Kâni Karaca - Rahmet ve Ses

Kâni Karaca - Rahmet ve Ses

Görmek; âlemi, eşyayı, insanı. Şeyleri görünüşleriyle tanımak, isimlendirmek, biçimleriyle ayırt etmek. Bir sıfat yakıştırmak şeylere, ilk önce gözlerimizle. Bir yörünge çizmek duygularımıza. Estetik kaygıyı perçinlemek. Görmek; zahirle imtihan olmak. Retinayla yanılmak. Gölgelerle avunmak. Bir yansımaya aldanmak. Hayal gücünü zayıflatmak. Zihni köreltmek. Oysa parmak uçlarıyla okumak şeyleri, sesleriyle yorumlamak. Bir şeye binlerce görüntü yaratmak zihinde. Hakikati duygusal bir bağla seçmek. Gözlerimiz olmadan ona bağlanmak. Görmediğimiz bir insanın çehresini parmaklarımızla, dokunarak çizmek. Onu olduğu gibi tanımak. Ya da bir kediyi düşünmek. Yüzünü görmeden, tüyleri arasında bir mırıldanma eşliğinde gezinerek. Ve her kediye sevimli demek. Şükredenlerden olmak. Hakkı, nimet veren ve alan olarak sevmek. Acizliğin farkına varmak. Her gün karanlıkla yeniden yeniden yapılanmak. Sürekli hatırlamak, varacağımız son noktayı.

Kâni Karaca, 1930 yılında Adana’nın Adalı köyünde uzun zamandır beklenen erkek çocuk olarak dünyaya geldiğinde görebilmekle görememek arasındaki farkı henüz bilmiyordu elbet. Karaca’nın babasının ikinci eşinden dünyaya teşrif etmesi üvey annesini pek mutlu etmedi. Üvey annesi erkek çocuk doğuran kumasına duyduğu öfkeyi, pırıl pırıl bakan iki minik gözden çıkardı. -Sanatkârın gözleri üvey annesinin döktüğü kezzapla perdelenmiştir.- Görmeyi bilmediğini, hatırlamadığını sonraki yıllarda ifade eden sanatkâr, karanlığın getirdiği belirsizlikle öz annesine daha bir sığındı. Onun sesiyle dünyayı tanımaya çalıştı. Lakin bu süreç pek uzun sürmedi. Babasının vefatıyla yalnız kalan annesi, yeni bir izdivaca mani olur endişesiyle oğlundan kurtulmak istedi. Toprağa, diri diri, öz annesi tarafından gömülmeye çalışırken göz çukurlarını dolduran toprak ölümün de yaşamın da mutlak sahibini gösterdi ona. Karaca ruhuyla, kalbiyle, hisleriyle bildi dünyayı. Gözlerle matlaşan, sıradanlaşan her şey, onun zihninde en özgün şekilde varoldu.

Kur’an’la Tanımak; Âlemi ve Kendini

Hatırlamak istemediği bu anılarla halasının yanında büyümeye mecbur bırakılan sanatkâr zaman zaman vicdan azabı duyan üvey annesinin de ilgisiyle karşılaşıyordu. Altı yedi yaşlarında halasının ve eniştesinin güzel bir ahlak üzere yeğenlerini yetiştirme temennisi bir gün Karaca’yı köyün imamı Saatçi Ali Efendi’nin evinin kapısına götürdü.

Hafızlık süreci, tek başına kaldığı dünyada onu manevi anlamda güçlendiriyor, olgunlaştırıyordu. Kur’an eşliğinde âlemi ve insanı tanırken ayetlerin açtığı ufuklarla kendi karanlığını deliyordu. Seslerle tanıdığı dünyaya muhteşem sesiyle karşılık verirken etrafın nazarlarını çekmekten geri durmuyordu. Makam öğrenmek için Hacı Şefika Hatun Camii imamı Abdi Efendi’ye emanet edilirken kendi kadar seslerin de renklerini keşfetti. Daha sonra Adana Türk Ocağı’nda, sesiyle kabiliyetini ispatlayan Karaca, Adanalı iş adamlarının desteğiyle Allah’ın verdiği bu eşsiz nimeti ziyan etmemek için İstanbul’a yerleşti.

İstanbul’a geldiğinde İbrahim Büyükçopur’la tanışan sanatkâr, musiki eğitimine Çopur’un vesilesi ile Sadettin Kaynak ve Hafız Ali Efendi ile devam etti. Yeraltı Cami İmam ve hatibi Hafız Ali Üsküdarlı’yla Kur’an talim ederken Üsküdarlı’dan Üsküdarî tavrıyla Kur’an okumayı öğendi. Karaca, harfleri tam yerinden telaffuz eden, gereksiz abartmalardan kaçınan İstanbul kıraatine has Üsküdarî tavrı benimseyerek kültürümüze ait bu tavrın son temsilcisi olmaya muazzam okuyuşuyla adaydı. Sadettin Kaynak’tan solfej, üslup ve tavır, Hafız Ali Efendi’den kıraat, Sadettin Heper’den ise kudümle usul vurmayı öğendi. Bu bilgiler onu kadim medeniyetimizin modern zamanlarda koruyucu unsurlarından biri kıldı. Araplardan daha güzel Arap tarzı Kur’an okuyabilirken onun Üsküdarî tavrı benimsemesi, yine sanatkârın 1950-1960 yıllarında İstanbul radyosunda meşk ettiği eserlerin çoğunu bestelendiği günden beri ilk kez okunan kâr, murabba, ağır ve yürük semai gibi besteler arasından seçmesi, onun sanata yüklediği manaları yansıtır. Karaca’nın okuduğu eşsiz Kur’an tilavetleri, ezan-ı şerif, salatlar, mevlitler, ilahiler, mevlevi ayinleri, naatlar, kasideler, gazeller Cem Behar’ın tespitiyle onu son yüzyılın en büyük hafızı, mevlidhânı, ayinhânı, kasidehânı, gazelhânı, na’athânı yaptı. Yazılı bestesi olmayan ezan, mevlit gibi eserlere doğaçtan okuyuşla kattığı benzersiz yorumlar sanatkârı Türk musikisinde önemli bir yere taşıdı. Beste ile güfteyi kusursuz bir şekilde doğaçlayarak musiki bilgisinden çok daha fazlasına sahip olduğunu ispatlamıştı. Refi Cevad Ulunay’ın onu “İslam Bülbülü” olarak anması, Şahin Uçar’dan rivayet olunduğu üzere Hafız Kemal Batanay’ın mevlidi meşk eden Karaca için “Esasen ondan başkası okuyamaz, zaten bir dinleyişte ezberlerdi ama tamamını meşk etmedi” sözleri ve dönemin Suudi Arabistan Hac Bakanı Seyyid Muhammed Hasan Kudbi’nin Kur’an tilavetinden memnun kaldığı sanatkâra “Türkiye'ye gelip böyle bir hafızla karşılaşacağım aklıma gelmezdi” itirafı, sanatçının Hak’tan gelen kabiliyetinin neticesidir. Sanatkârın “Günümüzde birçok meşhur güzel Kur'an okuyan ehl-i Kur'an'lar var, ama sanat yok, sanat tatbik edemezler” eleştirisi Kur’an tilaveti ve musikinin sadece teori ve güzel sesle olmayacağı bilgisi nazarında son derece mühimdir.

Ses, Perde ve Kur’an’ın Refakat Ettiği Ömür

Sanatkârın ses perdelerini kullanma hususundaki yetkinliği ona eşlik eden sazendeleri çoğu vakit aciz bırakırdı. Şahin Uçar’ın “Perdelerle böylesine oynamak ve istediği perdede, istediği makama geçip, ondan sonra da saz ile transpozisyonu dahi kabil olmayan perdeler üzerinde, diapozonal bir tarzda makam icra etmek virtüozitesi herhalde Kâni’ye mahsustur,” ifadesi sanatkârın biricikliğini vurgular.

Bir makamdan başka bir makama geçerkenki ustalığı dinleyenleri şaşkına çevirirdi. Sanatına bu denli hakim olması onu Türk musikisinde doldurulamayacak bir yere taşıdı. Karaca, Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'nda verdiği usûl ve repertuvar derslerini "Min gayri haddin, adam kıtlığında üç sene kadar konservatuarda Türk musikisi usulleri ve kudüm üzerine dersler vermeye çalıştım" diyerek yad ederken benliğini kibirden uzak tutma gayretini bizlerle paylaşmıştır.

Sadettin Kaynak, Karaca’yı yetiştirirken talebesinin doğu ve batıda, sesiyle, yorumuyla ünleneceğini öngörmüştü. Sanatkârın bariton sesini pestlerde, tizlerde falsosuz vermesi ve sahip olduğu doğaçlama yeteneği bu öngörünün zeminini oluşturmuştu elbet. Fakat Karaca’nın taklit edilemez kabiliyetinin kaynağını, Kur’an’ın refakat ettiği aktif bir öğrenme süreci oluşturmaktaydı. Sanatkârın dünyanın dört bir yanında okuduğu mevlevi ayin-i şerifleri, Kur’an kıraatleri bu doğrultuda sanatçıyı bambaşka kılar. Amerikalılar sanatkârın okuduğu na’at-ı Mevlana ve Kur’an’ın ardından “Bize cennetsi bir ses geliyor” diyerekonun yaşama bilincini en kısa biçimde özetlemiştir.

Yine Ahmet Özhan’ın onun için söylediği “Yeni bir eseri en fazla iki kez birlikte seslendirdikten sonra, üçüncü seslendirmede sizden daha iyi okur”, Prof. Dr. Emin Işık’ın Klasik Türk Musikisi, Dini Musiki, Cami Musikisinin bu yüzyıldaki yüz akıdır. Alanında işine ve sanatına hakim ikinci kişi daha gelmedi, gelemez de. Bir özelliği de taklit kabiliyetidir. Son dönem hafızlarının tamamının seslerini son derece inanılmaz bir maharetle taklit etme kabiliyeti vardı”, Ercüment Berker’in “Kâni Karaca akordu çok iyi yapılmış bir saz gibidir. Türk Musikisinin aralıklarını, perdelerini ondan daha iyi ve güzel basabilen ses sanatçısı gelmemiştir ve bu özelliğine de ender rastlanan bir sanatçıdır. Kâni Karaca’nın iki büyük meziyeti vardır. Birincisi ilahi kaynaktan beslenen bir sanatçıdır. İkincisi Türk Musikisinin o büyük kaynağından beslenen bir sanatçı olmasıdır”, Mehmet Güntekin’in “Bir devin ölümü bir devrin sonu anlamına geliyor. Belki büyük bir söz ama bu ölüm Türk musikisi icrasının bittiğinin işaretidir. Bir kültür, gelenek onun ölümüyle sona erdi. İstanbul usulü Kur’an tilaveti Karaca ile bitti. İstanbul tarzı sona erdi”, Hüseyin Top’un “Asırların bir daha göremeyeceği müzik dehası”, Sadettin Kaynak’ın “Kâni’ye söylemeyin ama Dede Efendi’yi bile aşmıştır” sözleri sanatkârın musikimiz açısından taşıdığı anlamları en yalın biçimde işaret etmiştir.

Üslûp ve Tavır, Sanatkâr ve Kıymet Bilmek

Mehmet Güntekin’in “Kâni Karaca’nın önemi, öncelik itibarıyla sesinin güzelliğinde değil. Bizim musikimizde ses güzelliği ilk sırada gelmez. Üslûp sağlamlığının ve tavır güzelliğinin ardından gelir. Bizde öncelikli olan üslûp ve tavırdır. Sesin güzelliği, üslûp ve tavır güzelse bir anlam kazanır. Üslûp ve tavır güzel değilse, sesin güzelliği hiçbir anlam ifade etmez” tespiti sanatçının kıymetinin vurgulanması açısından son derece önemlidir. Ne acıdır ki öldükten sonra hürmet, iltifat ve saygı görme tüm sanatkârların olduğu gibi onun da yazgısıydı. Ömrü boyunca görmesi gereken nezaket, muhabbet ve ilgiyle bir türlü karşılaşamadığı gibi yaşadığı zor günler sebebiyle, cennetsi sesine yakışmayan bir mekânda, gazinoda, sanat anlayışı ile bağdaşmayan şarkılar seslendirirken eleştirildi. Bu minvalde sanatçının eleştirilere verdiği cevap, biz dinleyicilerin özellikle de devlet erkanının düşünmesi gereken bir gerçeğin altını çizmektedir: “Öyle bir ortamda ortaya çıktık ki... Dede Efendi çilekeşlik yaparmış. Karısı, çoluk çocuğu yakınırmış. 'Bize bir faydan yok' diye. Bestekârlığa başlamış. İlk şarkısı 'Zülfündedir benim bahtı siyahım', Padişah II. Mahmud'un huzurunda okunmuş. Dede Efendi'yi buldurtmuş ve bir kese altın vermiş. Evdekiler saymakla bitirememiş. O zamanki ortamda olsaydık, elimiz soğuk sudan sıcak suya girmezdi. Üç kuruş için takla atıyoruz. Aç mısın diye soran yok.”

1955’den beri katıldığı Mevlana’yı anma törenlerine son zamanlarda davet edilmemesi ve radyodan sebepsiz emekli edilmesi en nazik ifadeyle nahoş davranışlardır. Cinuçen Tanrıkorur’un birçok radyo sanatçısının bu şekilde emekli edilmelerine dair “Edeple onore edilerek, küçük bir tören düzenleyip kısaca ‘gönülleri alınarak’ uğurlanmaları gerekirdi" tenkidi unutulmaması gereken bir noktadır.

Lebbeyk Allahümme Lebbeyk

Mevlid, Isfahan Ayin-i Şerifi, Bülbül Kasidesi, ezanı şerif, salat ve her şeyden evvelKur’an tilavetiyleanacağımız Karaca,Allah aşkıyla yanan kalplerin güçlü, eşsiz, bir o kadar da mütevazı sesiydi. Çocukluğundan beri Kur’an’ın gözleriyle gören Karaca, önemsediğimiz dünyanın bayağılığını eserleriyle ifşa etti. Hac farizasını yerine getirirken bestelediği telbiye duası, ancak böylesi bir ifşa edişin meyvesi olabilirdi. Tüylerimizi ürperten, kulluğumuzu hatırlatan “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” nidasının en katı kalpleri bile teskin etmesi Karaca’nın bu duaya kattığı samimi duygular sebebiyledir. Dönemin hoşuna gidecek eserler yerine Tahir’ül Mevlevi, Ümit Gülerman, Fevzi Halıcı, Necdet Revü, Kelami'ye ait güfteleri şarkı, tevşih, durak, şuul, ilahi şeklinde sûzinak, nikriz, ferahnak, rast makamlarında bestelemesi onun musikimizi nasıl sahiplendiğini ortaya koyar. Bir nigâh et ne olur halime ey gönce dehen,Her dem tegâfül gösterir, Zahme-i sevda nisârın gibi musikimizin güzide eserleri ilegeleneğimizi yaşatır. İnançla şekillenmiş bir ömrü musikiye adarken ve Allah’ın kelamını unutulmak üzere olan Üsküdarî tavırla kulaklarımıza nakşederken Allah’la bağımızı sık sık gözden geçirmemizi tavsiye eder.

Karaca’nın sesi insana haddini bildiren, kainatın ve insanın yaratılış sebebini hatırlatan, maddi perdeleri kül eden bir hatırlatıcıdır. Ezan onun sesiyle davet çağrısını eda etmiş, mevlid onun sesiyle Peygamberimize duyulan muhabbeti perçinlemiştir. Sanatkârın sesi özellikle dinî musikimizle arınma eyleminin komutunu vermiştir. Yaratılmış her canlının rahatlıkla görebildiği bu arınma halini maalesef bir seküler insan görmemiştir. Keşke Karaca gibi, yalnız kalbin gördüğüne iman etsek. Kendi sesimize kapılmadan keşke biz de dinleyebilsek âlemi. Keşke bu kadar sevmesek dünyayı.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *