BİLGE BİR LİDER ALİYA İZZETBEGOVİÇ - 3*

"YUGOSLAV GANDİSİ”

 

Aliya 1992-95 yılları arasında cereyan eden savaşta, dost-düşman herkeste güven duygusu oluşturmuş bir devlet adamıdır. “Bilge kral”, daha doğru bir ifade ile “Bilge devlet adamı” tanımlaması, herkesin onun hakkında ittifak ettiği yerinde bir hüsnü şehâdettir. Hatta kimileri, savaştan önceki tutumunu ve çetin mücâdele şartlarının ufukta gözüktüğü noktada barışçı alternatife güvenmesini fazla nahif bulmuş; onu bu dönemde uyguladığı politikalarla “Yugoslav Gandisi” olarak niteleyenler olmuştur. “Yugoslav Gandisi” lâkabının bir yüzü İzzetbegoviç’in barışçı yöntemlerden yana olduğunu tanımlıyor ise de diğer yüzü Bosna-Hersek’in bağımsızlık ilânı sürecinde ve savaş başladıktan sonraki uluslararası müzakerelerde görülen inatçılığıdır.1   

 

Evet! İnatçı ve inançlı bir lider Aliya İzzetbegoviç. İnatçılığı, inancının sağlamlığından ve kendine güven duygusundan kaynaklanıyor. Konuşmalarında ve hatıralarında bu tespitimizi destekler nitelikte birçok anekdot vardır. Savaştan tiksinen büyük savaşçının, iş başa düşünce 20. yüzyılın son yıllarında ülkesini “yedi düvel”e karşı savunduğu görülür. Hem de “elde avuçta bir şey olmadığı” halde yeniden bir ordu kurarak. Parolası: “Mümkünse müzakere et, zorunluysa savaş”tı. Aliya müzakereden bir sonuç alamadığı için kılıçları kınından çıkarmak zorunda kalmıştır. 

 

Batı’nın kendilerini kurtarmak için yardıma gelmeyeceğini, düştüğünde bir tekme de onların vuracağını bildiği halde yine de Avrupalı ve Amerikalı diplomatlarla görüşmelerini ısrarla sürdürdü. Böylece Aliya haklı davasını tüm dünyaya duyurmuş oldu. Çünkü başka çaresi yoktu. “Dünyanın, güçlü düşmanların yanında zayıf ve narin dostlarla dolu” olduğunun bilincinde olan İzzetbegoviç’i dinleyelim: “Avrupa Topluluğu’nun Yugoslavya’dan sorumlu temsilcisi Lord Carrington’ı 3 Temmuz 1992’de kabul ettiğimde üç aydır yakıcı ve kanlı bir savaşın içindeydik. Her ikimiz de toplantı konusunda hayâl kırıklığına uğradık. Görüşme bitmeden birkaç dakika önce ikimiz de sessiz kaldık. Ona çıkışa kadar eşlik ettim. Merdivenlerde birden durdu ve geriye dönüp:

 

- ‘Pekâlâ, ne yapmak niyetindesiniz?’ diye sordu.

- ‘Savaşacağız’ dedim.

- ‘Ne demek istiyorsunuz, neyle uğraştığınızı biliyor musunuz?’ diye üsteledi bu sefer.

- ‘Biliyorum’ cevabını verdim, ‘fakat başka çaremiz var mı?’ Hiçbir yorumda bulunmadı Carrington; ama eminim benim çılgın olduğumu düşündü. İyi ki hepimiz o zamanlar bir parça çılgındık. Çok sonra, Bosna ordusundan subay ve askerlere halkın arasına katılmalarını ve insanlarımızı tanımalarını söyledim. Güzel insanlar onlar, özellikle de cesur insanlar. Bana diyorlar ki:

- ‘Sayın Başkan, kurşunumuz yok, yiyeceğimiz yok!’ Ardından şunu demelerini bekliyorum:

- ‘Hadi bir çözüm bul!’ Fakat şu beklenmedik cümle dökülüyor dudaklarından:

- ‘Ama lütfen onların bizi faka bastırmalarına fırsat vermeyin; kuvvetimiz var ve sonuna kadar savaşacağız.’ Bazıları bunu mantıksızca bulabilir. Mantık yok! Hayat ile mantık arasındaki ilişkiye değinerek felsefeye girmek istemiyorum; ama bazen mantığın olmaması da iyi bir şey! Çünkü mantıklı olsaydık, 1992 Nisan sonu ya da Mayıs başında teslim olurduk. Dünyanın bütün mantığı o zaman bize karşıydı. Şimdi o mantıksız halk var elimizde...”2

 

Bilge Kralın, Batı’nın ikiyüzlülüğünü tarihten ve bizzat yaşayarak bilmesine rağmen, bildiği doğruları söylemekten ve uygulamaktan geri durmayan bir tabiatı vardır. At izinin it izine karıştığı bir zamanda, yürüdüğü yoldaki izleri ayırtederek dostluklar kurmaya çalışır. Karşılarındaki düşmanın yekpâre bir düşman olmadığını, daha doğrusu onları homojen bir yapıda görmemek gerektiğini söyler bir konuşmasında: “Onlar bizim Eski Köprü’müzü (Mostar Köprüsü) tahrip ettiler, hadi bunu onlara ödetelim. Fakat ‘onlar’ kim? Fransiskenler ile Ustaşa aynı değil. Bu düşünme tarzı bizi bir yere götürmez. Biz, insanların kendilerine ait hissettikleri bir ordu olmalıyız, ancak o takdirde yenilmez olabiliriz.”

 

Başlarına geleni “Allah’ın karşımıza çıkardığı acı verici bir imtihan” olarak niteleyen Aliya, düşmana onların yaptıklarının ayniyle mukabelede bulunulmaması gerektiğini söyleyerek, “Boğazlandık, kadın ve çocuklarımız öldürüldü, camilerimiz yıkıldı, ama biz kadın ve çocukları öldürmeyeceğiz, kiliseleri yıkmayacağız,” diye haykırıyordu. Bu bir korkaklığın değil, dik duruşun ifadesidir. Bu ulvî ve ahlâkî tavrı göz önünde bulunduran Aliya’nın, düşmanını bir hamlede öldürecekken yüzüne tüküren ve nefsi araya girdiği için hasmını öldürmekten vazgeçen Hazret-i Ali örneğini birkaç konuşmasında anlattığını görüyoruz. İşte aynı kutsal damardan beslenen İzzetbegoviç, bu sözleri cephede savaşan askerlerine hitaben yaptığı konuşmada söylüyordu. Her an düşmanlarıyla burun buruna gelen askerlerine bir ahlâk timsâli olarak anlatıyor, bunun da kutsal kitabımızın bir emri olduğunu ifade ediyordu.

 

Aliya için adalet deyince, akan sular durur. Dost olsun, düşman olsun bu kavramın pratiğe aktarılmasından asla taviz vermez. Zira “düşmanımıza bir tek adalet borcumuz var” diyen adamdır o.

 

Olayların Doğurduğu Lider  

 

İnancımızın oldukça sade ve anlaşılmasının kolay olduğunu söyleyen Aliya, bunu anlamak için ne çok okumaya ne de eğitime ihtiyaç duyulacağını, bunun için sadece temiz bir kalp ve düzgün bir zihnin yeterli olacağını ifade eder bir konuşmasında.

 

Bilge devlet adamı bunu savaş esnasında askerlerine moral vermeye çalışırken söyler. Böyle zamanlarda ondaki duyarlılık hat safhaya çıkar ve duygu yoğunluğu bakımından askerleriyle kendini adeta özdeşleştirdiği görülür. Duyarlı bir kimse olarak yaşadığı her bir olaydan etkilenir ve kendini ondan  sorumlu hisseder. Hatta olup bitenlerden kendini o kadar sorumlu hisseder ki, yükünün hafiflemesi için cephede savaşan o askerlerden biri olmak ister. Böyle anlarda askerlerine o anın atmosferine uygun âyet ve hadis mealleri söyleyerek onların motive olmalarını sağlar; konuşmalarıyla ve verdiği mesajlarla inanmış ve teslim olmuş Müslüman bir lider portresi çizdiği görülür. 

 

Bazen zifiri bir karanlığın ortasında görür kendini. Dünyadaki ülkelerin ve liderlerin yaşananlara kayıtsızlığı karşısında karamsarlığa kapılır. Binbir türlü mahrumiyetler içerisinde ve uluslararası mevzuatlar karşısında ilahî mesajlara sığınarak askerlerini bununla teselli eder. Mütevekkil bir eda ile konuşur. Mesela, “Bu savaş bizim neslimize kısmet oldu,” der. Çünkü der, “İnsanlar doğum yerlerini ve zamanlarını tayin edemezler. Bizler bu sorumluluğu taşımak üzere doğduk ve taşımaya devam edeceğiz. Kim pes etti, kim tahammül etti, değerimiz bu sınavla ortaya çıkacak. Bununla sınanıyoruz.”

 

Sınandıkları bu sınav, istemedikleri halde kendilerini içinde buldukları savaştır. Dayanılması zor bu savaşı Aliya, Boşnak Müslümanları için Allah’ın kendilerine yüklediği bir imtihan olarak görür. Büyük lider, savaşın ortasında çektikleri sıkıntının büyüklüğünü anlatırken de şöyle der: “200 bin insan öldürüldü, en abartısız tahminlere göre 600 bin insan yurtlarından sürüldü. 800 cami yıkıldı, yüzlerce kasaba ve köy yerle bir edildi. Bosna’yı dize getirebilmek için en az 5 milyon bomba atıldı. Fakat Bosna cefa çekti, tahammül etti ve acıya katlandı. Allah’a şükür!”

 

Çekilen cefaya şükür, her liderin değil er liderin kârıdır. Hele bu kişi yaşadığı coğrafyada ve toplumda bir fonksiyon üstlenmiş ve kendisine büyük bir dava misyonu biçmişse. “Geçen yüzyılda doğsaydım, olup biten bu olaylardan ürkerdim ya da gelecek yüzyılda doğsaydım yine ürkerdim,” diyen Aliya, olaylarla hepimizin çağdaş olduğunu hatırlatır. Bunun bazen toplum tarafından bir nimet, bazen de lânet olarak algılandığını ifade eder. Bunu söylerken, biz askerî dengeyi, halkımız ve ordumuzun sadece manevî gücü sayesinde dengede tutmayı başarıyoruz, görüşüne yer verir. Sağır kulaklara inat, savaşı düşmanların, barışı Müslümanların şansı olarak kabul eder. Çoğu kez kendi kendine sorar: Acaba barışın bize sunacağı fırsatları kullanmayı isteyecek ve bunu değerlendirebilecek miyiz?

 

Savaşın sonuna doğru gelindiğinde tünelin ucunda belli belirsiz bir ışık görülmeye başlar. Aliya’nın gördüğü her bir ışıktan sabırla umut devşirmeye çalıştığını görürüz. Asla karamsarlığa kapılmaz. Kimsenin görmediği, gecenin en koyu olduğu bir zamanda zuhur eden hafif bir parıltıdır bu. Hayır! Dolaştığı kıtalarda uluslararası meşruiyet elde etmek için topladığı imkânlarla sağlanan kazanımlar değil; her türlü sıkıntıya karşı direnç gösterdikten sonra ortaya çıkan nimettir gördüğü. Gerçek liderlere özgü Allah vergisi bir sezgi, bir hiss-i kable’l-vuku da diyebiliriz onun bu öngörüsüne. Bazen en küçük bir ümidi şefkatle büyüterek, “dağın zirvesine ulaşmayı başarabilecek gibiyiz” der. Çünkü dağ ne kadar yüce de olsa yolun, o dağın üstünden aşacağını bilir. Kimsenin görmediğini görerek, olayların yavaş yavaş Müslümanların lehine döndüğünü ifade eder. Bunun için en yakınlarından başlayarak çevresine, cesaret ve ferasetle hareket edilmesi gerektini tavsiye eder. 

 

Ve “Yeni Bosna”nın kurucusu, ülkesi “sessizce” düşmediği için şükreder. Bu vurguyu geçmişte yaşanmış bir hadiseyi hatırlatarak bilhassa belirtme gereği duyar. “Sessizce” kelimesinin nerden geldiğini ve Bosna’nın sessiz düşüşü hikâyesini biliyor musunuz? dedikten sonra cevabını da kendisi verir: Bu, 1939 olayları ile bağlantılı. O zaman Bosna, gerçekten, sessizce düşmüştü. Sırplar ve Hırvatlar, Bosna’yı ikiye ayırmaya karar verdiklerinde, hiçbir direnişle karşılaşmadılar. Herhangi bir direniş olup olmadığını öğrenmeye çalıştım. Aslına bakılırsa, hiçbir direniş olmamış. Hatta, ciddi hiçbir protesto bile olmamış! Yalnızca, Bosna’nın bu utanç verici bölünüşü ile ilgili, basında birkaç eleştiri yazısı çıkmış.3 

 

Dünyada ters giden işleyişi gören ve bilhassa İslâm dünyasındaki meskenete yakından tanıklık eden Aliya İzzetbegoviç’i yaşadıkları ve gördükleri umutlandırmaz. Zannedildiğinin aksine çoğu zaman dört duvar arasında kaldığı zamanlarda umut toplar ve kendine güven duygusu oluşturur. Onu umutlandıran kuşkusuz mücâhid askerlerindeki cesaret ve iman gücüdür. Onu diri ve enerjik tutan sadece ve sadece Allah’a olan sarsılmaz inancıdır. Bir de, her birinde umut ışığı gördüğü savaşkan askerleri başta olmak üzere halkının direnme gücü. Tek bir kişi kalana kadar vatanı uğrunda mücâdele eden askerlerinin sayısının her geçen gün çoğaldığını görünce, mavi gözlerine bir fer gelir ve ferahlayarak yüzü ışırdı. Denizaşırı ülkelerde göremediği umudu kendi topraklarında bulurdu. Saraybosna’ya ve diğer şehirlere dünya kadar bombanın düştüğü sıralarda yaşıyordu bunu. Çünkü ona göre Bosna’da, “asgari alanda azami tarih” yaşanıyordu.

 

Tarihte hiçbir şeyin kesinliğinin ve garantisinin olmadığını ifade eden Aliya, tarihi “beklenmedik olaylar hakkında bir hikâye” diye tarif eder. Bu hikâyenin sonunun nereye varacağını, karşımıza nasıl bir sonuç çıkacağını kimse bilmez. Ona göre bu sonucu sadece zaman gösterir. Bu da, büyük oranda ve çoğu kez öngörülemeyen bir faktörün olayların akışına müdahele etmesi yüzündendir. Bosnalı lider kendilerini bu “öngörülemeyen” faktörden biri olarak görür. Dolayısıyla, ülkemizi kurtarmak için biz ne yapmak istiyoruz ve kimiz, diye sık sık sorar kendisine. Kâzip bir fecrin arefesinde acaba der, din ve geleneklerimizi muhafaza ederek Bosna’yı özgür bir ülke haline getirebilecek miyiz? İnsanların ekmek ve adalet bulacağı bir Bosna inşa edebilecek miyiz?

 

İşte Balkanlar’ın batı yakasında bugün “inşa edilmiş” Bosna-Hersek diye bir ülke varsa ve bu ülkede Müslümanlar demokratik ve en temel insanî haklarını kullanabiliyorsa, bunun mimarı Aliya İzzetbegoviç ve arkadaşlarıdır. Onda Gandi ve Mandela’dan da izler bulabiliriz, Malcolm X’ten de. Ama Aliya daha çok kendisidir ve yetiştiği coğrafya bakımından nevi şahsına münhasır bir liderdir. Yaşadığı yüzyılın sonunda, bir dönem kendi halkının ve insanlığın vicdanı olmuştur.    

 

SADE VE MÜTEVAZI

 

Aliya İzzetbegoviç hatıralarında, ilk gençlik yıllarında kendisinin genellikle annesiyle babasının bir karışımı olduğunu söyleyerek, dış görünüş itibariyle daha çok annesine ve dayılarına benzediğini ifade eder. Bu yıllarında yumuşak huylu ve kimseyi üzmemeye çalışan bir karakter portresi çizer. Ancak genç Aliya, çocukluk çağlarından delikanlılığa geçtiği sıralarda bundan çok da memnun değildir. O daha çok sarıya çalan uzun saçlarını arkaya tarayarak dolaştığı yıllarda, haşin ve iri yapılı babasına benzemek istiyordu. Zaten olgunluk yaşından sonra karakter bakımından daha ziyade babası gibiydi. Kendi içine kapanık ve çekingen bir yapıya sahip İzzetbegoviçlerin içinde, babası ile birlikte farklı bir kişilik sergiler. Bu duruşu ile, Belgrad’dan Bosna’ya yarım asır önce göç eden Büyük Aliya’nın sulbünü, ailenin istikbâldeki yegâne varisi olarak onun devam ettirdiğini görüyoruz.    

 

İzzetbegoviçlerin Aliyası, yerinde bir ifade ile “gölgesiz bir kişilik”tir. Bu benzetmeyi kendisinden ödünç aldığım Akif Emre, yazısının devamında söz konusu ifadesini şöyle açıklar: “Aliya en olumsuz şartlarda bile ahlâkın ve hukukun üstünlüğüne güvenerek tüm dünyaya insanlık ve değerler dersi verdi. Her durumda bile ona yaklaştığınızda şeffaf bir insana dokunduğunuzu, gölgesiz bir kişilikle temas ettiğinizi hissedersiniz...”

 

Evet, bu kadar nahif ve zarafet sahibi Aliya aynı zamanda yaslandın mı dağ gibi güven veren bir kişiliğe sahiptir. Bu özelliklerin yakın zamanlarda hep birlikte aynı şahsiyette toplandığı çok az lider vardır dünyada. İşte Osmanlı’nın batı yakasında, o devirlerin bir uzantısı olarak yirminci yüzyılda yaşayan Aliya onlardan biri. Dürüst bir karakter heykeli. Hapishanede mahkûm olarak yaşadığı yıllarda da cumhurbaşkanı olarak ülkesinin en üst makamında bulunduğu dönemde de aynı kişiliktir o. Kim ne derse desin Aliya’nın bulunduğu yer, kendi(ni) bildiği yerdir. Savaşın en sıcak bir şekilde cereyan ettiği bir zamanda, Bosna’nın sayılı gazetelerinden Dani’de Senad Pecanin adlı bir gazetecinin yaptığı röportajda, İzzetbegoviç’e yönelttiği bir soru vardır:

 

- “Boşnakların gözündeki karizmanız tartışılmaz. Siz artık yalnızca bir parti lideri ya da devletin en üst makamındaki kişi değil, Boşnak halkının bir sembolü, tarihi boyunca gördüğü ilk büyük lidersiniz. Kendimi Tito’yla görüşmüş pek çok Yugoslavyalı gazeteci gibi hissediyorum şu an -bu benzetmeyi yaparken hiçbir kötü niyetim yok, size yağcılık etmek ya da sizi incitmek gibi bir kastım da yok- ve şunu sormak istiyorum: Peki ya sizden sonra ne olacak? Boşnak halkı tarihinin bu en kritik döneminden geçerken sizin yerinizi doldurabilecek kimseler var mı etrafınızda?”

 

Kuşkusuz nefse hoş gelen, insan benliğini okşayan bir soru bu. Böyle bir soru ile karşılaşan bir devlet adamı nasıl bir karşılık verir! Üstelik bir de yıllardır otoriter ve totaliter Mareşal Tito gibi bir diktatörün yönettiği ülkede yaşayan bir liderseniz! Hele seçimle gelip arkanızda size oy vermiş milyonlar varsa! Bakın kendisine yöneltilen bu soruya Aliya’nın verdiği cevap nasıl:

 

- “Bu sorunuzdan sonra biraz kendime gelmem lâzım sanırım. Bir kere bana kalırsa biraz abartıyorsunuz. Ben yalnızca özgür bir seçim yoluyla başa gelmiş birisiyim ve bunun da ne demek olduğunu biliyorum.”    

 

Pecanin, sorduğu soruya karşı istediği cevabı aldı mı bilmiyoruz ama Aliya’nın söyledikleri, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin öğrencisi Ebû Yusuf’a söylediği söze ne kadar da çok benziyor. Büyük İmam bir gün medreseden çıktıktan sonra Bağdat sokaklarında dolaşırken yol kenarında oynayan çocuklardan biri diğerine yanından geçen Ebu Hanife’yi göstererek şöyle demiş: “Bu amca var ya bu amca, geceleri hiç uyumaz, durmadan okur ve ibadet edermiş.” Bu sözleri duyan Büyük İmam daha sonra yanı başında yürüyen Ebû Yûsuf’a dönerek demiş ki: “Bak, ey Ebâ Yusuf, insanlar bizi nasıl görmek istiyor? Öyleyse onların görmek istedikleri gibi olalım.”

 

Aliya, halkının görmek istediği gibi dürüst ve samimi bir lider. Ona göre dürüstlük sahip olunan kabiliyetten önce gelir. Savaş esnasında SDA’nın bir kongresinde yaptığı konuşmada şöyle der “dürüstlük ve kabiliyet” bahsini anlatırken: “Bu kabiliyetli insanlara ihtiyacımız olmadığı anlamına gelmez. Elbette ki kabiliyetli olmalılar. Söylemek istediğim şu: Eğer bir ikilemdeyseniz ve elinizde daha az yetenekli ancak kesin olarak dürüst bir birey varsa, dürüst olanı tercih edin, hata yapmayacaksınız.” Aliya bu konuya açıklık getirirken de kendi ailesinden bir örnek verir. Büyükannesi, biri hariç bütün torunlarını severmiş. Garip bir şekilde, o torun da içlerindeki en akıllı ve başarılı bir çocukmuş. Aliya büyükannesine bir gün, “Hasan’dan neden hoşlanmıyorsun?” diye sormuş. Ninesi de: “Aliya, o kendine karşı mükemmel, ancak bana karşı değil! Üç bayramdır beni görmeye gelmiyor!” diye cevap vermiş. Torun Aliya’nın bundan çıkardığı ders: İnsanların mükemmel olmaları güzel bir şey. Ancak önemli olanın kendileri için mi, yoksa başkaları için mi çalıştıklarıdır. Yağmurluk, yağmurda sınanmalıdır. Bizler bir fırtınadan çıktık ve şimdi, geçmişte kimlerin yanımızda yer aldığını ve kimlerin yer almadığını açıkça görebiliyoruz.

 

Bir liderin kişiliği, aynı zamanda birlikte çalıştığı arkadaşlarıyla da ölçülebilir. Çevresindeki insanların zorlu kişiliği ve karakteridir biraz da onu yücelten. Mesela Aliya’ya yöneltilen sorulardan biri, “zorlu bir şahsiyete sahip” Haris Silajciç’le ve onun gibi kabine arkadaşlarıyla çalışmayı nasıl başardığıdır. Bu soruya şöyle karşılık verir: “Başarıyorum, çünkü onlar oldukça zorlu ve dürüstler. Onlarla birlikte olabilirim, bazen onlara bağırırım, bazen de onlar bana bağırır. Görüyorsunuz, bir başkan olarak, insanların bana bağırdıklarını söylemekten çekinmiyorum. Onlarla aramız birkaç gün bozuk olur, ardından hayat devam eder. Basitçe söylemek gerekirse, kendileri ile pek çok sıkıntıları atlattığım o insanları, eşimi sevdiğim kadar seviyorum.”

 

Aliya’nın dürüstlük konusundaki tavrı nettir. Özgürlüğe Kaçışım’da yer alan şu notlarda da onun taviz vermez kişiliğini buluruz: “Allah’ım, hatalıysam beni affet, ama iyi bir Hıristiyana kötü bir Müslümandan daha çok saygı gösteriyorum; sırf Müslüman (İslâmî değil) olduğu için bir şeyi savunamam, yine sırf başkasına ait diye iyi bir şeyi gözardı edemem.”  

     

Bir liderin, mensup olduğu millet nezdindeki yerini tarih mutlaka kaydedecektir. Elbette insanlık tarihi nezdindeki yerini de. O lider yaşarsa milletiyle beraber yaşayacaktır. Hele savaşlarda liderler, milletiyle adeta kaynaşmış insanlardır. İşte Aliya savaş hengâmesinde milletiyle adeta etle tırnak gibi kaynaşmıştır. 1992  ilâ 1995 yılları arasında dünyanın gözü önünde cereyan etmiş o acımasız savaşta, bir millet lideriyle ancak bu kadar haşır neşir olabilirdi. Biraz önce adını zikrettiğimiz Boşnak gazetecinin sorusuna verdiği cevabın devamını şöyle getiriyor Bilge Kralımız: “Ben, Boşnak halkının verdiği varolma savaşında çok önemli bir yerim olduğu fikrine katılmıyorum. Binlerce insan savaşıyor Bosna için; onlar benim için, ben de onlar için durumu kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Ama onlar ben olmasam da aynı şekilde savaşacaktı, ben gittikten sonra da savaşacaklar.”

 

“Bilge” sıfatı ona keyfî olarak yakıştırılmadı. “Kral”lığı hiç düşünmedi ancak ölümünden sonra bu sıfatla anılır oldu hep. Altında ve üstünde binlerce “tanrı” liderin olduğu bir dünyada, Aliya’nın kendisini böyle tanımlaması onun nasıl sade bir hayatı tecih ettiğin, gösterir.

 

İzzetbegoviç, zannedildiği gibi “Aliya giderse, Bosna ayakta duramaz” fikrine katılmaz ve bu düşünceyi yanlış bulur. Aynı zamanda bu anlayışı Bihaç’tan Gradacac’a, Mostar’dan Doboj’a kadar tüm olumsuz şartlara rağmen savaş veren askerlerine karşı bir hakşinaslık olarak görmez. Partinin başında kayd-ı hayat şartıyla kalmayı, geriden gelen gençlere ve birlikte mücâdele ettiği arkadaşlarına haksızlık olarak görür. Bunu sadece teorik olarak söylemekle kalmaz, pratikte de ispat eder. Nitekim daha hayattayken kurduğu SDA’nın başına Edhem Bıçakciç’in, hükumetin başına da Haris Slajciç’in geçmesi bunu gösterir.

 

Gösterişsiz ve Samimi   

 

Aliya İzzetbegoviç’i yakından tanıyanlar, daha çok alçakgönüllü ve mütevazı kişiliği üzerinde dururlar. Yakınları ise onun bu yönünün okuduğu bazı kitaplardan ve sağlam bir inanca sahip olmasından kaynaklandığını söyler. Gerçekten de Aliya ilk gençlik yıllarında Mladi Muslimani organizasyonunun içinde bulunarak sahih kaynaklardan beslenmiştir.  

 

Dinî eğitimini önce ailesinden, özellikle de annesinden alan İzzetbegoviç, çocuk yaşlarında mahalle camisinde kıldığı namazları ve namazlardan sonra okunan Kur’an’ın etkisinde kalarak yaşadıklarını unutamadığını anlatır hatıralarında. Kitap okumaya başladığı yıllarda Ali Mütevellic’in yazdığı İslâm Işığında ve Osman Nuri Haciç’in kaleme aldığı Hz. Muhammed ve Kur’an isimli eserlerin İslâm’ı anlamasında çok büyük rolünün olduğunu ifade eder. Mostar’da Kalaycı Kütüphanesi tarafından bastırılan bu ve buna benzer kitapların idealist bir anlayışla kaleme alındığı ve o dönem Müslümanları arasında önemli bir fonksiyonu yerine getirdiği görülür. Böylece İslâm’ı aslından ve güvenilir sahih kaynaklardan öğrenmeye başladığını görüyoruz.      

 

Bosnalı Müslümanlar uzun süre baskı ve zulüm altında yaşadıkları için dini bilgileri örgün eğitimle alamaz. Aliya da öyle. Bazı Müslümanlar gizli gizli köşe bucakta “hoca”lardan ders alıyordu ancak bu çok da yaygın değildi. O İslâmî bilinci daha farklı kaynaklardan elde eder. Biraz önce isimlerini zikrettiğimiz Boşnak Müslüman yazarların yanında, Aliya’ya asıl İslâmî şuuru veren başka düşünce adamları ve yazarlar da olmuştur: Mevdûdî, Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Hasan el-Benna ve Fazlurrahman gibi Mısırlı ve Pakistanlı âlimlerin daha çok İngilizce yazılmış kitaplarından İslâm bilincini elde ettiğini görüyoruz. “İslâm’ı ve mücâdele şuurunu” onlardan aldığını hatıralarında bizzat kendisi söyler. Bu isimler sadece Bosna’da değil, başta Türkiye olmak üzere bir dönem İslâm dünyasının çoğu ülkelerinde de etkili olmuş ve eserleri birçok dile tercüme edilmiştir. Ortadoğu’da 1960 sonrası İslâmlaşma hareketinin öncü kuşağı da diyebiliriz bu ve buna benzer isimlere. Zor bir dönemde inanılmazı başarmış aydın Müslümanlar...

 

Aliya inandığını özümseyen ve yaşayan idealist bir adamdır. İnandığı değerlerden asla taviz vermez. Uluslararası toplantılarda bile, tüm delegasyonun kadeh kaldırdığı bir ortamda yalnız başına kaldığı görülür. İkiyüzlü davranmaz, riyanın bir münafıklık ve çifte kişilik alâmeti olduğuna inanır. Aynı şekilde gösterişten ve övülmekten hazzetmediğini, böyle durumlardan hoşlanmadığını yüzünün kızarmasından da belli ederdi. Aslında Bilge Lider’in bu yönüyle, siyasetçi kimliğiyle çeliştiğini ve yaşadığı çağdaki hemen hemen bütün politikacılardan ayrıldığını görürüz.

 

Ne gam! Zaten biz onu iktidar hırsına bürünmüş sıradan politikacılardan ayrı tutuyoruz. Cephe ziyaretlerinde askerlerine sık sık hareketlerine dikkat etmelerini, kibirli olmamalarını ve alçakgönüllü davranmalarını tavsiye ederdi. Güçsüzlere yardım etmenin ve haksızlığa karşı çıkmanın erdemini anlatırdı. Unutmayın ki derdi, sonsuz bir iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihayet Allah’ın önünde hesap verecektir. Şu anekdotu, bu söyledikleri ile birlikte düşündüğümüz zaman, nasıl bir ahlâk âbidesi ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz: Cuma namazını hangi camide kılacağını en son ana kadar gizli tutardı. Gideceği camiyi, oğluna ve korumalarına, arabaya bindikten sonra söylerdi. Savaşın yoğun bir şekilde yaşandığı bir Cuma günü Gazihüsrevbey Camii’ne gider. Caminin içerisi ana kapıdan, girişten sonra tıklım tıklım doludur. Birden hareketlenmeler olur. İmam efendi hutbedeyken oğlu ve iki korumasıyla camiye giren İzzetbegoviç’e yer ayırarak ön safa geçmesini teklif eder. Bu arada hoca efendi hutbeye de ara verir. Bu ayrıcalıktan son derece rahatsız olan Aliya, tam da kendisinden beklenen bir mukabelede bulunur:

 

- “Burası Allah’ın evidir. Burada farklılık olmaz. Allah katında en üstün olan, takva sahibi olandır. Herkes bulduğu yere oturur. Ben burada oturacağım. Bilmiyoruz, belki de hepimiz çiğnenecek; amma, İslâm’ı inşallah çiğnetmeyeceğiz... Hocam lütfen hutbeyi tamamlayın!” der. Büyük devlet adamının bu tavrı karşısında camideki bütün cemaatin duygulandığı görülür. Bir kere daha anlaşılmıştır ki ondaki liderlik kumaşı farklı bir tezgâhta dokunmuştur.  

 

Aliya’nın aynı mütevazı tavrını, “ebedî istirahatgâhı”nı tercih ederken de görürüz. Kosevo Hastanesi’nde yatarken devlet erkânının kendisi için büyük bir anıt mezar yapma hazırlığı içinde olduğunu haber alır. Bu haberi duyar duymaz, onları bundan vazgeçirerek kendisinin Kovaçi’de şehitler arasına defnedilmek istediğini, orada sade bir mezar yapılmasını talep eder. Öldükten sonra da oraya defnedilir. Bugün üstü yıldız ve çevresi hilâl görünümünde olan sade kubbeli mezarına her gün yüzlerce insanın gelerek dua ettiği Aliya İzzetbegoviç, işte burada binlerce şehidin arasında yatmaktadır.     

            

KORKU VE CESARET

 

“Başımızı eğecek miyiz yoksa başımız dik olarak mı kalacağız? Köle mi, özgür insanlar mı olacağız? Her şeye kadir olan Allah’a andolsun ki köle olmayacağız! Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa, onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına...”

 

Aliya bunları söylerken bir nefret dili kullanarak hesaplaşma düşüncesiyle dile getirmez, düşmana karşı devamlı uyanık bir bilinç içerisinde olunması gerektiğini vurgulamak için açıklar. Bosna için nefret dilinin bir çıkmaz sokak olduğunu söyleyen Bilge Hükümdar, gelecek nesillerden sadece bir tek şey ister: “Bize yapılan soykırımı unutursak bunu bir daha yaşamaya mecburuz, size asla intikam peşinde koşun demiyorum, ama yapılanları da asla umutmayın!”

 

Aliya İzzetbegoviç’in korku nedir bilmeyen cesareti inancından geliyordu şüphesiz. Savaşın en sıcak zamanlarında bir gün Saraybosna sokaklarında dolaşırken yerde yatan mağdure bir kadın aniden haykırarak:

 

- “Başkanım korkmuyor musunuz?” diye bağırır kendi durumunu düşünmeden.

- “Elbette korkuyorum!” der o da, “ben de normal bir insanım ve ben de korkarım,” diye cevap verir. Cesaret konusuna şöyle açıklık getirir İzzetbegoviç: Hiç korkmadıklarını söyleyen insanlar yalan söylüyorlar. Eğer biri korkmuyorsa bu onun normal olmadığına işaret eder. Hepimiz, normal insanlardan müteşekkil bir orduyu oluşturuyoruz. Cesaret, hemen hemen herkeste olduğu gibi, hiç korkmadığımız anlamına gelmez. Cesaret, güdülerimizi korkularımızdan daha kuvvetli hale getiren şeydir. Bu örnekte, bizi harekete geçiren şey, şiddet karşısında özgürlük için verdiğimiz mücâdeledir. Şehrin ağır bombardımana maruz kaldığı günlerde, içimde ayak direyen bir şeyler duydum. O kadın bana:

- “Başkanım, peki neden yürüyorsunuz?” diye sorduğunda, ona:

- “Yürümek için nedenlerim var, bu uzun bir hikaye” diye cevap verdim. Allah’a şükürler olsun ki bombalar yakınıma düşmedi ve bana bir şey olmadı. Bombalar benden yüz ya da iki yüz metre uzakta patlıyordu. Söylemek istediğim şu: Biz Saraybosnalılar, belki de tüm Bosnalılar gibi, garip insanlara dönüştük. Birkaç gün önce kendilerini “savaş muhabiri” olarak adlandıran bir grup insan geldi. Holiday Inn’de kaldılar ve benimle görüşmek istediler. Ancak randevuya zamanında gelmediler. O gün ağır ateş altındaydık ve onları merak ettim. Birinin yaralanmış olabileceğinden korktum. Bombardıman olduğu için gelemedikleri söylendi. “Bir de savaş muhabiri olduklarını sanıyorlar! Haydi onlarla buluşmaya gidelim ve onlara yürüyebildiğimizi gösterelim. Bu, hikâyeleri için iyi bir başlangıç olabilir,” dedim. Bizlerin, yani Saraybosnalıların içlerinden korkuyu atmalarının yolu buydu. Bombalar patlıyordu ve bizler, gazeteci Gafic’in dediği gibi kendi “Saraybosna ruleti”mizi oynuyorduk. Kimimiz su ve ekmek aramak, kimimiz işe gitmek için dışarı çıkıyoruz ve savaş muhabirleri, barışın gelmesini bekleyerek otellerinde oturuyorlardı. 

 

Aliya’nın bu cesareti, Bosnalılar bakımından kendi ifadesi ile “hikâyeleri için iyi bir başlangıç”tır. Önde olarak “öncü” bir rol oynamıştır.

 

İzzetbegoviç’e göre bilinçli ve cesur bir Boşnak, işgal edilen topraklarının kurtuluşunun bel kemiği ve garantisidir. Bosna-Hersek hep onların sayesinde varolacaktır. Buna delil olarak da savaş boyunca Boşnakların “kanıtlanmış dirayetini” gösterir. İşte ona göre Bosna-Hersek bu sayede, demokratik bir yapıda, birlik içinde bir ülke olmaya doğru emin adımlarla ilerleyecektir. Bu yol boyunca Müslümanlarda bir güven duygusu oluşurken düşmanın korkuya kapıldığı görülecektir.

 

Bosna’nın önde gelen sanatkârlarından Abdullah Sidran’ın yaptığı bir konuşmada Aliya İzzetbegoviç şöyle der: “Bosna ruhu ancak Boşnaklıktan doğacaktır, ya da bunca yıllık karşılıklı ilişkilerden, gidip gelmelerden, yakınlaşmalardan sonra Bosnalılık ve Boşnaklığın bir bileşimi olacaktır.” Savaştan sonra sisler perdesinin henüz aralandığı bir zaman diliminde Bilge Lider şöyle devam eder görüşlerini açıklamaya: Ama Bosna’nın içinde uluslar çoktan oluşturuldu, bu yüzden olayların nasıl gelişeceğini tahmin etmek zor görünüyor. Avrupalı uluslar kendi aralarında güçlü bir birlik oluşturma yolundalar. Ama yine de Fransız, Alman, İsveçli olarak kalıyorlar. Karşılıklı çıkarlarının ve ortak değerlerinin toplamını Avrupa ya da Avrupacılık olarak adlandırıyorlar. Bosna-Hersek bünyesindeki ulusların karşılıklı çıkarlarının ve ortak değerlerinin toplamının adı da Bosna’dır.

 

Aliya Bosna’nın dayandığı “değerler” konusunda ısrarcıdır, prensiplerinden vazgeçmez. Avrupa’nın desteğini apaçık bir şekilde Sırp ve Hırvatlardan yana koymasına rağmen, yine de “Batılı değerler”e vurgu yapar. 9 Temmuz 1992’de Helsinki’de düzenlenen AGİT Toplantısı’ndaki konuşmasında bunu dile getirir: “Bosna’da savunulmakta olan yalnızca Bosna’nın kendisi değildir. Bosna’da savunulmakta olan Avrupa’dır. Bosna’da, Helsinki Nihaî Senedi, Paris Şartı ve Avrupa’nın ayakta tutmak için ant içtiği diğer senetler savunulmaktadır. Eğer Bosna kurtarılmazsa, o zaman bu şartların, sözleşmelerin ve senetlerin bir anlamı kalmaz,” der. Hemen ardından da, bizler delice bir umutla sivil ve kozmopolit bir Bosna-Hersek vizyonunu korumaya çalışıyoruz, fakat uluslararası destek olmaksızın bu mümkün olmayacaktır, görüşüne yer verir. Aliya bunları söylerken küçülmez, Batıya yücelttikleri değerlerin yerlerde süründüğünü bir kere daha göstermek ister.  

 

Bütün bu konuşmaların satır aralarında İzzetbegoviç’in, Batılılarda bir vicdan kırıntısı aramaya çalıştığını görürüz. Hele onların desteğini açık bir şekilde Sırplardan ve Hırvatlardan yana görünce, büsbütün umutsuzluğa kapılarak kendi içine yönelir ve halkı ile başbaşa kalmaktan başka çıkar yol bulamaz. Ateş olsa cirmi kadar yer yakacağını bildiği için öfkesini bu şekilde gemlemeye çalışır. İslâm dünyası olarak bilinen ülkelerin kendilerine bile faydası yoktur. Türkler mi? 28 Şubat arefesine denk gelen bu sıralarda, kendi içinde birbirine boğdurulmakta; halkı Müslüman olan diğer ülkelerin boyunduruğu da zaten başkasının ellerinde idi.

 

BM Güvenlik Konseyi’ne yazdığı mektuplarda da aynı konuya vurgu yapar Aliya İzzetbegoviç. Adeta yalvarırcasına: “Bu defa sizden, kendilerini savunmalarına izin verilmeyen bu halka en azından hayatta kalabilme hakkını bahşetmenizi rica ediyorum.” Aslında, vicdan sahibi Batılıların uyandırılması da diyebiliriz buna. Kendi ülkesinin içinde yer aldığı kıta Avrupasına sesleniyor filozof devlet adamımız. Aynı konuşmada dile getirdiği düşünceleri Londra’da verdiği bir konferansta da özet olarak ifade eder: “Avrupalı olan bir ülkeyi savunmaya çalışıyoruz.” Çünkü ona göre Bosna-Hersek bir Avrupa ülkesidir ve onun halkı da Avrupalıdır. Yine Aliya’nın ifadesiyle, ne garip ki 20. yüzyılın sonlarında bu ülkenin üzerine bir kâbus gibi çökmüş olan kötülük Asya’dan gelmemiştir; o da Avrupa kökenlidir.

 

Ümit En Son Ölen Şey   

 

Savaşın başladığı aylarda ünlü gazeteci Bernard Henry Levi’nin Aliya ile yaptığı önemli bir röportaj vardır. Fransız gazetecinin sorusuna verdiği bir cevapta “ümit en son ölen şey”dir dedikten sonra geçmişten örnek verir. İkinci Dünya Savaşı’nda Müslüman nüfusun Batı Bosna’dan tamamen sürüldüğünü ya da öldürüldüğünü söyler. Vişegrad, Foça, Gorajde gibi yerlerde bir tek Müslümanın kalmadığını, savaştan hemen sonra kalanların topraklarına geri döndüğünü anlatarak şöyle devam eder: “Gorajde ve Vişegrad savaştan önce nüfus itibariyle Müslüman çoğunluğa sahipti. Bu olay hâlâ ümitli olmamıza bir miktar imkân sağlamaktadır. Bozulan şeyler yerine konulabilir ancak ortak bir hayatın yeniden mümkün olabileceğinden emin değilim. Zira Bosna’da şu anki durum son dünya savaşı ile mukayese edilemez. Bu, entelektüeller tarafından kabul edilen bir planda önceden tasarlanmış, sistematik ve vahşi bir soykırımdır. Bu savaşın, ünlü Sırp entelektüelleri tarafından düşünülüp sahneye konulduğu gerçeğinin altını çizmek istiyorum. Bu inanılır gibi değil fakat gerçektir.”4

 

Bütün bunları söylerken Aliya’nın içinde bulunduğu durumu “korku ile ümit arasında” bir psikoloji şeklinde özetleyebiliriz. Korkudan kastımız, belirsizliğin ve savaşa hazırlıksız yakalanmanın verdiği bir çaresizlik. Yoksa onu ve halkını başarıya ulaştıran yegâne şeyin, hiç kaybetmediği ümidi olduğunu söylemek mümkün. 

 

Aliya İzzetbegoviç hiç kaybetmediği ümidini her platformda gündeme getirir ve askerlerine moral olarak aşılar. Saraybosna’da Mart 1994’te SDA Kongresi’nde yaptığı bir konuşmada, başlarına gelenin bir “sınav” olduğunu, bunun da başarıyla üstesinden geldiklerini söyler. Birilerinin bir darbe vurmak için ne denli güçlü olduklarının çok da önemli olmadığını anlatır. Asıl önemli olanın kendilerindeki direnme gücünün varolup olmadığıdır. Değil mi ki biz bir sınavdan geçiyoruz ve dünyada bir vesile ile sınanıyoruz, diye düşünür. Referansını kutsal kitabımızdan alır: “Kur’an imtihan ve sıkıntıların, insanları ve halkları güçlü kıldığını bize öğretiyor. Kur’an, keza sıkıntıların sonrasında da ferahlığın geldiğini anlatır. Ben buna inanıyorum,” der. Bir de şuna inanır Bilge Filozof, savaşın ortasında hacta yaptığı konuşmada: Allah, Kur’an’da savaşmamızı emrediyor. Ve bizler savaşmalıyız. Tüm hayat bir mücâdeledir ve yalnızca bu büyük gerçeği görenlerin hayatta kalma şansı vardır. 

    

Avrupa’nın orta yerinde ve 20. yüzyılın sonunda yapılan vahşete bizzat tanıklık eden Aliya, bütün bu olup bitenleri tarihe bir belge olsun diye kayda geçirir. Çoluk çocuk, kadın, ihtiyar demeden Bosna’daki tüm Müslümanlara karşı yapılan katliamın canlı tanığıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ilk defa böylesine insanlık dışı bir toplama kampı kurulduğu görülür. Vahşetin sahipleri, sadece Müslümanları değil, geçmişi çağrıştıran değerleri ve mabedleri ne varsa yerle bir etme kararı almıştır bir kere. Camileri, köprüleri, tekke ve medreseleri, Osmanlı ve Türkleri çağrıştıran her şeyi yıkma kararı alırlar. İnsanların boğazlanarak nehre atılması, toplu kurşuna dizme seansları yarım asır öncesi gerçekleşen Nazi zulmünü aratmaz. Bir zamanlar hayat dolu köyler, cıvıl cıvıl kaynayan kasabalar gitmiş, şehirler hayalet kente dönüşmüş. Bütün bunlar, bir milleti yaşadığı topraklardan kaçmaya zorlamak, tutunduğu yerlerden zorla koparma politikasının bir sonucu olarak özetlenebilir.  

   

Halkına akıl almaz zulüm ve işkencelerin yapıldığı bir devlet adamı olan Aliya, bütün bu iyi niyet yorumu olarak söylediği sözlerden sonra dile getirdiği düşünceler insanlığın daha ölmediğini gösterir: Kendi payıma iddia ediyorum ki, insan tabiatının özü iyilikten çok, potansiyel olarak kötülüğe meyyâldir. İnsanları hoşgörülü olmaya ikna etmek, düşmanı vahşice katletmeye ikna etmekten çok daha zordur. Hoşgörü, sulanması gereken bir fidandır. Hoşgörü çok zor gelişen bir davranış biçimidir. Hoşgörüyü öğrenmek ve bir caminin yakınında bir sinegogu veya bir sinegogun yakınında Katolik kilisesinin bulunmasını kabullenmek yüzyıllarımızı aldı. Oysa bir mabedi yıkmak, yapmaktan daha kolaydır. Bunlar kendi kutsal kitapları olan İncil’deki şu mesaja bile kulak asmadılar: “Eğer önünüzde iki yol varsa, siz zor olanını tercih ediniz, bu her zaman iyidir.”

 

* * *  

 

Gençlik yıllarında İslam uğruna komünist ve faşist rejimlerle mücâdele eden ve ömrünün son yıllarında da ülkesinin bağımsızlığı için savaşan Aliya, kendisine sık sık şu soruları sorar:

 

- Acaba bizler, kontrolümüz altındaki Bosna topraklarını egemen, demokratik ve özgür bir ülke haline getirmek ister ve bunu başarabilir miyiz?

- Bunu, din ve geleneklerimizi koruyarak yapabilecek miyiz?

- İnsanların, adalet ve ekmek bulabileceği bir Bosna’yı geliştirebilecek miyiz?

- Acaba onun ışığı, ülkenin en ücra köşelerini de yeteri kadar aydınlatmaya, şovenizm bulutlarını ve nefreti dağıtmaya kâfi gelecek mi, yoksa bizzat kendimiz şovenizm karanlığına ve nefrete mi teslim olacağız?

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *