NE İÇİNDEYİM ZAMANIN NE DE BÜSBÜTÜN DIŞINDA

Bana yer yoktu duvarlarda. Gözlerimi birinden ötekine sürükledim, sonra ötekine, sonra ötekine, sonra ötekine. Her biri dev oluyordu bakışlarımla. Devler, Tanpınar senfonisi eşliğinde yerlerinden kımıldamadan ritim tutuyorlardı. Tik tak, tik tak, tik tak. Bir öyle bakmışlardı;  tik tak, tik tak, tik tak. Sonra böyle; tik tak, tik tak, tik tak. Selam vererek geçtim önceki zamana, sonra aradan yılların geçtiğine. Kalemler kurşunları, sararmış kâğıtlara hapsetmişti. Kiminin bu esaretten haberi varmış gibi iki kanatlı kapıdaydı renkli yaşantısı. Kapı kapalıydı ve arkasında koskoca bir duvar vardı; çivilerle monte edilmiş, rüyaların asıldığı bir duvar. Duvarı, başka duvarlar takip ediyordu. Çığlıklar, gözyaşları, gülümseyişler, hıçkırıklar. İnsanlar vardı; dedemle nenem, kardeşim; tırpanlar gölgelerini biçen. Sohbet vardı, bir de kumarbaz.

Bedri Rahmi’nin “Han Kahvesi”ne uğradım. Bizim yolcular vardı; sonra, sazı elinde, türkü çağıran âşık. Sesini duymadan dinleyip yoluma devam ettim. Kasketli emmilerin kayığı yalpalayınca tekneye bindim. Sonra ver elini Eyüp. İki kere yapmış aynı tepeden bakarak Eyüp’ün resmini Naile Akıncı. Biri 1955, diğeri 1980’lerde. İkisine de uğradım. Eğilerek, arkamı dönmeden geri geri çıktım. Aliye Berger’in kara kalemlerinin önünden geçerken “Mimozaların Üzerindeki Işık” gözümü aldı. Komet ve Şahin Kaygun’a da selam verip en çok beğendiğim tablonun önünde takılı kaldım. Ben oradaydım; Cihat Burak’ın “O diyar ki, onda acayiplikler olur” tablosunda. Birisi kolumdan dürterek yıkıla yıkıla inşa edilmiş ve aralarında ateşlerin yandığı Kemal Önsoy ’un  “5 Numara” adlı tablosunu işaret etti, sonra, Devrim Erbil’in “Doğa Yorumu”nu. Bu tablodaki üçgenler, doğanın zamanla nasıl çürüyebileceğini bize ispatlayan Canan Tolon’u gösteriyordu. Ardından Erol Akyavaş, “Büyük Patlama” ile karşıladı. Sarsıntıyla uçuşan tüyler, karanlık bir boşluğa sürükledi beni. Yıldızlar,  mekanın tam ortasında asılı duran, dönen Dünya. Ben o dünyanın içinde değilsem neredeydim! Ürkerek dışarıya çıktım.

Billur gibi bir ses duyuyorum. Ses, beni bir odaya, karanlık bir odaya götürüyor. Sertap değil mi bu? Ta kendisi. Beyazlar içinde odanın orta yerine yerleştirilmiş ve arkasında çok kıymetli saz sanatçıları. “Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine. İnlerim şimdi uzaklarda solan gül gibiyim”i çalıyorlar. Sadettin Kaynak’ın, hiç eskimeyen bu şarkısı söyleniyor. Ağlıyorum. Kimse umurumda değil. Üzgünüm Leyla!..

Bu şarkının arkasından başka bir esere geçilmeden, melankolisini içime hapsederek çıktım odadan. Bir zamanlar saz sanatçılarının, enstrümanlarını taşıdıkları bavullar son duraklarında. Temiz ve ütülü beyaz bir mendili sallayarak veda etmek isterdim onlara. Lakin avucumun içinde buruş buruş, nemli, yumuşak bir kâğıt vardı.

Uzaktan görünce orman sandığım Azade Köker’in 1949 yılında yaptığı “Sessizliğin Manzarası”nın önünde durdum. Burası kafataslarından oluşan, yemyeşil bir ormandı bana göre. Yaprakların arkasına gizlenmiş göz çukurları aynı noktaya dönmüş, üzerinin biraz daha yeşille kapatılmasını bekliyorlardı. Oysa ressam eline fırçasını yeniden aldığında yapraklar dökülüp yenileri çıkacaktı.

Coşkun Aral’ın fotoğrafları hiç yabancı değildi. Hep olan ve hâlâ Ortadoğu’da devam eden toprak kavgası, mazlumlar, canı yanmış ananın göğe kalkan elleri. Hemen ardından Sarkis’in “Masumların Vitrayları” adını verdiği canavarları görüyorum. Hemen yanında Mustafa Horasan’ın “Çarpışma” serisinden Paul McCarthy’nin bilinçaltına yönelten, huzursuz görüntüsü. Ardından, ancak uzağa gidince görünen ve karnı ağrıyan bir çocuğun resmi olarak nitelediğim Murat Pulat’ın 1978’de çalıştığı “İsimsiz” adlı tablosu.

Bu sergi ve adını zikredemediğim sanatçılar hakkında söylenecek çok söz vardı elbet. Lakin ben, bu sanatçılar ve zamanları karşısında yetersiz kaldığımı anlayarak çıkmak üzereyken içeriye yeni girdiğimi sanan görevli, serginin broşürünü uzatıyor elime. Okuyorum:

 

 İstanbul Modern “Sanatçı ve Zamanı” adlı koleksiyon sergisi ile sanatçıların zaman fikri etrafında birey olarak kendilerini ve çalışmalarını nasıl konumlandırdıklarına odaklanıyor. Sergi, sanatçının zamanı ile toplumun, kültürün, doğanın ve evrenin zamanı arasında kurulan bağa ve hesaplaşmaya dair bir düşünce alanı öneriyor. Geçmişten geleceğe farklı zamanları, belirli ortak temalar çerçevesinde bir araya getiriyor.

Sergi, sanatçıların kendi zamanlarını nasıl deneyimlediklerine, geçmişten gelip, geleceğe akan zaman karşısında duydukları endişe ve hayal kırıklıklarına, iç zamanları ile başkalarının zamanları arasında kurdukları derin yakınlıklara işaret ediyor. Aynı zamanda sanat yapıtının, gelip geçicilik ve değişim karşısındaki yerine ve dönüşümüne karşı da bir tartışma zemini sunuyor. Sanat yapıtları hangi zamanların içinden geçerek şimdi, şu an izlediğimiz zamanın parçası olurlar? Başka yapıtlarla kurdukları zamansal ilişkinin anlamı nedir? Sanat yapıtları hangi koşullara direnerek veya parçası olarak gelecek zamana kalırlar?

“Sanatçı ve Zamanı”, Türkiye’nin mihenktaşı düşünür ve edebiyatçılarından Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (1901-1962) “ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” sözlerini de bir çıkış noktası olarak belirliyor. Tanpınar’ın zaman fikri etrafında farklı coğrafyalardan sanatçıların geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki hesaplaşmalarına dair bir görünürlük sunuyor. Soyut sanatın farklı zamanlardaki karşılıklarını, sanat üretiminde malzeme ve atölyenin rolünü, peyzaj ve natürmort geleneğinden bugünün doğa algısına olan dönüşümü, kimlik arayışlarını, yüce ve tinsel olana karşı ilgiyi, varoluş sorgulamalarını, beden politikalarını, feminist yaklaşımları, yeni kent kültürünün dayattığı karmaşık sorunları, savaş, ölüm ve yıkım karşısında verilen mücadeleyi, su kültürü ve bir boğaz kenti olan İstanbul etrafında gelişen hayat hikayelerini ve Anadolu insanını tanıma çabalarını, ortak duygular etrafında yan yana getiriyor.

Tanpınar üzerinden sanatçıların zamanlararası varoluş serüvenlerine dair bir yol haritası sunan sergi, aynı anda farklı zamanları hayal edebildiğimiz bir çağda, Tanpınar’ın görüşlerinin kuşatıcı zenginliğini de hatırlatmak istiyor.

 

Selâm olsun bizden güzel dünyaya

Bahçelerde hâlâ güller açar mı?

Selâm olsun sonsuz güneşe, aya

Işıklar, gölgeler suda oynar mı?

 

Ah, Tanpınar! Daha kim bilir hangi zamanlara ışık tutacaksın.

 

Nur Koçak’ın “Cahide’nin Öyküsü” serisinden önceki ve sonraki Cahide Sonku’lara selam verip kapıya yönelirken kaç boyutlu olduğunu kestiremediğim “Bad“ yazılı aynanın odak noktasına yerleşiyorum. Canlı bedenime yakın olan nesneler uzaklaşmış, uzaktakiler ise yakınlaşmıştı. Sanatın böyle bir etkisi vardı işte. Ve de zamanın.

 

Çıktığımda sol tarafta kalan Nusretiye Saat Kulesi, 12:15’te takılı kalmıştı. Bakımsız hali zembereği çeviren bir elin, uzun zamandır uğramadığını anlatsa da kulağıma eğilip fısıldayarak bana çok şey söyledi: Tik tak, tik tak, tik tak.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *