NE İÇİNDEYİM RESMİN NE DE BÜSBÜTÜN DIŞINDA

Türk ilaç sektörünün önemli firmalarından Abdi İbrahim sayesinde Van Gogh’u yeniden hatırlama imkanı bulduk. Abdi İbrahim’in 100’üncü kuruluş yıldönümü vesilesiyle Karaköy Antrepo’da, Van Gogh resimleri dijital efektlerle sergileniyor. İmajların müzik eşliğinde salonun duvarlarına ve zemine yansıtıldığı bu farklı sergi anlayışı, düzenleyicileri tarafından “resmin içinde olma” deneyimi olarak adlandırılıyor ve çerçevesizliğe övgü düzülüyor.

Sanatın hafifletilmesine, fantezinin sahici olanın yerini almasına çarpıcı bir örnek. Bir şeyin içine girmek için ona önce karşıdan bakılır. Sabır ve dikkatle bakılır. Bakma eylemi görmeye dönüşünceye kadar ciddi zaman geçer. Eğer gözleriniz zihninizle bir olur da bu yoğunluk uzun süre korunursa, baktığınız yerde bir kapı açılır ve gizli bir el sizi içeri çeker. Ancak o zaman içeri girmiş olursunuz.

Demek istediğim, dijital bir oyuna girmeden önce o tabloların aslıyla aşk yaşamanız lazım. Yoksa o dev boyutlardaki imajları leke olarak görünür size. Görmek için bilmek lazım. Bilgi, görülenin üstünde ışığını düşürmezse bin yıl baksanız da bir şey göremezsiniz.

İkinci olarak çerçeveye iadei itibar etmek isterim. Çünkü sanatı sanat yapan çerçevesidir. Sanatın bize gösterdiği her şey hayatın kendisinde var zaten ama kaotik şekilde, dağınık ve çerçevesiz halde. Sanatçı odur ki, bir süzme yapar, süzerken değiştirir, dönüştürür. Seçer ayıklar, yeniden düzenler ve kendi altın çerçevesini gerer bu yaptığının etrafına. Durun karşımda ve bana bakın der. Çerçeveyi sanatçının elinden alırsan, canını da almış olursun. Bu, sadece resimde değil, edebiyat dahil tüm sanatlarda böyledir.

Grande Exhibition tarafından tasarlanan bu sergi bize çerçevesiz görmeler sunadursun, biz Vincent Van Gogh’un hayatı görme biçimlerine uzanalım. Ben on beş yıl önce Amsterdam’daki müzede tanıştım kendisiyle. Öyle sevdim ki, o günden sonra küçük ismiyle seslenir oldum. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektupları çok daha sonra okudum.

Vincent, daha 21 yaşındayken insanın eğer görmesini bilen, kendinden ışınlı gözleri varsa, her yerin güzel olduğunu söyler kardeşine. Bir dönem babası gibi papaz olmak istediği malum. 22 yaşında, “Tanrı ile dopdolu olabilmek için dua edelim... yine dua edelim ki gözümüz tek olsun, tüm gövdemiz ışıkla dolsun” der. “Gözümüz tek olsun” ibaresi ilginçtir. Gerçeği hakikat sanma yanlışına, şaşılığa karşı bir uyarı gibidir.

Vincent, tüm mektuplarında doğayı tasvir eder ve gördüklerinden ilhamla yapacağı resmi sözcüklere döker, âdeta gösterir bize o henüz tuvale düşmeyen resmi. Görebilmenin hem büyük bir nimet hem de insana sorumluluk yükleyen büyük bir külfet olduğunu anlarsınız. Görmek coşku köpürtür ama aynı zamanda acı da verir. Görülenin mükemmelliğindendir bu. Tanık oldunuz tamam ama nasıl anlatacaksınız bunu? Nesnelerin biçimleri, birbirlerine oranları ve mesafeleri kadar, o bin bir gölge-ışık oyununu, o sonsuz çeşitlilikteki renkleri ve onların değişimini nasıl aktaracaksınız?

Azaltmaktan, daraltmaktan, indirgemekten başka şansınız yok. Tamam, sanatçılığınız tam da bu yönde ortaya çıkacak ama sizi delirten mükemmellik, çıkardığınız işten mutlu olmanıza izin vermeyecek. Böylece bir daha deneyeceksiniz, bir daha mutsuz olacaksınız. Bir girdaba düşeceksiniz. Ve malum sonuç: Yansıtmaya çalıştığınız güzellik aklınızı başınızdan alacak.

Bu madalyonun ön yüzü. Şimdi arkasına bakalım. Zaten aklınız başınızda olmadığından görebilmiştiniz o mükemmeli. Akıl, başınız yerine kalbinizde olduğu için. Lakin Vincent, akılı dışlar ve yerine vicdanı koyar. Lahey’den gönderdiği 1883 tarihli mektubunda “Bence vicdan aklın en yüksek aşamasıdır, akıl içinde akıldır” der.

Kendimize ait değiliz

Vincent’in, sanat tacirliği, vaizlik, öğretmenlik duraklarından kovulması bu sebeptendi. Onu tutkuyla çağıran asıl iş resimdi. Başarısızlığın utancıyla kıvranırken bile “Eminim ki Tanrı planlıyor yaşamımızı ve biz aslında tam anlamıyla kendi kendimize ait değiliz” diyordu. Can sıkıntısından ölmektense tutkudan ölmeyi yeğliyordu.

Din adamlığını bırakıp resme yöneldiği ilk dönemde bir yandan başkalarının yaptığı iyi resimleri inceliyor, bir yandan da edebiyatın şaheserlerini okuyordu. Shakespeare’in dilini bir ressamın ateşle titreyen fırçasıyla kıyaslıyor ve “İncil’de Rembrandt’tan bir şeyler ya da Rembrandt’ta İncil’den bir şeyler var, nasıl istersen artık, ikisi de aynı kapıya çıkıyor” diyordu kardeşine. Ona göre, “Büyük sanatçıların, gerçek ustaların başyapıtlarında bize söylemek istediklerinin gerçek anlamını kavramaya çalışmak da insanı Tanrı’ya götürüyor”du.

İçimiz dışımızdan görünür mü?

1880’de, Belçika’nın Cuesmes bölgesinden yazdığı mektupta dehşetli bir soru vardı: “İçimizden geçen düşünceler dışarıdan görünüyor mu ki?” sorusunu şöyle açıklıyordu Vincent:

“İnsanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir ama hiçbir zaman kendi kendini ısıtamaz onunla; gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler. Şimdi bak yapılması gereken şu: İçindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeterli olmalı, büyük bir sabırsızlıkla ama yine de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı -belki de hep orada kalmak üzere- saati beklemeli. Tanrı’ya inanan kişi, önünde sonunda er geç gelecek olan o saati beklemesini bilmeli.”

Parasızdı, dengesi bozuktu, yaşamak için maddi manevi kardeşine muhtaçtı. Tablo alım satımıyla uğraşan Theo’dan gelecek üç kuruşa bağlıydı her şey. Yapmak istediklerini yapamadığı için kendisini kafese kapatılmış bir kuş gibi hissediyordu. Kafesin kapısını açacak olan anahtarın adını da koymuştu: “Derin ve ciddi sevgi. Dost olmak, kardeş olmak, sevmek.”

Sevgisiz olan kendisi değildi, aksine sevdiği kadar sevilmemekteydi. Önyargılar, yanlış anlaşılmalar, ölümcül bilgisizlikler ve güvensizlikle çevriliydi. Kendini ressam olarak kanıtlayamamanın sancılarını çekerken bile, 1881’de Hollanda Etten’den yazdığı mektupta “Ah Theo, tonlar ve renkler ne büyük şeyler. Bunları hissetmeyi öğrenemeyen biri gerçek yaşamdan ne kadar uzakta!” diyordu.

Bunalımının kaynaklarından biri kiliseydi. Din anlayışları, papaz babasınınkiyle taban tabana zıttı. “Babam beni anlayamaz, dolayısıyla gerçek bir sempati gösteremez. Bense babamın sistemini bir türlü benimseyemiyorum, korkunç bir baskı yaratıyor üstümde, boğulacak gibi oluyorum” diyordu. O da İncil’i okuyor fakat İncil’de babasının gördüklerinden çok daha değişik şeyler görüyordu.

Kadın: Sonsuzluktan bir an

Kendi ifadesiyle kilise duvarının soğuğu iliklerine işlemişti. O Allah’ın belası duvar çok soğuktu, onu üşütmekteydi. Bir kadına ihtiyacı vardı. Bir kadını olmalıydı, yoksa donacak ya da taşlaşacaktı. Herhangi bir kadın sevdiği ve iyi yürekli olduğu takdirde, erkeğe bir anın sonsuzluğunu değil, sonsuzluktan bir an verebilecekti.

Vincent, kaba saba, hiçbir olağanüstü yanı olmayan, işçi kadınlarda hafif solmuşluğun, üstünden yaşamın geçtiği belli olan o elle tutulmaz şeyi çekici buluyordu. Kilise kürsüsünde aşağılanıp suçlanan düşkün kadınlara karşı sevecenlik duyuyordu. Küçük bir çocukken bile sonsuz bir sempati hatta saygıyla bakmıştı, yarıdan fazla solmuş bir kadın yüzüne. Ve o yüzde yaşam gerçeğinin bıraktığı izleri görmüştü. Yaşamı boyunca bu “yanlış” kadınları sevdi. Hem bir erkek, hem de bir ressam olarak...

“Din adamları hepimizi günahkâr sayıyorlar, tohumumuz günah içinde atılmış, doğumumuz günah içinde olmuş, laf! Saçmalığın en iğrenci bu! Sevmek günah mı? Sevgiye gereksinme duymak, sevgisiz yaşayamamak günah mı? Bence sevgisiz yaşamaktır asıl günahkâr ve ahlaksız bir durumu sürdürmek” diye isyan ediyordu. Her çocuğun günahsız doğduğunu söyleyen İslam inancıyla tanışmış olsaydı, kalbi biraz ferahlar mıydı bilemeyiz. “Her şeye kadir olan Tanrı bir günahkârı terk edemez” şeklindeki satırlarını okurken içinizden şöyle geçirirsiniz: Tanrı belki de “günahkâr” kadınları “dengesiz” adamlar eliyle seviyordur. Her şey merkezindedir, kimse rahmetin dışında değildir.

Elim kafamdakine itaat etmiyor

Yıl 1882. Vincent kendine resim yapmayı öğretiyor. Çıldırtıcı bir uğraş içinde. Lahey’den yazdığı şu satırlara bakalım:

“Elim şu sırada söz dinlemiyor olabilir, ama o el yakında kafamın dediklerini uygulamayı öğrenecek.”

Onun hep mükemmeli aradığını bildiğimiz için hayatının son iki yılında yaptığı şaheserlerine baktığımızda ne kadar hayran olursak olalım el ve kafa birliğini sağlayamadığını düşünürüz. Elinden çıkanlar bu kadar güzelse, kafasındakiler kimbilir ne kadar güzeldi diye merak ederiz.

Vincent, tüm resim yaşamı boyunca model bulma sıkıntısı çekti, doğru modeli bulma ve karşısında poz vermelerini sağlamak hiç kolay değildi. Hele de onlara para ödeyebilmek için yemekten içmekten giyim ve kuşamdan tasarruf etme zorunluluğu varsa.

1882’de Lahey’den yazdığı mektupta resmetmek istediği ana temanın “acı” olduğunu söylüyordu:

“Figürde olsun, peyzajda olsun duygusal bir melankoliyi değil, gerçek ve derin bir acıyı anlatabilmeyi isterdim... O denli ileri gitmek istiyorum ki, yapıtlarımı görenler bu adam çok derinden hissediyor, sevecenlikle hissediyor desinler. Sözde kaba sabalığıma karşın ya da belki de onun yüzünden...”

Ve acının sükûnetle kardeş olduğu gerçeğine değinen şu satırlar:

“...Sık sık derin acılara gömüldüğüm doğruysa da gene de içimde saf ve sakin bir uyum, bir müzik var. En yoksul kulübede, en pis bir köşede, bir desen, bir resim görebiliyorum. Ve karşı konulmaz bir güç, kafamı hiç durmadan bu gibi şeylere itiyor. Başka şeylere olan ilgim gittikçe azalıyor ve o ilgilerden kurtulduğum oranda gözüm resimsel olanları daha çabuk yakalayabiliyor. Sanat inatçı bir çalışma istiyor, her şeye karşın bir çalışma ve sürekli gözlem...”

Resim çalışmaları dışında her şeye kapalı olmaya kesin kararlıydı. Bu onu hem başarıya hem tükenişe götürdü.

Asker mi olsam acaba

New Amsterdam’dan yazdığı 1883 tarihli mektubundan anlıyoruz ki, bunaldığında doğu Hint adalarına asker yazılmayı düşünmekte ancak penceresinden görünen bozkır manzarası karşısında sükûnet bulmakta, içi iman ve tevekkülle dolduran bu manzara ona yeniden çalışma ilhamı vermektedir.

Aynı yıl Drente’den yazdığı mektupta en büyük gereksiniminin resimleri konusunda bir yüreklendirme, resimden anlayan biriyle görüş ve düşünce alışverişi, bir uyarıcı olduğunu görüyoruz. Kafasında o kadar çok tasarı dolaşmaktadır ki, onları gerçekleştirebilmek için birinin ona güvendiğini hissetmek istiyor. Yaptığı bir iş altı kez kötü çıkarsa ve o cesaretini yitirirse “şimdi yeniden yedinci kez denemelisin” diyebilecek birini.

Mektubun genel havasından anladığımız, ağabeyinin kıt kanaat geçinmesini üstlenen Theo’dan bu tür bir desteği göremediği. Vincent böyle bir durumda bile kardeşine ressam olmasını öğütler. Belki de ancak satıcı değil de yapıcı olursa kendisini anlayabileceğini düşünmektedir.

İki kardeş arasında zımni bir işbölümü vardır. Biri yapacak, diğeri satacaktır. Fakat sanatseverler, Vincent’in dehasına kördür. Satış olmayınca ikisi de sinir harbine girerler. Theo’nun ağabeyine ne yazdığını bilmiyoruz ama Vincent 1884’de Nuenen’den Theo’ya şöyle sesleniyor:

“İkimiz yeniden birbirimize karşı duruyoruz.... Değirmen yıkılmış ama rüzgâr hâlâ esiyor.... Birbirine karşı iki ayrı bölükteyiz, yapabileceğimiz hiçbir şey yok bunu değiştirmek için.... istesek de istemesek de sen kendi yolunu sürdürmelisin, ben de benimkini. Ama kardeşiz bir yandan da, en azından birbirimizi öldürmekten (mecazi anlamda) kaçınalım bari...”

Vincent öfkelidir. Kardeşine kendisine gönderdiği paraların bir lütuf olmadığını anlatır şu isyan kokan satırlarla:

“Şunu son kez olarak kafana sok ki, senden para istediğimde bunun karşılığı ‘hiçbir şey’ değil. Bu para sayesinde yapabildiğim tüm resimler emrine amade, yani sana ait. Şu sıra biraz borçlu durumdaysam da, çalışmalarım hızla ilerlediğinden sanırım kısa sürede öne geçebileceğim.” Noktadan sonra mecburen ay sonunu çıkarabilmek, modeline ödeme yapabilmek için acil para göndermesini ister. Neredeyse bütün mektuplarında yinelediği bir temadır bu. Hüzünlü bir şarkının değişmez nakaratı...

İleride değerli olacaksam şimdi de değerliyim

Ve insanın yüreğine hançer gibi inen şu satırlar:

“...kendi payıma diyorum ki, eğer şimdi değersizsem ileride de değersiz olacağım, ama ileride değerli olacaksam, şimdi de değerliyim. Çünkü mısır mısırdır, her ne kadar kentliler ilk bakışta onu ot sansalar da!”

Aslında Theo’nun gönderdiği para o kadar azdır ki. Anvers’ten yazdığı 1885 tarihli mektupta dahi ressamı beş yıl sonra akıl hastanesine götürecek süreçte resim aşkı kadar iyi beslenememe faktörünün de etkili olacağını görüyoruz:

“Elime para geçtiğinde bir süre aç kalmışlığıma karşın en büyük iştahım yemek için olmuyor, resim yapma iştahı çok daha güçlü. Hemen model aramaya çıkıyorum ve para bitinceye değin sürdürüyorum bunu. Bu arada yiyecek adına kursağıma giren tek şey yanında kaldığım ailenin sabahları verdiği kahvaltı ile akşam yemeği olarak bir fincan kahve ile ekmek. Resim yapabildğim sürece yetiyor da artıyor bu. Ama modeller gidince kendimi oldukça bitkin hissediyorum.”

Ertesi yıl yine Anvers’ten yazdığı mektupta “Şu sıralar kendimi çok zayıf hissediyorum hatta aşırı çalışmanın tepkisi olacak zayıftan da beter, besbeterim. Bu son derece olağan bir şey. Sorun daha iyi beslenmek olduğuna göre...” diye tehlikeye işaret eder. Bir sonraki yıl “Arada bir fazladan bana para göndersen bunun yararını ben değil tablolar görecek” diye bir kez daha uyarır kardeşini. Bir tek konuda seçim yapabilecek durumdadır: İyi ressam olmak ya da kötü ressam olmak. Birinci şıkkı seçtiği açıktır ancak bunun bedeli ağırdır:

“Resmin gereksinmeleri adamı mahvetmekten çekinmeyen bir metresinkinden daha az değil, parasız hiçbir şey yapmanın olanağı olmadığı gibi, hiçbir zaman yeterince para da yok...”

1888 yılı Vincent’in başyapıtlarını tuvale geçirdiği yıldır. Hayattayken satış yüzü gören tek tablosu Kırmızı Üzüm Bağı ile Teras Kafe, Sandalye ve Pipo, Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece ve Van Gogh denince akla ilk gelen Vazoda 12 Ayçiçeği tablolarını yaptığı bu dönemde iç dünyasında neler olduğuna bakalım:

Sanatçımız Arles’dedir. Temmuz ortasında yazdığı bir mektupta acılarını nasıl damıttığını okuruz:

“...yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. Neden diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da Fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılır olmasın? Bizi Tarascon ya da Rouen’e nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. Bu düşüncede kuşkusu doğru olan bir şey varsa, o da şu: Yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle. Dolayısıyla, kolera, böbrek taşları, verem, kanser gibi şeyler göksel ulaşım araçları gibi aynı. Yaşlılık yüzünden sessizce ölmek oraya yürüyerek gitmek gibi bir şey...”

Kim bilir, iki yıl sonra resim yaptığı bir tarlanın ortasında kendini vurduğunda belki de bir an önce yıldızlara varmak istiyordu diye düşünmekten kendinizi alamazsınız. Yıldızlardan muradının Tanrı olduğunu hissedersiniz...

Kendini değil hastalığını öldürdü

1889 yılının 24 Aralık’ında Vincent’in dramı trajediye evrilir. Evinde misafir kalan ünlü ressam Gauguin ile şiddetli bir kavgaya tutuşmuş ve bir yoruma göre kendini cezalandırmak adına kulağından bir parça keserek genelevde çalışan bir kadına armağan götürmüştür. Kanlar içinde evine dönmeyi başarır ve hastaneye kaldırılır. Hastaneden kardeşine yazdığı mektupta bile çıkar çıkmaz resme başlayacağından coşkuyla söz eder. Oradayken dahi her şeyi yine ressam gözleriyle taramaktadır. Kendi resimleri için hayal edebileceği en yüksek fiyatı öğreniriz o mektupta: 500 frank. Günümüzde bir tablosunun 75 milyon dolara satıldığını hatırlar ve acı acı gülümseriz.

Aynı yıl Arles’den yazdığı mektupta “...sağlığımı soran herkese her zaman söylediğim gibi, hastalıktan ölmekle onlarla eşit duruma geleceğim. Çünkü ben öldüğümde hastalığım da ölecek” der. Bu satırları okuduğunuzda dersiniz ki kendi kendinize, aslında kendini öldürmedi, hastalığını öldürdü Vincent.

1889 Saint Remy akıl hastanesinde yattığı yıldır. Oradan yazdıklarını okuyunca içindeki dalgalanmalardan başınız döner. Krizler sırasında sancı ve acıya karşı korkaklaştığından yakınır kardeşine. İyileşmeye çaba gösterdiğini söyler ve durumunu “kendini öldürmeye kalkmış ama suyun çok soğuk olduğunu ayrımsayınca var gücüyle yeniden kıyıya dönmeye çalışan bir adam gibiyim” diye tanımlar. Demek ki, içinde yaşama asılma arzusu vardı dersiniz.

Devam edersiniz okumaya. Hastalığını hem korkunç hem de iğrenç bulmaktadır. Kriz sırasında acı çekerken bile dinsel düşünceleri ona büyük avuntu getirmektedir. Fakat tımarhaneye kapatılmaya bin kez hayır der. Yeniden atölyesine dönmek ister; bu mümkün değilse hiç değilse tımarhane yerine huzurevine; o da olmazsa hapishaneye gönderilmesini talep eder. Bu arada yeni krizlerin geleceğini bilmektedir. Onu hayata döndürecek tek şey ise tabii ki resim yapmaktır. Yani onu hasta eden şey aynı zamanda sağaltacaktır. Kardeşinden en kısa zamanda kendisine tuval ve boyalar göndermesini ister.

Vincent, resim yapmasının engellendiği bir dönemde boyaları yemeye kalkmıştır. Hastalığının kuşkusuz payı vardır bunda ancak ben yine de renklerin çeşitliliğinden büyük coşku duyan ve yaptığı resme en uygun rengi bulabilmek için coşkulu denemeler yapan bir ressama, kafasındakini eline dökemediği o renklerin çıldırtmasını daha makul buluyorum. Ona istediği sonucu vermeyen boya tüplerini yemeyip de ne yapacaktı diye soruyorum kendime.

Vincent, 27 Temmuz 1890’da Auvers-Sur-Oise’de silahı göğsüne dayadı ve tetiği çekti. Ölmedi hemen. O vaziyette sürüne sürüne evine gidip yatağına uzandı. Kardeşine haber verdiler. İki gün sonra onun kollarında teslim etti canını. Üzerinden çıkan mektupta Theo’ya “Gerçek olan şu ki, yalnızca resimlerimizi konuşturabiliriz” diye yazıyordu; “sen benim aracılığımla birtakım resimler üretilmesine katkıda bulundun. O resimler en büyük kargaşanın içindeyken bile sükûneti muhafaza etmişler, edeceklerdir...”

Theo, ağabeyinden sonra sadece altı ay yaşar. Karısı cenazesini Vincent’in yanına gömer. İki kardeşin yanyana yatarken neler konuştuklarını hiçbir zaman bilemeyiz. Toprağı mor gülücüklerle donatan menekşeler bu konuda sır vermezler bize...

NE İÇİNDEYİM RESMİN NE DE BÜSBÜTÜN DIŞINDA

Türk ilaç sektörünün önemli firmalarından Abdi İbrahim sayesinde Van Gogh’u yeniden hatırlama imkanı bulduk. Abdi İbrahim’in 100’üncü kuruluş yıldönümü vesilesiyle Karaköy Antrepo’da, Van Gogh resimleri dijital efektlerle sergileniyor. İmajların müzik eşliğinde salonun duvarlarına ve zemine yansıtıldığı bu farklı sergi anlayışı, düzenleyicileri tarafından “resmin içinde olma” deneyimi olarak adlandırılıyor ve çerçevesizliğe övgü düzülüyor.

Sanatın hafifletilmesine, fantezinin sahici olanın yerini almasına çarpıcı bir örnek. Bir şeyin içine girmek için ona önce karşıdan bakılır. Sabır ve dikkatle bakılır. Bakma eylemi görmeye dönüşünceye kadar ciddi zaman geçer. Eğer gözleriniz zihninizle bir olur da bu yoğunluk uzun süre korunursa, baktığınız yerde bir kapı açılır ve gizli bir el sizi içeri çeker. Ancak o zaman içeri girmiş olursunuz.

Demek istediğim, dijital bir oyuna girmeden önce o tabloların aslıyla aşk yaşamanız lazım. Yoksa o dev boyutlardaki imajları leke olarak görünür size. Görmek için bilmek lazım. Bilgi, görülenin üstünde ışığını düşürmezse bin yıl baksanız da bir şey göremezsiniz.

İkinci olarak çerçeveye iadei itibar etmek isterim. Çünkü sanatı sanat yapan çerçevesidir. Sanatın bize gösterdiği her şey hayatın kendisinde var zaten ama kaotik şekilde, dağınık ve çerçevesiz halde. Sanatçı odur ki, bir süzme yapar, süzerken değiştirir, dönüştürür. Seçer ayıklar, yeniden düzenler ve kendi altın çerçevesini gerer bu yaptığının etrafına. Durun karşımda ve bana bakın der. Çerçeveyi sanatçının elinden alırsan, canını da almış olursun. Bu, sadece resimde değil, edebiyat dahil tüm sanatlarda böyledir.

Grande Exhibition tarafından tasarlanan bu sergi bize çerçevesiz görmeler sunadursun, biz Vincent Van Gogh’un hayatı görme biçimlerine uzanalım. Ben on beş yıl önce Amsterdam’daki müzede tanıştım kendisiyle. Öyle sevdim ki, o günden sonra küçük ismiyle seslenir oldum. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektupları çok daha sonra okudum.

Vincent, daha 21 yaşındayken insanın eğer görmesini bilen, kendinden ışınlı gözleri varsa, her yerin güzel olduğunu söyler kardeşine. Bir dönem babası gibi papaz olmak istediği malum. 22 yaşında, “Tanrı ile dopdolu olabilmek için dua edelim... yine dua edelim ki gözümüz tek olsun, tüm gövdemiz ışıkla dolsun” der. “Gözümüz tek olsun” ibaresi ilginçtir. Gerçeği hakikat sanma yanlışına, şaşılığa karşı bir uyarı gibidir.

Vincent, tüm mektuplarında doğayı tasvir eder ve gördüklerinden ilhamla yapacağı resmi sözcüklere döker, âdeta gösterir bize o henüz tuvale düşmeyen resmi. Görebilmenin hem büyük bir nimet hem de insana sorumluluk yükleyen büyük bir külfet olduğunu anlarsınız. Görmek coşku köpürtür ama aynı zamanda acı da verir. Görülenin mükemmelliğindendir bu. Tanık oldunuz tamam ama nasıl anlatacaksınız bunu? Nesnelerin biçimleri, birbirlerine oranları ve mesafeleri kadar, o bin bir gölge-ışık oyununu, o sonsuz çeşitlilikteki renkleri ve onların değişimini nasıl aktaracaksınız?

Azaltmaktan, daraltmaktan, indirgemekten başka şansınız yok. Tamam, sanatçılığınız tam da bu yönde ortaya çıkacak ama sizi delirten mükemmellik, çıkardığınız işten mutlu olmanıza izin vermeyecek. Böylece bir daha deneyeceksiniz, bir daha mutsuz olacaksınız. Bir girdaba düşeceksiniz. Ve malum sonuç: Yansıtmaya çalıştığınız güzellik aklınızı başınızdan alacak.

Bu madalyonun ön yüzü. Şimdi arkasına bakalım. Zaten aklınız başınızda olmadığından görebilmiştiniz o mükemmeli. Akıl, başınız yerine kalbinizde olduğu için. Lakin Vincent, akılı dışlar ve yerine vicdanı koyar. Lahey’den gönderdiği 1883 tarihli mektubunda “Bence vicdan aklın en yüksek aşamasıdır, akıl içinde akıldır” der.

Kendimize ait değiliz

Vincent’in, sanat tacirliği, vaizlik, öğretmenlik duraklarından kovulması bu sebeptendi. Onu tutkuyla çağıran asıl iş resimdi. Başarısızlığın utancıyla kıvranırken bile “Eminim ki Tanrı planlıyor yaşamımızı ve biz aslında tam anlamıyla kendi kendimize ait değiliz” diyordu. Can sıkıntısından ölmektense tutkudan ölmeyi yeğliyordu.

Din adamlığını bırakıp resme yöneldiği ilk dönemde bir yandan başkalarının yaptığı iyi resimleri inceliyor, bir yandan da edebiyatın şaheserlerini okuyordu. Shakespeare’in dilini bir ressamın ateşle titreyen fırçasıyla kıyaslıyor ve “İncil’de Rembrandt’tan bir şeyler ya da Rembrandt’ta İncil’den bir şeyler var, nasıl istersen artık, ikisi de aynı kapıya çıkıyor” diyordu kardeşine. Ona göre, “Büyük sanatçıların, gerçek ustaların başyapıtlarında bize söylemek istediklerinin gerçek anlamını kavramaya çalışmak da insanı Tanrı’ya götürüyor”du.

İçimiz dışımızdan görünür mü?

1880’de, Belçika’nın Cuesmes bölgesinden yazdığı mektupta dehşetli bir soru vardı: “İçimizden geçen düşünceler dışarıdan görünüyor mu ki?” sorusunu şöyle açıklıyordu Vincent:

“İnsanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir ama hiçbir zaman kendi kendini ısıtamaz onunla; gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler. Şimdi bak yapılması gereken şu: İçindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeterli olmalı, büyük bir sabırsızlıkla ama yine de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı -belki de hep orada kalmak üzere- saati beklemeli. Tanrı’ya inanan kişi, önünde sonunda er geç gelecek olan o saati beklemesini bilmeli.”

Parasızdı, dengesi bozuktu, yaşamak için maddi manevi kardeşine muhtaçtı. Tablo alım satımıyla uğraşan Theo’dan gelecek üç kuruşa bağlıydı her şey. Yapmak istediklerini yapamadığı için kendisini kafese kapatılmış bir kuş gibi hissediyordu. Kafesin kapısını açacak olan anahtarın adını da koymuştu: “Derin ve ciddi sevgi. Dost olmak, kardeş olmak, sevmek.”

Sevgisiz olan kendisi değildi, aksine sevdiği kadar sevilmemekteydi. Önyargılar, yanlış anlaşılmalar, ölümcül bilgisizlikler ve güvensizlikle çevriliydi. Kendini ressam olarak kanıtlayamamanın sancılarını çekerken bile, 1881’de Hollanda Etten’den yazdığı mektupta “Ah Theo, tonlar ve renkler ne büyük şeyler. Bunları hissetmeyi öğrenemeyen biri gerçek yaşamdan ne kadar uzakta!” diyordu.

Bunalımının kaynaklarından biri kiliseydi. Din anlayışları, papaz babasınınkiyle taban tabana zıttı. “Babam beni anlayamaz, dolayısıyla gerçek bir sempati gösteremez. Bense babamın sistemini bir türlü benimseyemiyorum, korkunç bir baskı yaratıyor üstümde, boğulacak gibi oluyorum” diyordu. O da İncil’i okuyor fakat İncil’de babasının gördüklerinden çok daha değişik şeyler görüyordu.

Kadın: Sonsuzluktan bir an

Kendi ifadesiyle kilise duvarının soğuğu iliklerine işlemişti. O Allah’ın belası duvar çok soğuktu, onu üşütmekteydi. Bir kadına ihtiyacı vardı. Bir kadını olmalıydı, yoksa donacak ya da taşlaşacaktı. Herhangi bir kadın sevdiği ve iyi yürekli olduğu takdirde, erkeğe bir anın sonsuzluğunu değil, sonsuzluktan bir an verebilecekti.

Vincent, kaba saba, hiçbir olağanüstü yanı olmayan, işçi kadınlarda hafif solmuşluğun, üstünden yaşamın geçtiği belli olan o elle tutulmaz şeyi çekici buluyordu. Kilise kürsüsünde aşağılanıp suçlanan düşkün kadınlara karşı sevecenlik duyuyordu. Küçük bir çocukken bile sonsuz bir sempati hatta saygıyla bakmıştı, yarıdan fazla solmuş bir kadın yüzüne. Ve o yüzde yaşam gerçeğinin bıraktığı izleri görmüştü. Yaşamı boyunca bu “yanlış” kadınları sevdi. Hem bir erkek, hem de bir ressam olarak...

“Din adamları hepimizi günahkâr sayıyorlar, tohumumuz günah içinde atılmış, doğumumuz günah içinde olmuş, laf! Saçmalığın en iğrenci bu! Sevmek günah mı? Sevgiye gereksinme duymak, sevgisiz yaşayamamak günah mı? Bence sevgisiz yaşamaktır asıl günahkâr ve ahlaksız bir durumu sürdürmek” diye isyan ediyordu. Her çocuğun günahsız doğduğunu söyleyen İslam inancıyla tanışmış olsaydı, kalbi biraz ferahlar mıydı bilemeyiz. “Her şeye kadir olan Tanrı bir günahkârı terk edemez” şeklindeki satırlarını okurken içinizden şöyle geçirirsiniz: Tanrı belki de “günahkâr” kadınları “dengesiz” adamlar eliyle seviyordur. Her şey merkezindedir, kimse rahmetin dışında değildir.

Elim kafamdakine itaat etmiyor

Yıl 1882. Vincent kendine resim yapmayı öğretiyor. Çıldırtıcı bir uğraş içinde. Lahey’den yazdığı şu satırlara bakalım:

“Elim şu sırada söz dinlemiyor olabilir, ama o el yakında kafamın dediklerini uygulamayı öğrenecek.”

Onun hep mükemmeli aradığını bildiğimiz için hayatının son iki yılında yaptığı şaheserlerine baktığımızda ne kadar hayran olursak olalım el ve kafa birliğini sağlayamadığını düşünürüz. Elinden çıkanlar bu kadar güzelse, kafasındakiler kimbilir ne kadar güzeldi diye merak ederiz.

Vincent, tüm resim yaşamı boyunca model bulma sıkıntısı çekti, doğru modeli bulma ve karşısında poz vermelerini sağlamak hiç kolay değildi. Hele de onlara para ödeyebilmek için yemekten içmekten giyim ve kuşamdan tasarruf etme zorunluluğu varsa.

1882’de Lahey’den yazdığı mektupta resmetmek istediği ana temanın “acı” olduğunu söylüyordu:

“Figürde olsun, peyzajda olsun duygusal bir melankoliyi değil, gerçek ve derin bir acıyı anlatabilmeyi isterdim... O denli ileri gitmek istiyorum ki, yapıtlarımı görenler bu adam çok derinden hissediyor, sevecenlikle hissediyor desinler. Sözde kaba sabalığıma karşın ya da belki de onun yüzünden...”

Ve acının sükûnetle kardeş olduğu gerçeğine değinen şu satırlar:

“...Sık sık derin acılara gömüldüğüm doğruysa da gene de içimde saf ve sakin bir uyum, bir müzik var. En yoksul kulübede, en pis bir köşede, bir desen, bir resim görebiliyorum. Ve karşı konulmaz bir güç, kafamı hiç durmadan bu gibi şeylere itiyor. Başka şeylere olan ilgim gittikçe azalıyor ve o ilgilerden kurtulduğum oranda gözüm resimsel olanları daha çabuk yakalayabiliyor. Sanat inatçı bir çalışma istiyor, her şeye karşın bir çalışma ve sürekli gözlem...”

Resim çalışmaları dışında her şeye kapalı olmaya kesin kararlıydı. Bu onu hem başarıya hem tükenişe götürdü.

Asker mi olsam acaba

New Amsterdam’dan yazdığı 1883 tarihli mektubundan anlıyoruz ki, bunaldığında doğu Hint adalarına asker yazılmayı düşünmekte ancak penceresinden görünen bozkır manzarası karşısında sükûnet bulmakta, içi iman ve tevekkülle dolduran bu manzara ona yeniden çalışma ilhamı vermektedir.

Aynı yıl Drente’den yazdığı mektupta en büyük gereksiniminin resimleri konusunda bir yüreklendirme, resimden anlayan biriyle görüş ve düşünce alışverişi, bir uyarıcı olduğunu görüyoruz. Kafasında o kadar çok tasarı dolaşmaktadır ki, onları gerçekleştirebilmek için birinin ona güvendiğini hissetmek istiyor. Yaptığı bir iş altı kez kötü çıkarsa ve o cesaretini yitirirse “şimdi yeniden yedinci kez denemelisin” diyebilecek birini.

Mektubun genel havasından anladığımız, ağabeyinin kıt kanaat geçinmesini üstlenen Theo’dan bu tür bir desteği göremediği. Vincent böyle bir durumda bile kardeşine ressam olmasını öğütler. Belki de ancak satıcı değil de yapıcı olursa kendisini anlayabileceğini düşünmektedir.

İki kardeş arasında zımni bir işbölümü vardır. Biri yapacak, diğeri satacaktır. Fakat sanatseverler, Vincent’in dehasına kördür. Satış olmayınca ikisi de sinir harbine girerler. Theo’nun ağabeyine ne yazdığını bilmiyoruz ama Vincent 1884’de Nuenen’den Theo’ya şöyle sesleniyor:

“İkimiz yeniden birbirimize karşı duruyoruz.... Değirmen yıkılmış ama rüzgâr hâlâ esiyor.... Birbirine karşı iki ayrı bölükteyiz, yapabileceğimiz hiçbir şey yok bunu değiştirmek için.... istesek de istemesek de sen kendi yolunu sürdürmelisin, ben de benimkini. Ama kardeşiz bir yandan da, en azından birbirimizi öldürmekten (mecazi anlamda) kaçınalım bari...”

Vincent öfkelidir. Kardeşine kendisine gönderdiği paraların bir lütuf olmadığını anlatır şu isyan kokan satırlarla:

“Şunu son kez olarak kafana sok ki, senden para istediğimde bunun karşılığı ‘hiçbir şey’ değil. Bu para sayesinde yapabildiğim tüm resimler emrine amade, yani sana ait. Şu sıra biraz borçlu durumdaysam da, çalışmalarım hızla ilerlediğinden sanırım kısa sürede öne geçebileceğim.” Noktadan sonra mecburen ay sonunu çıkarabilmek, modeline ödeme yapabilmek için acil para göndermesini ister. Neredeyse bütün mektuplarında yinelediği bir temadır bu. Hüzünlü bir şarkının değişmez nakaratı...

İleride değerli olacaksam şimdi de değerliyim

Ve insanın yüreğine hançer gibi inen şu satırlar:

“...kendi payıma diyorum ki, eğer şimdi değersizsem ileride de değersiz olacağım, ama ileride değerli olacaksam, şimdi de değerliyim. Çünkü mısır mısırdır, her ne kadar kentliler ilk bakışta onu ot sansalar da!”

Aslında Theo’nun gönderdiği para o kadar azdır ki. Anvers’ten yazdığı 1885 tarihli mektupta dahi ressamı beş yıl sonra akıl hastanesine götürecek süreçte resim aşkı kadar iyi beslenememe faktörünün de etkili olacağını görüyoruz:

“Elime para geçtiğinde bir süre aç kalmışlığıma karşın en büyük iştahım yemek için olmuyor, resim yapma iştahı çok daha güçlü. Hemen model aramaya çıkıyorum ve para bitinceye değin sürdürüyorum bunu. Bu arada yiyecek adına kursağıma giren tek şey yanında kaldığım ailenin sabahları verdiği kahvaltı ile akşam yemeği olarak bir fincan kahve ile ekmek. Resim yapabildğim sürece yetiyor da artıyor bu. Ama modeller gidince kendimi oldukça bitkin hissediyorum.”

Ertesi yıl yine Anvers’ten yazdığı mektupta “Şu sıralar kendimi çok zayıf hissediyorum hatta aşırı çalışmanın tepkisi olacak zayıftan da beter, besbeterim. Bu son derece olağan bir şey. Sorun daha iyi beslenmek olduğuna göre...” diye tehlikeye işaret eder. Bir sonraki yıl “Arada bir fazladan bana para göndersen bunun yararını ben değil tablolar görecek” diye bir kez daha uyarır kardeşini. Bir tek konuda seçim yapabilecek durumdadır: İyi ressam olmak ya da kötü ressam olmak. Birinci şıkkı seçtiği açıktır ancak bunun bedeli ağırdır:

“Resmin gereksinmeleri adamı mahvetmekten çekinmeyen bir metresinkinden daha az değil, parasız hiçbir şey yapmanın olanağı olmadığı gibi, hiçbir zaman yeterince para da yok...”

1888 yılı Vincent’in başyapıtlarını tuvale geçirdiği yıldır. Hayattayken satış yüzü gören tek tablosu Kırmızı Üzüm Bağı ile Teras Kafe, Sandalye ve Pipo, Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece ve Van Gogh denince akla ilk gelen Vazoda 12 Ayçiçeği tablolarını yaptığı bu dönemde iç dünyasında neler olduğuna bakalım:

Sanatçımız Arles’dedir. Temmuz ortasında yazdığı bir mektupta acılarını nasıl damıttığını okuruz:

“...yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. Neden diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da Fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılır olmasın? Bizi Tarascon ya da Rouen’e nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. Bu düşüncede kuşkusu doğru olan bir şey varsa, o da şu: Yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle. Dolayısıyla, kolera, böbrek taşları, verem, kanser gibi şeyler göksel ulaşım araçları gibi aynı. Yaşlılık yüzünden sessizce ölmek oraya yürüyerek gitmek gibi bir şey...”

Kim bilir, iki yıl sonra resim yaptığı bir tarlanın ortasında kendini vurduğunda belki de bir an önce yıldızlara varmak istiyordu diye düşünmekten kendinizi alamazsınız. Yıldızlardan muradının Tanrı olduğunu hissedersiniz...

Kendini değil hastalığını öldürdü

1889 yılının 24 Aralık’ında Vincent’in dramı trajediye evrilir. Evinde misafir kalan ünlü ressam Gauguin ile şiddetli bir kavgaya tutuşmuş ve bir yoruma göre kendini cezalandırmak adına kulağından bir parça keserek genelevde çalışan bir kadına armağan götürmüştür. Kanlar içinde evine dönmeyi başarır ve hastaneye kaldırılır. Hastaneden kardeşine yazdığı mektupta bile çıkar çıkmaz resme başlayacağından coşkuyla söz eder. Oradayken dahi her şeyi yine ressam gözleriyle taramaktadır. Kendi resimleri için hayal edebileceği en yüksek fiyatı öğreniriz o mektupta: 500 frank. Günümüzde bir tablosunun 75 milyon dolara satıldığını hatırlar ve acı acı gülümseriz.

Aynı yıl Arles’den yazdığı mektupta “...sağlığımı soran herkese her zaman söylediğim gibi, hastalıktan ölmekle onlarla eşit duruma geleceğim. Çünkü ben öldüğümde hastalığım da ölecek” der. Bu satırları okuduğunuzda dersiniz ki kendi kendinize, aslında kendini öldürmedi, hastalığını öldürdü Vincent.

1889 Saint Remy akıl hastanesinde yattığı yıldır. Oradan yazdıklarını okuyunca içindeki dalgalanmalardan başınız döner. Krizler sırasında sancı ve acıya karşı korkaklaştığından yakınır kardeşine. İyileşmeye çaba gösterdiğini söyler ve durumunu “kendini öldürmeye kalkmış ama suyun çok soğuk olduğunu ayrımsayınca var gücüyle yeniden kıyıya dönmeye çalışan bir adam gibiyim” diye tanımlar. Demek ki, içinde yaşama asılma arzusu vardı dersiniz.

Devam edersiniz okumaya. Hastalığını hem korkunç hem de iğrenç bulmaktadır. Kriz sırasında acı çekerken bile dinsel düşünceleri ona büyük avuntu getirmektedir. Fakat tımarhaneye kapatılmaya bin kez hayır der. Yeniden atölyesine dönmek ister; bu mümkün değilse hiç değilse tımarhane yerine huzurevine; o da olmazsa hapishaneye gönderilmesini talep eder. Bu arada yeni krizlerin geleceğini bilmektedir. Onu hayata döndürecek tek şey ise tabii ki resim yapmaktır. Yani onu hasta eden şey aynı zamanda sağaltacaktır. Kardeşinden en kısa zamanda kendisine tuval ve boyalar göndermesini ister.

Vincent, resim yapmasının engellendiği bir dönemde boyaları yemeye kalkmıştır. Hastalığının kuşkusuz payı vardır bunda ancak ben yine de renklerin çeşitliliğinden büyük coşku duyan ve yaptığı resme en uygun rengi bulabilmek için coşkulu denemeler yapan bir ressama, kafasındakini eline dökemediği o renklerin çıldırtmasını daha makul buluyorum. Ona istediği sonucu vermeyen boya tüplerini yemeyip de ne yapacaktı diye soruyorum kendime.

Vincent, 27 Temmuz 1890’da Auvers-Sur-Oise’de silahı göğsüne dayadı ve tetiği çekti. Ölmedi hemen. O vaziyette sürüne sürüne evine gidip yatağına uzandı. Kardeşine haber verdiler. İki gün sonra onun kollarında teslim etti canını. Üzerinden çıkan mektupta Theo’ya “Gerçek olan şu ki, yalnızca resimlerimizi konuşturabiliriz” diye yazıyordu; “sen benim aracılığımla birtakım resimler üretilmesine katkıda bulundun. O resimler en büyük kargaşanın içindeyken bile sükûneti muhafaza etmişler, edeceklerdir...”

Theo, ağabeyinden sonra sadece altı ay yaşar. Karısı cenazesini Vincent’in yanına gömer. İki kardeşin yanyana yatarken neler konuştuklarını hiçbir zaman bilemeyiz. Toprağı mor gülücüklerle donatan menekşeler bu konuda sır vermezler bize...

0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *