LOUISE BOURGEOIS: DÜNYADAN BÜYÜK

Mekân var olmaz, mekan, sadece, varoluşumuzun yapısı için bir metafordur.

Louise Bourgeois

 “Beni sevmesini istemiştim, o gitti babamı sevdi.” Louise Bourgeois’in İngilizce öğrenmesi için tutulan dadısı hakkında söylediği bu sözle başlamak istedim yazıma. Çocukluğu, en çok da babasının çapkınlıkları neticesinde çıkan tartışmalar içinde geçen Bourgeois, sessizce izlediği ve etkilendiği çocukluk yıllarına olan öfkesini ilk önce günlük tutarak dışa vurmuş. “Her ne kadar çok bağlıysam da geçmişi müthiş acı verici buluyorum. Çözümlenmemiş bir sorun bu. Gene de (geçmişe) yeniden dönmenin bir zevki yok. Geçmiş bir defa geçtiğiniz, keşfettiğiniz ve vazgeçtiğiniz bir peyzajdır. İlginç olan sadece yarındır.” Sanatçı onu etkileyen olayları sıra dışı bir şekilde eserlerine yansıtmıştır.

Yazar, sanat eleştirmeni ve akademisyen Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman, Akbank Sanat’ın düzenlediği, “Louise Bourgeois: Dünyadan Büyük” adlı sergi için hazırlanan kitapçığın ön sözünde, sanatçıyı ve eserlerini şöyle yorumluyor: “Louise Bourgeois, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından biri. Hatta bu tanımı aşan bir öneme de sahip. Louise Bourgeois, insanlığın kültür ürettiği 30 bin yıllık tarihin içinde gelişen en önemli figürlerin, arketiplerin ve sembollerin, onlarla oluşmuş derin bilincimizin çözümleyicisi bir sanatçı. Yapıtının temelini kadın/lık oluşturuyor. Kadın, Louise Bourgeois’da tek başına bir olgu değil. Şu belirttiğimiz ögelerin üzerinde birleştiği bir alan. Kadını çözümlemekle Louise Bourgeois hem insanlığın ortak ve derin bilincini irdeliyor ve sorguluyordu hem de onun bir başka kurucu ögesi olan babalık kavramını çözümlüyordu. Batı metafiziğinin üzerine oturduğu babalık ve onun ekseninde gelişen uygarlık böylece Louise Bourgeois’nın öncelikli tartışma alanıydı. Yapıtları bu arketiplere, sembollere ve göstergelere yöneldiği için her zaman irkiltici, her zaman kışkırtıcıydı. Zaman zaman ürkütücü de olabiliyordu. Bu ele aldığı nesnelerden, üstünde durduğu öznenin niteliğinden kaynaklanıyordu.

Louise Bourgeois kadın/kadınlığı tekil bir olgu olarak hiçbir zaman düşünmedi. Onu insanlığı oluşturan tüm ögelerin, katmanların bir sentezi olarak ele aldı. Kadını, batı metafiziğinin ‘tekinsiz’ bir olgusu olarak gören düşünceyi eleştirdi. Bu çabasında hafızayı, mekanı, kimliği, aidiyeti ve hepsinden önemlisi bedeni kendisine nesne edindi. Tüm bu ögelerin yalınlaştırıldığında, bağlamlarından soyutlandığında insan için tekinsiz olabileceğini gördü. Öte yandan mimarlıkla belleği, bedenle aidiyeti ve kimliği bir arada düşündü ve yoğurdu. Hatta gündelik hayatın nesneleriyle bu unsurları birleştirmekten de kaçınmadı. Sürrealist bir realizm denebilirdi onun yaptıklarına.

Özellikle beden konusunda irkilticiydi. Organlar, onun metafiziğinin temel kaynağıydı. Bedenle organ, organla bilinç ve kimlik, bilinçle haz o derecede yoğun bir şekilde yansıyordu ki yapıtına, sonuç zaman zaman tüm bu edimleriyle sürekli bir performansın içinde oldu. Kendi çocukluk belleğinin kapalı kutusunu açarken Pandora’nın Kutusu’nu da açıp, benliğini sanatsallaştırdı.

Louise Bourgeois, bize düş gördürdü. Sadece düşlerimizde tanık olabileceğimiz bazı imgeleri somutlaştırdı, katı nesneler ve gerçekler olarak karşımıza çıkardı. Böylece batı metafiziğini aykırı bir yaklaşımla sarstı. Onu kendimize karşı da yaşadığımız yabancılığın, bilinmezliğin sınırı olarak görebiliriz.

Louise Bourgeois, kutsal metinlerden, Antik Yunan tragedyalarından, Mezopotamya ve Anadolu mitolojilerinden gelip 21. yüzyıla insan üstünden uzanan en kalın çizgilerden biri…”

Bu sergide Louise Bourgeois’nın daha çok gravür, gravür suluboya karışımı, litografi, tahta baskı ve bunlara elleriyle eklemeler yaptığı eserlerine yer verilmiştir. Sergiyi gezerken insana ve objelere sıra dışı bakışı yakalıyorsunuz. Sergi sonrası sanat merkezinin kütüphanesinde izlediğim videoda sanatçının anlattıkları, ne yalan söyleyeyim benim için eserlerden daha kıymetliydi. Atölyesini işaret ederek, “Bir gün buraya bir çocuk gelse ve eserlerimi sadece düşlerde görülecek şeyler olarak nitelese işte o zaman amacıma ulaşmış olacağım,” diyor.

Kendi sesinden hayatını ve onun etkisiyle ortaya çıkmış eserlerini anlatması oldukça etkileyiciydi. Seyrettiğim kadın, yüzündeki kalın çizgilerin içine gizlenmiş bir çocuktu. Akıllı, yetenekli, öfkeli, kırılgan, gördüğü her şeye önem veren bir çocuk. Onu tarihin değil, giyotinlerin ilgilendirdiğinden bahsediyor. Yıkılan evinin yerine bir sanat evi yapan Fransa’yı, her şeyi giyotinle yok etmekle suçlayan Louise Bourgeois, giyotinin geçmişi yok eden bir araç olduğunu ve babasının metreslerinin de tıpkı Fransa gibi giyotine benzediğini söyler. Ona göre içinde histeri olan biri, yıkımı temsil etmektedir. Sorbonne’da matematik okurken geometriye hayran olması tam da bu yüzdendir. Geometrinin sabit ve değişmez kuralları vardır!

Bourgeois, eserlerinde geometrik, birbirine geçen parçalardan oluşan nesnelere çokça yer vermiş. Atölyesinde ahşap parçaları birbiri üzerine koyarak oluşturduğu bir eserini kusurlu olarak nitelemesinin sebebi, parçaların her birinin ayakta durabilmesi için ortalarından geçen mildir. “Bu, herhangi bir destek (mil) olmadan ayakta kalabilseydi, o zaman kusursuz olurdu,” diyen sanatçı, geometrinin insanı ironik hale getirdiğinden de bahseder. Bu sıra dışı insan, sadece anlattıklarıyla bile düşünce kalıplarınızı genişletiyor. Ülkesinden ayrı kaldığı yıllarda, evinin terasına çıkıp -özlediğini o zamanlar kendine itiraf edemediği- tüm yakınlarını bir yapıyla özdeşleştirir. Her bir yapı, özlediği bir kişidir. Sıkça çatıya çıkıp onları görür. İnsan neye sahip olursa olsun matemde olma hakkına sahiptir. Kim bilir belki de bu yüzden boş evler onun ilgisini çekmiş, bir takıntı haline gelmiştir. Zira boş ev, tartışma olmayan mekan anlamındadır. Tartışma onun için travmatik bir şeydir. Eskisi gibi artık kimseye kırılmadığından bahseden Louise Bourgeois, bir meşe olmak yerine saz olmayı tercih ettiğini söyler. Gerçek insanlarla görüşmek ise boş evlerde misafir ağırlamaktır ona göre.

Atölyesinde hareketli aynalar var çünkü bütün eserlerini değişik açılardan görmek istemekte. Ortada olan her ne ise tavandaki, karşısındaki, yanındaki aynadan farklı görünmektedir. İnsan da tıpkı ortadaki nesne gibi, değişmeyen, sadece farklı yerlerden bakıldığında değişik görünen bir varlıktır. Her bireyi küreye benzetir; katı, mağlup olmaz, belirsiz, sallantıda ve müdahale edilemez. Eğer onu sarsarsanız tıpkı küre gibi yer değiştirir.

Babasının çapkınlıklarına sessizce katlanan annesini kırılgan ve dantel örme özelliğinden dolayı örümceğe benzetmiştir. Maman (annem) adını verdiği 9.1 metrelik bronz örümcek heykelinin kesesinde, koruduğu yavruları vardır.

Sergiyi gezdikten sonra dördüncü kattaki kütüphanenin balkonuna çıktım ve Beyoğlu’nun çatılarını seyre daldım. Tıpkı onun yaptığı gibi uzakta olan yakınlarımı onlara benzetmeye çalışsam da beceremedim. Onun aynası farklıydı. Fakat ben bir örümcektim.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *