“BİLGE BİR LİDER ALİYA İZZETBEGOVİÇ”

İLK MAHKUMİYET

Eski Yugoslavya zamanında, Erkek Lisesi’nde bir öğrencinin mezun olduktan sonra orduya katılması adettendi. Aliya bu liseyi bitirdikten sonra başvuruda bulunmayarak askerlik yapmaktan kaçındı. Doğum yeri olan Posavina bölgesinde bulunan Gradacac’a gitti. Burası Müslümanlar için diğer yerlere nazaran daha tehlikesiz bir yerdi. Çünkü Posavina, Çetniklerle Mladi Muslimani’nin kontrolü altındaydı. İki taraf da silahlıydı ama aralarında bir tür kontrollü ateşkes vardı. Bu bölgede İkinci Dünya Savaşı boyunca herhangi bir suç işlenmediği gibi, Sırpların ya da Müslümanların sürülmesi gibi bir durum da yaşanmadı. Buna rağmen Bosna’nın kuzeyi diyebileceğimiz yerlerde vahşetler işleniyordu. Ancak Brçko’da, Şamac’ta, Gradacac ve Modrica’da Sırplar tarafından tek bir Müslüman dahi öldürülmüş değildi.

Hatıralarından öğrendiğimize göre Aliya İzzetbegoviç, Gradacac’ta ölümden dönmüştür. Dede Aliya’nın Şamac’taki belediye başkanlığı sırasında, kendi bölgesindeki Sırpları Avusruryalı askerlere teslim etmediğini daha önce anlatmıştık. Dede Aliya’nın bu davranışı işte yıllar sonra torun Aliya’nın ölümden kurtuluşuna sebep olur. 1944 yılında Hırvat milliyetçisi bir çetenin Şamac’ı ele geçirmesinden sonra Aliya’nın kuzenleri Gradacac’a sığınmışlardı. Kendisi de liseyi bitirdikten sonra Saraybosna’dan onların yanına gelmişti. Geliş sebebi, Ustaşaların hayalî Büyük Hırvatistan Ordusu’na katılmamak. Bu arada Sırp milliyetçisi olan Çetnikler, Gradacac yakınlarında Aliya’yı tutukladılar. Olmadık işkenceye maruz kaldı. Hayatı tehlikedeydi ve neredeyse boğazı kesilip öldürülecekti. Bu sırada karargâha dışarıdan bir grup geldi. Aliya bu grubun liderine başından geçenleri anlattı, babasının Bosanski Şamac’tan Saraybosna’ya taşındığını, Ustaşalara hizmet etmemek için Gradacac’a geldiğini söyledi. Çetniklerin başı olan Albay Keseroviç daha sonra, tutuklu olan Aliya’nın dedesinin 1914 yılında, 40 Sırbı işgalci Avusturya askerlerine teslim etmeyerek hayatlarını kurtardığını, onun bu iyiliğine karşı torununun affedilmesi gerektiğini ifade etti. İçlerinden bir kısım gözü dönmüşlerin öldürmek istemesine rağmen, albayın ısrarıyla bundan vazgeçtiler. İşte bu tutuklanma esnasında Aliya, Dedosunun sayesinde ölümden dönmüş oldu.

Genç Aliya liseyi bitirdikten sonra askere gitmemek için bu şekilde bir yıl boyunca Gradacac ve Modrica’da gizlenerek geçirdi. Zaman zaman gizlice Saraybosna’ya gidip ailesi ile görüştüğü oluyordu. 1945 yılında Josef Broz Tito’nun ordusu olan Partizanlar iktidara geldikten sonra Aliya daha fazla kaçamadı, orduya katılmak zorunda kaldı. İlkin tifo hastalığına yakalandığı için almamışlar, ısrarla takip ederek iyileştikten sonra ister istemez askere götürmüşlerdi. Ordudaki görev süresini tamamladıktan sonra 1 Mart 1946 tarihinde askeri mahkemede yargılanarak tutuklandı. Suçu: Mladi Muslimani’ye (Genç Müslümanlar Teşkilatı) üye olmak ve Sovyet karşıtı propaganda yapmak. Ve hem Ustaşalara hem de Partizanlara karşı bir tutum içinde olmak.

Tito, Yugoslavya’nın geleceğinde Müslümanların söz sahibi olacağını ve bu yüzden dinamik bir yapıda olduğunu görüyor, bunun bir an önce önüne geçmek istiyordu. Daha doğrusu çoğu şehirde ekseriyeti teşkil eden Müslüman Boşnak nüfusun varlığından korkuyordu. Müslümanları yeni kurduğu rejimin potasında eritmeyi düşünen Tito, Mladi Muslimani’nin önde gelen tüm yöneticilerini tutuklayarak ağır cezalara mahkûm etti.

Aliya 21 yaşında girdiği hapishanede 1946-49 yılları arasında üç yıl yattı. Yargılandığı yer, bugün Mareşal Tito Kışlası denilen askerî hapishanedeydi ve birlikte yargılandığı insanların çoğunun cezası kendikinden kat kat fazlaydı. Çoğu hayatından umudunu kesmiş, kendileri için verilecek ölüm kararını bekliyordu. Aliya önce Zenica’ya gönderildi, daha sonra oradan Stolac Hapishanesi’ne nakledildi. Ardından ise hafif ceza mahkûmu olarak bir inşaat sahasına gönderildi. Tito’nun gizli servis üyelerinin tatillerini geçirmek üzere ileride gidecekleri Boraçko gölünün kenarında bir inşaat alanıydı burası. Daha sonra Saraybosna’da başka bir inşaat alanına gönderildi. Taş ve tuğla taşıyarak bir inşaat işçisi sıfatıyla girdiği hapishaneden, üçüncü yılın sonunda kalifiye bir inşaat ustası olarak çıkmıştı. Öyle ki işsiz güçsüz  kalsa, sırf bu işi yaparak evini geçindirebilirdi.

Aliya İzzetbegoviç, Mareşal Tito Kışlası’nda yargılanırken, yakından tanıdığı bir arkadaşının kendisine mahzun bir şekilde acıyarak baktığını hiç unutamaz. Kaderin tecellisine hayret eder sadece. Eğer 1946 yılında tutuklanmamış olsaydı, kesin öldürülmüştü. Mladi Muslimani teşkilatında kendi yerini alan Halid Kajtaz ölüme mahkûm edilmiş ve kendisinin hapisten çıktığı günlerde kurşuna dizilerek ortadan kaldırılmıştı. Aliya arkadaşı adına bu ölüme çok üzülmüştür ama, kendisi için kaderin bir iyiliği olarak görmüştür hep. Üç yıllık hapis hayatının son bölümünü tâ Macaristan sınırında çekmesi için göndermelerini de yine kaderin bir tebessümü olarak yorumlar. Geniş bir çiftlikte, yiyecek ve içeceklerin sebil olduğu bir ortamda aslında kendisine verilmiş ilahî bir lûtuftur bu. Savaş sonrası açlığın kol gezdiği bir dünyada beslenmesine dikkat ediyordu. 

Macaristan sınırında bazen hızar makinesiyle, çoğu zaman da el testeresiyle ağaç kesim işinde çalıştı Aliya. Bu işte de adamakıllı ustalık kazanmıştı. İleride Saraybosna Davası’nda aldığı cezadan dolayı bir ormanda çalıştırılacak ve orman işçisi olarak bu ustalığının semeresini görecekti. Yaşlanmış ağaçları birer metre uzunluğunda kesip yakacak olarak satışa sunulmak üzere ormanda istif ediyorlardı. Günlük kotasını tamamladıktan sonra, çalıştığı muhitte bol miktarda bulunan patates közlemesi ile karnını doyurması hiçbir zaman unutamadığı anılarından biri.

Hapisten çıktığında 24 yaşındaydı ve gayet sağlıklı görünüyordu. Onu yıllar sonra ilk defa bu halde gören ailesi gözyaşlarını tutamayarak sevince boğuldu. Aliya’nın ifadesiyle, “İnsanlar başka bir şeye niyet etmişlerdi fakat Allah tümüyle farklı bir şey ihsan etmişti,” kendisi için.

 

ÜNİVERSİTE YILLARI

Aliya İzzetbegoviç, 1946-49 yılları arasında üç yıl hapis yatıp çıktıktan sonra Ziraat Fakültesi’ne kayıt yaptırır. O zamanlar oldukça rağbet edilen bu fakülteye Fennî Ziraat Mektebi deniyordu.  

Bu arada hapishaneden çıktıktan sonra eylemlerine bıraktığı yerden devam eder. Kısa zamanda Mladi Muslimani’nin en faal yöneticilerinden biri olur. Buraya teşkilatın önde gelenlerinden biri olan Hasan Biber vasıtası ile girmişti başlarda. Hapiste de, sonraki yıllarda da onun desteğini hep yanında bulur. Teşkilatın yayın organı olan Mücahit dergisine yazılar yazmasını yine o sağlar. Aliya, Hasan Biber’le hapisten çıktıktan sonra ancak bir ay kadar birlikte çalışabildi. Daha sonra tutuklanarak hapse mahkûm olan teşkilatın bu yöneticisi ağır baskılara maruz kalır. Bu arada Aliya İzzetbegoviç’in Mladi Muslimani ile yeniden bağlantı kurduğunu itiraf etmesi için Hasan Biber olmadık işkencelere zorlanır. O da arkadaşının başına ne geleceğini bildiği için bu konuda ser verip sır vermez. Kendi hayatına da mal olsa, bir dava arkadaşının hayatını tehlikeye atmaz. Hatıralarında bu konuyu şöyle dile getirir Aliya: “Eğer bunu yapmış olsaydı, yeniden ve bu sefer daha uzun süreyle ağır iş cezasına çarptırılacaktım. Ancak o sağlam durdu ve onlara bu konuda hiçbir şey bilmediğini söyledi. Diğerleri de bir şey bilmediklerini söylediler ki, onların durumunda bu doğruydu. Yani benim üyeliğimden yeni üyelerin haberi yoktu. Hasan Biber Haziran 1949’da yargılandı, ölüme mahkûm edildi ve Ekimde kurşuna dizilerek öldürüldü.”

Böylece Aliya, Hasan Biber’in sayesinde hayatta kalmanın yollarını buldu ve buruk da olsa özgürlüğün tadını çıkarabildi. Henüz 27 yaşında öldürülen Biber dik durmasaydı ve arkadaşı ile ilgili bildiklerini komünist yönetime söyleseydi, 2003 yılına kadar yaşayacak olan ve Bosna’da bir destan yazacak Aliya İzzetbegoviç’i bugün biz hiç tanıyamayacaktık. O da 20. yüzyıl Bosna’sının faşist ve komünist en karanlık bir döneminde yaşamış emsali yüzleri ve binleri bulan meçhul bir kahraman olarak kalacaktı.

Hasan Biber’le birlikte idama mahkûm edilen en genç Mladi Muslimani üyesi, Aliya’nın Nusret isminde bir arkadaşıydı. Nusret henüz 20 yaşını doldurmamıştı ve ailesi yaşı küçük olduğu için yönetimden af talebinde bulunmuştu. Bu bile tiranların taşlaşmış kalplerini yumuşatmaya yetmedi. 

Ülke genelinde estirilen komünizm fırtınası Müslüman aksiyonculara göz açtırmaz. 1949-51 yılları arasında Mladi Muslimani tamamen dağıtılır ve bütün önde gelenleri hapse gönderilir. Geri kalanlar ya kaçar, ya da kendilerini gizler. Aliya’nın ifadesiyle, “Geride, yalnızca düşünceyi birey olarak kendi içlerinde besleyip büyütmeye devam eden üyeler kalır.” Bu yıllarda Aliya bir taraftan üniversitede okurken, bir taraftan da ölçülü ve dikkatli bir şekilde teşkilatın dışarıda kalan üyelerini takip etmeye çalışır. Oradaki dava adamlarıyla göze batmayacak şekilde gizli gizli görüşmenin yollarını bulur.        

Aslında onun niyeti Ziraat Fakültesi’nde değil Hukuk Fakültesi’nde okumaktı. Kaderin bir tecellisi olarak kendini ziraat sıralarında buldu. “Bu benim gençlik ihtirasım, okul günlerimden beri hayalimdi” der hukuk eğitim için. Zindan hayatında da bunu kafasına adamakıllı koymuştu. Ancak bu hayalini ailesine bir türlü kabul ettiremedi. Kendisi de bir hukukçu olan eniştesi Aliya’yı bu düşüncesinden vazgeçirdi. Babası da eniştesi ile aynı görüşteydi. Komünistlerin asla affetmeyeceği ve unutamayacağı şeyin, eski bir mahkûmun hukuk eğitimi alması olduğunu söyledi oğluna. Hele bu mahkûm bir Müslümansa, bu alanda ilerlemesinin ve kariyer yapmasının mümkün olmadığını da sözlerine ilave etti. Ziraat’e gidiş öyküsünün altında işte ailesinin bu “telkin”i yatar.   

1952 yılına kadar üç yıl fennî ziraat tahsil etti. Burada okumak çok da içine sinmedi. Başlarda ister istemez sevdiği halde, ilk bir iki yıldan sonra bu meslekten adamakıllı soğudu. Ancak hayatının ileri safhalarında burada geçirdiği üç yılı kayıp bir zaman olarak görmedi. Hatta matematik, jeodezi ve toprak ıslahı derslerinin yanında, organik, inorganik, analitik ve ziraî kimya dersleri ilgiyle takip ettiği derslerdi ve bu derslerin sınavlarında başarılı da oldu.   

1954 eğitim ve öğretim döneminde Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırdı. Kitaplarında önemli bulduğu sayfaların altını çizer, hocalarıyla hukuk metinleri üzerinde tartışmalar yapardı. Teoride öğrendiği bilgilerin pratik hayatta bir karşılığının olmadığını görünce yüksek sesle düşünmeye başlardı. Ve böylece gençlik yıllarından beri içinde büyüttüğü bir arzusunu da yerine getirmiş oldu. 1956 Kasım’ında Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

 

İŞ HAYATI

Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar başka bir işte çalıştı. Karadağ’da büyük bir baraj inşaatında yöneticilik yaptı. 1953 yılından 1960’a kadar tam yedi yıl Niskogradnja-Put şirketi için Karadağ’da, bin kadar işçinin çalıştığı Perucica hidroelektrik fabrikasında şantiye şefi olarak görev yaptı. Tito rejiminin insanları sabah 4’ten akşam 10’a kadar köle gibi çalıştırdığını söyler. Bu yüzden çalışanların çoğu hayatın tekdüze dönen dişlileri arasında kendini içkiye ve kumara kaptırırdı.

Karadağ’da sel yatağında kurulu çalıştığı şantiyede her zaman sel tehlikesi olurdu. Bu yüzden sürekli inşaat alanında bulunmak zorundaydı. Daha doğrusu şef olduğu için meydana gelecek bir felaketten kendini sorumlu addederdi.  Kısa süreli buradan ayrılsa bile gözü arkada kalırdı. 24 saat çalıştığı zamanlar olurdu. İş olmayıp günlerce işsiz güçsüz yattıkları zamanlar da olmuştur.

Buradaki çalışması onun için büyük bir deneyim oldu ve insanları idare etme sanatını ilkin orada öğrendi. Kolay değil, bin işçinin işi gücüyle ilgilenmek ve onların sorunlarına bir çözüm yolu bulmak. Aynı zamanda şirketin işleyişine de adamakıllı vakıf oldu.

Karadağ’daki bu firmada ilk yıl güç şartlar altında çalışırken barakalarda yatıp kalkan Aliya, daha sonra doğru düzgün bir ev yapıp oraya yerleşti. İlk yıl dört bin metre koca bir dağı kazıp tünel açışlarını ve kazı işleri bittikten sonra tam karşıda yalçın bir dağın yamacına inşa edilmiş manastırı unutamıyor. O günlerde günde 24 saat çalışırken bir de her yerden karşılarına çıkan yılan çayanlar gözlerinin önüne geliyor. Aliya bir de Karadağ köylülerinin kendisine karşı davranışını ve sıcak kanlılığını unutamıyor. Yerli halkla iç içe olduğu için onlarla sık sık sohbet etme imkânı bulurdu. O köylülerde Türklerin buralarda kaldığı zamanların havası vardı. Köylüler biraz da kendisini Türklere benzettiği için sahip çıkıyorlar ve seviyorlardı. Bir Türkmüş gibi onda “Türk’e benzer” özellikler buluyorlardı. Halida Hanım’a köylüler “bula” diye hitap ediyordu.   

1963 yılında avukatlık imtihanını verdikten bir yıl sonra avukatlığa dönerek birtakım büyük firmalara hukuk danışmanlığı yaptı. “Put” isimli bir inşaat firmasında çalıştı. Bu arada hukuk sınavlarına girerek mahkemedeki stajyerliğini tamamladı. 1981 yılında emekli oldu.   

AİLE REİSİ

Aliya İzzetbegoviç aynı yastığa baş koyduğu Halida Hanım’la daha lise sıralarında 18 yaşında tanışır ve kendi ifadesiyle birbirlerine “kelimenin tam anlamıyla âşık” olurlar. Hatta “uğruna ölünecek kadar büyük bir aşktı” onlarınki.

Çevresindekilerin tanıklığına göre Aliya İzzetbegoviç, ilk gençlik yıllarından beri yakışıklı ve formunda bir insan olarak tanınır. İlkokula başladığı sıralarda “çocuk güzeli” diye tesmiye edildiği olmuştur. Onun bu cezbedici tarafı, lise ve üniversite yıllarında kız arkadaşlarının hep dikkatini çeker. Ancak o gönlünü kaptırdığı Halida’sından başka güzel tanımaz, ondan başkasına yüz vermezdi.

Aliya-Halida ikilisinin ilk görüşmesi 1943 yılına rastlar ve o tarihten sonra sık sık görüşerek birbirlerini tanımaya çalışırlar. Aliya’nın hapse girdiği 1946 yılından sonra haberleşmelerini hapishanede de sürdürürler. Bu haberleşme o kadar içten ve samimidir ki hapisten çıkar çıkmaz 1949 yılında evlenmeleri kimse için sürpriz olmaz. 

Her zaman bir ufka bakan gök mavisi gözleri, rengini sanki o uçsuz bucaksız gökyüzünden alırdı. Gençliğinde bile uzun saçlar arasındaki o mavilik Aliya’yı havai ve serdengeçti bir tip olarak göstermez, yaşanacak çileli bir hayatın yansımasını alnının yüz hatlarına aksetmiş olarak bulurdunuz.

Aliya İzzetbegoviç gerek Stolac ve Zenica’da hapis yatarken ve gerekse Boraçko gölü kıyısındaki bir inşaat firmasında işçi olarak sayılı günlerini tamamladığı yıllarda Halida Hanım’la devamlı mektuplaşmışlardır. Bu mektupların içeriğindeki sıcaklık ve “gelecek inşa eden” samimiyet duygusu, “kader mahkûmunun” zindan hayatının dayanılmaz ağırlığını biraz olsun hafifletmeye çalışır. Lise yıllarındaki vicahi görüşmeleri, hapis hayatında gıyabiye dönüşür ve asıl birbirlerini tanımaları bu mektuplaşmaların sonucunda ortaya çıkar. Sevgi, aşk, çile, vuslat, hicran... bu mektuplaşmaların anahtar kavramları olarak görülür. “Uğruna ölünecek kadar büyük bir aşk” işte bu mektuplaşmaların sonucu ortaya çıkar. 

İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli yaşandığı topraklardır Balkanlar. Balkanlar’da da bilhassa Bosna-Hersek. Hava saldırısını haber veren sirenlerin her çalınışında Aliya ile Halida bir araya gelirdi. Ölürsek birlikte ölelim dercesine, sanki onların buluşması için bir zil sesiydi bu. Bu sirenlerin günde birkaç kez çaldığı olurdu. İtalya’daki üstlerinden havalanan İngiliz hava kuvvetlerine bağlı uçaklar, Adriyatik semalarından geçerek Macaristan’daki hedeflerini bombalamaya giderken Saraybosna üzerinden uçuyordu. Bazen bu uçakların ağır bombalarını Bosna semalarında boşalttığı da oluyordu. İşte böyle anlarda halk, korku ve endişe içinde bulabildiği en yakın sığınağa koşarken, Aliya ve Halida adlı iki âşık yaşadıklarını maceraya çevirerek bulundukları bir parktaki kanepede oturmaya devam ediyordu. Kocaman kentte bu sirenlerden rahatsızlık duymayan iki kişiydiler.   

 

BABO

Bizde olduğu gibi Boşnaklarda da toplumun sevdiği, yardımsever ve babacan insanlara “baba” denir. Kendi ifadeleriyle “babo.”

Aliya İzzetbegoviç 31 yaşını bitirdiğinde üç çocuk babasıdır artık. İlkin Leylâ (1949) dünyaya gelir. Ardından Sabina (1950) ve oğlu Bakir (1951) doğar.

Altı kız torunu olmakla övünür Aliya. “Altı torunum var” demez, “altı kız torunum var” der. Torunlarından iki tanesi tekrar hapse girmeden önce doğdu. Diğer üçü ise hapishanedeyken dünyaya geldi. İlk torunu, Bakir’in kızı Yasmina, dava görülürken mahkeme kararı verilmeden birkaç gün önce doğdu. Foça’da cezasını çekerken de son iki torunu dünyaya geldi.

Şöyle bir anısı da var Aliya’nın: Beşinci torununu oğlan bekliyorlardı. Çocuğu olduktan sonra Bakir babasına şu haberi gönderdi: “Sevgili babacığım, gözün aydın, bir torunun daha oldu.” Ardından da şunları ilâve etmekten geri durmaz: “Hepsini nasıl gelin edeceğiz, bilmem.” Bakir İzzetbegoviç’e göre Babo, inançlı bir Müslümandır. Kendisini halkına ve inancına adamıştır. On yıla yakın hapiste yatmasına ve her an tutuklama endişesi taşımasına rağmen hiç ümidini yitirmedi ve sabır kalesine sığındı hep.

En büyük kızı Leyla matematik okur. Sabina’ysa dilbilimden mezun olur. Bakir mimar. En büyük torunu Selma gazetecilik mezunu.

Ailesinden kendisine bir şey kalmayan Aliya İzzetbegoviç, Karadağ’da arazide çalıştıktan sonra ancak 1958 yılında kendine bir daire alabildi.

Kızı Sabina Berberoviç’e göre Aliya iyi bir insan olduğu için aynı zamanda iyi babaydı. Ödevlerinde çocuklarına yardımcı olurdu. Bütün derslerinde olduğu gibi, bilhassa matematik, coğrafya ve tarih derslerinde en az o branşın öğretmenleri kadar derslerinde çocuklarına yardım ederdi. Ailede görev paylaşımına dikkat eder, verilen bir işin mutlaka yerine getirilmesini isterdi. Sorumluluk duygusu herkesten fazlaydı. Verilen sözde durulmasını ister, yerine getiremeyeceği sözü vermezdi.

Sabina Hanım, küçük yaşta babamın her şeyi bildiğinin zannediyordum, diyor ve ekliyor: “Babam gerçekten de her şeyi biliyormuş.”

Babasıyla birlikte Viyana, Atina, Paris gibi şehirleri gezdiğini söyleyen Sabina Berberoviç, İstanbul’u gezmeye doyamadıklarını ifade eder. Babam der, İstanbul’da bize göstermek istediği yerlerin hepsini gösteremedi ama Sultanahmet’te birkaç defa bulunduk. Sultanahmet’le Ayasofya arasında dolaşmayı çok severdi ve orada daha uzun süre bulunmak isterdi. Camilerden gelen ezan seslerini kendinden geçercesine dinlerdi.

Aliya çocuklarını düşünen, hapis hayatında onların içinde bulunduğu durumu merak eden müşfik bir babadır. Foça’da yattığı yıllarda kızı Sabina Hanım’a yazdığı bir mektupta, daha kış başlamadan sobayı odaya taşımalarını, çatılardan kar düştükten sonra çocukları avluya çıkarmamalarını söyler. Zira Bosna’nın kışı sert ve çetin geçer. Buna hazırlıklı olunmasını, soğuktan kendilerini korumaları gerektiğini müşfik bir baba edasıyla uyarma gereği duyar.

  

KIZI LEYLA’DAN ALİYA’YA MEKTUPLAR

9 Ağustos 1983. İki gece önce kısa bir rüya gördüm. Sen karanlıkta ayakta durup bir sıraya doğru eğiliyordun. Geri dönmüş olduğunu fark ettim. Yine de sorularıma cevap vermedin, çünkü geri döndüğüne inanamıyordun. Ellerimle yüzünü avuçladım ve yanaklarından öptüm. Hayatım boyunca, hatta çocukluğumda dahi sana böylesine derin ve güçlü bir sevgi duyup duymadığımı bilmiyorum. Hayatım, adeta bizim ötemizde bir kuvvet çekip götürüyormuşçasına geçip gidiyor. Yemek yapıyoruz, yiyoruz, çalışıyoruz, pikniğe gidiyoruz. Olması gereken de bu, en azından küçük çocuklar olunca. İnsan hikâyeler uydurmak, gülmek, muhayyilesini kullanmak ve bütün bunların yanısıra onların sayısız sorularına cevap vermek zorunda.

 14 Aralık 1983. Seni görmeyi ve sen ayrılmadan bir iki gün önce seninle sohbet etmeyi ne kadar çok istediğimi sana hiç yazmamıştım. Seninle paylaşacak, seni teselli edecek çok şeyim olduğunu, böylece o zaman sana azap çektiren sorunları unutmanı sağlayabileceğimi düşünmüştüm. Bu arzum hâlâ mevcut. Seninle ilgili o kadar sık rüya görüyorum ki adeta sen bize geliyorsun ama yine oraya geri dönmek zorunda kalıyorsun. Acelen olduğu için bana bakmayı reddediyorsun. Bana bir kez baksan, bu çok özlediğim konuşmayı telafiye yetecek.

19 Aralık 1984. Sevgili babacığım. Dün gece bir rüya gördüm ve bu beni tüm gün meşgul etti. Büyük bir saha ve bir ev var. Ben orada misafirim. Biri bana kâğıda sarılı biraz tohum veriyor, ekilmesi amacıyla. Hemen ekiyorum. Ertesi sabah uyanır uyanmaz, tepenin arkasında güneşin yükselişini ve bir gecede büyüyen uzun yeşil filizleri görebiliyorum. Adama “Yakında çiçek açacaklar” diyorum, o da bana “Eğer kar yağmazsa bu gece çiçek açarlar, bunlar kuzgunkılıcı” diye cevap veriyor.

6-10 Eylül 1985. En çok şimdiki zamanda yaşadığımı belki fark etmişsindir; çünkü geçmiş bende bir takım keyif bozucu hatıralar uyandırıyor, gelecek yani “yaşanmamış” zaman ise sanki yasak bir mıntıkaya giriyormuşum gibi bir algıya yol açıyor. Burada çok ilginç bir şey var. İnsan şimdiki zamanda, geçmiş veya gelecekteki bir anda olduğundan çok daha güçlüdür. Kişi ne kadar dayanabileceğinin ve uğraşabileceğinin adeta farkında değildir. Hiç kimsenin çocukluğuna geri gitmeyi ve hayatını yeni baştan yaşamayı istemediği şeklindeki kanaatimin sebebi budur. Hepimiz hayattan korkarız ve ruhumuzun en derin yerlerinde onu anlayıp kavramayı, onun sonunu görmeyi bekleyemeyiz, sanki orada bir yerde hakiki sevgili bir vatan bizi bekliyormuş gibi.  

                                                                                                                              Özgürlüğe Kaçışım’dan

  

KIZI SABİNA’DAN ALİYA’YA MEKTUPLAR

6 Şubat 1984. Seni ziyarete gelmek için Olimpiyatların bitmesini bekleyemem. Bu garip bir duygu, çünkü sanki bir mucize olacakmış ve sen bizimle arabaya binip dönecekmişsin gibi bu ziyaretlerden hep çok şey bekliyoruz. Ardından arabaya yalnız binip seni devasa kapıların arkasında bırakmak çok güç geliyor. Buna alışamıyorum, bunu asla kabullenemeyeceğim, asla anlayamayacağım. Bu sadece kalp meselesi değil, aklım da reddediyor. Her şeyimle isyan halindeyim, ne zaman uyansam ve bunu tekrar fark etsem, öyle bir şeyin olduğuna inanamıyorum. Yeterince güçlü olsaydım bu dünyamızda olanları olmamış kılardım, yahut gerçekliği unutmak için rüyalarıma geri dönerdim. Fakat ikisini de yapamıyorum, ayağa kalkıp çalışmak, yemek yemek ve dünyayı kabullenmek zorundayım. Sahip olduğum tüm gücü buna sarfediyorum, ama bazen hâlâ gücümün yetersiz olduğunu hissediyorum. Fakat bazen bana ümit veren insanlar ve hadiseler de oluyor. Bu şekilde bir günden diğerine geçip gidiyorum. Beni en çok mutlu eden şey, birinin bana “Aliya İzzetbegoviç’le bir akrabalığınız var mı?” diye sorması, benim de “babam” demem. Bu o gün bana yetiyor.

13 Eylül 1985. Sevgili babacığım. Mektubunu aldım, içinde şiir olanı. Şiir muhteşemdi, fakat benim için öyle “aşırı doz”daydı ki ağladım. Düşünsene, tüm mısraları gördüğümde önce senin geçmişte bir şair olduğunu sandım. Kabul etmelisin ki bu harika bir şey olurdu. Dolayısıyla biraz sarsıldım, şimdi o şiiri tekrar okumaya cesaretim yok. Mak Dizdar’a gelince, onun komşumuz olduğunu biliyorum, onun Masmavi Nehir’ini de biliyorum. Şairin hayatta olduğu dönemlerden oğlunu da tanıyorum. Çünkü o günlerde Leyla ile arkadaştı.

3 Ağustos 1988. Bu hadiseden bahsetmeyi hep unutuyorum. Arkadaşlarımdan biri yurt dışındaydı; orada bir üniversite hocasıyla karşılaşmış (nereli olduğunu hatırlamıyorum), Doğu ve Batı Arasında İslâm’ın yazarını sormuş. Arkadaşım, onun kitaptan çok hoşlandığını ve hapisteki yazarı ziyaret etmek istediğini söyledi. Ona bunun imkânsız olduğunu açıklamaya çalışmış, ama o, bunu yapmak zorunda olduğunu, kitabın yazarına karşı bir yükümlülük duyduğunu söyleyip durmuş. Her neyse, onun Foça’ya gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz, ama dünyanın küçük ve güzel bir dünya olduğunu biliyoruz. 

                                                                                                                              Özgürlüğe Kaçışım’dan

   

OĞLU BAKİR’DEN ALİYA’YA MEKTUPLAR

30 Ocak 1985. Sevgili babacığım. Dün gece korkunç bir rüya gördüm ve tüm gün boyunca onun etkisinden kurtulamadım. Seni hasta olarak değil üzgün ve ümitsiz bir halde gördüm. Sana rüyalarımdan birinin doğru çıktığını söylemiş miydim bilmiyorum (umarım dün gece gördüğüm rüya doğru çıkmaz). Geçen yıl, Yüksek Mahkeme’nin kararından önce rüyamda bir gün evimizin önündeki güzel ıhlamur ağacının kesilip devrildiğini gördüm ve bunu hemen daha rüyada iken senin davanın aleyhte neticeleneceğinin habercisi olarak yorumladım. Hasan Kikiç Caddesi’ne gittiğimde ıhlamur ağaçlarının devrilmiş olduğunu gördüm. Hayrete düştüm. Ağaçlar hâlâ taze ve sağlıklıydı ve onları kesmek için bir sebep yoktu. O hadiseden kısa süre önce senin hükmün verilmişti; ki bu da sağlıklı ve normal bir şeyin aynı şekilde kesilip sökülmesiydi.

14 Aralık 1985. Sevgili babacığım. Sanırım Sabina’nın, mahkûmiyetinin dokuz yıla indirildiğini bildiren mektubunu aldın. Umduğumuzdan daha kötü, ama olan bu. Üzülme. Büyük hayalkırıklığına uğradık. Bunu öğrendiğin anda ne hissettiğini Allah bilir. Seni teselli edecek kelimeler bulmaya çalışıyordum; bunu yaparken bir şekilde kendim sakinleştim. İkimiz de kadere inanıyoruz; hapisten bırakılacağın gün bir yerlerde yazılı. 14, 12, 9 gibi rakamlar sadece rakamdır, onları çok dert etmemek gerek. Hepimiz, tüm ötekiler fiilen hayatın kenarında yaşarken yahut en iyi halde sadece seyirciyken doğru yerde olmak önemli. Asabının bozulmasına izin verme ve bu konu hakkında şüphen olmasın.

5 Ocak 1987. Bu günlerde seni düşünmekteyim. Saygınlığını korudun ve olman gerektiği gibi, erkekçe davrandın. Bunlar aptalca övgüler gibi gürünebilir, ama seninle gurur duyduğumuzu ve bizim için bundan daha iyi bir şey yapamayacağını söylemem gerektiği kanaatindeyim. Umarım “Armut dibine düşer” vecizesi doğrudur. Ulusçuluğun ve diğer batıl hususların seninle ilişkilendirilme tarzından dolayı üzülme. Bakir’inden sevgilerle.

24 Ekim 1988. Sevgili babacığım. Umarım, sıhhatin yerindedir ve yeterince gücün vardır (eminim var.) Biliyorsun güneş, yağmurdan sonra ortaya çıkar; bahar, güz ve kıştan sonra gelir. İnşaallah geçmişte kalan tüm üzüntülerin mutluluğumuzu daha da güzel kılacağı bir gün gelecek. Abartmasız sana söyleyebilirim ki hayatta sadece seninle karşılaşmış olsaydım dahi kendimi şanslı addederdim, oysa Allah’ın babam olmanı lütfetmiş olması gerçek bir şeref.    

                                                                                                                              Özgürlüğe Kaçışım’dan

 

 

 SARAYBOSNA DAVASI

1983 yılının serin bir Mart sabahında Saraybosna’nın Hasan Kikiç sokağında bulunan 14 numaralı dairenin kapısı sert bir şekilde çalındıktan sonra başladı her şey. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi ve Aliya Yugoslavya’nın nefes alışını dahi bildiği için başına gelecekleri keskin önsezisiyle görüyordu. Tito’nun ölümünden sonra Yugoslavya başka bir yöne doğru evrildiğinden olaylar geliyorum diyordu zaten. Sert esecek ve ortalığı kasıp kavuracak olan fırtına kapıya dayanmıştı.

Evin kapısını gizli polis görevlileri açıp ayakkabılarını bile çıkarmadan güvenlik elemanı olduklarını söyleyerek paldır küldür içeri daldılar. En ufak bir nezaketten bile yoksun oldukları her hallerinden belliydi. Bütün odaları hallaç pamuğu gibi dağıttılar. Fotoğraf albümünde yer alan resimleri tek tek çıkarıp arkalarındaki yazıları dahi okumayı ihmal etmediler. Bir şey arıyorlardı ama ne aradıklarını bilmiyor izlenimi veriyorlardı. En çok da raftan indirdikleri bazı kitaplarla ve birtakım dergilerde çıkmış “Alija İzzetbegoviç” imzalı yazılarla ilgilendiler. Önce suç unsuru bulup tutuklamaya gerekçe teşkil edecek bilgi ve belge aradıkları belliydi. Aramadık yer bırakmadılar, öyle ki panjurların sürgülerini bile sökmeye kalktılar.

Akşama kadar süren arama ve taramadan sonra 60 yaşına merdiven dayamış Aliya’yı sorgulamak üzere polisler karargâha götürdüler. Nezarette üç gün tutulacağını söylemelerine rağmen belirlenen süre otuz güne, daha sonra da ucu açık belirsiz bir tarihe kadar uzatıldı. Uzun bir yola çıkmıştı. Menzili ve geçiti olmayan çetin bir yoldu bu.  

Aliya İzzetbegoviç’in hayatında önemli bir dönüm noktası teşkil eden Saraybosna Davası’nda, mahkeme safahatı başlayana kadar üç gün denmesine rağmen yüz günden (23 Mart-18 Temmuz 1983) fazla bir süre aynı hücrede tutuldu. Mahkeme, ilk tutuklanışından tam dört ay sonra başladı. Bu müddet zarfında kaldığı bunaltıcı küçücük hücrenin penceresi hapishane binasının ziftle boyanmış soğuk duvarına bakıyordu. Ancak bilge adam, donanımı ile o siyah duvarda beyaz bir sayfa açacak ve kendisine yeni bir dönemin kapısını aralayacaktı. Ülkesinde yaşanan hukuksuz ve haksızlıklarla gözünün önünden gitmeyen o zifte boyanmış karanlık arasında bağ kurduğu çok zamanlar oldu. Dışarsı özgürlükse, hapishane işte o karanlıktı.

Mahkeme günlerce sürdü. Aliya’nın ifadesiyle, “Onların görevi bizi suçlamak ve üzerimize atılan suçları kanıtlamaktı.” Bunun için Bosna’nın dört bir yanından yüzlerce Müslüman aydın daha tutuklanarak sorgulandı. İsnat edilen suçların her biri bir tarafından dökülse de suç bulmak için kanıt üretmekti amaçları. Bunu elde etmek için kullandıkları başlıca araç, hapsetme tehdidiyle buldukları yalancı şahitlerdi. Yalancı şahitliğe razı olmayanlara gözdağı verilerek tehdit ediliyorlardı. Suçlananlar neyle suçlandıklarını biliyordu ama kimlerin suçladığını bilmiyorlardı. Her şey mahkeme esnasında yüzleşme sırasında ortaya çıkacaktı. Hasan Cengiç’in başına gelenler bunlardan biriydi. Müslüman bir entelektüel olan Cengiç, güya “Müslüman inançsız birinden kan alamaz ve böyle birine kan veremez” diyesiymiş. Bu suçun yıkılmak istendiği kişi buna inanamamış önce. Adamın medresede kan verme kampanyası başlatan gönüllü bir donör olduğu ortaya çıkınca ve bunu da elindeki kartla kanıtlayınca, ele gelir tarafı olmayan suç unsuru ellerinde patlamış.   

Davanın ana teması: Aliya ve arkadaşlarının Bosna-Hersek’te bir İslâm devleti kurmak istemeleri ve Müslüman olmayanların güya temizlenmesi hareketi. Hep bu iddiaları pompalayan ve dünyaya lanse eden Sırp lobisinin amacı daha sonraki yıllarda patlak veren savaşta ortaya çıkmıştır. Bu davada Aliya İzzetbegoviç’e hayalî bir grup liderliği rolü yüklenmişti ve aynı zamanda “devlete karşı fesat oluşturmak”la itham ediliyordu. Oysa hakim ve savcılar da çok iyi biliyordu ki ortada böyle bir grup liderliği falan yoktu. Gençlik yıllarından beri ilk hapsinden sonra Aliya’nın her hareketi takip edildiği halde, böyle bir suç isnadına kimse bir anlam veremedi. Böylesine eğreti bir yaftayı onun üstüne atmak isteyenlerin çelişkili ifadelerinden de anlaşılıyordu bu. Çünkü sanık sandalyesinde oturanların bir kısmını hayatta görmemiş, tanımıyordu bile. Tanımadığı insanlarla İslâm devleti kuracak ve güya bu devleti kurduktan sonra İslâm dünyasının geri kalan kısmını ilhak edecekti.

Bir ay sürecek duruşmayı yargıç, Aliya İzzetbegoviç’in en başta bulunduğu uzun bir isimler listesini okuyarak açtı. Kimler yoktu ki aralarında! Mladi Muslimani’den beri Bosnalı Müslümanların haklarını savunan, bu uğurda kelle koltukta savaşıp canını dişine alan Müslüman aydınların hemen hepsi vardı: Ömer Behmen, Hasan Cengiç, Edhem Bıçakçiç, İsmet Kasumagiç, Salih Behmen, Mustafa Spahiç, Cemaleddin Latiç vs. Dikkat edilirse bu isimler, 1992 Savaşı’ndan önce de sonra da Bosnalı Müslümanların tarihinde aktif rol oynayan kimselerdir. Yugoslavya hükûmetinin böylece kimleri hangi amaçla hedef aldığı kendiliğinden anlaşılıyordu.

Yargıç daha sonra savcı Edina Reşidoviç’i konuşmasını yapmak üzere davet etti. O da, Aliya İzzetbegoviç tarafından yazılan İslam Deklarasyonu kitabını merkeze alarak, 1974 ile 1983 yılları arasında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin toplumsal düzenine yönelik, karşı-devrimci bir tehdit yaratmak amacıyla bu kitabın Arapça, Türkçe, İngilizce ve Almanca’ya çevrildiğini ifade etti. Ayrıca saydığı isimleri ülkede toplumsal düzene yönelik karşı-devrimci bir grup oluşturmakla suçladı. Özet olarak Aliya ve arkadaşlarına atfedilen suçlamanın ana çerçevesi buydu. Mevcut yönetim mekanizmasına karşı bir “grup oluşturmak”la ilk suçlanan kişi Aliya İzzetbegoviç’ti ve öne sürülen suçlamalara cevap vermek için çağrıldığında ilk sözü şöyle oldu:

“Savunmamı yapmadan önce usûle ilişkin üç itirazda bulunmak istiyorum: 1) Suçlamalarda 13 kişinin adı geçiyor ki bunlardan yedisinin iddiaların ana konusu ile (Deklarasyon temelinde bir grup oluşturmak) kesinlikle hiçbir bağlantısı yoktur; suçlananlardan beşini tanımıyorum bile... 2) Mahkeme tarafından bu dava için, isme çıkarılmış geçiş kartları düzenlendi; bu, mahkeme salonuna halk yerine yalnızca seçilmiş bir izleyici grubunun davet edilmiş olduğu anlamına geliyor. Yasa uyarınca tarafıma, kamu tarafından izlenme hakkı verilmesini talep ediyorum. Benim gizleyecek hiçbir şeyim yok, ama belki mahkemenin olabilir. Kendimi mümkün olduğunca geniş bir kamu önünde savunmak istiyorum; çünkü, masumum ve savunmamı sadece yargıca değil Yugoslavya’da ve ötesinde bulunan  her dürüst kadın ve erkeğe vereceğim; ve bir şeyleri gizleyen herkes açıkça yanlıştadır... 3) Üçüncü itirazım basının tavırlarına ilişkindir. Basının bir kısmı, bu yargılamanın başlamasından önce bile beni bir ulusalcı, karşı-devrimci, devlet düşmanı ilân etti ve pratikte yargısız infaza tabi tuttu. Bu, mahkemenize yapılmış bir saygısızlıktır. Ancak mahkemenin, sanığa olmasa bile, en azından kendi bütünlüğünü ve yasayı korumak için birkaç adım atmış olup olmadığından emin değilim.”[1]

Aliya iddianamede sayılan hususların hiçbirinden suçlu olmadığını belirttikten sonra savunmasını takdim etti ve savcının, yargıçların ve avukatların sorularını sabırla ve son derece kendinden emin bir şekilde tek tek cevaplandırdı. Sanık sandalyesindeki bu bilge adam, vicdan sahibi salondakilerin nezdinde duruşuyla ve verdiği cevaplarla o gün kendisini sorgulayanlardan bir adım öne geçmişti. 

Ve mahkeme safahatı böylece günler boyu sürdü. Bu arada sağlığı bozulup mahkemeye gelemeyenler oldu. Hastalanıp zorla ayakta tutulanlar görüldü. İçler acısı dramatik anlar yaşandı. Polise verdiği ifadeden vazgeçerek, söylediklerini düzeltenler vardı. Neticede 59 şahidin 23’ünün ifadesi iddia makamı ve savunma açısından dikkate alınmadı. 36 şahitten 15’i önceki ifadelerine sadık kalırken, bütün gözdağı ve yıldırmalara rağmen 21 kişi her türlü cezaî takibata uğrama riskini göze alarak ifadesini değiştirdi. Çünkü kimleri neyle suçladıklarını ilk defa görüyorlardı. İfadesini değiştirenlere yalancı şahitlikten beş yıl hapis cezası verileceği söylenerek gözdağı verildiği halde yapıyorlardı bunu. Bütün bu yaşananlar mahkeme nezdinde tabii ki tereddüt ve şüphelere yol açıyordu. Şahitlerin şehadetleri sırasında insanları gülümseten bazı komik sahneler de yaşandı. Mesela Hoca Paso olarak bilinen Enver Pasaliç’in mahkemede hem sağır hem de aptal gibi davranması gözlerden kaçmadı. Onun konuşmasıyla salon bir ara adeta eğlenceli bir tiyatro sahnesine dönüştü. Yargıçla tam iki saat boyunca karşılıklı konuşan Pasaliç, sorularla hiç ilgisi olmayan cevaplar vererek mahkeme heyetiyle resmen dalga geçti.

İfadesini değiştiren şahitlerin her biri o günden sonra türlü takibata uğradı. Çoğu, saatler süren sözlü sorgulamadan sonra tahkikat subayının, kendi ifadeleri olup olmadığını bilmedikleri bir tutanak suretini kaleme aldığı ve kendilerine zorla imzalatıldığını söyledi. Sorgulamalarının kaba bir muameleye maruz bırakılmanın yarattığı baskı altında alındığını anlattılar. Tahkikat subayının bir saat ifade için kırk saat sorguladığı şahitler oldu. Kalp krizi geçirerek hastaneye kaldırılanlar görüldü. Kimi tahkikat subayı, tuhaf bir şekilde şahitlerden istediği doğrultuda cevap almak için karşısındakine silah doğrulttu. Sorgulama boyunca aşağılayıcı muameleye maruz bırakılanlar vardı. Subayın hazırladığı metni imzalamayıp beş yıl hapse mahkûm olanlar görüldü aralarında. Güya suçladıkları kimseleri karşılarında görünce, yalan söylemeyi ve yalancı şahit olmayı içlerine sindiremeyip her türlü tehlikeyi göze alanlara rastlandı. 

Saraybosna Mahkemesi’nin yargılama süreci yaklaşık bir ay kadar sürdü ve kapanış konuşmasında savcı şahitlerin mahkemede ifadelerini değiştirmelerini kabul etti. Daha doğrusu kabul etmek zorunda kaldı. Fakat savcının görüşüne göre şahitlerin ifadelerini değiştirmesinin bir önemi yoktu. Çünkü polise ifadelerini verirken doğruyu söylemeleri gerektiği yolunda defalarca uyarılmışlardı. Yine savcıya göre, zaten onların mahkeme öncesi verdikleri ifadeler doğru kabul edilmişti. 

Bir aylık maratondan sonra mahkeme savcısının son sözleri şöyle oldu: “İslam Deklarasyonu toplumsal düzenimizin değerlerine yönelik bir saldırıdır. İçinde mutlak bir tehlike, yazılı ve sözlü suç, karşı-devrimci etkinliklere ilişkin bir bilinç yatmaktadır. Bu son zikredilen eylemlerin, düşman propagandası ile bazı benzerlikleri vardır. Ancak bu, karşı-devrimci etkinliklere daha yakın olan bir kesintisiz eylem ve yoğun propaganda vak’asıdır.”

Aliya İzzetbegoviç olacakları tevekkülle karşılamaya hazır mütevekkil bir insandı. Başına gelecekleri biliyor ve ona göre davranıyordu. Hüküm çoktan verilmişti ve kendisini oraya getiren irade onu hapse tıkmak istiyordu. Ancak buna rağmen savcı ile tartışmaktan geri durmadı ve içinden geçen onca düşüncenin bir kısmını şöyle dışa vurdu: “Yugoslavya’yı seviyorum ama onun yönetimini değil. Bütün sevgimi özgürlüğe veriyorum ve geriye yetkililer için bir şey kalmıyor. Ben, bu ülkenin yasalarını çiğnemiş olmaktan yargılanmıyorum. Çünkü böyle bir şey yapmadım. Ben aramızdaki tekil iktidar sahiplerinin, izin verilmiş ve yasaklanmış olana ilişkin kendi standartlarını, Anayasayı ve yasaları dikkate almaksızın empoze etmelerine yarayan yazılı olmayan kuralları ihlâl etmiş olmaktan dolayı yargılanıyorum. Nereden bakılırsa bakılsın, yazılı olmayan bu kuralları vahim biçimde ihlâl ettim. Bu itibarla beyan ederim ki: Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslâm davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslâm, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.”[2]  

Tarihî Saraybosna Mahkemesi’nde hükmün açıklanmasından bir gün sonra Oslobocenje’nin (Hürriyet) manşeti her şeyi tek başına açıklamaya yetiyordu: “Düşmanlara 90 yıl hapis.” Aliya’ya 14 yıl olmak üzere her birine 5’er, 6’şar, 7’şer olmak üzere toplam 90 yıl verilmişti.

Foça Hapishanesi

Aliya mahkûmiyeti kesinleştikten sonra Foça Hapishanesi’nde günlerini geçirmeye başladı. 1983 Kasımı’nda 14 yıl yatmak üzere Adriyatik sahillerinde sakin bir yerleşim bölgesi olan Foça’ya gittiğinde hapishanenin S-20 bölümüne konuldu. Burası türlü cinayet suçundan dolayı kodesi boylayanların bulunduğu kâtiller bölümüydü.

Hapishanenin bulunduğu yekpâre olan devasa bina, oturma odası gibi kullanılıp geniş bir merkezî alana açılan muhtelif odalardan oluşan sağlı sollu dört koğuştan meydana geliyordu. Her koğuşta 100’e yakın kader hükümlüsü kalıyordu. Dediğimiz gibi Aliya’nın hapis arkadaşlarının hepsi kâtillerden oluşuyordu. Mesela bunlardan biri babasını savunmaya çalışırken birisini öldürmüş olan genç bir adamdı. Bu adam babasının yerel bir lokantada dövüldüğünü kendisine söylediklerinde evinde çalışıyordu. Aniden dışarı fırladı ve yaşlı babasını bir köy eşkıyası tarafından dövülmüş olarak masanın altında bulunca, önünü sonunu düşünmeden bıçağı çekip çam yarması gibi adamı öldürdü. Bir başkası mutsuz bir adam olan Yunus Keco idi.[3] Koğuşlarda yatanlardan biri de, aldatan karısı ile onu koruyan annesini gözünü kırpmadan öldürüp 20 yıl hapsi boylayan genç bir adamdı. Ölüme mahkum edilmişti ve mahkemeler birbiri ardına adamın ölüm cezasını onadıkları için öleceği günü bekliyordu. Son anda cezasının hafifletilmesiyle hayata döndü ve çocuklar gibi sevindi.

Aliya’nın anlattığı kâtillerden bir diğeri ise, kâtilini sırf haset yüzünden öldüren bir adamdı. 20 yıl hüküm giymişti ve idamdan bir psikiyatristin geri zekalı olduğuna dair verdiği bir raporla kurtulmuştu. Akıl hastası değildi ama zaman zaman gelip giden zihnî handikapları vardı. Bu kâtil bir gün Aliya’nın yer yer felsefî tartışmalar yaptığı bir adamın kitabını ortada hiçbir neden yokken pencereden dışarıya atmış. Orası yasak bölgeymiş ve kitabı almak imkânsızmış. Adam kitabı pencere çıkıntısının üstünde bırakarak tuvalete gitmiş. Geri döndüğünde kitap yerinde yokmuş. Neler olup bittiği daha sonra başka bir mahkûmun anlattıklarıyla ortaya çıkmış. Aliya’nın dostu daha sonra şöyle demiş: “Biliyorum ki sen Tanrı’ya inanıyorsun. Ben, Tanrı’nın varolup olmadığından emin değilim ama Şeytan’ın varolduğunu kesin olarak biliyorum.”

Aliya Foça’da aynı koğuşta birlikte kaldıkları kâtilleri kendisi için bir şans olarak görür. Öyle ki onların yaptığını benim başıma gelseydi ben de yapardım der. Zira diğer adi hırsızları karakteri bozuk tipler olarak tasvir eder. Oysa kâtiller öyle mi?

Siyasî mahkûmların eski Yugoslavya hapishanelerinde farklı muamele görmeleri, Aliya İzzetbegoviç’in önemle vurguladığı notlar arasındadır. Çünkü siyasî mahkûmların hemen hepsi komünistti ve imtiyazlı olarak kabul edilirdi. Ancak 1946’dan sonra yönetime geldikten sonra kendi siyasi muhaliflerine aynı ayrıcalığı tanımadılar. Bütün adi mahkûmların dışarısı ile irtibatı kolay ve ailesiyle sorunsuz görüşme hakkı varken, siyasilere bu çok görülüyordu. Neden? Çünkü Partizan üyesi ve komünist değiller de ondan. 

Genelde tüm Balkanların olduğu gibi Foça’nın bulunduğu bölge de gür ağaçlarıyla ünlü bir yerdir. Ormanda her yıl hızar makineleriyle düzenli bir kesim yapılırdı. Aliya burada doğramacı atölyesinde çalıştı. Atölyede tahta üstünde çok çalışmaktan ve zamanla döşeme yaparken çıkan tozları yutmaktan kaynaklanan bir rahatsızlık hissetmeye başladı. Atölyede çalışırken bronşit hastalığına yakalandı ve uzun süre aynı işte yoğunlaşarak çalışamaz oldu. Bu hastalıktan o kadar etkilendi ki, “Korkarım ölümüm de bronşitten olacak!” der bir konuşmasında.

Kahramanımızın kendini dört duvar arasında hapis hayatına alıştırması hiç de kolay olmadı. Başlarda bu kadar yıl geçer mi diye düşündü. Üstelik çıktıktan sonra bile yeni düzmece suçlamalarla tekrar içeri girmeyeceğini kimse garanti edemezdi. Aslolan mantalitenin değişmesiydi ve bu da ufukta gözükmüyordu. Bu sıralarda uzun uzun ölümü tefekkür etti. Gençken uzaklarda belli belirsiz bir nokta olarak güzüken ölümün, yaş ilerledikçe çok da ötelerde olmadığını hissetmeye başladı. Bu kaçınılmaz son yaklaşıyordu ve başkasının ölümü olmaktan çıkıyordu artık. Aynı koğuşu paylaştığı insanların, her birinin hayat öykülerine ayrı ayrı vâkıf olduğu kâtillerin zaman zaman hayata intiharla veda etmesi, ana kapıdan bir tabutun çıkması bu sona daha bir yaklaşıldığını gösteriyordu. 

Foça’da yattığı yıllarda hayat ve insanın varlığı üzerine çok düşündü. Yeryüzüne kaderin bir tecellisi olarak hangi anne ve babadan olacağımızı, nerede ve ne zaman yaşayacağımzı bilmeden atılmıştık. Bu sebepsiz bir rastlantı olamazdı. İnsan her hâlükârda sınavda ve sınanmaktaydı. Bu metanet sayesinde hayata daha bir tutundu. Müslümanın hayatında ümitsizliğe yer yoktu. Bazen karşısına çıkan ve dayanılır gibi olmayan olumsuzluklar hayattan bezdirmiyor değildi ama sağlam inancı sayesinde bu badireyi çabucak atlatmayı biliyordu. İntiharın eşiğine gelen ve hayata saatlik periyotlar halinde bağlı kalan koğuş arkadaşlarını teselli etmek de ona düşüyordu. Çünkü kimi kürek cezasına çarptırılmış, kimi 20-30 seneyi boylamış kader arkadaşlarının hemen hepsi kıyıya vurmuş çer-çöp hükmündeydi ve hayattan ümitleri kalmamıştı.          

Hatıralarında Aliya, önceki hapis hayatı ile Foça günlerini karşılaştırır. Karşılaştığı mahkûmları farklı karakterlerde bulur. Ona göre Foça’daki hapishanede mahkûmların yüzde 90’ı diğer suçlardan, yüzde 10’u da siyasi suçlardan tutukludur. İlkinde ise tam tersidir. 1946’da liseyi bitirdikten sonra tutuklanmıştı ve delikanlı yaşlarındaydı. Saraybosna Davası’nda ise 60 yaşlarındadır. Mesleği avukat olduğu için dört duvar arasında herkes ona ihtiyaç duyuyordu. Her biri bir suçtan tutuklandıklarından bilgisine başvurma gereği duyuyorlardı. Bundan dolayı hapishanedeki tek avukat olduğu için çok seviliyordu. O da insanların dertleriyle ilgilenmekten yüksünmüyor, her biriyle tek tek ilgileniyordu. Mahkûmlar en mahrem konularını ona açıyor, böylece insanların özel hayatlarına vakıf oluyordu.

Hapishanedeki bu yeteneğini paraya tahvil etmeyi düşünmeyen İzzetbegoviç empati yaparak onları bir baba şefkatiyle dinledi hep. Kimi on yıllara mahkûm olmuş, kimi bir ömür boyu yatacak olan bu insanların zannedildiği gibi olmadığını söyleyen Aliya, aralarında çok iyi insanların bulunduğunu belirtir. Hatıralarının baş tarafında şöyle der: “İkinci kez hapse girdiğim zaman 90 numaralı koğuşa düşmüştüm. Kâtiller koğuşuydu burası. Altı yıllık cezamı doldururken buradaki kâtillerin hepsinin hikâyesini öğrendim tek tek. Çoğunun durumunda ben olsam ben de aynı şeyi yapardım, diye düşünüyorum. Biz bu insanlara dışarıdan baktığımız zaman her şeyi siyah-beyaz görüyoruz. Bize göre onlar suçludur ve hepsi budur. Hırsızların, soyguncuların nasıl kimseler olduğunu bilmem. Ama kâtillere gelince, size şunu söyleyebilirim ki, bunlar özel bir insan türüdür. Tamam, bir bakımdan suçludurlar ama bir bakımdan da hakarete, haksızlığa, zorbalığa tahammül edememiş onurlu, karakter sahibi insanlardır.”

Aliya’nın her iki hapis hayatı da davasından dolayıdır. İlkinde 1939 yılında kurulan Mladi Muslimani teşkilatını yeniden organize etmekle suçlandı ve üç yıl yattı. İkincisinde de 1970 yılında yazdığı İslâm Deklarasyonu kitabından dolayı yargılandı. Anayasa Mahkemesine şikayeti üzerine mahkûmiyeti 12 yıla indirildi. Kendisi fikir suçlusu olarak cezasının hafifletilmesini istiyordu. Siyasi bir dava olduğu için mahkeme kararına itiraz hakkı vardı ve talebi üzerine cezası 9 yıla indirildi.

Çekirgelerin Yediği Yıllar 

Saraybosna Davası’nda Müslüman aydınların tutuklanması ve acımasızca cezalandırılması karşısında diğer aydınların da vicdanının ayağa kalktığını görüyoruz. Belgrad’da yaşayan 20 entelektüelin, Yugoslavya Cumhurbaşkanlığı’na yazdıkları dilekçeler bunlardan biri. Çoğu akademisyen olan bu aydınlar, Müslümanlara verilen cezanın gaddarca olduğunu ve Yugoslavya adlî tarihinde ibret alınacak bir vakıa olarak anılacağını ifade ettiler. Bu yargılamanın hukuksuz ve düzmece olduğunu bir de onlar kayda geçirdi.

Bütün bu vicdan ayaklanmaları büyüye büyüye, etnik temeller üzerine kurulu kocaman Yugoslavya devleti birkaç yıl içinde çökerek tarihe karıştı. Aliya İzzetbegoviç ve arkadaşlarının aldığı 90 yıl, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin sonunu getirdi. Bilge hükümdar, hapishane yıllarında bu hazin sona bizzat tanıklık etti.

1987 yılının 1 Şubat sabahı cezasını çekerken şöyle bir gelişme oldu: Dönemin Af Komisyonu başkanı Dravko Duriciç tarafından Aliya İzzetbegoviç’in iki kızı Leyla ve Sabina Hanımlar başkanlık makamına davet edildi. Duriciç, Leyla’nın okuldan sınıf arkadaşıydı. Onlara, “Bu dilekçeyi babanıza götürün, imzaladığı takdirde onu serbest bırakacağız,” dediler. Bir sevinçle babalarının yanına giden Leyla ve Sabina, dilekçeyi imzalaması için adeta yalvardılar. Yaptıklarımdan pişmanım, bir daha yapmayacağım, bundan sonraki hayatımda bir daha siyasetle uğraşmayıp huzurlu ve sakin bir hayat kuracağım, yollu bir dilekçeydi bu. Kızları, babalarının ödün vermez karakterini bildikleri için üstelemek ve onu istemediği bir şeye razı etmeye zorlamadılar. Babalarını güya kurtarmak ümidiyle gelen çocukları, onun bu konudaki görüşlerini ve tavrını öğrenince sanki bir kabahat işlemişler gibi ayrıldılar hapishanenin kapısından. 

Aliya’nın mizaç ve yapısıyla asla uyuşmayan bir talepti ondan istenilen. Tabii ki kabul etmedi. Aslında onu orada tutan irade biliyordu ki hapisten çıktığı zaman örgütlenecek ve dünyanın gidişatı yönünde demokratik hayallerini gerçekleştirecekti. Babalarının dilekçeyi imzalamayı reddetmesine kızları önce üzüldüler. Sonra izah edince gerçeği anlayarak ikna oldular ve kabullenmek zorunda kaldılar.

Aliya’nın eksikliğinin her zaman hissedildiği evde, evin direği Halida Hanım’dır. Leyla ve Sabina Hanımlar, Bakir Bey çok sık bir araya gelir ve gündemin konusu hep odur. Salonun en baba koltuğunda o oturur. Konuştuklarını sanki o bir köşede dinliyormuş gibidir. Torunların çığlıkları birbirine karışır.

Çocukları babalarını hapishanede ziyaret ettikten sonra gönüllerinin bir parçasını orada bırakarak dönüyorlardı. Tahliyeden altı ay önce, babasını geride bıraktığı bir gün Leyla’nın yazdığı satırlar onun duygu ve düşüncelerini ele verir: “Sevgili babacığım, bu ziyaretler göz açık kapayıncaya kadar geçiyor ve öyle görünüyor ki bizler söylemek istediklerimizi söylemeye başlayamıyoruz bile. Bunlar, Pekic’in söylediği gibi ‘bu çekirgelerin yediği’ uzun yıllar. Fakat ben, sen ayrılmadan önce küçük marketin dışında bir araya gelişimizin ve yaptığımız son konuşmanın inatçı hafızasını muhafaza ediyorum. Hatırlıyor musun bilmem? O an ile ardından gelen uzun bekleyişi bir biçimde birleştirmeye çalışacağım. Ama biliyorum ki bizler, hayatı önceki hayat ve sonraki hayat olmak üzere hep ikiye böleceğiz. Şu ana gelince, bizlerin onu ‘istemeyerek de olsa geçiştireceğimizi’ düşünüyorum.”

Aliya’nın ikinci hapis döneminde Foça’da yattığı yıllar, komünizmin sonbaharının son günleridir. Sovyet Rusya’da, Doğu Avrupa ve Türk Cumhuriyetleri’nde görülen çöküşün sesleri en çok da Yugoslavya’da hissedilir. Tito’nun 1980 yılında ölümü ile, sonradan gelen liderlerin o “demir yumruk”lu boşluğu dolduramaması da ilave edilirse bu boşluk Yugoslavya’da daha bir hissedilir. Antır parantez 1989’da Yugoslavya Cumhuriyetini oluşturan Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek bir araya geldiğini de belirtelim. Aliya bu cumhuriyetlerin liderlerinden farklıdır ve Müslümandır. Komünizmin tüm dünyada sarsılmaya başlamasından önce Aliya İzzetbegoviç’e tahliye yolu açılır ve 1988’in sonlarında hapishaneden çıkar.

25 Kasım 1988’de Yugoslavya Parlamentosu’nun çıkardığı bir afla Aliya İzzetbegoviç altı yıl kaldığı hapishaneden tahliye edildi. Tutuklandıktan tam 2075 gün sonra hapishanenin kapısından çıktı. Bu altı yılı “çekirgelerin yediği yıllar” olarak adlandırdı. Çıkmadan dört ay önce, doğum gününde notları arasında şu satırları yazmıştı: “Bugün 4 Ağustos 1988. 63 yıl yaşadım. Şimdiden 5,5 yıldır hapisteyim. Cezâmın yarısından azı hâlâ duruyor. Dışarıda çalkantılı olaylar cereyan ederken, ben sadece seyrediyorum. Bu bile birşeydir. Manzara çok heyecan verici ve rahatsız edici.” (Özgürlüğe Kaçışım, s. 345)

Yugoslav yönetiminin Aliya’yı aniden tahliye etmesinde demokratik devletlerin ve İslâm ülkelerinin önemli rolü olmuştur. Dışarıdan bunun için büyük baskı yapılmıştır. Yugoslavya yönetimi bir taraftan da İslâm ülkeleri ile ticareti geliştirmenin yollarını arayarak bu doğrultuda kanunlar çıkarıyordu.

Aliya hapis hayatının son döneminde ve çıktıktan sonra dünyada olup bitenleri ve bunun Yugoslavya’ya yansımasını çok iyi tercüme ediyordu. Sovyetler Birliği dağılıyor, Berlin Duvarı yıkılıyordu. Doğu Almanya’nın çöküşünü ve Mihail Gorbaçov’un glastnost ve perestroyka politikalarını yakından takip ediyordu. Bütün bu gelişmeler dünya tarihi açısından son derece önemliydi ve tarihin geçiş döneminde bir dönüm noktası oluşturuyordu. Federal Yugoslavya yıkılırken onun yerinde yeni devletlerin tohumu atılıyordu.

 

 

 

[1] Tarihe Tanıklığım, s. 38

[2]

[3] Bosna’nın ünlü şairlerinden Abdullah Sidran’ın senaryosunu yazdığı “Kuduz” filminin konusu, bu mutsuz adamın öyküsüdür. Son Bosnalı kanun kaçağını anlatan gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır. Cezaevinden tahliye olduktan sonra kısa zaman içerisinde kız arkadaşıyla evlenir, onunla ve kız kardeşiyle sakin, mutlu bir hayat yaşar. Ancak onun bu mutluluğu karısının sadakatsizliği sonucunda paramparça olur. Kıskançlıkla başlayan tahrik sonucunda adam onu ve sevgilisini öldürür. Ve dağlara kaçarak yıllarca orada saklanır.   

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *