Senlik, Benlik ve Birlik

“Mes çarıktır çarık mestir

Yürürlerse aynı sestir

 Veysel söyler bir nefestir

Gah içerde, gah dışarda”

 Âşık Veysel, Çarık-Mes Konuşması

Toprak, yaratılışın en yalın, en bereketli hali. Emeğin her daim karşılığını veren âlicenap bir el. İnsanın bir başına kaldığı o anda onu sarmalayan yüce bir gönül. Bu vasfına rağmen mütevazı. Ayaklar altında ezilirken insana hep ile hiç’in bir olduğunu gösteren bir işaret. Âdemin özü. İblisin kibrinin nişanı.

Âşık Veysel Şatıroğlu, komşulara “azap” durarak geçimini sağlayan, ırgat Ali Ağa’nın oğlu olarak 1894 senesinde dünyaya açar gözlerini. Annesi Gülizar güzlekte bir başına doğurur Veysel’i. Gülizar, göbek bağını eliyle keser yavrusunun ve yüzüne bakar bakmaz âdeta alın yazısını okur oğlunun. Tasalanır. Kendisinden evvel toprak ananın kokusunu aldırır oğluna. Veysel’in dünyada, anasında, babasında, evvelde ve ahirde aldığı ilk ve en baskın koku bu toprak kokusu olur hep. Bu koku ömrü boyunca ona ölümün ve yaşamın iç içeliğini anlatır. Babası, vefat eden evlatlarının ardından ziyaret ettiği Veysel Karani Hazretlerinin türbesinde, doğacak çocuğunun ömrü ve sıhhati için Allah’a niyazda bulunur. Ve oğlunun adını bu ziyaretin akabinde Veysel koyar Ali Ağa. Veysel, adının manevi ağırlığıyla akranlarından erken olgunlaşır. Yedi yaşına kadar babasının, anasının dualarıyla çiçek hastalığından korunan âşık, bu melun hastalık karşısında sağ gözünü kaybeder. Sol gözüne ise perde iner. Tam da Akdağ madeninde Veysel’in gözünü iyi edecek bir hekim bulmuşken, -Rıdvan Çongur’a âşığın anlattığı üzere- ahırda süt sağan anasını izleyen Veysel’in sol gözüne Ali Ağa’nın elindeki övendirenin ucu istemeden batar. Âşık, sol gözünü de kaybetmiştir artık. Puslu da olsa dünyaya dair bir görüntü retinasına düşmeyecektir. Bu hikâyeyi daha sonra “Saman dökmek için yere eğildiğimde öküzün boynuzu gözüme saplandı ve gözümü kaybettim” rivayetiyle örtmek ister. Âşık, “Genç yaşımda felek vurdu başıma / Aldırdı elimden iki gözümü / Yeni değmiş idim yedi yaşıma / kayıb ettim baharımı yazımı” mısralarında dile getirdiği gibi bu hazin olayın sebebini babasına değil feleğe bağlayarak teselli olur. Köy imamı Molla Kahya’dan elifbe ve namaz surelerini öğrenir. On dört, on beş yaşlarında eğleşmek için eline aldığı telli saz aslında babasının oğlu için endişelenmesinin neticesidir. Babasının vefatıyla doğacak geçim sıkıntısıyla baş etmek için Molla Hüseyin’den saz dersleri alır. Daha sonra asıl saz hocası olarak andığı Camşıhlı Ali Ağa, saz öğretmekle birlikte bildiği şarkıları da ezberletir âşığa.

Yirmi beş yaşına geldiğinde ailesi Veysel’i, akrabaları Esma Hanımla evlendirir. Artık Ali Ağanın da Gülizar Hanımın da içi ferahtır. Allah onlara oğullarının gözü olacak bir gelin ihsan etmiştir. Esma ile Veysel’in sekiz yıl süren evliliklerinin meyvesi bir kız, bir erkek çocuk olur. Lakin mutlu günler pek fazla sürmez. Âşık, önce oğlunu, daha sonra ise hizmetkârları Hüseyin’e kaçan karısının ardında bıraktığı kızını iki yıl kollarında baktıktan sonra toprağa emanet eder. Esma’ya duyduğu öfkeyle katmerlenen hüznü, “Veysel der ismini koymam dilimden / Ayrı düştüm vatanımdan, ilimden / Kuş olsan da kurtulmazdın elimden / Eğer görsem idi göz ile seni” mısralarıyla âşığın gönlünden dışarı taşar.

Veysel, kaybettiklerinin ardından içinde açılan derin boşluğun dolması ümidiyle Yalıncak Baba Tekkesi’ne sığınır. Burada Yalıncak Baba’nın soyundan gelen, tekkenin temizlik işleriyle ilgilenen Gülizar’la tanışır. Tekkede kaldıkları gece, Gülizar yazgısında Veysel’in olduğunu, rüyasında Yalıncak Baba’nın “Senin kısmetin o Veysel’dir. Onun ocağının külünü artık sen dökeceksin! Bunu sabahleyin onun kulağına fısılda” demesiyle öğrenir. O gecenin sabahında Gülizar, Veysel’in kulağına bu bilgiyi müjdeler. Esma’nın açtığı boşluk, bu güzel müjdenin neticesi, Gülizar’dan olma 6 çocuk ve 18 torunla dolar. Âşığı, Esma’dan sonra üzen bir diğer olay ise I. Dünya Savaşı'nın başladığı yıllarda gözlerine inen perde nedeniyle askere gidememesidir.

Veysel, 1931 yılında Sivas Maarif Müdürü Ahmet Kutsi Tecer’in önderliğinde yapılan 1. Sivas Halk Şairleri Bayramına katılır. Ahmet Kutsi Tecer şairin yeteneğini bu bayram vesilesi ile keşfeder. Yine aynı yıllarda Yedigün mecmuasının tavsiyesi ile radyoda türkülerini canlı okur. “Türkiye’de sazla plağa ilk türküyü okuyan” kendi ifadesiyle odur. “Mecnûnum Leylamı gördüm” birçok evde radyo vesilesi ile yankılanır.

Âşığın halk arasında yayılan ünü onun hayatını beyaz perdeye taşır. Metin Erksan’ın yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yazdığı Karanlık Dünyam Veysel’in apaydınlık dünyasını bizlere sunar. Adapazarı Arifiye, Hasanoğlan, Eskişehir Çifteler, Kastamonu Göl, Sivas Yıldızeli Pamukpınar, Samsun Ladik Akpınar Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yaparken hep bu ışığı yansıtır.

Zor Olanı Seçen Veysel

Veysel, toprakla sırlanmış bir aynadır. Bu yüzden hep birliği gösterir. Geçmişin bereketi, huzuru onun sazından bizim lisanımızla taşar. Memet Aslan Azerbaycanlı “… Veysel’in dili ana sütüyle yoğrulmuş, vatan ateşiyle, suyuyla, toprağı ile mayalanmış bir dildir,” derken âşığın sesinin gönülden, bu coğrafyanın içinden geldiğini vurgular. Onun seslenişi sıradan bir sesleniş değildir. Onun sedası, bütünleyici, kuşatıcı, eşitleyici, onarıcı, hakikat aşılayıcı bir sedadır. Ötekileştirme politikalarının karşısında şiirleriyle durur Veysel. “Şu âlemi yaratan bir /  Odur külli şeye kadir / Alevi sünnilik nedir / Menfaattir varvarası / Yezit nedir, ne kızılbaş / Değil miyiz hep bir kardaş / Bizi yakar bizim ateş / Söndürmektir tek çaresi” (Senlik Benlik Nedir Bırak), “ Mevlana Mevla’nın kulu / Doğru Hakk’a gider yolu / Deryası rahmet dolu / Kabul et Allah aşkına” (Mevlana’yı Ziyaret), “Bakmaz mısın insanların işine / kötülükler doğar peşi peşine / mezhep kavgasına din döğüşüne / sanki varıp sığmamışlar cennete” (Durum) dizeleri Alevi-Sünni gönüller için yazılmış birer reçete hükmündedir.

Parçalanmış bir tabloyu yeniden bütün kılmanın yolunu sazında bulmuştur o. Yavuz Bülent Bakiler’in, Veysel için zikrettiği “‘illallah’ dedirtmez. ‘Ali! Hasan! Hüseyin! Oniki imam! Kerbela! Yezid! Kâfir! Münkir! İbni Mülcem! Şah! Vah! Eyvah! Aman ha! Vur ha! Kes ha! Kır ha! Öldür ha’ gibi çığlıklarla şiirini mezbaha meydanına çevirmez. Veysel, kucaklayan, kaynaştıran, seven, sevdiren bir şairimizdir. Tekmeleyen, parçalayan, bölen nefret eden, nefret ettiren şairlerden değildir,” sözleri, âşığın sazının eda ettiği hassas görevin şahidi mahiyetindedir. Veysel, bu coğrafyanın âşıklarının, ozanlarının, hikmet sahiplerinin sık sık dile getirdiği “hoşgörü” kavramını çağımızda sazıyla, sözüyle günceller: “Beni hor görme kardeşim / Sen altınsın ben tunç muyum / Aynı vardan var olmuşuz / Sen gümüşsün ben saçmıyım” (Kardeşim), “Nesnede mevcut her cesedde can / Ânın için dedik biz ona canan / Evvel âhir odur onundur ferman / Sen ne var ben ne var bir tane Gaffar” (Göz Gezdirdim Dört Köşeyi Aradım) dizeleri âdeta “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” (O'ndan geldik ve yine O'na döneceğiz) ayet-i kerimesini tevil eder. Bu teville, aynı yardan var olmanın, aynı yare meftun olmanın, aynı yarda kaybolmanın eşitleyici ve bütünleştirici gücü âşığın birçok şiirinde olduğu gibi yeniden karşımıza çıkar. Birbirimize madde, düşünce ve inançla değer biçmenin anlamsızlığını tekrar etmekten hayatı boyunca vazgeçmez. Sivas’ta Yavuz Bülent Bakiler, İğneci Ali’nin evinde Veysel’i bir yer sofrasında bulduğunda yemekte bulunanlardan biri Bakiler Hoca ve arkadaşlarının Sünni olduğunu vurgulayarak dikkat etmesi noktasında âşığı uyarır. Bu uyarıya mukabil Veysel: “Yahu ne demek bunlar bizden değil sözü; yahu ne demek Alevilik, ne demek Sünnilik? Hâlâ mı biz siz kavgasındayız? Bu gelenler Türk mü Türk! Müslüman mı Müslüman! İnsan mı insan! Bizden değil sizden değil, ayrı var mı? Allah aşkına bırakın bu kafayı! Ben hoşlanmıyorum bu ikilikten! Şuraya ağzımın tadıyla iki lokma yemeye geldim; senlik benlik kavgasına değil! Adam olun; adam! Herkesle iyi geçinin!” der. Âşığın verdiği mesaj ayrılık gayrılık yaratmak isteyen tüm düşünceleri yerle bir ederek evrensel bir doğruyu niteler.

Asıl olan onun nezdinde selamdır, muhabbettir, barıştır, anlayıştır, huzurdur. Asıl olan gönüle, asıl âşığın sevgisini, hürmetini doldurarak kötücül duyguları gönülden atmaktır. Bu da ancak onun gibi: “Saklarım gözümde güzelliğini / Her neye bakarsam sen varsın orda / Kalbimde gizlerim muhabbetini / Koymam yabancıyı sen varsın orda” (Saklarım Gözümde Güzelliğini) diyebilmekle mümkündür.

Saz, Sır ve Öz

Veysel’in bebe gibi kollarında yaylattığı sazının teli Ahmet Kutsi Tecer’in ifadesiyle “bize göre bağlanmıştır.” Sevgimiz, hüznümüz, kaygımız, umudumuz, varımız ve yoğumuz onun türküleriyle rüzgâra karışmıştır. Fikret Kızılok “Sesinde tüm Anadolu’nun fırtınası eser,” derken âşığa dair kıymetli bir tespitte bulunur. Bu coğrafyanın tercümanı olmak ancak duygudaş olmakla, göğsünü muhabbetle doldurmakla, bu coğrafyanın suyunun, toprağının, değerlerinin, geleneğinin kıymetini bilmekle mümkündür.

Veysel’in perdelenmiş gözleri, gören gözlerin sıradan, sınırlı bakışlarının aksine bu toprağın özünü, insanın özünü görür. “Cismani gözden mahrum olan Veysel, dünyaya onsuz bakmaya, manevi gözle, hikmet gözüyle bakmaya mecbur idi. Veysel, baktı ve gördü,” sözleriyle Bahtiyar Vahabzede, Âşığın gönülle gören gözlerini sürmeler. Sabahattin Eyüboğlu bu minvalde ondan alınacak dersleri “Sanatına tertemiz bir gönül ve bir ömür vermesi içinde ve dışında olup biteni açık gözlerden daha iyi bilmesi, Sivrialan Köyünden dünyaya açılması, halktan, Hakk’tan iyiden ve güzelden yana, işinin ehli ve sözünün eri olması, insanlıkla şairliği ayırmaması” olarak sayar. İnsanı, yaratıcıyı, yaratılanı gönülden seven, hepte hiç’i, hiçte hep’i, azda çoğu, çokta azı bulan, her husumeti sevgiyle unutturan, kalpten ve zihinden bencilliği, intikamı atan bir sanatkar ancak bu vasıfları taşıyabilir. “Kin, garez, kötülük gibi kıskançlık da nedir bilmez Veysel. Gözleri karanlık bir dünyaya bakar amma içi apaydınlıktır,” diyen Ümit Yaşar Oğuzcan, âşığın bir kandil gibi karanlık dünyalarımızı aydınlatan içinden, ruhundan bahseder.

Onun derdi hiçbir zaman şöhrete ya da paraya kavuşmak olmamıştır. Züht ile yaşamıştır. “Âşık Veysel; görüşüyle, deyişiyle, yere göğe bakışı ile, insan ve toplum anlayışı ile özgündür, öykünmeci değildir. Çileli yaşantısında sazını ve sözünü geçime araç, üne merdiven yapmamıştır. Bakar ve okur gözleri yok; ama gören, hem de iğne deliğinden devenin nasıl geçtiğini gören gözleri var,” sözleriyle Suat Taşer, onun mütevazı halini ve özgünlüğünü teyit eder.

Toprak ve Âdem

Nankörlük bilmeyen, emeğin hep karşılığını veren, insanlığın durması gerektiği yeri Âdem’in yaratılışıyla gösteren, öldüğünde âdemi tüm sırlarıyla, kusurlarıyla sarmalayan toprak onun sadık yâridir. Vefakardır toprak, kıymet bilir ve verir. Kardeşlerini, çocuklarını, en yakınlarını göğsüne basan toprak tüm zenginliğine rağmen göğe muhtaçtır. Velhasıl, toprak kuldur, âdemdir, Veysel’dir, anadır, yardır, dosttur, oğuldur, kızdır.

Ağustos 1971 tarihinde Nevşehir Hacı Bektaş ilçesinde Hacı Bektaş Turizm Derneğinin davetiyle çağrılan Veysel’in son günlerini oğlu Ahmet Şatıroğlu “… İlk gün sahneye çıktı. Salon tıklım tıklım dolu idi. Halk ‘Toprak’ şiirini istedi. Babam da ‘Sayın seyirciler, zaten bir avuç toprağım var. O da üstümü örtecek, size neyimi vereyim’ dedi. Ve Toprak’ı okumaya başladı; fakat bitiremedi. Sahneden ayrılmak zorunda kaldı. Ertesi sabah hastalandı, bu onun son konseri oldu,” ifadeleriyle anlatır.

Toprakla bilir insanı, toprakla birler insanı. Yaratılan olmak, aynı toprağa, aynı göğe bakıyor olmak, birlikte olmak için yeter sebeptir. Din, mezhep, ırk taassubu onun içinde asla yer bulamamıştır. İnsan neye sahip olursa olsun varacağı nokta birdir çünkü. Âşığın en büyük temennisi bu noktadan anılmaktadır. “Can bedenden ayrılacak / Tütmez baca yanmaz ocak / Selam olsun kucak kucak / Dostlar beni hatırlasın” diyen Veysel, bu dileğiyle her daim bu toprağın sesi olacaktır.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *