erken gidenler” kervanının yolcularındandır.

 

İşte ilk planda hemen aklıma gelen bu ve belki biraz düşünsem çoğaltabileceğim benzeri sebepler yüzünden, Yahya Kemal dünden bugüne daha çok gelebilmiş, ismi etrafında daha fazla takdirkar kabul ve hükümler oluşturmuştur. Evet Yahya Kemal, büyük bir şairdir ve modern Türk şiirinin pınar başını tutmuş isimlerden birisidir. Bugünün Türk şiiri ona çok şey borçludur. Ama “garib” Haşim de en az onun kadar, modern şair için bir beslenme pınarıdır. Bence modern Türk şiiri için ikisi birbirini tamamlayan bir imkân ve örneklik eden bir edebî varlık sahibidirler.

 

Tarihe dönüp baktığımız zaman sizce hangi edebi dönem en uzun soluklu zararı edebiyatımıza vermiştir?

 

XX. yüzyılın başından 1950’lere kadar sarkan süreç. Çünkü bu süreç, modernleşme ağrılarının ideolojik kamplaşmalar etrafında derinleştiği, keskin ve yıpratıcı inkâr fırtınalarının edebiyat ağacını da kökünden sarstığı, yetişecek farklı farklı fidanları savurup attığı, ormanda yalnızca tek bir ağaç türüne hayat hakkı tanındığı, bu yüzden de bu “tektipleştiricilik” neticesinde edebiyatta da büyük bir yoksullaşmanın yazarlar arasında alıp yürüdüğü bir dönem olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı sonrasında bu dönemin bir karakteristiğini geleneksel edebiyatımızın, özellikle de Klasik Türk şiirinin dışlanması, yeni rejimin kültür ve sanat mekanizmalarını elinde tutan kurum ve çevrelerce alabildiğine kötülenmesi oluştururken, bir yandan da monoton ve giderek seviyesi düşen basmakalıp bir popüler hamaset edebiyatının, ideolojik angajmanlara teslim olmuş bir edebî tavrın prim yapması teşkil eder. Yeni rejim kendisini edebiyatla da inşa etme sürecindedir çünkü. Bu ise ortaya bir “angaje edebiyat” manzarası çıkarır. Sipariş metinler, ısmarlama eserler, kayırılan yazarlar… Hece, yeni Türk şiirinin tek ve “millî” vezni olarak adeta dayatılır. Sun’î bir halk edebiyatı taklidi ve halk edebiyatının coğrafyası olan Anadolu’nun bir kartpostal dekoru çerçevesinde hazır kalıplar içinde işlenmesi makbul görülmeye başlar. Böylesi edebiyat dışı niyet ve beklentilerle meydana getirilen edebiyat ise kaçınılmaz olarak kötü ürünler verecektir. Nitekim Yedi Meşaleciler çıkışı bu edebî daralmaya kendi içinden bir isyan, bir huruç hareketi olarak görülebilir. Ama akîm kalmış ve ufuksuz bir hareket… İyi ki bu dönemde az önce andığımız Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Necip Fazıl’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a vs. beş on iyi isim var da dönemi onlarla doldurabiliyoruz.

 

Kendisine çok şey borçlu olduğumuz bir edebi devre olmuş mudur?

 

Böylesi bir genelleme zor. Ama ben yine de 1950 sonrasının edebiyatımızdaki kalite yükselişi ve kantite artışı bakımından önemli kazanımlar dönemi olduğuna inanıyorum. Çünkü bu tarihten sonra edebiyatımız kendi içinde farklı fikrî ve estetik beslenişler çevresinde yeniden zenginleşmeye, çokseslileşmeye, farklı mecralar içerisinde rekabet ve revnak kazanmaya başlamıştır. II. Yeni şiiri, Necatigil ve Sezai Karakoç Türk şiiri için bir çıta yükselişi sayılmalıdır bu dönemde. 50 sonrası, bugünün edebiyatının da beslendiği yakın ve taze kökleri teşkil ediyor. Modern Türk edebiyatı kendi geçmişi ile kavgayı bırakıp, anlama, sorgulama ve yorumlama cehdleri çerçevesinde evveliyatı ile barışma sürecini bu dönemden itibaren adım adım yaşamaya başlamıştır. Bu süreç eksik gedik bugün de devam etmektedir. Bugün son yüz elli yıllık akış içerisinde iyi kötü “kendisi olan” bir Türk edebiyatından söz edebiliyorsak, bu, yakın ölçekte 50 sonrasının tecrübeleri ve birikimine, hatta sancılarına ve tökezlemelerine çok şey borçludur.

 

Her akademisyenin kendine has bir görüşü ve gerekçeleri vardır. Sizce edebiyatımızda çığır açan şair ya da yazarlar kimlerdir? Onları diğerlerinden ayıran özellikleri nelerdir?

 

“Her akademisyenin kendine has bir görüşü ve gerekçeleri”… Var mıdır gerçekten? Keşke olsa…

 

Ben bir Yeni Türk Edebiyatı akademisyeniyim. Bu yüzden sorunuzu bu bağlamda cevaplamaya çalışacağım. Eğer soruyu Yeni Türk Edebiyatının kendi içindeki dönemler ve oluşumlar etrafında ele alırsak, bence şöyle bir isim listesi ortaya çıkar: Tanzimat sonrası için çığır açan iki edebiyatçı Namık Kemal ve Ahmed Midhat Efendi’dir. Servet-i Fünûn’da bunlara Tevfik Fikret ve Halid Ziya eklenir. Millî Edebiyat’ın temsil edici iki ismi Mehmed Emin Yurdakul ve Ömer Seyfeddin’dir. Cumhuriyet’in hemen evvelinde ve sonrasında Yahya Kemal ve Ahmet Haşim, Cumhuriyet döneminde ise Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Tanpınar, Necatigil ve Sezai Karakoç’u hatırlayabiliriz. Farklı bakışlar farklı listeler de oluşturabilir. Ancak bu isimlerden bazıları dönemlerini temsil güçleri, bazıları zamanlarının edebiyatına katkıları, bazıları da aynı zamanda kendi dönemlerinden sonraki edebî nesilleri besleyebilme kapasiteleri, eserlerinin bugünün okuruna da ulaşabilirliği yani seslerinin gücü itibarıyla benim aklıma gelen isimler. Niçin bu isimler? Bunlar üzerinde uzun uzadıya konuşmaya ihtiyaç vardır.

 

Edebi türler içerisinde herhangi bir türün ayrıcalıklı bir yeri var mı sizin için? Varsa neden?

 

Yalnız benim değil, Türk edebiyatının gözde türü şiirdir. Dün de, her şeye rağmen bugün de… Bu, bir edebiyatın sırtını dayadığı estetik idrake, onu besleyen dünya görüşüne, yaşama tarzına, varlık algısına bağlı bir durum olsa gerek. Dünyaya nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Hani sorulardan birisini cevaplarken nazar-manzar ilişkisi dediydik ya… Bu bakımdan türlerin de çok ciddî imkânlar sunduğunu söylemek mümkündür bize. Nitekim bu edebiyat teorileri içinde de çok önemsenen bir konudur. Edebî tür nedir sorusu yani. Edebî türler yalnızca birer masum yazma biçimi ve tercihi midirler? Yani birer âletten mi ibarettirler yoksa ötesi var mıdır? Bence vardır. (Kaldı ki âletler bile yapılan işin mahiyetini etkiler değil mi?) Bu hususta, edebî türlerin birer “görme biçimi” olduğuna dair ileri sürülen yaklaşımlar bana da çok tutarlı geliyor. Görme, dolayısıyla gösterme biçimi. Her insan gibi, her toplum da hayata bir perspektiften bakar ve görür. İşte bu nereden baktığı, hangi edebî türle baktığını da bir edebî mesele olarak ortaya çıkarır. Antik Yunan edebiyatında meselâ niçin tiyatro daha hakimdi? Yahut modern Batı edebiyatında roman niçin öne çıkmıştır? Eski Çin ve Hint edebiyatlarında tahkiye temelli destansı anlatılar niçin daha makbuldü?

 

Ve işte Müslüman Doğu edebiyatlarında da şiir…

 

Düşünün bir, koca Klasik Türk Edebiyatı, nihayetinde Divan şiirinde düğümleniyor, hakim kimliğini bu şiirle ortaya koyuyor, şiir nesri gölgede bırakıyor.

 

Anlık ihsasların kayıt altına alınabilmesi, tahassüslerin ve tahayyüllerin anlatımı, soyutlama, dilin bağlayıcı ve kısıtlayıcı yaptırımlarını esnetebilme, çağrışım ve tahayyül yükü, öz’ü öz olarak ifade edebilme, hikmete yüklenebilme, yeri geldiğinde ketum, yeri geldiğinde ayrıntıcı olabilme… Bütün bu imkânlar, Doğu edebiyatlarında ve bizde şiirin niçin gözde bir tür olarak görüldüğünü açıklamakta elverişle tutamak noktaları bence.

 

Şiirin bizim edebiyatımızda gözde bir tür oluşunun bir sebebi de, toplumsal maceramızı diğer bütün türlerden daha fazla yüklenmiş olmasıdır.

 

Şeytan dürtüyor şu anda beni. Diyor ve dedirtiyor ki, şiirin acemileri nazarında kısa ve kolay(mış gibi) görünen, aceleci ilgi ve parlayışlara da imkân veren bir tür(müş gibi) zannedilen yanını da, özellikle eski şiirimizde vezin, kafiye, söz sanatları gibi kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı mekanik(leştirilmiş) âletlerin mevcudiyetini de unutma.

 

Lâkin kötü, emsâl teşkil etmez. Her şeye rağmen, iyi şiir, edebî türler içinde parlayışıyla kendisini gösterir.

 

Ayrıca ben Yeni Türk Edebiyatını oluştuğu ve sırtını dayadığı sosyallik zemininde ele almak ve anlamak gerektiğine inananlardanım. Bu açıdan da, Türk şiiri toplumsal yapımızı ve bu yapının değişim dalgalanışlarını izlemek için heyecan verici bir izlek sunmaktadır bize. Bu bile bir ayrıcalıklı tercih sebebi teşkil edebilir.

 

“Roman ve Hayat” kitabınızı esas alarak tür olarak roman, Türk edebiyatında neleri sağlamış ya da nelere mâl olmuştur? Toplum inşası konusunda ona ne gibi görevler yüklenmiştir?

 

Roman ve Hayat’ın atış yaptığı odak noktası zaten buydu. Bu konu, ciltler dolusu çalışmayı kaldırır önem ve ağırlıkta bir konu esasen. Bu dairenin içine giren çalışmalar da mevcuttur nitekim.

 

Biraz önce şiir dolayısıyla söylediğimiz edebiyatta türlere bakış açısı meselesini burada da hatırlamalıyız. Edebî tür, edebiyatta bir görme biçimidir. Bu yüzden bir bakış açısı gerektirir. Böyle olduğu için de muhatabına bir “bakış aşısı”nı aşılar.

 

Roman da böyledir. Bize ait olmayan bir dünyada oluşmuş, bu oluşumun şartlarını, sancılarını, hayat yorumlarını ve taşıma kapasitelerini bünyesine yüklenmiş bir tür. Modern Batı edebiyatlarının gözde türü. Avrupa’nın sınıf çatışmalarının içine doğmuş ve kodlarında Kapitalist tüketim toplumunun reflekslerini perverde eden bir tür. Mahremiyetin ifşası, cinsellik, dünya nimetlerine duyulan iştiha, çatışma, trajiklik, hakikatin üzerini kurgu ile örtme, her şeyi dünyevîleştirme, sıradanlaştırma, sokağa indirme, Cemil Meriç’in dediği gibi “aylak tecessüsleri” besleme, tüketim toplumu içinde edebiyatı metalaştırma gibi eleştirilecek birçok özelliği bünyesinde taşıyan bir modern tür.

 

Bu modern tür, XIX. yüzyılda bizim edebî yapımıza adım atınca, bu yapının beslendiği idrâk dünyasını ve beslediği hayatı da değiştirmeye başlamıştır. Geleneksel yaşama biçimini bozmaya başlamıştır meselâ. Bu hayatın içinde var olan insan modellerini ve bu insan modelleri arasındaki ilişkiyi deforme etmeye başlamıştır. Farklı ve cazip bir dünyanın kapılarını aralamıştır bizim okur yazarlarımıza. Dünya nimetlerinin daha sınırsız ve farklı tadlarla tadıldığı bir dünyanın. Dönemin okur yazarlarının büyük bir kesimini ise gençler oluşturmaktadır. İmparatorluğun İstanbul, İzmir, Selânik gibi büyük şehirlerindeki belirli kesimlerde kabul ve cevaz da bulmuştur bu tür hızla. Böylelikle roman, içinde oluştuğu dünya görüşünü, geldiği toplumda da inşa etmeye, kumaş üzerinde yayılan yağ lekesi gibi toplumun edebiyat kesimlerinde yayılmaya başlamıştır. Bugünün cazip sinema, televizyon, internet medyası gibi araçlarının var olmadığı bir toplum yapısı içerisinde çok da cazip gelmiştir muhataplarına. Karşısında cılız bir muhalefet cephesi teşekkül etmesine rağmen, etrafında hızla bir muhibbân halkası inşa edebilmiştir. İşte bu kabul ve etki gücü, giderek edebiyat üzerinden toplumsal yapının diğer alanlarını da etkileyen, değiştirmeye başlayan bir manzaraya dönüşmeye başlamıştır. Bu yüzden on dokuzuncu asır romanı, sosyal hayatın en sancılı alanlarına açılır hemen. Söz gelimi, yerleşik geleneksel ahlâkın kodlarını ve normlarını sorgulamaya başlar, kadın-aşk-aile üçgenini kurup bu mecrada hızlı adımlar atar değişim doğrultusunda. Örnek hayatlar, Felâtun Bey’le Rakım Efendi’nin Rakım’ı gibi, Turfanda mı Yoksa Turfa mı?’nın Mansur’u gibi, Paris’te Bir Türk’ün Nasuh’u gibi rol-model olacak kahramanlar inşa etmeye başlar. Siyasî söylemleri bünyesine çeker. Dönemin modernleşme taraftarı edebiyatçı aydınları şöyle veya böyle iki Batılı türe mutlaka el atmışlardır bu sebepten: Roman ve tiyatro.

 

Servet-i Fünûn döneminde, uçlarda dolaşan, topuzu kaçırmış Batılılaşmacı genç kahramanların toplumsal kırılmasını ve kapanmasını işleyen bir türe dönüşür roman. II. Meşrutiyet sonrasında Türkçülük, Batıcılık ideolojilerinin bayraktarlığına soyunur. Cumhuriyet, yeni rejimin tutunması ve tabana yayılması konusunda romandan ve romancıdan çok şey beklemiş ve beklentilerini besleyecek planlamalar ve uygulamalara girişmiştir. Sipariş üzere yazılan romanlar, ödüllendirilen romancılar, okullarda ders kitabı olarak okutulan seçme roman metinleri, hep yeni bir ulus devletin inşası ve bu ulus-devletin kültür politikalarının en acil biçimde yapılandırılması amacına hizmet yolunda var olur.

 

Bununla birlikte bu toplum mühendisliğinin ortaya çıkardığı toplumsal değişmenin teke indirgeyici ve sancılı kültürel tablosu, kendi muhalefetini de bir yandan roman üzerinden gerçekleştirecektir. 1940’lardan, 50’lerden itibaren romanda kendisini gösteren alternatif tarih söylemleri, Cumhuriyet ideolojisinin aykırısında gelişen ideolojik açılımlar edebî tür olarak en çok romanı sevmiştir. Bu yüzden diyebiliriz ki, Türk edebiyatının romanla ilişkisi, sancılı bir ilişkidir.

 

Yapmak isteyip de yapamadığınız neler var önünüzde?

 

 

“İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir ikincisini ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur,” hadîs-i şerifi dünyevî ilişkiler ve maddî kazanma hırsları için büyük ve hikmetli bir uyarıdır. Kabul. Ama galiba sanat ve ilim alanında bunun tersini düşünmeliyiz. Bir bilim adamı, isteği ve hatta çalışma hırsı ve azmi ile değer kazanır belki de. Keşke her birimiz azimli, istekli, hatta hırslı olsak çalışma konusunda.

 

Bu açıdan kendimi yeterince hırslı bulmadığım zamanlar olmuştur. İdarecilik meşgalesi ve kırk parçaya bölünmüş bir koşuşturmanın telâşı, bu hırsın oluşmasını da meyveye durmasını da engelliyor sanki. Fakat yine de, bir mübtedî hevesi, heyecanı ve inadıyla birtakım çalışmaların peşini kovalıyorum. Yakında kitaplaştırmayı düşündüğüm Peygamber’i Şiirle Sevmek isimli bir çalışmam var meselâ. Modern Türk şiirinde, özellikle de günümüze en yakın dilimlerde Hazret-i Peygamber Aleyhisselâm için yazılmış şiirleri ele alan ve yorumlamaya çalışan önem verdiğim ve severek tamamlamaya çalıştığım, Hazret-i Peygamber’e naçizane bir hediyem olacak bir çalışma. Ahmed Midhat Efendi’nin Avrupa’da Bir Cevelân isimli hacimli Avrupa seyahatnamesini eşimle birlikte notlandırarak yayına hazırlıyoruz. Bitince TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) tarafından basılacak. Sona doğru yaklaştık sayılır. Mehmed Âkif’in Darülfünûn’da verdiği ders notlarının okunmasını bitirdim, notlarla zenginleştirerek yayımlayacağım inşaallah. 2017 Filistin’in ve gönül yaramız Kudüs’ün Müslümanlar’ın elinden çıkışının yüzüncü yılı. Bu yıla matuf olarak, 1917-2017 arasında Kudüs’e dair yazılan edebî, fikrî ve siyasî yazılardan, eserlerden ve dönemin güncel gazete yazılarından, arşiv belgelerinden yola çıkacak bir proje çalışması başlattık bir grup arkadaşla.

 

Bitirmek nasip olur ümidiyle âhirde duamız odur ki, Allah âkıbetini (ve âkıbetimizi) hayr etsin.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *