Rock'n Roll ya da Canavarı Duymak

Ağustos 1945’te rutinin konforlu pamuk örtüsü altında kıpırdanan bir tohum, insan olduğunu hatırlayan her canlıya aynı hikâyeyi anlattı: Kök salmak için kabuğunu kırmak gerek...

İkinci Dünya Savaşı Hiroşima’daki havai fişek gösterisiyle sona ermişti. Amerikan askerleri barış ve huzur arzusuyla evlerine dönüyorlardı. Tam o anda huzursuz bir tohum rüyasını aralayıp, başını gökyüzüne uzattı, siyah gökyüzüne.

Uçsuz bucaksız bir boşluğa yükseliyordu sesler. Varacağı nokta veya nerede saklandığı çoğu zaman hesap edilmese de, hiçbir nota görevini yerine getirmeden uzaklaşmıyordu. Sesin bizi gerçek anlamda harekete geçirmesi melodik akışın dışına çıkarmasıyla mümkündü. İç harmonimiz işittiklerimizle çakıştığında etkiye açık hale geliyorduk. Etkiye açık hale gelmek, başkalarını da aynı ölçüde etkileyebileceğimiz, onlarla bağ kurabileceğimiz anlamına geliyordu ki işte tehlike burada başlıyor ve müzisyenin üstlendiği rol ağırlaşıyordu. 1945’te buna benzer bir hal vardı. Siyahların rhythm’n’blues’u, kaynağını kültürel olarak soyutlanmalarından alan enerjisiyle genç beyazları baştan çıkarıyordu. Yalnızlık, özel ifade biçimleri yaratmalarına olanak sağlıyor ve plak şirketleri, radyolar gibi bağımsız yayın sistemleri kuruyorlardı.

Her şey caz ve blues’dan etkilenen gospel ile başladı desek yanlış olmaz. Nasıl ki Bach’ın kaynağını ilahi ahenkten alan konçertoları kendinden sonraki daha romantik kabul edilebilecek bestecilerden farklı olarak kutsal ciddiyet, huzur ve neşe gibi temalar kazandırdıysa batı müziğine, rock’ın kaynağının gospel oluşuna da şaşırmamak gerekiyordu. Çünkü inanç ve isyan birbirini var eden tüm zıtlar gibi uzak kutuplar olarak algılansa da gerçekte yan yanadır. Ruhumuzda salınan bu sarkaç çoğu kez kendini dışa vurmaz. Uzaktan kararlı bir yapı gibi görünen bu sistem sürekli kendini doğrulamaya ihtiyaç duyar. Henüz kafası karışmamış en büyük rock ve rhythm’n’blues sanatçılarından bazıları ilk kez bir vaizin gölgesinde sahne aldılar. Bazıları dinsel bağlılıklarını korurken, diğerleri gençlik romansının erdemleriyle kendilerinden yeni kahramanlar doğuracaktı. 1930’lardan itibaren popüler olan Ink Spots gibi vokal grupları böyle doğdu. Gospel’den etkilenmiş bir diğer piyanist, saksafoncu ve şarkıcı Ray Charles blues, caz ve soul’u ustalıkla birleştirdiği I Got A Woman, What’d I Say gibi bir dizi parça kaydetti. Bu müzik, rhtm’n’blues’dan beslenen kesin biçimini almamış rock’n’roll’du.

Rock’ın beyaz yansımaları içinse histerik şarkıcı Johnnie Ray’in siyah dansinglerin shouterlarını umutsuz soundta taklit ettiği 1951, ya da utangaç bir delikanlı olan Elvis Presley’nin annesinin doğum günü için yumuşak bir albüm kaydetmek düşüncesiyle Sam Phillips’in stüdyosuna uğradığı 1954 Temmuz’unu beklemek gerekecekti. Elvis’in uslu versiyonu o yaz annesi için bir romans kaydetmeye gelmişti, vahşi versiyonu ise gülünç tavırlar, hırpani bir kılık, serseri bir sırıtışla blues’un aksan ve tonlamalarına dikkat ederek şarkı söylüyordu. Mazbut güneylilerin gözündeki, daha sonra hafife alınmaması gereğinin anlaşılacağı tek kusuru siyah müziklere duyduğu ilgiydi. Birileri tartışıp dururken Sam Phillips o sırada yeni bir olgunun farkındaydı: rhythm’n’blues plaklarını satın alan beyaz gençlerin sayısı giderek artıyordu. Elvis siyahlar gibi şarkı söyleyen, dolayısıyla da sonsuz bir ticari potansiyele sahip bir beyazdı. Maden bulunmuştu. Hiç vakit kaybetmeden Big Boy ve That’s All Right’ı kaydetti. Elvis fotoğraflarda gerekli olduğu için gitar çalıyordu. Aslında kendisine her zaman Scootty Moore ve Bill Black eşlik ediyordu. Country çalmaya alışkın, rhythm’n’blues gibi daha kaba müzikleri küçümseyen delikanlılar bu müziği dönüştürmek ihtiyacındaydı. İhtiyar country’nin cow-boy serenadını “siyah” müzik ile harmanlamasına “Rockabilly” dendi.

Rock’n’Roll kana karıştığında belleği uyuşturan bir zehir, belki de bir hastalıktı. Ama düpedüz çılgınlık olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Neyse ki yorumcuların hepsine bulaşmamıştı. Carl Perkins ya da Bill Haley gibilerinin yaşamı Jerry Lee Lewis ya da Little Richard’la karşılaştırıldığında gayet mazbut görünüyordu. Perkins dürüst bir country müzisyeni olarak ünlü şarkısı Blue Suede Shoes gibi daha rock’n’roll temalar yazmakta zorlanmadı. Perkins çok geçmeden şarkısını araklayan Elvis’in yanında boy gösterecekti. Gene Vincent ve Eddie Cochran ise muhalif mizaçlı, aykırı lirikler içeren rock’n’roll’un imajını değiştirip yeniden pazarlıyordu. Gözlüklü öğrenci tipiyle yürekleri ferahlatan Buddy Holly bile, rhythm’n’blues ritimler ve bir bateri ile gelenekselden uzaklaşıyor, asilikte diğerlerinden geri kalmıyordu. Görüntü, yeterince altı çizilmemiş kelimelerin önüne rahatlıkla geçebiliyordu. Böylelikle Texas’lı Buddy grubu Crickets ile beraber rockabilly’e asalet unvanını kazandırdı.

1955 ilkbaharı tedirgin başladı. Ana babalar dehşet içinde çocuklarının yeni imajını keşfediyordu. Sosyologlar yeni bir olgunun farkına varmıştı: “Teenager. ” Yeni nesil caz, şiir ve yolculuk tutkunu idoller yaratmıştı. Eddie Cochran gibi saçlarını briyantinliyor, Marlon Brando gibi üzerlerinde blucinler, meşin ceketler ile rahat tavırlar takınıyor, kışkırtıcı tebessümleriyle kırılgan ve tutkun bakıyorlardı. Sigara içiyor, flört ediyor, twist gibi yeni danslarla kendilerinden geçiyor ve üstü açık araba kullanıyorlardı. 55’te ortalama bir ergen, ana babasınınkiyle kafa kafaya giden bir tüketim çılgınlığına, cep harçlığı ölçüsünde gerçek bir ekonomik güce sahipti. Kendisi için üretilmiş ürün seli içinde Brando’nun purosu, Hollywood’lu kadın avcılarının Thunderbird’ü, Marvel’ın çizgi romanları hep onun içindi. Artık sokaklarda adım başı Buddy Holly’nin meşin ceketi ve Carl Perkins’in mavi süet ayakkabılarını giymiş, kasılarak dolaşan havalı ergenlerle karşılaşılıyordu. Detroit’li Amerikan grubu Dictators, 70’li yıllarda “We live for cars and girls” diyecekti. Blues’dan devralınan yalnızlık, umutsuzluk temalarının yerini yavaş yavaş ipe sapa gelmez baladlar, ritimli söz oyunları alıyordu. Söz yazarı ve besteciler teenager piyasasına yönelik baladlar yazıyorlardı. Leiber-Stoller ya da Goffin-King gibi ikililer, sahte bir saflığın, cıvık bir romantizmin damgasını taşıyan birkaç küçük başyapıtla ünlerini korudular. Rivingtons’ın söylediği bazı şarkılar ise saçmalığın sınırlarında dolaşıyordu: Surfin’ Bird.

Bu kadarı da fazlaydı. Rockçılar haddini aşmıştı. Chuck Berry’nin büyük olasılıkla cehennemi boyladığı, Buddy Holly’nin kaza geçirdiği 1959 feci bir yıl oldu. Püriten Amerika gözünü Berry’e dikmişti. Liste başı bir siyah! İki yıl hapis cezasına çarptırılması uzun sürmedi. 60’ta kader rock’ın öncülerine son sillesini indirdi. Eddie Cochran ile Gene Vincent’ı Londra hava alanına götüren taksi tüm hızıyla bir kamyona çarptı. Derin Amerika derin bir nefes alıyordu. Artık gerçek değerlere dönülebilirdi. Ülkede arka sokaklarda plak yakılmaya, halkı siyah müzik yayınlayan istasyonları boykot etmeye çağıran afişler asılmaya başlandı. Bu müzik icat edilmeden önce demek herkes çok mutluydu. Her şeye rağmen rock, enerjisi ve vurdumduymazlığı ile bir kuşağın savaş ertesi dönemde bilinçaltını rahatlattı. Kanıtlanmış başarılar sorguya ihtiyaç duyulmadan kitleleri çekme gücüne sahipti. Bürokrasi de kendisine yardımı dokunduğu takdirde bu durumu sıcak karşılıyordu. Beatles ve Rolling Stones (Around and Around)’un başarıları Berry ve diğerlerinin itibarının iade edilmesini sağlayacaktı.

Taşra, sosyal adaletsizliğe mahal veren coğrafyası neticesinde Rock müziğin yeşermesine uygun bir alan teşkil ediyordu. Rock’ı taşradan öğrenen Amerika, İngiltere’de pop devriminin ilk etkilerini de yine taşra aracılığıyla keşfedecekti. Beatles nefis bir kuzeyli aksanı ve naif şarkılarıyla tüm dünyayı saran “Beatlemania”yı başlattı. Grubun ilk albümü Chuck Berry’den gelen gitar riffleri, Buddy Holly’i anımsatan melodiler ve Little Richard tarzı bir falsetto içeriyordu. “Beatles” ismi kararlaştırıldığında, Lennon’ın “beat” terimiyle yaptığı bir söz oyunuyla Buddy’nin anısı yaşatılmak istenmişti. Popülariteleri arttıkça Amerikan rock’ının yerini Lennon-McCartney imzalı temalar almaya başladı. Beatles’a saçlarını “Fransız tarzı” kesmelerini telkin eden ise grubun basçısı Stuart Sutcliffe’in fotoğrafçı sevgilisi Astrid Kirscherr olacaktı. Fransa, İngiltere’ye kıyasla rock’a mesafeli duruyordu. Kuşkusuz Beatles’ın kabul görmesinde yeni saçlarının payı büyüktü. “Beatlemania”, Love me Do, Hold Me Tight, I Wanna Hold Your Hand ile Britanya sınırlarını aşıyor, konserleri ayaklanmalara dönüşüyordu. İkinci sırayı ise, erdemli geleneksel İngiltere imajını Londra aksanının bükünleri yerine Chicagolu siyahların argosunu benimseyerek bozan Rolling Stones almıştı. Jagger, Presley’i ve o meşhur belini kırarak yürüyüşünü abartıyordu. Menajerlerine göre cici çocuklar olan Beatles’tan bir farkları olmalıydı. Fotoğraflarda içlerinden geldiği gibi davranmak yani her durumda canları sıkkın ve isyan eder gibi görünmek de bu talimatların bir parçasıydı. Olur da yanlışlıkla gülümsemek isterlerse, işte bu içlerinden gelmemeliydi.

Beatles ve Rolling Stones’un hızlı yükselişi İngiliz tarzı bir rhythm’n’blues akımını canlandırmıştı. Her köşe başında yeni gruplar bitiyordu. Bunlardan biri de arındırılmış blues’dan yana olan Yardbirds’dü. Peşpeşe üç efsanevi gitaristi ağırladı Yardbirds. İlk “guitar-hero” Eric Clapton popüler olur olmaz gruptan ayrıldı. İlk başta High Numbers adını taşıyan The Who ise ukala bir tarzda My Generation (Hope I die before I get old) diyecekti. Rakipleri artmaya devam ederken Beatles üyeleri, Lennon’ın röportajlarında turnelerin, medyanın ve plak sanayisinin baskısı altında yaşayan etten kemikten varlıklar haline geliyordu. Okul ve kolejin tam bir başarısızlık olduğunu söyleyen Lennon, lise müdürünün “John o okula gitmezse hiçbir şey yapamaz” sözü üzerine Güzel Sanatlar’da beş yıl geçirecek ve o okulda da başarısız olacaktı. Let It Be dönemi hakkında Yoko Ono’ya söyledikleri ise dikkat çekiciydi: “Artık oyunu oynayamıyorduk. Herkes birbirinin ruhunu okuyordu ve keyfimiz kaçmıştı. O zamana kadar yaptığımız, gerçekleştirdiğimiz her şeyde çok güçlü olduğumuza gerçekten inanıyorduk, her şeyin başarılı olması gerekiyordu, kısacası… buna inanıyorduk. Ama birden artık inanmamaya başladık. Yaratıcı büyünün artık işlemediği bir noktaya gelinmişti ve filmimizi çeken kamera bunun bilincine varmamızı sağlıyordu. Birer otomattan başka bir şey olmadığımız bir noktaya geliyorduk, sahici olmaktan çıkmıştık. Sonumuz gelmişti.” Peki onları önceden sahici yapan ve şimdi aradıkları neydi? Sisteme samimiyetle karşı çıktıklarını düşünürken kendilerini dev bir endüstri ve yarışın içinde bulmuşlardı. Bu yarışta tüm fotoğraflar tam da olması gerektiği gibiydi.

Yeni bir dönüşüme ihtiyaç vardı. Rock militan politikayı 60’ların başında keşfetti. Vietnam Savaşı, sansürün aşırılıkları, siyasi ve hukuki yolsuzluklar Amerika’da derin bir manevi bunalım yaratmıştı. İlk “protest-song” dalgasıyla başlayıp üniversite kampüslerinin çok ötesine taşacak olan bu muhalif hareketin başında Bob Dylan vardı. Pete Seeger ve dergisi “Sing Out!”un çevresinde toplanan “folk-singer”lar, kurumları yeniden tartışmaya açarak bilinçlenme hareketi başlatmaya çalışıyordu. Bob Dylan, büyük başarı elde eden ilk albümünde müflis çiftçilerin trajedilerini şarkılaştırdı. Artık isyan halindeki öğrencilerin sevgilisi olmanın tadını çıkaracak, dünyayı düzeltecek kişi rolüne rahatlıkla soyunabilecekti. Berkeley Üniversitesi’nin kampüsünde konuşma özgürlüğünü savunan Free Speech Movement’a katılan Joan Baez ise Mayıs 68’de doruk noktasına ulaşacak olan protest akımın başlangıcını belirleyecekti. Dylan, Newport Folk Festivali’nde sahneye bir rock-blues grubu olan Butterfield Blues Band’le çıkma cüretini gösterdiği için köktenciler tarafından yuhalansa da, son zamanlarda modern caza tutulmuş üniversiteliler Dylan ve bazı folk-singer’ları bağrına basmıştı. Her yeni yaratının temelinde şiir vardı, kutsal kitapların dilinin şiir olması boşuna değildi. Hiç soru sormadan sürüklenen bir toplumu durduracak sihirli sözler gerekti. Artık şarkıcılar şairlere dönüşmüştü.

Amerika nihayet 66’da Beatles’la boy ölçüşebilir bir seyirlik yakaladı. Kaliforniyalı grup: Beach Boys. İlk büyük başarılarını Surfin’ ile elde eden grup fotoğraflarda sörfçü pozları veriyordu. En önemli albümleri Pet Sounds olan grupta aslında bu sporu sadece baterist Dennis Wilson yapıyordu. Kardeşi Brian grubun ruhu ve beyniydi, inzivada yaşıyor ve Dennis’in maceralarından yola çıkarak ergen zevklerine -kızlar, arabalar ve sörf- seslenen parçalar besteliyordu. Psikolojik sıkıntılarından kurtulan Brian daha sonra gruba geri dönse de, Dennis Wilson’ın trajik bir kaza sonucu ölmesi ile grup müziğe bir süre ara verme ihtiyacı hissedecekti. Bu büyük kuzey Kaliforniya kentinin hoşgörü şöhreti, marjinal hareketlerin gelişmesine elverişli bir zemin oluşturuyordu. Bunlardan biri de 66’da psikedelizm rüzgârı estirecek olan hippi hareketiydi. Bir mevzuyu “çakanlar” anlamına gelen “hippi” adını siyah argosundan almışlardı. İlk başta rekabet oyununu reddeden entelektüeller söz konusuydu. Bu insanlar, başta Free Speech Movement olmak üzere, o büyük protesto yürüyüşleri dönemini yaşamışlardı. Yeryüzünün derinliklerinde bir canavar nefes alıp veriyordu. Kimileri bu sesi duyma cesaretini gösterdi ve bu yüzden türlü yollarla cezalandırıldılar. Herkesin boşluğu farklıydı, bazıları paranın cazibesiyle döngünün içine dahil edilirken daha duygusal olanlar çeşitli uyuşturucularla etkisiz hale getirilecekti. Anlaşılması gereken bu sesin gerçek olmadığı ve canavarın dünyanın son gününe kadar nefes alacağıydı. Ya boşluklar? Onlar nasıl dolacaktı? Sonsuz bir sevgi çare olabilirdi belki.

Her geçen gün daha fazla genç, büyük sayılara ulaşan topluluklara katılıyordu. 67’deki “aşk yazı”nda “run away”lerin sayısı 500.000’i aştı. Onları pek de tekin görünmeyen iki destekçi bekliyordu: LSD 25 ve rock. Grateful Dead ve Jefferson Airplane şarkılarında asitli yolculukla övünüyordu. Dead gibi Airplane de bir folk-rock topluluğu olarak yola çıkmıştı. Surrealistic Pillow’dan itibaren halüsinojenlerden (White Rabbit), özgür aşktan ve toplumsal sorumluluktan bahseden şiirsel şarkı sözleriyle kendini hippi hareketinin sözcüsü ilan edecekti. Golden Gate Park’taki ünlü Human-Be-In konserlerinde bir araya gelen Janis Joplin’le Big Brother and the Holding Company ve Jefferson Airplane bütün büyük olaylarda en önde hazır bulunacaktı. Los Angeles gruplardan geçilmiyordu ama hippi hareketi gibi birleştirici bir bağları yoktu. Herkes kendi yeteneğiyle ve kendisi için vardı. Bu ilk etapta bencilce sanılsa da aralarından Jim Morrison ve grubu The Doors ya da Frank Zappa gibi güçlü şahsiyetler çıktı. The Doors adını Aldous Huxley’in Doors of Perception (Algı Kapıları) adlı kitabından almıştı. Morrison şair ve bir kuşağın vicdanı olmak istiyordu. Amacına da ulaştı. The Doors’un müziği eskimeden günümüze gelen ender örneklerden birini oluşturacaktı (Riders on the Storm). Demek ki kişinin temelde ne isteyerek hedefine yaklaştığı önemliydi ve vicdan aranılan dayanaklar içerisinde en gereklisiydi.

“Psikedelizm”in resmi galası ise 66 yılının sonbaharına denk geldi. İngiltere’de ilk kez sahne alacak iki grup vardı: Pink Floyd ve Soft Machine. Kuş sesleri, saat tıkırtısı, fabrika gürültüleri, bozuk paralar ve kör edici ışık gösterileri… Pink Floyd’un dinleyicilere yaşattığı bilimkurgu bir kabusu aratmıyordu. Grubun The Dark Side of the Moon albümüyle psikedelik ya da space-rock üslubunu seçmesi için asit yolculuğu esnasında kaybolan Barrett’in gruptan ayrılması ve yerine David Gilmour’un gelmesi gerekti. Wish You Were Here kaydı sırasında stüdyoya tanınmaz halde giren Barrett, arkadaşlarını gözyaşlarına boğacaktı. Pink Floyd’tan ibret almış olacak ki Soft Machine farklı bir çizgi izledi. Değişim arzusu kendisini başka sesler, başka ritimler bulmaya yönelik bir arayışla ortaya koyuyordu. 66 sonunda Cream dünyaya geldi: Eric Clapton (gitar), Jack Bruce (Bas) ve Ginger Baker (davul). Grup yüksek volümlü rock-blues’uyla, hard-rock ve heavy metal’i doğuracak olan radikalleşmenin habercisiydi. Üçlünün tek bir ciddi rakibi vardı: Jimi Hendrix Experience. Tıpkı saksafonu öldüren Charlie Parker gibi, onun da gitarı “öldürdüğü” söylendi. Hendrix’in gitarı blues’un ruhuna sadık kalırken, yeni seslerle zenginleşti. Festivallere katılım artıyordu. Sullivan Bölgesindeki Woodstock kasabasını binlerce insanın doldurduğu o yıl ters giden şeyler de oldu: Rolling Stones’un Altamont’ta verdiği konser sırasında bir kişi Hell’s Angels tarafından bıçaklanacaktı. Aşk yazı bitmişti.

Sonuçta işin içinden hiçbir zarara uğramadan sıyrılanlar “Zoo” ya da “Total Issue” gibi caz çocukları oldu. 60’ların sonunda hard-rock’ın gelişiyle “more, more, more” desibeli daha da arttı.

Iggy Pop olarak anılan James Osterberg, Amerika’yı uyandırarak gettoların yandığını ve gençlerin geleceğinin olmadığını hatırlattı. Sanki biraz geç olmuştu. Tüm yapabildiği rockabilly ve blues’dan devralınan yöntemlerin volümünü artırmaktı. Volümü artırmak yetmiyordu. Led Zeppelin, gitarist Jimmy Page’in liderliğinde blues’u daha da sertleştirecekti. İçinden geçilemez bir duvar gibi ve kırılmaz olmak istiyorlardı. “Heavy Metal” terimi, bu radikal yaklaşımı tanımlamak için ortaya atıldı. Böylelikle Allmann Brothers Band gibi büyük paralar getiren gruplar filizlenecekti. Gürültülü bir müziğe gizlenmiş haklı sözler çoğu zaman duyulmuyordu. Hem sert olanı kırmak daha kolaydı. Dinlenmek için sakin konuşmalıydı. Amerika köklerini arıyordu. West coast akımıyla simbiyoz içinde olan sözlü şarkılar yeniden geniş bir dinleyici kitlesi buluyordu. Bazı şarkıcılar bu müzik evrenine aitti: Leonard Cohen, Tim Buckley, Paul Simon ya da Tom Waits farklılıkları, tonaliteleri ne olursa olsun dinleyici tarafından ailenin üyeleri olarak görülüyorlardı. İngiltere’de de köklerini Kelt geleneklerinde arayan bir akım gelişmişti. Rock, kendisiyle dalga geçebilmesi, sürpriz etkisi, kışkırtma gibi kanıtlanmış nitelikleri sayesinde yeniden kendine geliyordu. Tabii bir süreliğine. Alice Cooper ve David Bowie gibi sanatçıların sahne makyajını keşfederek rock’ı teatralleştirmeleri bu zamana rastladı. Hem zaten teatral mizansen moda değil miydi?

70’li yılların ortalarında dev yapımlar karşısında küçük gruplar için yer bulmak, bağımsız plak şirketleri (indies) haricinde zorlaşmıştı. İngiliz punk’ı “No Future” sloganıyla kendisine hiçbir perspektif sunmayan bir topluma hayır diyordu. “Punk” terimi çok önce savaştan sersemlemiş gençleri anlatmak için kullanıldıysa da Frank Zappa bu terimi şaşkın hippiler için kullandı. Long Island’ın garage-band’leri saldırgan bir rock üretiyorlardı. Velvet Underground kabul gören iki referanstan birini oluştururken diğer referans gariptir ki Fransız şiiriydi. Patti Smith Rimbaud’dan şiirler okuyor, Tom Miller kendini Verlaine diye çağırtıyordu. Bu neoromantik sanatçılar liste başarısına sırtlarını çevirerek kendilerini nihilist bir tavrın içine hapsettiler. Punk nihilizmiyle bocalayan kitleye, Bob Marley’in Jamaika reggae’sinden etkilenen The Police ya da Güney’in gerginlikten uzak Rock’ına yakın Dire Straits, sofistike müzikler sunacaktı. Geçici kavramların geçiciliği fark edildiğinde, nihilizm kaçınılmaz olarak gelmiş, bir süre sofistike müziklerle kendini şık hissettikten sonra tamamen umursamaz bir hal almıştı. Sürekli ileri saran bir plak gibi dakikalar art arda yuvarlanıyordu. Ya durdurabilseydi şairler? Şairler sarkacı işaret ediyordu.

Rock’ın sürekli geniş kitleleri kazanma eğiliminin sonu stadyum konserlerine kadar vardı. MTV gibi klipler yayınlayan özel kanallar yaygınlaştıktan sonra görsellik daha da önem kazanacak, böylece Duran Duran gibi gruplar popülerliği yakalayacaktı. İrlandalı grup U2 ise rock’n’roll’a tutku, idealizm gibi ulusal değerler ile yeni bir ruh kattı. Dolayısıyla rock, yeni teknolojilerin büyüsüne kapılmasına rağmen canlılığını koruyordu. Zaman zaman megalomanisiyle savaşsa da kaynaklarından yeni güçler devşirerek, canavarın tam kalbine bırakıyordu tohumlarını. Tohumlar rüzgârın işaretiyle dört bir yana yayılıyordu. Rock müzik yolculuğunda en derine kök salanlar, dünyaya en çok sırtını dönenlerdi belki de. Müziği hayatıyla ahenk içinde olanlar. Huzurla uyusunlar. Çünkü “Rock’n Roll goes on.”

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *