"VARİSİ OLDUĞUMUZ MEDENİYETİN BEYNİ İLİM VE SANAT, KALBİ İMAN VE AŞK, RUHU HİKMET VE ŞİİRDİR." HASAN AKAY

RÖPORTAJ: Rahşan Tekşen - Yusuf Koşal

FOTOĞRAFLAR: Fatih Korgan ve Hasan Akay Arşivi

 

Akademik olarak edebiyatın içinde olmanızın avantajları/dezavantajları nelerdir?

 

Biri olmazsa diğeri olmaz; her ikisi de birbirine çok şey borçlu, birbiriyle yakın ve saygın ilişki içinde var. Her ikisinde de iyi niyet, azim ve gayret, insaf ve alın teri şart. Biri saha çalışması diğeri vaha çalışması gibi. Ama birbiriyle geçindiklerinde bilincin ve kalbin birlikteliğine doyum olmaz. Bu tabii ki ideal çalışma ya da konuşma durumunda söz konusudur. (Ama diyeceksiniz ki böyle bir ideal çalışma ya da konuşma durumunu kim kaybetmiş ki kim bulsun! Kadim Yunan’dan Post-modern durum feylesoflarına kadar bu muammayı çözen olmadı. En akıllı uslu sanılanların bile -Akif’in deyişiyle- “bir zili eksik!” belli!)

“Akademik olan” -her ne ise- zaman zaman işlevselliği öne çıkartılan kullanmalık bir güç, bir karanlık madde oldu. Eskiden ideolojiler adına iken şimdi neolojiler hatta “negatif teolojiler” adına kullanılıyor! “Akademik olan konuşsun!” deniliyor ve parodist bir demagoji yüzünden, ne yazık ki, doğrular eğriliyor, hakikatler eriyor. (Oysa yüz çürük cevizden bir tutam sağlam ceviz çıkartamazsın. Ama kaynaklar sağlam, deniliyor, Batı’dan bol bol, Doğu’dan az çok ve hiç yoksa o kadar kuzeyden ve güneyden de var: Yaşasın akademya! Bu yüzüyle akademiklik, maazallah, yüz karasıdır.) Tabii sizin sorduğunuz bu değil. Samimi, ciddi, art niyetsiz, tarafsız, tavizsiz ve ivazsız, hak ve hakikatin tahakkuku için gösterilen akademik gayret, edebiyatın beyninde ve yüreğinde var olanla birlikte, insanlık için yararlı bir eyleme dönüşebilir. “Edebî olan”ın söylediği ile “akademik olan”ın eylediği çelişmek zorunda değildir. Gerçi asıl eyleyen -eylediği söylediğinden ve söylediği eylediğinden ayrı gitmeyen- edebiyattır, söyleyen akademi iken, söz akademide iken. Biri genelin peşinde koşarken diğeri çok özel hareketler peşinde olabilir.

Kanımca, bu bir tercih meselesidir. Öfkenin ve sükûnetin dilini tercih etmek gibi. Kendinin ya da başkasının öncelenmesi, gözetilmesi gibi. Söz gücünü mü göz gücünü mü kullanacaksınız? Duruma göre tercih yapmak hakkınızdır. Güneşin cam kırıklarında parıldayışına veya rüzgârın ağaç dalları arasından süzülüşüne bakın: Burada söz kimindir, kim konuşur, kim yazar: Fizik mi, şiir mi, resim mi, müzik mi; yoksa bunların tamamen dışında bir şey mi? Mâverâ mı, metafizik mi? Yeni fiziğe göre soyut somutu daima döver! Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı’ı yazan kalem ile “Fiziki Gerçeklik”in ancak yüzde 30-35’inin gerçek olduğunu yazan kalem (Ahmet Yüksel) aynıdır: Birinde fiziğin şiiri, diğerinde şiirin fiziği tezahür ediyor. (“Fizikî şiir” tutkunları uzaktan kaş göz ediyor!) Çiçeklenense ikisinden de başka. Tırtıldan çıkan kelebek. Ve “kelebek etkisi!” Kuşkusuz, hayatın içinde oldukça, tercihin sadece şartları ve zamanları değişmiyor. Üstelik bunlardan birini tercih etmek, diğerinin aleyhine bir durum değildir; her nesneyi fıtratına ya da mizacına uygun olan şeyle muhatap etmek demektir. Ve muhatap bulmak bazen avantaj bazen de dezavantajdır. Bu bağlamda edebiyatın büyük avantajı var demek yetmez, edebiyat zaten en büyük avantajdır. Yeni felsefeye göre de edebiyat önceliklidir. Ve yazı, her şeydir! Tabii yazıda yazı olacak.

 

Size göre yazmak nedir? Bir ifade biçimi, bir ihtiyaç, bir kaçış…

 

Yazmak, sıraladığınız -ve ucunu açık bıraktığınız- maddelerin her biri için ayrı ayrı geçerli olabileceği gibi, hepsini (çünkü bunlar birbiriyle çelişen hususlar değildir) aynı anda kapsayan bir eylem de olabilir. Ancak tek kelimeyle söylemek gerekirse, diyebiliriz ki yazmak, bir varoluş biçimidir. Zarûrât-ı hayât maddelerinden biridir. Sıradan ihtiyaçlar içinde yeri yok. Hatta sıradan ihtiyaçlar içinde mahzurlu bile. Ama, sırası geldiğinde (ilham olarak, harâret olarak, halâvet olarak, iç yangını olarak, kibrit otu gibi yakıcı bir nazardan tutuşarak, işaret almış olarak, hangi hâl içinde olursa olsun kendi kendini idrak etmiş olarak çıkageldiğinde), diğer ihtiyaçların sessiz gürültüsü veya gürültülü sessizliği kesilir, dibe çöker. (Denizaltılar yükselir kirpikler arasından!) O bakımdan, bir kaçıştan çok, “kaçış”tan kaçıştır, diyebiliriz. Yazmak, derinliğin yüze çıkmasıdır, yüzeyden derine çekiliş gibi. İster denizaltı olarak gözüksün, ister bal arısı, ister karanlık madde. İşlevleri aynıdır. Zaruret doğdu mu, kâğıtlar tutuşur parmak ucundan. Zarûriyyât-ı Hamse denilen beş maddenin dördü -din, can, akıl, nesil muhafazası- doğrudan doğruya yazma eylemiyle ilişkilidir. Beşincisini de hafif bir yorumla buna dahil edilebilir. (Yazanlar neden yazıklanırlar hiç dikkat ettiniz mi? Kendilerine yazık ettikleri için mi Yoksa?) Tabii, yazmak tek başına değil; öyle gözükse de “söz” daima onunla birliktedir. Hatta konuşmak önceliklidir. (Bu yüzden Derrida sözün canına okur durmadan; çünkü sözün öncelendiği hiyeraşik yapıdan rahatsızdır. Söz tutar onu! Oysa aslolan yazının; doğruluğun, hakikatin, özün tahakkukuna fırsat veya imkân tanıyıp tanımamasıdır. Sosyal, siyasî, dinî, tarihî alandan medet ummadan bunu gerçekleştirmesi mümkün mü? Bir imkânsızlık imkânı çıkartması! Bir nevi küresel Philadelphia Deneyi! Maksat nedir? Güçlü bir yapıştırıcı ya da sıfıra yakın sürtünme katsayısı keşfetmenin şen bilinci mi, yoksa görünmezliğin veya hakikatin yahut doğruluğun keşfi gibi muazzam bir şey mi? Foucault, işin esasını yazmamakla itham eder Derrida’yı. Çünkü doğruluğa ve adalete imkan veriyor mu yazı, ona bakılmalıdır.) Söz hakkı -yazının da konuşmanın da- saklıdır. Yerine geçme durumu ancak âriyettir.

Bu noktada, yazmak mı yazmamak mı işte bütün mesele, demek istemiyorum. Konuşurken bulduklarımdan çok defa hoşnut oldum. Ama yazarken geriliyorum (yazıyla karşılıklı olarak) Havaya girdiğimde davul çalınsa duymam. Var olan ne ise gelmeye bırakmak en iyisidir. Fazla müdahale edilmemelidir, yoksa keyfi bozuyor. Kırkayağa sormuşlar, yahu kırk ayağın var, nasıl oluyor da biri diğerine takılmadan yürüyebiliyorsun? Kırkayak o vakte dek düşünmemiş bunu. Öyle mi demiş, ama geçip gidememiş, kafasına takılmış, sahi nasıl yürüyebiliyorum ki, demiş. Gidiş o gidiş. Yürüyemez olmuş. Hangi ayağı ne zaman nasıl basacak, öyle ya! Konuşurken insan daha tabiîdir, dil de zihniyete göre akışa bırakır kendini, hoşnuttur yani. Ama yazıda bozuluyor bu. Dil hantallaşıyor, uçarken yere iniyor. Söz uçar derler ya (yani kalıcı değildir, kayda geçmezse yok olur gider denilmek istenilir.) oysa söz de yok olmaz (çünkü zaten kayda geçiyor, hem de digital kayıt, melek kaydı ile.) Yani söz uçar demek kanatlanır uçar gider demektir. Sözü yere indirmek doğru değil. Yazıya geçirmek de. Söz başka yazı başka. Söz yazıya geçer mi? Geçmez. Ya yazı? O da söz geçiremez. Her ikisi de farklı boyutta teneffüs ediyor çünkü. Biri kartalsa diğeri fok balığı. Havada, suda yaşar, kanatları yok. Uçması için dalga boyutuna geçmesi lazım. (Schrödinger’in kedisinin bile bileceği iş değildir o; çünkü fare faktörünü göz ardı etmiş!) Bir ara formül de bulunabilir: Konuşur gibi yazmak. Yapmaya çalıştığımız biraz da bu. Artık ne çıkarsa, bahtına!

 

Geleneğimizde hoca-talebe ilişkisinin edebiyat/şiir üzerinden önemi nedir? Bugün açısından eksikliği nedir?

 

Hoca çok, talebe yok. İlişkiler de doğal olarak kesik. Eksiklik her halde budur. Bir de hayat kıvılcımı neş’e ve şevk yok. Galiba asıl eksiklik budur. Yola baş koyma ve adanış da yok. Bu da bir başka eksiklik. Belki de İkbal’in, sözde Müslümanları Allah’a şikayet ederken söylediği söz hoca-talebe ilişkisinin de şahdamarına işaret ediyor: “Kalpleri var ama içinde sevgilileri yok!” Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu ağabey, karşısına gelenleri “aşk” ateşiyle sınavdan geçirirdi. (“Hiç âşık oldun mu?” derdi, sonra biraz beklerdi, bakalım ne diyecek! Tabii keskin nazarı muhatabın tepesindedir. Yanındaki eşine bakmadan, onu işaret etmeden, ondan izin almadan söylemen gerekeni söyleyeceksin. Cevabın olumsuz ise yandın demektir: “Git âşık ol, öyle gel!” Azarı yedin mi, ayağın yerden kesilecektir. Haydi Allah muînin olsun) Demek ki aşk imiş her şeyin başı. Sağlık da ondan, adamlık da. İdamlık, onun yokluğundan. O her şeyi tutan bir şeydir. Fazla mı abartıyoruz? Ama, durum budur. Tabii talebe cephesinden bakılınca durumun rengi değişebilir. Onlar da, kendi açısından “Aba var, post var, meydanda er yok!” diyebilirler. Çünkü yeniler içinde öyle donanımlı olanlar var ki! Üstat-âsâ. Göğsümüz kabarıyor, gönlümüz şenleniyor, aklımız şâd oluyor!.. Yenilerin bir kısmı, üç boyutlu bir dünyadan geliyorlar, holovizyon seyrediyorlar, internet denen (n)âleti müthiş bir maharetle kullanıyorlar; öncekilerin iki boyutlu evrenlerine neden razı olsunlar? (Retorik ironi mi yapıyoruz? Öyleyse taş bize de dokunacak demektir.) Bir de şöyle bir durum var: Eskiden talabe, hocanın ayağına gidermiş, şimdi hocalar talebenin ayağına geliyor ve tabii ilim ve sanat ayağa düşüyor. (Sanatın ayağa düşmesinden kim hoşnut olabilir, ayakkabıcılardan başka? Onlar bile önce başa bakıyor, sonra ona göre ayakkabı gösteriyorlar!) Demek ki, meselenin kalbine bakmak gerekir. İşin, esastan bozulduğu yer ne ise, o esastan yola çıkmak şarttır. Sorun öğrenciden ziyade hocalarda düğümlenmektedir. Tercihler çağındayız. Günümüz öğrencisinin tercih hakkı, tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş seviyededir. Doğru tercih yapan kazanacaktır. (Tabii bunları söylemek bizim hakkımız mı bilemiyorum. Sordunuz söylüyorum.) Günün talebesine ne az yetiyor ne de çok.

 

Vârisi olduğumuz medeniyette şiirin rolü neydi? Etkisi, gücü… Bugün medeniyetin ihyasında rolü ne olmalıdır?

 

Saadet asrında Hassân İbn-i Sâbit’in ve İmam Bûsirî’nin, fitneler asrında Mevlânâ’nın ve Yunus Emre’nin ve kıyâmet asrında Necip Fazıl’ın ve Sezai Karakoç’un gerçekleştirdiği eylem, medeniyetin ihyasında şiirin rolünün ne olduğunun ve ne olması gerektiğinin açık göstergesidir. Poetikanın politikaya önceliği vardır. Medeniyeti şiirin dışında düşünmek büyük gaflettir. Şiir bizatihi bir medeniyettir. Medenî değerleri şiir dışında ne taşıyabilir ki? Ne taşıyabildi ki? Varisi olduğumuz medeniyetin beyni ilim ve sanat, kalbi iman ve aşk, ruhu hikmet ve şiirdir. (“Şiir idi,” demiyorum, “şiirdir,” diyorum. Çünkü medeniyetimiz yok olmadı, ölmedi.) Bu medeniyetin de bu medeniyetin dirilişinin de şahidiyiz biz. Batı’nın şiir anıtlarını da gördük, İslâm’ın şiir anıtlarını da. Kopartılan iki asırlık gürültülere ve çok ağır sağırlıklara rağmen. Biliyoruz ki, layık olmadığımız halde vârisi olduğumuz bu medeniyetin, bu “hakikat medeniyeti”nin karekökü şiirdir. O ruh inceliği yittiği ân, medenîlik de sırra kadem basar. Eşkıyalık alır başını gider. Bugünkü uygarlığın eksiği, şiirdir; yani işi ve işleviyle, söylem ve eylemiyle bizim anladığımız ve yorumladığımız mânâda “şiir”. (Yoksa genel anlamda şiir, her yerde mevcut. Lâkin enerjisi, etkisi, rolü, stratejisi nâ-mevcut) “Söz”den çıkmayan şiir. “Söz”, çünkü özüdür bu medeniyetin. Sözde hayatlar ve gözde zenginlikler değil. “Vârisi olduğumuz medeniyet”in, bu “hakikat medeniyeti”nin… (Bunu, “vârisi olduğumuz bu hakikat medeniyeti” cümlesini bugün de söyleyebilmek, ne büyük bir bahtiyarlıktır, ne büyük bir nimettir! Sorguya çekileceğimiz nimetlerin en büyüklerinden biri herhalde budur. Çünkü bu medeniyete sahip, vâris veya muhatap olmayanlar, ona sahip olanlara “Yâ eyyühe’z-zâlimûn!” diyorlar, bugüne kadar bunu bizden sakladınız, esirgediniz, bize haksızlık ettiniz, siz zâlimsiniz, bize zulmünüz budur: Bizi hakikatten, imandan, şiirden ettiniz! Hakikatin kendisi olan şiirden ve şiirin kendisi olan hakikatten bizi mahrum ettiniz! Oysa biz size uygarlığımızın nesi var ise verdik: Bilim ve teknik, sıra dışı ilişkiler, münbit çelişkiler, eşitlik, kola, esrar, serbestlik!)

 

Şiirin kuvvetle söylendiği bir zaman ve mekâna Kur’an’ın gönderilmesi, şiirle ilâhi kelam arasındaki mukarebete bir işaret midir?

 

Şiirin ilâhî kelâmla, Kur’ân’la alakası yoktur. Ancak “beyân”la, ifade ve anlatım gücü ile, icaz yönüyle bir alakası kurulabilir; yoksa katiyen yakınlığı yoktur. Kur’an zaten bu ayrımı yapmış ve yapmaktadır. Kur’an, beşer sözü ya da şiir değildir, Allah’ın kelâmıdır, vahiydir. Hazret-i Peygamber de şair değildir. Onu reddetmek, inkâr etmek için bahane arayanların onu “şair” olarak görmemeleri de, bu hakikatin bir göstergesidir. Evet, Hazret-i Peygamber “şair” olmadığı gibi, Kur’an da “şiir” değildir. Allah, “Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona gerekmezdi de” buyuruyor Yâsîn suresinde. Kur’an’ın “mu’cize-beyân” olduğunda, ona iman etmeyen ancak “şiir”i çok iyi bilen büyük Arap şairlerinin onu şiir olarak görmemeleri de bunun bir göstergesidir. Kur’an’ın belâgatine secde eden Cahiliye devrinin müthiş şairi, “vahiy dili” ile “şiir dili” arasındaki farkı çok iyi biliyor ve görüyordu. Dil Arap dili; ama hiçbir Arap dilinde o “beyân” tarzı, o “icaz” tarzı, o mûcizevî anlatım görülmüyordu. Arap dilini iyi bilenler, aradaki farkı yakinen derk ediyorlardı zaten. Kur’an’da “şiir” ya da “şiirimsilik” görenlerin aklında, beyninde ve kalbinde şaşılık vardır. Bir zihniyet ve hassasiyet şaşılığı. Şiir sanatının sıradan veya sıra dışı şartlarını, olmazsa olmazlarını ya da olmasa da olurlarını vahiy dilinde de varmış gibi zannedenler, vahiy dilinin “beyân” tarzını ve mahiyetini bilmeyen, bilmezden gelen ya da şiiri kutsamak için vahyi istismar edenlerdir. Oryantalistlerin veya İslâm düşmanlarının sürçtükleri noktalardan birisi de budur: Onlar Kur’an dilini Arap dili zannederler. Metnin diliyle hangi dilde yazıldığını denkleştirmeye kalkışmak herhalde akıllıların yapacağı bir iş değildir. Kur’an dili, Arap dili değil; fakat Arap diliyle indirilmiş bir “vahiy dili”dir. Bu gözden kaçırılırsa, yapılan çıkarsama ve yorumlar bir tür oryantalistlikten veya maksatlı tahriften öteye geçemez.

 

Şiir, ruhların kendi aralarındaki iletişimi sağlayan, akrabalıklarını gösteren bir vasıta. Bu anlamda, şairler arasında bir kan bağı var mıdır?

 

Gazzâlî, ruhlar üniformalı askerler gibidir, birbirlerini hemen tanırlar, diyor. Bu söz, şairler ya da şair ruh(lu)lar için de geçerli olabilir. (Zaten şairler birbirlerini sözünden veya gözünden tanıdıkları için sıkı dostluk ya da feci düşmanlık edebilmektedirler. Diğerlerinin onların gözünde pek bir kıymet-i harbiyeleri veya ciddiye alınabilecek hükümleri yoktur. Çünkü onların gözü başka yerdedir. Şairlerin kıskanç ve bencil, hatta hasetçi sayılmalarının temelinde de bu mesele yatmaktadır.) Şairlerarası iletişim dil ile değil, duygu iledir. Telsiz iletişim. Söz sadece bir bahanedir. Aslolan ruhlararasılıktır şairler arasında. Kanım bu yönde.

 

Sizin kiminle/kimlerle kan bağınız var?

 

“Tevhidi kurtaran kan”la bağım var. Gönül bağım da o kandan gelenlerle yakından alakalıdır. (Gençliğimde, “Kanlıbağ” semtinde oturuyorduk, herhalde onu sormuyorsunuz! “Kan damlardı yanağından, ninemin.” Herhalde onu da sormuyorsunuz) Metafizik şairler de akrabalarım arasındadır! Fazla akrabam yok!..

 

Tarihî ve siyasi olaylar edebiyata/dile kan kaybettirir mi? Yoksa edebiyat/dil ille de akacak bir mecra bulup aynı kuvvette yoluna devam eder mi?

 

Tarihî ve siyasi olaylar edebiyata kan kaybettirmez, ama edebiyat akan kandan muhakkak etkilenir. Şiiri kan tutar. Ama kandaki şiirin de görülmesi ve söylenmesi gerekir. Çünkü kanın olduğu gibi şiirin de bir gen-etiği var. Hak ettiği şekilde dillendirilemezse dil de edebiyat da kansızlık çekebilir. Ya da kanı bozuk bazı diller araya girip müdahil olabilir. O takdirde kan kaybını bilhassa edebiyat ve dil önleyebilir. Çünkü gidenleri, tekrar tekrar ancak geri o çağırabilir, canlandırabilir, ödüllendirebilir. Şiir kanı temizler. Ama tarihî ve siyasi olaylardan daha fazla kan da dökebilir. Yunus Emre ne diyordu: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.” Bulunacak mecrada her şeyin dahli olabilir. Lakin dil, yerine göre sakin, yerine göre keskin gerek. Yerli yerinde olmazsa zaten dil de zâlimdir; haksızlık ediyor demektir. Çünkü zulüm, bir şeyi olması gereken yerin dışına koymak demektir. Dil bunu hangi enstrümanla yaparsa yapsın, bir düşünceyi duyguyu, düşü, gerçeği yerinden eder de yerine haksız bir nesneyi geçirir ise, siyaseten, tarîhen, ahlâken kan kaybediyor demektir. Yerinden etmenin de yerine yerleştirmenin de usulü vardır ve usulün de vusulün de meşru olması gerekir. Kan aldırmak -tıbben- şifadır, ama birinin kanını döken kişinin “Şifa olsun diye kanını döktüm!” demeye hakkı yoktur. Katil, kendini cerrah yerine koyamaz. Akif, “Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir,” diyor. Usul de usulüne uygun olmalı. Yanlışlığın fark edilmesi doğrudan daha önemli. Kişinin birçok konuda doğru söylemesinden çok, nerede yanlış söylediğine dikkat etmek gerekir. Çünkü zehir doğruda değil, yanlıştadır. Suç dökülen kanda değil, kanı dökendedir, kanın dökülüşündedir. Hebâ edilişindedir. (Hoca Dehhânî bir gazelinde –biraz farklı bağlamda da olsa- şöyle bir soru soruyor: “Su gibi kanumu toprağa kardun/ Ne sanursın garibün kanı yok mı?” Tam bir paradoks. Retorik bir ironi. Kanı su gibi, su yerine koyup dökmek ne demek? Garipliğimiz kansızlığımızdan değil, evelallah su gibi kanımız var! Ama bu kanı “su gibi dökmek” usule aykırı, yanlış yapıyorsun; yanlışı yanlışla doğrulayamazsın! Birden çok anlam anlam üstüne gelmiş. Ortada kan yok,  ama şiiri kan götürüyor! Ve şair, dökülen dökülmeyen kanın mı hesabını soruyor, belli değil. Söylediği “kan” için çok özel bir mecra bulmuş, akıp gidiyor işte.) Bazen “kanın dökülmesi” de gerekebilir, âkıbet hayrolacaksa. Meselâ, bir şair diyor ki, “Damar kesildi, kandır akacak / ama kan kesilince damardan sıcak / sımsıcak kelimeler boşandı (…) aşk ve ölüm bana yeniden / su ve ateş ve toprak / yeniden yorumlandı.”1  O kan akmadan hayatın anlamı zuhur etmiyor demek ki! Şiirin kanını başka kanla karıştırmamak gerekir. Kandaki bu “kan”ı fark edemeyenler, başka bir şeye kanmış veya kandırılmış olabilir. Yabana kanmak ise –kurban olmak değil- heder olmak demektir. Fikret’in Âkif’e söylediği sözü hatırlar mısınız: “Kandığın şeylere ben de kanmıştım/ Bilmeden, görmeden iman ettim/ Nefsimi dinime kurban ettim!” Neye kandığının, ne için kanadığının sanki farkında değil! “İnanma”yı yerinden ediyor ve “kanma”yı “inanma”nın yerine yerleştiriyor. Tehlikeli bir oyun. Edebiyatın da şiirin de diline dikkat etmesi şart. (Gereksiz yere sözü uzattım! Kan tuttu galiba!) Neyse, geçelim isterseniz.

 

Şiirde mühim olan nedir? Söylenen, söyleyiş, mânâ, mûsikî… Ya da başka bir şey mi?

 

Bir sürü gerekli gevezelikten başka bir şey değil bu bağlamda söylenenler ve yazılanlar. Kestirmeden gidelim: İlk harfi paranteze almak suretiyle söyleyelim: Şiir (s)özdür. Ama bu sözde, “göz”deki ilk “ses”in de göz izi var. Ayırmaya gerek yok. “Söylenen, söyleyiş, mânâ, musiki” ve sair bir yığın katkı ki hepsi de birer “malzeme değeri”ne sahiptir. Şiir “başka yer”dedir. “Şiir”in bunu ayırt etmesi yeterlidir. Yoksa ne hepsi ne hiçbiri sözün veya bir şeyin “şiir” olması için yeterlidir. Şiirin kanıta ihtiyacı yoktur. Aşkın kanıta ihtiyacı olmadığı gibi. Yani mesele kanıt meselesi değil, kanaat meselesidir. Ama kana karışır mizaç gibi. O yüzden tedavisi de mizaca göredir. Bazı mizaçların şok tedaviye ihtiyaçları vardır. (Alternatif tıbbın bile/bildiği bu hakikate modern tıp gibi eleştiri ve edebiyat tarihi de hâlâ bakar kör!) Bir de sıra dışı alışkanlıkların ya da çağdaş hastalıkların mûsikî ile tedavisi meselesi var. Lakin bu bahis bizi aşar.

 

Neden söze (şiire) musiki eklenmiştir? Musikinin ortaya çıkışı şiirin musikisinin kifayetsizliğinden midir?

 

Herhalde “şiirin kifayetsizliği”nden. Şiirin zaten kendine mahsus bir mûsikîsi var ise –ki vardır- başkasının malına niye göz koysun? Halil b. Ahmed’den Ahmed Şevki’ye, Verlaine’den T.S.Eliot’a ya da Fuzûlî’den Cenab’a, Yahya Kemal’e , Sezai Karakoç’a ya da N. Hikmet’e kadar, sarf edilen birçok söz hemen hemen aynı yere çıkmakta ve hepsi de yerinden memnun bulunmaktadır. Hiçbiri sözün yerini musikiye veya bir başka tedâhül meraklısına bırakmamaktadır. Esasında bu konuda söylenenlerin çoğu bir iddiadan, kendince bulunan kanıtların anıtlaştırılmasından ibarettir. Bir çeşni olsun diye, yan yana gelmesi imkansız gözüken iki isimden bir misal vereyim: Cenab Şahabeddin ile T.S.Eliot’ın aynı adı taşıyan makaleleri var: “Şiir ve Mûsikî”. Aralarındaki onca mesafeye ve farklılıklara rağmen, hemen hemen aynı şeyleri söylüyorlar. Şiirde de mûsikî vardır; ama bu, güzel sanatlardan biri olan “mûsikî”deki mûsikî değildir, fakat “şiire has bir mûsikî”dir. O kadar. Kifayetsiz muhteris varsa bu “şiir” değildir. Ötesini söylemeyeceğim.

 

Batılı açısından bakacak olursak, ışığın kaynağına doğrudan bakamamak onların bir eksikliği. Bu durumda Doğulu şairlerin onlara ulaşmak için ekstra bir sorumluluğu var mıdır?

 

Elbette sorumluluğu var Doğulu şairlerin (Fakat bu “Doğulu”luk bir yön belirtisi değil, bir zihniyet ve medeniyet, bir iman ve yaşama tarzı ile ilgili bir mesuliyet göstergesidir. Buna sahip kuzeyli de güneyli de batılı da durumdan mesuldür. Ancak Doğulu şairlerin Batılı kulaklara duyurmakla yükümlü oldukları söz bahsi daha fazladır.) “Sorumluluk bilincine sahip olanlar”ın daha fazla sorumluluğu var. (İnsanlar arasındaki üstünlük iddiasının ölçütü olarak gösterilen “takva” kavramı, Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı adlı meâl-tefsir çalışmasında, “sorumluluk bilincine sahip olanlar” olarak karşılanmaktadır. Bu önemlidir. Bu bağlamda sorumluluk duyanların “Ey zâlimler!” sözüne muhatap olacakları gün gibi âşikâr!) Şu husus da mühim: Batılının “ışığın kaynağına doğrudan bakamamasını onların bir eksikliği” olarak görmek, bizi mazur gösterebilir mi? Bizim eksikliğimizi giderebilir mi? Bunun bir eksiklik olduğunun tespiti bize bir şey kazandırmaz; Batılının bu bağlamdaki bakar körlüğünün hesabını, elbette, Yaratan soracaktır. Bunula birlikte, Batılı dediğiniz (insanlar topluluğu) –Necip Fazıl’ın deyişiyle- “güneşi ceketinin astarı içinde kaybeden marka müslümanı” değil ki! Nasıl baksın? Güneşi yok çünkü. Batılının bizi itham edişi (huyu suyu, alışkanlıkları ve zihniyeti gereği yaptığı ithamların hakkı saklı kalmak kaydıyla) biraz da bu yüzdendir: Güneşi, “kalbinizin güneşi”ni, “sonsuz iyilik güneşi”ni bizden sakladınız; bize cömert davranmadınız! Bunu söylemekte haksız sayılabilirler mi? Haksız sayılmaları ayrı bir haksızlık olmaz mı? Bunu en iyi bilenler, herhalde, “en derin” denilen şairler olsa gerektir.

 

Şiirin bir musikisi, bir mimarisi, bir resmi var. Bu durumda bütün sanatlardan aldığı bir şey var. Peki şiirin diğer güzel sanatlar arasındaki yeri nedir?

 

Şiirin güzel sanatlar arasındaki yeri, diğer organlara nispetle, mahiyet bakımından, kalbin vücuttaki yeri gibidir. Şiir, Kâbe’nin duvarına asılan “Yedi Askı”dan Berlin Duvarı’na asılan, madeni plakalara ve banklara kazınan, hatta internet ağlarına takılan sözlere varıncaya kadar bir şekilde diğer güzel sanatlardan bir şeyler koparıp aldı. Resimden, mûsikîden, mimariden, heykelden, ebrûdan, minyatürden ve hattan yara(r)landı. Onların da gönülleri hoşnut olsun, diyerek. Yoksa, şiirin hakikatte onlara ihtiyacı yoktur. (Güzel sanatlar, kol kola yalnızlıklardır. Necatigil ne diyordu: “Bir yalnız bir yalnızı çeker yalnızlığına.” Ama yalnız şiir, yalnız değildir.)

Ancak, çağların huysuzlukları ve huzursuzlukları, özgünlük ve yenilik ardında koşan atları, bu sanatları şiirin kanatları yapmayı istediler. Ve şiiri Baudelaire’in “Albatros”una çevirdiler. Bunca ağırlık var iken kanatlar nasıl havalanabilir ki? “Cebrail kanadı” müstesna tabii. Kaç şiir ülkesinin -İkbal’inki gibi- kanatları var? Ve ona uygun bir uçuşun grameri? Sadede gelelim: “Şiirin bir mûsikîsi, bir mimarisi, bir resmi var,” diyorsunuz; mûsikînin, mimarinin, resmin ‘şiir’i yok mu? Ya matematiğin, fiziğin, astrofiziğin, kimyanın ve sairenin? Tabii ki var. Çünkü işin esası malzemelere değil, keskin algı ve özgün sunum tarzına bağlıdır; görsel, işitsel, sezgisel ve duyumsal efektler de işlevsel katkı sağlarsa, hoş olur.

 

Yazar/şair açısından dilin gramerini kullanması kadar hayalin gramerini de kullanması mühimdir, diyorsunuz. “Hayalin grameri”ni ilk defa sizden duyuyoruz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

 

Evet, şair açısından dilin gramerini kullanması kadar hayalin gramerini kullanması da mühimdir. Çünkü şiir, esasen dilin gramerine değil, muhayyilenin gramerine tâbidir. Bu gramer herkes için değil, bir kes (şair) içindir. Tahayyül, tasavvurun bittiği yerde başlar. Şiir için olmazsa olmazlardan biri de odur. Hâmid, “Gramerden anlamam Billâh!” dediğinde, dilin gramerini kastediyordu. Ona tenezzül etmem, demek istiyordu. Anlamadığından mı? Hayır. Fakat onda değer bulunmadığını dil bilimcilere veya muhayyile yoksullarına duyurmak için tarizde bulunuyor, retorik ironi yapıyordu. O yüzden Hâmid’in şiirinde herkese açık gramerin ederi bir deri bir kemiktir. O gramer, tahayyülün kıyısız denizlerine, ruhun uçsuz bucaksız semalarına açılamaz. Hayalin gramerine göre oluşturulmuş şiirlere bakınız, hemen hepsinde hız sınırını aşan, âdeta ruh hızına yaklaşan müthiş bir hız ve gördükleri karşısında asla şaşkınlık göstermeyen bir nüfuz gücü görürsünüz.

(Aynı zamanda keskin nazarlı bir şair olan Hazret-i Ali, dünyadan kendisine en çok sevdirilen şeyin “tahayyül gücü” olduğunu söylemektedir. Sorguya çekileceğimiz bir gökyüzü nimeti. Onunla nimetlenmek için şair olmak da gerekmez. Bu güce yapılan atfın değerini neyle ölçebilirsiniz? Şairseniz, diyelim, bütün varoluş macerasını özetleyen “bişnev ez-ney”le! Böyle bir gramere göre yazılmış bir beyti, dünyaya değişmeyen Şeyh Galib’in ‘hassas terazi’siyle. Ve saire... Ancak, hangi yöne gitmesi gerektiğine karar veremeyen pilot ruhlar için bu hızın bir külfet olduğunu ve büyük bir risk taşıdığını da belirtmeliyiz! İstikameti tutturamayanlar, “tâ zirve-i Sînâ-yı kahra kadar yükselerek oradan/ oradan düşmek,” yani Allah’ın en büyük bir nimeti olan “öz varlığı”nı –varlık adına tek zerre bile kalmamacasına- paramparça ederek “ölmek”, varoluş neşesini söndürerek” Hâlik’ından artistçe intikam almak sevdasına düşebilir!)

Müspet anlamda, hayalin gramerine göre oluşturulmuş hologram şiir görmek ister misiniz?2  Şeyh Galib’in “Tardiye”sine bakabilirsiniz, meselâ (Yakından baktığınızda, İsmail Habib’in de tanıklık edeceği üzere, Mayakovski ile Nâzım’ın, hayretten vav gibi açılmış ağızlarıyla hâlâ hayranlıkla onu seyrettiğini göreceksiniz! Onlar da, tıpkı şiirin kayda geçirilmesi gibi, lazer ışın dalgalarının oluşturduğu “üç boyutlu kayıt” altına alınmıştır!) Hâmid’in “Merkad-i Fâtih’i Ziyâret”ine eşlik edebilirsiniz. Yahya Kemâl’in “Söz Meydanı”nda izler görebilirsiniz. Hâşim bunu fark ettiği anda Hâmid’in yanında yerini aldı. Âkif, “Çanakkale”yi ya da “Gece”yi idrak ettiğinde şiirinin katları açıldı. Necatigil, “Kareler”i tamamlamak için akla karayı seçtı. Sezai Karakoç’un “Fecir Devleti”nde, “Taha’nın Kitabı”nda, “Hızır’la Kırk Saat”indeki tahayyül grameri çağdaşlarına ağır geldi.

Çağdaş Türk şairleri onun gramerini anlamış olsalardı, ihya olurlar, o şiir göğünü zemin edinirlerdi. Arzî kalmayı yeğlediler. Grameri gerdiler. Cehennete kadar yolları vardı! Mantık dışı kullanımları gramer sandılar. Tahayyül ile imgeyi karıştırdılar. Tahayyülün gramerini ihya eden şaire yoldaşlık edemediler. (Tahayyül hakikat idi, imgeyse hayal. Fark etmediler.) Ve yollarda kaldılar. Ne kadar yansalar, nâ-kâfî! Günümüzün şairiyse “duman”,  “bulut” veya “bellek” peşinde. “Mirac”tan haberleri yok. “Mirac”ı “füze” sanıyorlar. Korkunç fakirler.

Tahayyülleri yoksa şairler neye yarar? Tahayyülsüz yaşayan varsa o başka bir yaşamaktır: Külliyyen zarar! Şairlerden “intihal raporu” gibi bir “hayal grameri raporu” almanın vakti gelmiştir. Cahit Sıtkı, “Elin boş mu gireceksin geceye?” diye soruyordu ya, işte o rapor işe yarar, onu göstererek cevap verebilirler. Rapor da rapor olacak , laf salatası, imge çorbası değil! Her neyse!

 

“Gökkuşağı Alnım”, “Ay Dervişleri”, “Savaş Görmüş Çocukların Şiiri” ve “Ebrû Şiirleri” kitaplarınızdan sonra mensur şiir tarzında yazılmış bir kitabınız daha çıktı. “Ehlidildeniz”i diğer kitaplarınızla karşılaştırdığınızda nasıl bir yerde duruyor?

 

Her birinin ayrı bir yeri var, ama Ehlidildeniz’in bir yeri yok; sanki her yer onun.  Bu durumda, merkezi yer, (ehlidilden) izindir. Fazla söze izin yok. Sade derinliği yüzünden sevdiğim Tevbekârlar hikâyesinden sonra, şunu diyebilirim ki, Ehlidildeniz ile “söz”ün de bir nebze gönlü oldu. Gökkuşağı Alnım çok sakin geçti. Ay Dervişleri ücra bir köşede yalnızlığını eğirdi. Bir radyoda seslendirildi ve ortalıktan çekildi. Ebrû Şiirleri ise tamamen lütuf oldu. Sözümün bittiğini sandığım ve kabz haline girdiğim bir dönemde, Argan Dağı’nın eteklerinde kar altındaki su sesi gibi inleyişlerden doğdu. Hüdayinabit bir bitki gibi. Sadece bir iki göz değdi, hepsi bu. Argan Dağı’nın deli rüzgârı, ondan önce, Bosna Savaşı’nın içime düşürdüğü ıstırap ateşini savurmuş ve Savaş Görmüş Çocukların Şiiri’ni bir müsekkin gibi bağrıma düşürmüştü. Merhum Aliya İzzetbegoviç’e ithaf ve hediye edildi gitti. Ehlidildeniz ise şiirin ağırlıklarından olabildiğince kurtularak konuşma hakkını kullanmak istedi, usulca çıkageldi. “Hayır kulak” bulmayı umarak. Ne çıkacak bakalım? Allah utandırmasın. Ya nasip!

 

Şiiri Yeniden Okumak ve Şiire Yeniden Bakmak adlı kitaplarınızda “yeniden” vurgusu dikkat çekiyor. Bu, şiire yeni tasarımlanmış tahlil teknikleriyle bakmayı mı gerektiriyor; yoksa şiirin yeniden dirilişini ya da yeniden okunup bakılmasını mı salık veriyorsunuz?

Hepsini. Ancak vurgu, “yeniden” kelimesinden çok “yeniden okumak” ifadesindedir. Okumanın yeniden okunması önceliklidir. Bakış tarzındaki yenilik, görüşteki tazelik, perspektifte çok yönlülük, semantik çok anlamlılık, stratejik derinlik vs. Bunlar için, meselâ, Kare-Deniz’e bakılabilir. Şiiri Yeniden Okumak ve Şiire Yeniden Bakmak da aynı taktiği kullanıyor. Stratejik yön ise, metinde “ballar balı”nı ya da “canlar canı”nı bulmak arzusudur. Bu ise “can” ile, “canların canı”na “bu can”ı fedâ ederek bulunur. Bu durumda yöntem, gövdenin ya da karanlıkların içindeki âbıhayâtı görmeyi temin eden bir nevi “gece görüşlü gözlük”tür. “Adese-i ruh” ya da “lens” olarak da kullanılabilir. Aslolan, şiirde kaosu ve mazmunu, maksadı ve mazmunun mazmununu çözmektir. Metinler, “doğrandıkça artan ekmek” gibi. Emek verilince çözümleme de bereketli oluyor demek ki.

 

Sizden öncekiler şiiri nasıl okudular? Sizce “yeni” olan nedir?

 

(Parantez içinde söylemeliyim ki, “benden öncekiler” sözünü ancak bir yapıçözümcü söyleyebilir. Ama ben böyle bir çözümcü değilim. Yapıçözüm felsefesinin pîrine göre, kendisi aradaki perde (bar, zar ya da araf) olmak kaydıyla, bir öncekiler vardır bir de sonrakiler, yani bitişiğindekiler. Öncekilerin hepsi sözmerkezcidir, sonrakilerin tek referansı ise diferanstır. Bir yazımerkezci vardır, bir de gayriha. Öncekiler, felsefede ne yaptılar idiyse, bizdekiler de benzerini yaptılar: “Söz”e ağırlık verdiler, sözde anlamı serbest bıraktılar. Şiirin canına okudular. Okumaktan anladıkları bu idi. Şiirin yüzüne kaşına gözüne baktılar ve yüzünden okudular, cüzünden okudular: (Nazar değmesin diye okuyanlar da oldu! Zira şiir, onların gözünde dünya güzeli idi. Ona adanmışlık içinde canlarını dişlerine taktılar. Ondan özge kaygıları yaktılar. Okumak cümle güzellikleri ona atfetmek idi. Ötesi yoktu. Onu okumadılar) Neden diye sormanın bir anlamı yok. Öz yüzde gizli idi ve yüze iki yüzlü bakılamazdı; uygun değildi. Öyleyse, bakanlar neye baktılar?)

Şunu bir “başlangıç noktası” olarak sorabiliriz: Öncekiler şiir(i) mi okudular? Şiir üzerinden başka bir şey(i) mi? Gerçekten “şiir”i okudular mı? “Gerçek şiir”i okudular mı? (Öncekilerden kastım, şiir şârihleri, müfessirleri, tahlilcileri, tenkitçileri ve şiir öğreticilerinin ileri gelenleridir.) Okudukları gerçekten “şiir” mi idi? Hem okumak, şiir okumak, şiiri okumak öncekilere göre ne demek idi? Mihenk taşı ya da ölçütleri var mıydı? Bunlar geçerli miydi? Muhteşem okumalar şimdi nerede? Hangi yerde duruyor ya da hangi merkezde?

 [Bu noktada bir büyük parantez açmak gerekebilir. Klasik şiirin büyükleri bir “ölçüt” koymuşlardı, ama sadece gerçek şairler için. Tenkitçilerde ve şârihlerde pek umut yoktu: Onlar ancak kenardan, dışardan, yukardan bakıyorlardı. Şekil ve muhteva, konu ve mazmun dışında fazla dayanakları yoktu. O yüzden “şiir” okumak yerine şiirde kendilerini okudular ve her şiir, kendiliklerinin birer kanıtı ya da anlam veya esrarı açığa çıkarma maharetinin bir bahanesi oldu. Ancak, büyük şairler birer ölçüt getirebildiler ve söz sarraflıklarını ağyâra söylemediler. Ne edebiyat tarihçileri ne de eleştirmenler işin özüne inmek, iş temelden çözmek istediler! Yıldızlar uzak, inciler derindeydi. Ehil olanların da dilleri kilitliydi. Sade birkaç celâdet sahibi model çıkardı, ölçtü biçti, kesti kopardı, kırdı geçirdi ve şok tedaviden geçirdi! Sınavdan geçenler ayakta kaldı. Misal mi? Fuzûlî, Bâkî, Neşâtî, Fehîm-i Kadîm, Şeyh Galib, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ya da Shakespeare, Dante, T.S.Eliot, Goethe, Rilke, Lorca, Mayakovski ve niceleri… Kim ne derse desin, şiir onların “İşte bu!” dedikleri idi; eleştirmenlerinki değil. Şiirine bir başka şairin hayal gözü değmesin diye geceler boyu çile dolduran Fuzûlî’den “esrârını mesnevîden aldığını şerefle ilan ederek sözünü şahsiyet mührüne dönüştüren” Şeyh Galib’e kadar nice üstat, zamanın tekrar tekrar sınamasından geçebilen, zamanla “değer”ini yitirmeyen, aynı zamanda başka metinler üzerine atıldıktan sonra o metinde yok olmayan, yani o metinlere rağmen parıldamaya devam eden “söz”lere “şiir” dediler. Eleştirmenler de “şiir” olarak takdim edilenleri yorumlamaya, anlamları ve sırları keşfetmeye ceht ve gayret ettiler. Ancak, yirminci yüzyıla dek geçer akçe olan bu yapı, yerle bir oldu. Artık, ölçütleri şairler koymuyor, kuramlar ve yöntemler koyuyordu. “Var-anlam”lar da “yok-anlam”lar da kopup gittiler. Bu yüzden, malum soruyu format atılmış olarak yeniden sormak zorundayız.] Öncekiler neyi, ne için okudu, nasıl ve neyle okudu? Okuyanların ve okunanların akıbeti nice oldu?

Şöyle de sorabiliriz: “Şiir” gerçekten okunabilir mi? Nasıl okunabileceğini kim bilebilir? Şairler mi, eleştirmenler mi? Kuramlar mı, yöntemler mi? Tatbikçiler mi, yönetimler mi? Yeni yüzyıla kadar pek sorulmayan bu soru, artık ciddi bir sorunsal haline geldi. Okunandan çok okuyan merkeze alındı. Okuyanlar, acaba şiir(i) mi okudular, yoksa hariçten bir gazel(i) mi? Romantik refleks haklı mıydı? Her okur kendini mi okurdu? Şiir bir bahane miydi? Maksat ne idi, sonuç ne oldu?

Sizce ne oldu? İşin son ucu kime dokundu?

Denilebilir ki: “Öncekiler” veya “öndekiler” daha çok metne meftun idiler. Yazarların sunduğu “eser”i bir “metn-i kâmil” olarak kabul ettiler ve buna ayarlı nazarlarıyla metinlere –gönüllerince buldukları ve zihniyet itibarıyla da gönüllü olarak uydukları bir teknik ve yöntemle- içinden baktılar, hiç bakmadan. Varsa yoksa metnin içinde idi, onların nazarında. Metin sahibi ne diyorsa o idi. Kendi içinde kapalı bir sistem olarak gördüklerini iddia ettikleri metne eğildiler ve kana kana içtiler. Ancak, yazarın ya da metnin, kendilerine, çok özel bir şeyler fısıldadıklarını veya oyun ettiğini ya da dürüst tercümanlık etmediğini fark etmediler. (Ya da farkında değillermiş gibi bir izlenim verdiler.) Fark etmeleri gereken çok şey vardı ve onlar, sadece, bir tanesini öne çıkardılar. Aldıkları kapı, “yapı” idi. Ve girdilerle uyum içindeydi çıktılar. Girdilerin bir sûreti şeklinde idi yani. Oysa metin, durduğu yerde –kapı gibi- durmuyordu. Bakışa göre renk, koku, tat ve boyut değiştirebiliyordu. Üstelik metin, yazarını ya da kur(g)ucusunu da oyuna getirebiliyordu. Yazar, potansiyel açıdan, metin kadar çetin ve derin olmayabiliyordu. Yazar ne yazdığını bile bilmeyebilirdi. Bu yüzden metnin farklı boyutlarına da dikkat nazarının çevrilmesi gerekiyordu. Öndekiler, hiç de istemedikleri bir istikamette kullanıldıklarını, işaret fişekleri sayesinde fark etmeye başladılar. Bu farkındalık, işin esasında yapının değil, kastın olduğunu tespit şeklinde oldu. Yapı bozulduğunda büyü de bozuldu. “Metin ne diyorsa o!” değildi artık. O yüzden, yeni yöntemlerin devreye girmesi gerekti.

Biz de bu maksatla, metnin de sahibinin de hakkı saklı kalmak kaydıyla, saklı suyu göstermek istedik. Aslında su saklı değildi, ama gözler, onu görecek dalga boyutuna geç(e)miyordu. Holografik bir farkındalık gerekiyordu. Onu denedik. Bir okuma yöntemi olarak. Öncekilerin okudukları yüzün, eksik kaldığı anlaşıldı. Meftunluğun merkezi değişti. Sonrakiler yapının yapısını, şemasını, iskeletini deşifre ettiler çünkü yapı çözüldü. Ve söylediler ki: Yapısalcılığın “yapı”sı, içi boş bir gizemden ibarettir. Yapılan, yapılmak istenilen ne varsa, okur görürler sayesinde, yapılmak istenilenin tam tersi bir maksatla gerçekleştirilmiş olabilirdi. Metin, artık, “Benim!” diyemiyordu; “Benim!” diyebilmek için, taş toprak arasında yapılan varlık üzerinde başkalarının da hakkının bulunduğunu ve bu hakkın saklı olduğunu fark etmesi ve “Ben dahi bile yapıldım okur görürler arasında,” demesi gerekiyordu. Okur üveysi de olabilirdi; ancak iç güveysi değildi. Böyle bir muameleye katiyen tabi tutulamazdı. Okur yoksa metin de yoktu. Metnin varlık şartı değişti. Metne yaklaşımlar da. Ne yapabilirdik?

Karınca kadrince kenarda olanları merkeze çekmeye gayret ettik. Ve gözde metinler, yeni yaklaşım tarzına göre kendilerini arz etmeye başladılar. Taktik tuttu. Yapıçözümü işlevsel bir okuma yöntemi olarak gözde metinlere uygulamak istedik. Metnin muzaffer olması için bozguna uğraması, “imâret bulması için viran olması” ve öz maksadını tahakkuk ettirmesi gerekiyordu. Bu, kılıcın taşla, çeliğin ipekle sınanması demektir. “Yeni” denen şey, bu sınavdan geçen demektir. Bu bakışın ucunda parıldayan demektir. Bu sınayışı gerçekleştiren sorgulama tarzı, “yeni bakış”ın, öncekileri yerle bir eden bakış açısının ifadesidir. Metinsel iktidarı da otori(h)ter tavrı da reddeden yapısökücü bir eylemdir. Metinlere bir şekilde nüfuz etmiş hiyerarşik yapıyı, karşıtlar veya çelişkiler üzerinden çökertmek ister. Cerrahlık, doğası gereğidir; sancak ta’dil kaygısı yoktur. “Yeni”, bu bakışın şiddetine metnin direnmesidir. Anlamın, kendini tekrar ve tekrar ve tekrar gerçekleştirme denemesidir. “Yeni”, bir nevi bu (h)iç ferahlığıdır.

 

Kuramlar ve yöntemler konusunda ne yapmak gerekir? Kuram ne derse o mudur? Metin, bu duruma ne der?

 

Metin pek bir şey demez, diyeceğini demiştir ve artık fazla metîn de değildir. Birçok kuram zuhûr etti çünkü, metin merkezli olmayan. Anlamlar zuhûrâta tâbi olsun istendi. Acayip tezâhürât oldu. Yağmur bombaları atıldı; barajlar boşlukla doldu. Rahmetin hesabını tutanlarsa kayboldu ortalıktan. Meselenin birden fazla yüzü gözükmektedir. Kuram var metni şad da edebilir, berbâd da edebilir. Yöntemler iş de bitirebilir, endişeler de getirebilir. Onlara haddinden fazla güvenmek de, kaale almamak da doğru değildir. Ancak, doğallığı, fıtrattan geleni bozmamak, bu hususta metîn olmak, sağlam durmak lazım. Bir de bünyeye uyanı almak gerekir. Kur’an’da, “O (Allah), her şeye fıtratını verendir,” buyuruluyor. O’ndan geleni fark etmek lazım.

Diyelim sana liderlik verilmiş, tek başına da kalsan gereğini yapacaksın, sağına soluna arkana bakıp medet dilersen sende öyle bir meziyet yok demektir. T.S.Eliot, “kültürün insanı bozduğu” kanaatindedir. Fıtratı zorlarsan, tsunamileri beklemelisin! (Adnan Özer’in bir sözü geçiyor Karabatak’ta. Metin Kaçan hakkında söylemiş. Çarpıcı, sarsıcı bir tespit. Diyor ki: “Dünyanın en yetenekli yazarlarındandı. Çok okudu. Okuyunca tabii daha da korktu/ İlk yazdığında hiçbir kuramsal bilgisi yoktu. Sadece bize yazıyordu, bizi sadece eğlendirmek için yazıyordu.” Bu, işin “dalga boyutu”dur; Naime’nin sözü ise, işin tanecik boyutunu gösteriyor: “Bilseniz biz yüksek lisansta ne kuramlar ürettik o kitapla ilgili.”

Metin aslında der ki, -Asaf Halet’in “Cüneyd” şiirinden ödünç alarak söyleyelim- “bakanlar bana/ gövdemi görürler/ ben başka yerdeyim.”   Kuramlar, “o başka yer”in yerini işaret eden bakış tarzları üretirler. Gövdedekini, gövdenin içindekini görünür kılmak da bir şeydir. Ancak mesele o mesele değildir; mesele, o “başka yer”in neresi olduğunun tespit edilebilmesidir. O yer, gönlün kimde olduğunu gösterir. Yoksa istediğin kadar gövdeleri göster, güzelleri göster, güzellikleri göster; gönül onlarda değilse, onları göstermenin ne anlamı var? Sevgili varsa bahar ordadır, bahar odur çünkü; o yoksa bahar da yoktur. Yöntem ya da “Yol odur ki Hakk’a vara”!

Cemil Meriç, “İdeolojiler irfanımıza giydirilmiş deli gömlekleridir,” diyordu, öyleyse kuaramlar ve yöntemler de delil gömlekleridir. Bize göre bir yola girmesinin delilleri. O yüzden, yoldan çıkmamak lazım. Kuramları, yolda yoldaş gibi düşünmek lazım. Huyunu suyunu da çok iyi bilmek lazım. Yoksa insana kök söktürürler. İz peşindedirler, ama metnin ayak bastığı yerden izler alarak başka yollara sevk edebilirler. Özü kaybetmemek şarttır. Yönetim özde olmalı ki metnin de yüzü gülsün.

 

Günümüzde edebiyat ve sanat dergilerinin giderek çoğalmasının bu hususta size umut vadeden ya da sizi endişeye sevk eden yönleri var mıdır?

 

Edebiyat ve sanat dergilerinin giderek çoğalmasını bırakın, sadece yayımlanabiliyor olmasının bile hayâtî önemi haiz olduğunu düşünüyorum. Dergiler, şairler ve yazarlar için, Allah vergisi gibi değerlidirler. Nimetin kadrini bilmek gerekir. Dergiler, şairler ve yazarlar için birer servis alanı değil, has bahçelerdir. Kitaptan daha münbit ver şevk vericidirler. Bu çoğalmanın ayrıca bereketli olduğunu, bereket getirdiğini düşünmek isterim. Nefislere kalmasın isterim. Nefislere kalırsa, dergilerin çoğunun üstü çiziliyor. Ama buna izin vermemek gerekir. Çünkü o dallardan yükselmektedir bahar. Ve cümle mevsimler. Bu yüzden, kaygım yok; ama endişem çok!

 

Yapısalcılık, yapı çözümcülük, yapı sökümcülük gibi pek çok teorik yaklaşım söz konusu. Kitaplarınızda bu teoriler ve alternatifleri üzerinde çalışmalarınız ve uygulanmış halleri var. Köken itibarıyla bu yaklaşım tarzlarının Batı’dan geldiğini varsaymakla birlikte Karabatak’ın 13. sayısından itibaren başlattığınız yazı dizisinde bu teorilerden daha kuvvetli kendi öz varlığımıza ait yaklaşım tarzları olduğunu belirtiyorsunuz. Bu, Batı karşısında kendi mirasımıza sahip çıkma ve onu ikna etme çabası mıdır?

 

Öyle de denilebilir. Ancak, ikna etme gibi bir derdim yok. Mirasın farkına varılması her şeyden daha önemli. Çünkü, böyle bir miras var, fakat uzun yıllardan beri unutturulmuş, yok sayılmış, gözden düşürülmüş. “Masal”a dönüştürülmüş. (Sezai Karakoç’un “Masal” şiirinde dillendirilen macera da, bu öz değerlerinin unutturulmasıyla, Batı’nın işlediği zulümler ve kusursuz cinayet biçimleriyle ilişkilidir. Sadece çatışan değerler yüzünden yaşanan trajik durumlar değil, fakat bir şekilde nakledilen ve benimsenen kuram ve yöntemler yüzünden yaşanan tatbikat zayiatları da söz konusudur. Arif Ay’ın bu konuda meselenin kalbini gösteren bir dizesi var. Diyor ki: “Her kış kuramlar getirir noel babalar/ yalanı gerçek gibi öğrendi çocuklar.” Noel Baba’nın getirdiği ne bakış açıları, ne kuramlar, ne de hediyeler yenidir. Hepsi eski hikâyedir, aynı masaldır; ve bu masalı ancak çocuklar –rol icabı- yutarlar. Bir de Noel Baba denilen ak sakallı sahte dedenin götürüsünün getirisinden çok daha fazla olduğunu hâlâ fark etmeyenler var! Öyle babaların getirisi, sadece yalanın gerçek telakki edilmesidir.Yanlış tanımalardır. Bile bile ladestir. O halde ne yapmak gerekir? Toprağımıza uygun olan ve işlevsel olarak kullanılabilenleri almak ve kültürel köklerimize uygun biçimde uygulamaktır.)

Batı’dan gelenler konusunda hassas olmak ve nelerin geldiğine dikkat etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü yıllardan beri -Nuri Pakdil’in dediği gibi- “Batı’ya baka baka tutulan boynumuz”un tutukluğu, bize doğal halimiz olarak yutturuldu. Ve nice metinlerimiz, tatbikat zayiatı olarak gadre uğratıldı. Bunun bilincine varmak hayati bir sorumluluğumuzdur. Gerçi “Batı etkisinde Türk edebiyatı” olarak da adlandırılan bir alanda çalışıyoruz, bu yüzden Batılı olan her bakış ve anlayış tarzı ile, kuram ve yöntemlerle ilgileniyoruz. Vazifemiz bu. Fakat bu durum, sadece Batı’dan gelenlere mahkum olduğumuz anlamına gelmemelidir. Batı’nın elbette farkında olacağız ve oradan gelenlerin yüzünü de özünü de yakından göreceğiz. Bununla birlikte, gelenin haddini hududunu da bilmesini isteyeceğiz. Her gelene buyur etmeyeceğiz. Bizde bize ait, toprağımıza uygun, yükselen değerler bulunduğunu unutmayacağız. Gelenlerin bize neler ettiğini de bileceğiz. Batılılaşma macerası yüzünden “alan el” durumuna mahkumluğumuz, sadece Batı’nın ya da bizim suçumuz mu? Elbette hayır. Ama bu bahiste biz de masum değiliz. Batının batı(l)lığı kendini tahakkuk arzusunun doğal uzantısıdır. Doğal olmayan; bunun bir maharetmiş ve hikmetli bir işmiş gibi külliyen alınması, gayrimeşru ya da mugalatacı bir tavırla, asıl mirasımız bu imiş veya bu olmalıymış gibi yutturulmasıdır. Daha vahim olanı ise, aklı ve kalbi bu duruma –tedbir veya teklif getirmek suretiyle- direnç gösterenlerin de değersizleştirilmesidir. Bu dayatmanın farkına varılması, “miras”ın farkına varılmasının ön koşuludur. Bu farkındalık, mirasla birlikte algılanması gereken “yas” durumunun da idrak edilmesini gerektirir. (Batıdan gelene ilişkin olduğundan, Batılı bir büyük nazarla bunu sınayabiliriz. Meselâ, Derrida’nın “miras ve yas” yaklaşımıyla bunu test edebiliriz. Etmek mecburiyetindeyiz. Ama, her iki kavramla alakalı kök düşünce ya da düşüncenin kökü, kendi ruh dünyamızla yakından alakalı olacaktır. İthal bir algıyla mirasımızı değerlendiremeyiz.)

 

Nasıl sahip çıkılacak bu mirasa? Ya da yas durumuna?

 

Mirasa sahip çıkmak, ille de bir karşıtlık veya kendini mevhum bir otoriteye karşı ispat için değildir. Yitik cennetinin ayırdına varmaktır. İlle bir karşılaştırma yapıldığı söylenecekse, Batı’ya karşı, “Doğu da var”, yani “Biz de varız!” denilmek istenilecektir. Batı, evrensel diye, küresel diye sadece “kendi”ni, “kendi değerlerini” veya “varlık”ını anlatmak, makbul göstermek ve dayatmak istedi çünkü. Tavrında hâlâ bir değişme yok! Doğu’yu, İslâm’ı ısrarlı bir inatla görmezden gelmekte, hakikatin farkına varılmaması için “gürültü kopartma”ya devam etmektedir: Silahlarla, felsefelerle, düşünce kuruluşlarıyla, kuramlarla, maksatlı tahrip kalıpları sayılan adlandırmalarla ya da tahrip gücü yüksek kavramlaştırmalarla. Sakinliği, sessizliği, vakarı, sevgiyi, merhameti, hayra adanmayı ve misafirseverliği tanımamaktadır. Kendisine kapı açanın evini kirletmektedir. Tedbir almak gerekir; çünkü sadece davranmamakta, aynı zamanda zalimce davranışını ihraç da etmektedir. Yas miras bırakır, ancak yas tutma adeti de yoktur. O bakımdan, mirasımıza ve yasımıza sahip çıkmamız şarttır. Oradan gelenler, mevcut değerlerimizin farkına vardırılması şeklinde, kazanç hanesine yazılabilir. Teoriler ve yaklaşım tarzları konusunda kuşkusuz daha kavi bakışlarımız hâlâ vardır ve olmalıdır. Bunlar kendi öz varlığımıza ait yaklaşımlardır. Onlarla bakışımızı ihya etmemiz gerekir. Bizden öncekiler bize bunu öğretmediler. (Hâlâ aynı ürkeklik psikolojisi içinde nice akademisyen, öz varlığımıza ait yaklaşımların adını söylemekten çekinmektedir. Bir kısmı gönüllü köleliği benimsediğinden, bir kısmı da tembelliğinden.)

Kuram köleliği çok vahim bir şeydir. Mirasın kanına girmek demektir. Karabatak’taki yazı dizisinde, kuramsal köleliğin de efendiliğin de farkına varılması gerektiğini, mevcut teorilerden çok daha güçlü yaklaşım tarzlarımız bulunduğunu söz arasında söylemeye çalışıyoruz. “Batı’da varsa, bizde de var!” demek için değil; fakat “Bizim değerimiz ve ölçütümüz falan tarihten filan tarihe kadar şu şekilde idi, tatbikatı şöyle idi, bugün de geçerli yönleri vardır ve şunlardır,” demek için, dikkat nazarlarını buna yönlendirmek için. Batı’daki kuramların kurum olduğuna dikkati çekmek için. Bu bir bakıma, bakışın ihyası çalışmasıdır. Batı’nın bizden aldıklarının farkına varılmasıdır. Tefsir ve tevilden habersiz eleştirmenin anlam ve yorum üzerinden kafa şişirmeyi sürdürmesine karşı keskin manalı bir nazar fırlatılmasıdır. Müthiş dil ve felsefe, anlam ve yorum odaklarının, yeraltının karanlık ve yerüstünün aydınlık zenginliklerinin farkına varılmasıdır: Kendini bilmenin kuramcası, bilinçlenmenin Kur’an’casıdır. Duyan duyar, gören görür. İddiamız yok, zaten iddiaya gerek de yok. Çünkü bu, mevcudun ihyası için hakikat adına hakkı olan bir “feryadın kopartılması”dır. (İşin ehli gerisini getirsin.) 

Adını vermek istemiyorum; ama Batı’dan kuramlar ve yöntemler getirip tatbik eden nice akademisyen ve eleştirmen, mirasımız üzerinden sağlam bir bakış ve yaklaşım tarzının ihyasına dair tek kelâm etmediler, ettirmediler. İstisnalar müstesna. Şimdi ise, kelâm edenler, ne yazık ki, çok vahim bir tatbikat işlemiyle, bindikleri dalı kesmekten keyfedecek hale gelmişler; asla tatbik edilmemesi gereken Noel Baba kuramlarını “yeni” zannederek -ya da uyandırılmış hücreler olarak ilâhî kelâm sahasına- tatbik etme cür’eti göstermektedirler. Edebiyat ve felsefeden gelmesi beklenen direnç veya diriliş, gerçekleşmedi. Beklenenin tam tersine bir negatif açılım, negatif propaganda halinde, teoloji hattından geldi. Üstelik, yeni oryantalistçe bir tavır takınarak. O yüzden, bu husustaki mirasımıza sahip çıkmak ve yaslanmak, bizim gibilere kaldı. Necip Fazıl’ın dizeleri geliyor aklıma: “Sakarya saf çocuğu masum Anadolu’nun/ Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun.” Zaman zaman böyle bir his sarıyor içimi. Allah’ın sözünü, kendi “söz”üne çerez eden ve bunu marifetmiş gibi gösteren tipleri gördükçe, bu duygu depreşiyor. Aklımı, yüreğimi deşiyor. İyi ki buna bulaşmamış söz ve bakışlar, anlam ve yorum yolları, hassasiyet sahipleri var diyorum. Bu da bir (h)iç ferahlığı işte. Ne diyebilirim. Aczimde kilitlenmiş sanki gücüm. Keşke yararlı olabileceğim bir şeyler yapabilsem. Niyetim var, azmim de var; ama elden gelen bu kadar.

Yapıçözüm, Batı’dan tuttuğum en son dal oldu. Onu da kendimce tuttum, kendimce tutunmayı denedim. Beslendiğini düşündüğüm köklerden de haberdar olmak istedim. Uygulamayı buna göre yapmak gerekiyordu. (Çünkü Jacques Derrida da, İbn Arabî’den kendince çıkarsamalarla düşünceler örüyordu, kültürel ve dinî köklerine de uygun olarak tabii. Hiçbir halde o kökten kopmuyordu.  Cezayir’in menekşelerinden kokular ya da Endülüs’ün hatlarından izler yoktu yazdıklarında; fakat ben, palemsest tarih ve edebiyat ve felsefe metni gibi görüyordum yazdıklarını. Zannımca, acısı gülümsüyor. Ama yayılan hem acısı hem de acı çığlığıdır. Bütün Batı’nın battığı yeri işaret ettiğinde bile acı çığlığı duyuluyor; çünkü kendinde gayrı mevcut zannettiği fakat mevcut olan bir ‘öte’yi ısrarla teğet geçmek mecburiyetinde hissediyor kendini. Söylemediği şey, söylediğinde saklı aslında. Yaşadığı şok, çağının şoku; ama tedavisi yok! O yüzden radikal bir hermönetikle nihilizme göz kırpıyor. Biz ona baktığımızda tasavvufun “hiç”te gördüğünü görüyoruz. Teknik ve taktik oradan. Strateji ise öz mirasımızdan. Böylesi daha iyi.)

Bunları söyleyebilmek için otuz yıldan daha fazla bir zaman beklemek gerekti. Geçen zamana yazık değil mi? Öncekilerin çoğu, zannımca, hakikatten mahrum gittiler, bizden (böyle bir “biz” var mı acaba?) sonrakiler daha iyi, hakikatli, çift çekirdekli. İşlemcileri de olağanüstü. Hızır hızıyla çalışıyorlar. Keskin nazarları var. (Sayısal açıdan azınlıktalar, ama mühim olan “Kelebek Etkisi”nden çok “Nazar Etkisi”dir.) Umut onlarda.

 

Akademisyenlik ve şairlik dışında bir çevirmen olarak varlığınız da dikkatimizi çekiyor. T.S. Eliot, J. Joyce, Hungerland, G.N. Leech gibi şair ve bilim adamlarından çeviriler yaptınız. Günümüz çevirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Hayat veya varoluş bir çeviriden ibaret esasında. Âdem ve Havva da, şeytan da, söylenileni kendine –kendince- çevirdi ve çevirme bir nevi kendi hevesine uydurma şekline döndü, dönüştürüldü. Sonrası –insanlık komedyası ya da ölümsüzlük sınanması halinde- çıkageldi. Çevirmenliğin bu hayati yönü dışında kalan sözel dönüştürme uğraşı da, aslî gayretten bağımsız değildir. İç içelik arz eden yanı var çünkü. Her iki yönde de asıl olanın tespiti gerekir. Çok farklı hatlardan gitmek istedik; ona göre çevirdik. Asıl olan neydi çeviride ve çevirilende? Dürüst tercümanlık yapabilmek; meram ve maksada uygun dili bulabilmek. Çeviri, okuma faaliyeti olarak da aktarma veya yeniden yazma faaliyeti olarak da yararlı. Eskiden çeviri bir zevk idi, sonra YÖK marifetiyle yön değiştirdi ve sözel olanı bitti. Fakat, okuma ve yorumlama faaliyetini besleyen damar olarak çeviri sürüyor. Çeviride, çeviribilimcilerin dertlendiği şeylerden uzaktayım. Çevirinin metinlerarasılık bağlamında meşrulaştırılmış şekline, yeniden yazım faaliyetine indirgenmesine anlam veremiyorum, daha doğrusu bu işin kötüye kullanılması ve bir bakıma, kaşla göz arasında yapılan bir emek hırsızlığının meşrulaştırılmasına zemin hazırlanmasını doğru bulmuyorum. Çevirinin ölçütlerine veya çeşitlerine vs. bakmak yerine, meselâ Behçet Necatigil’in çevirilerine ve çeviride neyi gerçekleştirdiğine bakmayı yeğlerim. Her hâlükârda emek ve sevgi olmalı işin kökünde. Yoksa çeviri yoktur, zannımca.

 

Teknolojik ve bilimsel tekniklere ilgili olduğunuzu biliyoruz. Hatta hologram tekniğiyle Behçet Necatigil’in “Merdiven” şiirlerine holografik bir bakış çözümlemesinde bulundunuz. Gelişen teknolojinin şiiri anlamada ne tür kolaylıklar sağlayacağını düşünüyorsunuz?

 

Gelişen teknolojinin şiiri anlamada sağladığı kolaylık, özellikle yeni yüzyılda, büyük bir olaydır. Aslında gelişmiş teknolojik ve elektronik gerçekliklerin şiiri anlama ve yorumlamada sağladığı imkânlar kadar şiirin de gelişen teknolojiden yara(r)lanacağını düşünüyorum. Size garip gelebilir, ama bazı fizik ve astrofizik eserlerini, onlardan söz eden yazı ve kitapları şiir gibi, hattâ roman gibi okuyorum. O kadar keyif verici ve zevkli buluyorum. “Yeni Fizik”, hem fizikçilerin aklını yerinden etti ve hem de yeni duydukları gerçeklik karşısında kulaklarını kamaştırdı. Şairlerin de kalbi kamaşacak nerdeyse. Soyut olanla somut kol kola gidiyor. Sonsuzluklar el ele. Deli ediyor insanı yeni sorular. Arz da dahil olmak üzere, atom altı âlem ya da galaksiler, gittikçe artan bir hızla neden birbirinden uzaklaşıyorlar, nereye gidiyorlar, ne diye? (Şiir bu gerçekliği ifade edebilecek maharete sahip mi?)

Modern şair için her şey yerli yerinde idi, ama şimdi, hiçbir şey yerli yerinde değil,  deniliyor. Gözler yuvasından fırladı fırlayacak. Yeni şiiri ya da gerçekliği anlamak gerekir mi? Önce bunun karara bağlanması lazım. Sonrası kalır ya da geçer gider. Yeni gerçekliği sadece anlamak ve yorumlamak için değil, fakat ifade edebilmek için bile bilimsel, teknolojik ve elektronik gerçekliklerden haberdar olmaya ihtiyaç var. Ben, mesela, Necatigil’in Mandelbrot’tan veya fraktal geometriden haberli olduğunu ve kare metinleri bu boyutta oluşturduğunu düşünüyorum. İki boyutlu bakışla ondaki derinliği ya da elektronik kilitler ağını, anlam ve yorum ihtilaflarını fark etmeniz mümkün değildir; dolayısıyla, derin yapıdaki gösterge-resim ya da gösterilen-mazmunu çözmeniz de zor olacaktır.

Fuzûlî’yi anlamak için, nasıl onun çağının müspet ve dinî ilimler hakkındaki müktesebatını bilmek gerekli ise (ki bu ilimleri bilerek şiir dilinde işlevsel kılmıştır) Necatigil’i anlamak için de -beslendiği ve yenileyerek kullandığı- Divan şiirini ve çağdaş bilimsel gerçeklikleri bilmek gerekir. Neşâti’yi, Nâilî’yi, Şeyh Galib’i sadece şerhlerle, metin tahlili yöntemleriyle, kıyıdan kenardan bakışlarla, tarihsel ve kültürel kazı deneyleriyle anlamak, hikâyedir. Yani, ütopya. Muhakkak holografik nazarla bakmak gerekir. Çünkü şairlerin beyinleri, -Necatigil ve ardından gelen genç beyinler gibi- holografik çalışmaktadır. Şiirlerinden bellidir. Kare-Deniz kitabında buna dikkati çekmek istedik. Kare-Deniz’in kare dalgalarına, üçüncü boyutu ya da garip çekici denilen mazmunu görünür hale getirme gayretlerine, fraktal şiir yorumlarına bakılırsa, demek istediği daha iyi anlaşılacaktır.

Yeni yüzyılın formatladığı “görsel şiir”in anlaşılması için ise, daha çok şeyin bilinmesine, fark edilmesine ve görülmesine, ihtiyaç var. Yeni gözlere, yeni ışık kaynaklarına. Çünkü öncekilerle yeniler arasında, “ışık”la “ışın” arasındaki fark gibi kocaman bir fark vardır. Önce bu farkı görmek gerekir (“Dada Korkut” diye bir vakıa var. Metin olmak gerek. Asgari şart Dede Korkut’u bilmektir. Nizami şart, çılgın kaynakları ve bonuslarıyla bütün bir postmodern düşünce ve diferans felsefesidir. Azami şart ise takyon fiziği, yeni tasavvuf anlayışı, İbn Arabî düşüncesidir. Ebrû tekniği bile –yeniden formatlanan- yüzey derinliğiyle buna eklenebilir. Sonrası kendiliğinden gelir) Yoksa yaktınız edebiyatı!..

Şairlerin, yani “yeni”ye açık şairlerin holografik bakışa ihtiyacı var. Bunu öz kaynaklarından da temin edebilirler. Çünkü yeni gerçekliklerin fotoğrafını çeken bakış onundur. Necatigil’in “Merdiven” şiirlerine holografik bakmayı deneyen çözümlememiz tek başına kaldı. Çok erken Fraktal şiirden hologram şiire geçme aşamasıydı. Ancak buna geçmek kolay olmuyor; çünkü üç boyutlu olarak çalışmak gerekiyor.

 

Günümüz edebiyatı modernizme ve post-modernizme yenik mi düştü? Yoksa hâlâ yerini sağlam ve sıcak tutan bir edebiyat direnişi devam mı ediyor?

 

Kanımca kol kola gidiyorlar ve birbirinden hoşnutlar. Ama okur açısından durum biraz farklı. Bir de kendi kozasını örenler var. Modernizmi ve post-modernizmi bir türlü kurtulamadıkları kötü alışkanlık (duman çekme vs.) gibi görenler ve söze yenilenler var. Onların “günümüz edebiyatı” olarak selâmlanması, bir propaganda malzemesidir ve teferruattır! Ya tutarsa mantığıyla müthiş çalışmaktadırlar. Bunların yanı başında bir de, edebiyatı hayat memat meselesi gibi ciddiye alan ve izmlerin izlerini silmek ve ölü tozlarını okur görürlerin üstünden başından silkelemek için canhıraş gayret gösteren, kafa yoran, aklıselim ve kalbiselim sahibi şairler, yazarlar, hikâyeciler ve -çok şükür, az da olsa- celâdetli yeni eleştirmenler de var. Akif’in “direnen meâl”i gibi her cins gayrimeşru otoriteye ya da kanonlara karşı direnenler de var. Diriliş burcunun etkisindeler. “Yitik Cennet”in farkındalar. O yüzden, öz dillerince konuşuyorlar. Yenik düşenler gibi değiller; bahaneler parlatmıyorlar. Sadece susuyorlar. Söz arada kaynamasın diye. Bir de denge adamları var, dengeler adına bir şeyler söyleyenler. Referans kabul edilenler. Onların da sorgulanması lazım.

 

Yeni Edebiyat alanında referans kabul edilen Mehmet Kaplan hoca, sizin de doktora hocanızdı. Onda en çok dikkatinizi çeken yönler nelerdi?

 

Disiplinli çalışması, bilim neşesi, ehl-i dil olanlara dikkat etmesi, nazar sahibi olanları fark etmesi, özgür düşünmek istemesi, milliyetçilik duygusu, Freudçu psikanalize ve Jungcu analize saygısı! Yapısalcı, üslûpbilimci tahlillere, “devir-şahsiyet-eser” formülüne bağımlılık. Batılı kuramlara şaşırtıcı ölçüde itaat (Oysa eleştirel bakmasını bilen bir isim idi. Ama ayağını yere sağlam basamaması yüzünden çile çekti.) Ve romantik bir biçimde “yeni” tutkusu. Takipçilerinde ”yeni” tutkusu yok denecek kadar az. Yanılıyor da olabilirim.

 

Cenap Şehabettin ve Tevfik Fikret üzerinde ciddi çalışmalar yaptınız. Hatta sadeleştirilmiş seçki çalışmalarınız da var. Sadeleştirmenin amacı uzak kalmış nesli bir nebze Servet-i Fünûn diline yaklaştırmak mı yoksa eski dil’in artık mergup meta olmaktan çıkması mı?

 

Cenab Şahabeddin ve Tevfik Fikret çok ciddi şairler, şiiri hayat hayatı da şiir haline getirmiş şairler. Cenap Şahabeddin ve Tevfik Fikret’ten hâlâ alınması gereken şeyler var. Yani bunlar “aşılmış merhaleler”dir denilip geçilecek cinsten değil. Meselâ Fikret, çağdaşı Cenab’ın bazı şiirleri için, “Böyle bir şiir bugüne kadar yazılamadı, ihtimal ki bugünden sonra da yazılamaz!” diyordu. “Riyâh-ı Leyâl”, “Temâşâ-yı Hazân”, “Elhân-ı Şitâ” gibi şiirler. O devirde belleğe kazınmış, bu devirde de ‘bellek’lerde yer ediniyor, hatta okunuyor. Cenab Şahabeddin’in “Elhân-ı Şitâ” şiirini İsmet Özel’in sesinden dinlemenizi tavsiye ederim. Harika okuyor. Bu sadece bir şiirin okunuşu değildir, bugüne hitap eden yüzünün de gösterilmesidir. “Şiir”de değerin “seslendirilmesi”dir. Bu seslendirmedeki ses, şiire verilen değerin de sesidir. Fikret’in “Sis”i hâlâ dağılmamıştır. Saf şiirden ve saireden söz edip de Fikret’in “Şehitlikte” adlı şiirinden habersiz olmak –günümüz şairi için bile olsa- reva mıdır?.. Evet, her iki isim için de -hem şahsiyetleri, hem devrin nitelikleri, hem de geleceğe dönük veya kalıcı olacağına kanaat getirdiğimiz “söz” değerleri açısından önemli sayılan- birer şiir seçkisi yaptık. Sıradan bir seçme olmadığı “seçki”den anlaşılacaktır.

Cenab Şahabeddin ve Tevfik Fikret kitaplarının, yeni nesillere, şiirseverlere dönük tarafı da var elbet. Sadeleştirmeler, dili –bugünden bakıldığında- zorlayıcı olduğundan, bir kolaylık olsun ya da bir ısınma sağlansın diye yapıldı. Karşılıklı sayfalarda aslı ve faslı gösterildi. Ancak bu, şiirseverler için olduğundan çok, lisans ve lisansüstü, talebeleri için bir eğitim kolaylığı sağlamak içindir. Açıklayıcı kısa notlar da aynı amaca yöneliktir. Yoksa metnin aslını okumak ve aslından anlam ve yorum boyutuna geçmek esastır. Her iki isim için de okurlar için çalışmaya eklenen biyografik ve tarihî malumat, ciddiye alınarak hazırlanmıştır. Her iki isim hakkında da diyebiliriz ki: Onların bugün için de geçerli ve değerli sayılabilecek yönleri vardır. Bunların bilinmesi lazım. Öncekileri bilmeyenlerin “yeni”yi fark etmesi zorlaşıyor ve yeniliğin sadece kendi keşifleri olduğu zannına düşmelerine sebep olabiliyor. (Cahit Tanyol’un bir sözü aklıma geldi, aktarmak isterim. Ünlü bir şairden söz açılmıştı, birden parladı ve dedi ki: Bırakın onu canım, adam daha Makber’i okumamış, ondan şair olur mu? Haklı değil mi? Sözün gücünden dem vuran kişinin kimilerle aşık attığının, kimlerle güreştiğinin farkına varması ve dersini alması gerekmez mi?)

Şunu da söylemeliyiz: Cenab Şahabeddin ve Tevfik Fikret kitaplarında maksadımız Servet-i Fünûncu şairlerin diline yaklaştırmak filan değil aslında, ama “şiir”e, yani öncekilerin yazdığı ve değer verdiği “şiir”e yaklaştırmaktır. (Yoksa şiirin anlaşılmasında –yabancı kökenli ya da yerli- kelimelerin ve terkiplerin –tamlamaların, gramerin vs.- çözümlenmesi, ilk okumalar için yapılması gereken temrinlerden sadece birisidir. Kaldı ki şiiri anlayabilnek için dil bilmek şart da değildir. Lâkin ‘şiirin dili’ni bilmek şarttır. Kitaplar bunun garantörü mü? Hayır, ama bu konuda okurlara yoldaşlık edebilir.) Şiir söz konusu oldu mu, orada dilin eskisi yenisi, ağırı hafifi, yerlisi yabancısı olmaz; şiir “şiir”se, dili “yeni”dir. Şiir dildendir, ama dil değildir; herhalde “özel bir dil”dir. İçinde kalbin çekirdekleri var. Yunus’un sözü sadece şairler için değil, şiirleri için de geçerli değil midir: “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.” Bu yeniden oluşlar için asgari şart, okur görürlerin hüsni-nazarlarıdır. Allah kem-nazardan saklasın!

 

Son olarak şunu soralım: Şairi susturmak mı daha zor, konuşturmak mı?

 

Şair konuşmak istedi mi bağlasan durmaz; susmak istedi mi cümle âzâları dilsizdir. Platonist algı şairlere Devlet’inde itibar etmemiştir. Neden? Algı operasyonu yapılmıştır da, ondan! Şair hakkında, hakkın ve hakikatin peşinde koşmayan hükmü verilmiş bir kez. Koşsa da yetişemez! O yüzden, sözüne itibar edilmez. Oysa Osmanlı’da, sözün merkez kaç kuvveti, şiir dilidir. Bu dilden anlamayanlar ya saf ya da delidir. Şairlerin konuşma hakkı vardır, ama şairlerin suskusu konuşmasından daha az beliğ değildir? Ses de sessizlik de, dilde işlev kazanır çünkü. Bu kazanımın kaza anlarına dikkat etmek gerekir. Konuşmak da susmak da risk taşır. “Çok-anlamlı konuşmak”la, “çok anlamlı konuşmak” arasındaki sınıra riayet etmek şarttır. Yoksa şair, “Çok konuşma!” ihtarına muhatap olabilir. Böyle bir konuşmanın savunma hakkı yoktur. Mizacı müsait şairlerde bir nevi varoluş şartı tecelli eder. Bu yüzden, mesela, tevriye-mizaçlı şairler, bu tarz konuşma hakkını şiirde bir yol yordam, bir taktik olarak kullanır. “Tevriyeli konuşma hakkı” şairler için bir ‘yeryüzü nimeti’dir ve bundan sorguya çekileceklerdir. Bu hakkı savunanların nasıl bir hayatla yüz yüze geldikleri de sorulacaktır. Özde olsun, biçimde olsun, söyleyişte olsun, “Tevriyeli konuşma, hakkıdır…” şairin!.. Bu hususta hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır ve o satıh bütün “şiir”dir. Şiirde kalanlara selam olsun! Tamam, sustum artık. “Susanlara hiçbir şey sormayınız.” ∎

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *