ŞAİR OSMANLI BÜROKRATI KOCA RAGIB PAŞA (I)

Nedim ve Şeyh Galib’den sonra 18. yüzyılda klasik edebiyatımızın yetiştirdiği en büyük şairlerden birisinin Ragıb Paşa olduğu edebiyat tarihçilerinin ortak görüşüdür. Siyasi tarihçilere göre ise, aynı yüzyılda olduğu gibi önceki ve sonraki asırlarda da “idare etme” sanatını en iyi kullananlardan birisi yine odur. Ayrıca hem şair, hem düşünür ve hem de devlet adamlığı vasıflarını şahsında toplaması bakımından da Osmanlı tarihi boyunca sanatçı ve devlet adamı meslektaşları arasında farklı bir yeri vardır. İleride kitaplaşacağını umduğumuz ve Karabatak dergisinde birkaç bölüm yayımlayacağımız bu biyografik çalışmada bir Osmanlı bürokratının çok renkli kişiliğini bulacaksınız.

 

ZEYREK YOKUŞU

Defterhane kâtiplerinden Şevkî Mehmed Efendi’nin oğlu olan Mehmed, 17. yüzyıl sona ererken Haliç sırtlarında 1698 yılında dünyaya geldi. Şevkî Efendi’nin ilk evlâdıydı ve ilk oğlan çocuğu olduğu için doğumu ailede büyük bir sevinç yaratmıştı. Doğmadan önce hamile olduğu aylarda annesinin üst üste gördüğü rüyalarını aile büyükleri onun gelecekte önemli bir adam olacağına yordu. Zira baba tarafından ataları arasında müderris ve kadı çoktu. Küçük çocuğa büyük adam muamelesi yaptılar.

Haliç sırtlarında düzlük bir alanda bulunan iki katlı ahşap evleri Zeyrek Yokuşu’nun çıkışında yer alıp karşı Galata Kulesi’ne bakıyordu. Kadıköy’den Üsküdar’a, Çamlıca Tepesi’ne kadar geniş açılı bir silüet ağaçların arasından çok net görünüyordu. Fatih Camii daha yakın olmasına rağmen sabahları Süleymaniye’nin minarelerinden gelen ezan sesi ile uyanıyordu. Daha çok mahallede bulunan mescitlere gitmekle beraber sabahları inişli çıkışlı yol katedip oraya gittikleri olurdu. Babasının küçük yaşta elinden tutarak camiye götürüşünü, Şeyh Vefa’nın daracık yollarından yokuş çıkarak yüksek medrese duvarlarının arasından meydanlık bir yerde bulunan camiye çıkışını unutamaz.            

Küçük Mehmed önce mahalle mektebine devam ederek ilmihâl bilgisini ve Kur’ân-ı Kerim’i öğrendi. Mahalle caminin imamı Muhsin Efendi ondaki kavrayış gücünü ve gayreti görünce üzerine titredi; küçük yaşından itibaren hemen yakın bir çevrede bulunan Fatih Medresesi’ne devam etmesine yardımcı oldu. Sonrasında da ondaki istikbâli görerek yakından takip etti. Mehmed kendisini kısa sürede o kadar çabuk ispat etti ki, ondan bahseden kaynaklar, ailesi ve hocaları tarafından “tahsiline ihtimam gösterildiği”ni kaydeder. O da yakınlarını mahcup etmedi, başarılı bir talebe olarak göz doldurdu.

Mümtaz Efendi’nin Fatih Medresesi’nde diğer hocalardan farklı bir görevi vardı: Alıcı bir kuş gibi yetenekli ve sanatkâr yaradılışlı çocukları keşfedip ortaya çıkarmak. Ve onlarla özel bir şekilde ilgilenerek ilgi alanlarına göre yönlendirmek. Bunu herkes yapamazdı. Medreseye gelen çocukların bilgisine, oturuş ve kalkışına, tavrına göre notlar vererek onları yönlendirir, hayata hazırlardı. Gerekirse çocukların ailesi ile görüşür, onları ikna ederek “Allah’ın lütfu” olan oğullarını istikbâle hazırlamalarını söylerdi.

Yetiştiği çevre ve muhit itibariyle çok şanslı bir ortamda dünyaya gelen Mehmed’in küçük yaşından beri eğitim ve öğretimine özen gösterilmiş, böylece kendi alanında isim yapmış hocalardan ders alması sağlanmıştır. Babası Şevkî Efendi oğlunun gelecekte büyük bir adam olacağına inandığı için hiçbir imkânı ondan esirgemeyerek küçük yaşından itibaren ona büyük adam muamelesi göstermiştir. İmtihanlarını başarıyla geçmiş, arkadaşları arasında birinciliğe hep o oturmuştur. Girdiği her alanda ve gittiği her yerde bilgi, yetenek ve çalışkanlığı ile emsâlleri arasında yekta olarak sivrilmiş ve öne çıkmıştır.    

Hocalarının ifadesiyle medreseli Mehmed Efendi maşallah on parmağında on marifet olan cins çocuklardan biri imiş. Bir şey hakkında konuşurken, o kunuyla ilgili “efrâdını câmi ağyârını mâni” araştırma yapıp ayrıntılı bir bilgiye sahip olmadan bir şey söylemezmiş. Bir konuyu enine boyuna tahkik etmeden hükme varmaz, o konuyla ilgili önce kendisinin mutmain olması gerekirmiş. Ezbere değil, kitabî konuşurmuş. İleri yaşlardaki oturaklı tavrının ilk emarelerini daha on’lu yaşlarda göstermiş. 

Mehmed Efendi’nin küçük yaşından itibaren şiire merak sarması hocalarının dikkatinden kaçmaz. Medresedeki edebiyat hocası Osman Nuri Efendi ondaki bu yeteneği keşfedince önce aruz bilgisi vermeye başlar. Daha sonra şiir talimleri yaptırır. Bu bilgiyi verirken bol bol şiir ezberledi. Mütenebbî’den, Hafız’dan, İbnü’l-Fariz divanından bol bol şiirler ezberletirdi. 

Sağlam bir eğitim almıştır. Devrin edebiyat dili olan Farsça’yı ve bilim dili olan Arapça’yı o dillerde şiir yazacak kadar iyi öğrenmiştir. Hadis, fıkıh, tefsir gibi dinî ilimlere de son derece vakıftır. Binlerce sanatçı ve devlet adamına beşiklik etmiş olan İstanbul’da kendine itibarlı bir yer edinmesi ve padişah ve diğer devlet adamlarıyla kurduğu diyalog tamamen bu bilgi ve kültür altyapısının eseridir.  

 

DEFTERHANE KAPISI

Baba Şevkî Mehmed Efendi, Sultanahmed civarında bulunan Defterhane’de kâtip olarak çalışan, işinin ehli mahir bir kimse olarak şöhret bulmuştur. Çevresinde herkes onu alçakgönüllü bir kişi olarak bilir ve yardıma muhtaç kişilerin elinden tutan yardımsever bir insan olarak tanırdı.

Şevkî Efendi oğlunun Defterhane’ye girmesine yardımcı oldu. Buraya eli güzel yazı yazmaya yatkın talebeler alınırdı. Mehmed’in de inci gibi yazısı vardı ve babası bunu yeterli görmüyordu. Onu Küçük Ayasofya Medresesi’nde ders veren Yusuf Efendizâde’ye gönderdi ve ondan sülüs ve nesih yazıları üzerinde hat dersi almasını sağladı. Yine aynı muhitte tanınmış hocalardan olan Hoca Salih Efendi’den Farsçası’nı ilerletti.   

Bütün bir ülkenin tapu ve sicil işlemleri, Defter-i Hakanî de denen Defterhane’de yürütülüyordu. Burada birçok kalem efendisi çalışırdı. Memuriyete başlayanlar genellikle bu kaleme girer, işlerin inceliğine vakıf olduktan sonra kendini ispat ederek yükselmenin yollarını bulurdu. Yazışma usûllleri, hesap-kitâp, inşa, defter tutma gibi konularda personeller bu tezgâhtan geçerdi. Osmanlının dört bir tarafında çalışan memurların bir bakıma tevzi yeri rolünü üstlenirdi.

İşte Şevkî Efendi oğlu Mehmed, acar bir Defterhaneli olarak kendi kabiliyetini burada ispat etmeye çalıştı. Başarılı ve çalışkan gözde bir memur olarak kısa zamanda âmirlerinin gözüne girdi. Zaman zaman dairede onu çekemeyenler olsa da gayret ve metevazı hareketleri ile onları utandırdığı görüldü. Daha sonraki yıllarda şiirlerinde kullandığı “Ragıb” mahlasını da burada aldı. Ragıb, “rağbet eden” demekti ve âmirleri ondaki çalışma şevk ve iştiyakını görünce, her başarılı çocuğa taktığı isim gibi ona da bir isim bulmuştu.

Ragıb Mehmed Efendi, Defter-i Hakanî Kalemi’nden sonra Divan-ı Hümâyûn Kalemi’ne geçti ve orada çalışmaya başladı. Bir önceki kalem onun için ilk staj yeri sayılıyordu.

 

ACEM DİYARINA YOLCULUK

Ragıb Mehmed Efendi’nin Defterhane ve ardından Divan-ı Hümâyûn’daki tecrübesi ile bu kalemlerde gösterdiği performansın, 24 yaşına geldiğinde ona yeni bir görev yüklediğini görüyoruz. 1722 yılında başlayan İran Savaşları esnasında fethedilen yeni yerlerin tahriri için Defterhane Kalemi tarafından Revan Valisi Arifî Ahmed Paşa’nın himayesine verilerek onun mektupçuluğuna getirilir. Bundan kısa bir süre sonra da Köprülüzâde Abdullah Paşa’nın Tebriz Seraskerliği’ne tayin edilmesiyle birlikte Ragıb Mehmed Efendi Ordu-yı Hümâyûn Reisliği’ne yükseltilir. İran şahı Tahmasb’la yapılan görüşmelere kâtip düzeyinde katılmasıyla müzakereci kabiliyeti ortaya çıkar. Revan’ın fethedilmesinden sonra ise Umûr-ı Mühimme Kitâbeti’ne getirilmesi hiç de şaşırtıcı olmaz.  

Ragıb Efendi medresede iken ve daha sonraki yıllarda özel hocalardan aldığı derslerle Arapça ve Farsçası’nı adamakıllı ilerletmişti. Serhatte görev yaptığı sıralarda pratik yaparak dilini iyice pekiştirdi. Bilhassa Farsça’nın inceliklerine, bu dilin mecazlarla dolu anlatım zenginliğine buralarda vakıf oldu. Siyasî ve diplomatik dilin yanında Ragıb Efendi’nin asıl ilgilendiği, edebiyat diliydi. Serde şairlik vardı ve ilk gençlik yıllarından beri şiir yazmışlığı vardır. Farsça yazan Sebk-i Hindî’ye mensup şairleri bu sıralarda tanıdı. Onların “hikmet” dilini serhat boylarında görev yaptığı bu sıralarda daha bir keşfetti.   

Osmanlı Arşivi’nde bulunan dönemin mühimme defterlerinden öğrendiğimize göre Ragıb Efendi bu görevdeyken İran ile yürüttüğü barış görüşmelerinde yıldızı parlar ve genç bir diplomat olarak İstanbul bürokrasi çevresinde öne çıkar. Bunun üzerine bölgedeki gelişmelere vakıf bir devlet adamı sıfatıyla İran Seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa’nın maiyetinde mühimme kâtibi ve Defterhane vekili olarak vazifede bulunur. O dönemde Osmanlının doğu sınırı karışık olduğu için, sıkı bir görüşmeci olduğundan dolayı Ragıb Mehmed Efendi de sınır boylarında tutulur.

Bağdat Valisi Ahmed Paşa

Her geçen zaman kendisini bir üst makamda terfi etmiş olarak bulan Ragıb Mehmed Efendi 1730 yılında, Kapıkulu Süvarileri ile Saray Ağalarının maaş defterlerinin kontrol edildiği bir kalem olan Süvari Mukabelesi pâyesiyle Bağdat Defterdarlığı’na tayin edilir. Buradaki görevi sırasında Vali Ahmed Paşa’yı yakından tanıma imkânı bulur. Onun şiir ve edebiyatla uğraşması valinin dikkat ve ilgisini çekerek güvenini kazanır. Çünkü kendisi de edebiyatla ilgilenmekte, zaman zaman şiir de yazmaktadır.

         Kelîmim hâmemin i’câzıdır ahbâb u a’dâya

         Mesîhim nutkumun âsârıdır mevtâ-yı elfâza

diyerek sözlerinin ölü manalara canlılık kattığını ve bunların dost ve düşmana kaleminin en güzel ifadesi olduğunu söyleyen Ragıb Efendi,

         Değildim senden özge kimsenin meddâhı hem olmam

dediği Ahmed Paşa için  kaleme aldığı kasidesini, onun devlet ve ikbâlinin devamı için dua ederek bitirir:

         Ede pâyende tâbende hemîşe i’tidâl üzre

         Mizâc-ı devlet ü ikbâlini te’yîd-i Rabbânî

Şair Ragıb Efendi, divanında da yer alan Ahmed Paşa için yazdığı 57 beyitlik kasidesinde geleneklere uyarak önce kendisini över: Nasıl ki Çin ceylanının göbeğinden misk kokusu üretmek onun için utanmayı gerektirmezse, insanları acze düşüren mucizevî kalemimin saçtığı anber kokusu da benim için utanç vesilesi sayılmaz. Yazdığım şiirlere mânâ ülkesinin Yusufistanı dense yeridir. Bu ülkenin Hüsrev ve Dârâ büyüklüğündeki sultanı tartışmasız sadece benim. İran’ın büyük şairleri Hakanî ya da Şevket-i Buharî benim yazdığım şiirlerin ihtişamını görseydi mutlaka dili tutulurdu. Ben öyle bir Vassâf’ım ki, İlhan ve Cengiz hanları ancak benim övdüğümün övücüsü olabilirler. Bu sitayişkâr sözlerle kendi şiirini övmeye kasidenin fahriye bölümünde devam ediyor şair.

Ragıb Efendi kendi sanatının gücünü ve güzelliğini böylesine mübalağalı bir şekilde ifade ettikten sonra “cömertlik ve kerem sahibi” Bağdat valisi Ahmed Paşa’ya sıra gelir. Bir beytinde:

         Sen ol sadr-ı müfahhamsın ki tuttu sayt-ı iclâli

         Irâk u Rûm u aksâ-yı Hicâz İrân u Tûrânı

dedikten sonra, Vali Paşa’yı adil bir kumandan ve Müslümanlığın koruyucusu olan bir insan olarak vasıflandırarak şöyle devam eder: O öyle bir paşadır ki, herkesin kabul ettiği cömert bir vezir ve Cem huylu, Dârâ ailesinden olan dünyadaki ikinci bir İskender’dir. O, kahramanlık denizinin bir incisi, himmet tacının altın işlemeli cevheri, devlet güneşinin ışığı, baht zirvesinin parlak bir ayıdır. Onun mızrağı, devlet ve yücelik bahtının etrafında döndüğü yerdir. Kılıcının parıltısı da cihanın temelindeki burcun en parlak güneşidir. Gökyüzü kıymetindeki büyük vezir olan Ahmed Paşa aldığı tedbirlerle düşmanını öyle bir susturmuştur ki onun sesi ta Irak’a, Anadolu’ya, Hicaz topraklarına, İran ve tüm Turan illerine kadar ulaşmıştır, demektedir. 

Ahmed Paşa kendisine yazılan bu kaside dolayısıyla Ragıb Efendi’ye 20 bin kuruş verir. İlk defa şairliğinin kıymetini görmüş ve sanatı taltif edilmiştir. Bürokrat bir memur için bu para onun için büyük bir bahşiş sayılırdı. “Marifetin iltifata tâbi” olduğunu gören Ragıb Efendi daha sonraki yıllarda hamisi Ahmed Paşa’nın kendisine yaptığını o da başkasına yapacaktı ve evi sanatseverlerin ve şairler topluluğunun buluşma yeri olacaktı. 

Osmanlılarla savaşmakta olan Nadir Şah ile görüşmeleri Osmanlı adına Ragıb Efendi yürütüyordu. Bağdat valisi murahhas olarak onu görevlendirmişti. Ragıb Efendi engin meslekî tecrübesi ve derin bilgi ve kültür birikimi sayesinde işleri çok iyi idare ediyor, büyük başarı sağlıyordu. Bu görüşmeler bir ara tıkanınca Nadir Şah Bağdat’ı işgal etmeye kalktı ve Ahmed Paşa’dan şehrin teslimini istedi. Bu hesapta olmayan, İranlıların önceden tasarlayıp ancak Türklere hissettirmediği bir gelişmeydi. Nadir Şah’ı oyalamak isteyen Ahmed Paşa da birkaç gün düşünmek üzere kendisine müsaade edilmesi hususunda yine Ragıb Efendi ve yardımcılarından Mehmed Ağa’yı görevlendirdi. Nitekim bu süre zarfında Erzurum Valisi eski veziriazam Topal Osman Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu 1733 yılının temmuz ortalarında düşmek üzere olan Bağdat’ın imdadına yetişti. Bunda, Nadir Şah’ın askerlerini oyalayarak zaman kazanma ve bu arada Erzurum’dan askerlerimizin yetişmesi konusundaki dahiyane fikirler Ragıb Efendi’den geldiği için Ahmed Paşa nezdindeki değeri bir kat daha arttı. Acem orduları tarafından şehrin kuşatılmasını önleyen genç Osmanlı bürokratının bu buluşu onun için büyük bir başarı kabul edilmiştir. Tabii bu başarı Vali Paşa’nın hanesine yazılır. 

Bağdat’ın bu sıralarda İran’ın istilasından kurtarılmasında Mehmed Ragıb Efendi’nin büyük bir rolü olmuştur. Bunu Ahmed Paşa için söylediği bir tahmisinde şöyle ifade eder:

         Âferin ey şehsüvâr-ı arsa-i rezm ü vegâ

         Bârekallah ey sipeh-sâlâr-ı mansûru’l-livâ

         Bir neberd ettin ki hayrân oldu Behrâm-ı semâ

         Bir gazâ ettin ki hoşnûd oldu rûh-ı enbiya

         Dediler yerde beşer gökte melekler habbezâ

11 bentlik bu şiirin diğer bir bendinde de şair böylesine büyük bir zaferin ancak Sultan Selim’e nasip olacağını söyler:

         Olmamıştır hiçbir serdâra bu nasr-ı azîm

         Pâdişâhân görmemiştir böyle bir feth-i cesîm

         Himmet-i şâhânesiyle gördü bir Sultan Selîm

         Sana ihsân eyledi lütfuyla Hallâk-ı Alîm

         Âhir olmaz tâ-be-mahşer söylenir bu mâcerâ

Şiirin son iki dizesinde de:

         Arsa-i azminde olsun tevsen-i baht-ı harûn

         Ettiği ihlâs ile hep Râgıb’ın budur duâ

 

İRANLILARLA GÖRÜŞMELER

Mehmed Ragıb Efendi, Devlet-i Aliyye’nin doğu cephesinde çok önemli işler yapıyordu ve işleri yarım bırakıp İstanbul’a dönmek istemiyordu. Saray da bunu bildiğinden zaten onu orada tutuyordu. Bağdat’ın önlerine kadar gelen Acem ordusunun püskürtülmesinden sonra İstanbul’a çağrılan Ragıb Efendi, 1734 yılında Maliye Tezkireciliği’ne getirilir. Bu makam ona, yedi ay süren Bağdat’ın kuşatılmasında gösterdiği gayretlerden dolayı verilmiştir. Hamisi Hekimoğlu Ali Paşa sadaret makamında oturduğu için onun da şansı yaver gider ve ardı ardına bir üst makamlara gelir. 

Bu yeni görevinin hemen ardından bir yıl sonra, Erzurum Seraskeri olan eski Bağdat valisi Ahmed Paşa’nın maiyetine Ordu Defterdarı ve Reisülküttâb vekilliğine atanır. Bu önemli iki görevi üzerine aldıktan sonra aynı sene içerisinde İstanbul’a dönerek ikinci defa Cizye Muhasebeciliği’ne getirildiğini görüyoruz. Bu memuriyet uhdesinde kalmak şartıyla Haziran 1736’da Ordu-yı Hümâyûn ile Rus Seferi’ne hareket ettiyse de bu sırada İstanbul’a gelen İran elçileri ile görüşmeleri yürütmek üzere acil bir fermanla payitahta çağrılır. Buradaki görevi tercümanlıktır. Ancak konuya hakimiyeti ve donanımı sebebiyle heyetin başkanı Reisülküttâb İsmail Efendi’yi bile gölgede bırakarak karşısındakilerin hayranlığını kazanır. 

Ragıb Efendi İstanbul’da bulunan İran elçileri ile zorlu bir görüşme gerçekleştirir. Bu sırada İran’da Üçüncü Abbas ölünce onun yerine Türkmen kökenli Nadir Ali Han geçmiş ve yönetimde Avşar hanedanı söz sahibi olmuştur. Her iki devlet arasındaki müzâkerelerin temelini İranlıların ileri sürdüğü şu teklifler oluşturuyordu:

             1. İran hacıları için bir “hac emiri” tayin edilmesi.

             2. Caferî mezhebinin beşinci mezhep olarak kabul edilmesi ve Kâbe’de bu mezhep için bir rükün tahsisi.

             3. Her iki devletin İstanbul ve İsfahan’da birer şehbender (konsolos) bulundurması.

             4. İki taraf esirlerinin serbest bırakılması.

Devrin mühimme defterlerinde bu görüşmelerin detayı gün gün kaydedilir. Osmanlı ve İran heyetleri arasında tartışmalarla dolu sekiz ayrı toplantı gerçekleştirilir. Nihayet 24 Eylül 1736 tarihinde düzenlenen son toplantıda bir ahidnâme düzenlenerek yapılan görüşmeler şu esaslara bağlanır:

             1. İran hacıları Lahsa ve Necef yolu ile hacca gittikleri yıllarda İran ümerasından bir kimse “hac emiri” unvanıyla tayin edilecek. Şam yoluyla gidecek olurlarsa bu ismin yerine başka bir isim kullanılacak.

             2. İki devletin payitahtındaki konsoloslar “mîrâlem” rütbesinde olacak ve üç senede bir değiştirilecekler.

             3. İran esirleri serbest bırakılacak, alınıp satılmayacak. Vatanlarına dönme hususunda avdetlerine karışılmayacak. 

Yine mühimme defterlerinden öğrendiğimize göre, bu maddelere ilave olarak iki devlet arasındaki hudut meselesinin Sultan Dördüncü Murad zamanındaki gibi olacağı belirtilmektedir. Ayrıca İran halkı akaitte ehl-i sünnete tâbi olacak. İran hacılarına dostça davranılacak. Mallarından Osmanlı kanunlarına göre vergi alınacak. Osmanlı sınırından İran’a, İran’dan da Osmanlı topraklarına kaçanlar himaye edilmeyecekler.

Yalnız Osmanlı uleması, Caferî mezhebinin beşinci mezhep olması ve Kâbe’de bu mezhebe bir rükün tahsisi maddesini kabulde sakıncalar ileri sürerek bu teklife yanaşmamıştır. Bu hususta İranlı din adamlarının fikirlerinden de istifade edilmesi düşünülerek İran’a iki Osmanlı âliminin gönderilmesine karar verilmiştir. Bu konuda Koca Ragıb Paşa’nın yakınlarda yayımlanan Tahkîk ve Tevfîk adlı eserinde ayrıntılı bilgiler vardır. Üç kısımdan meydana gelen bu eserin birinci bölümünde Nadir Şah’ın söz konusu tekliflerin kabulü için padişaha, sadrazama ve şeyhülislâma yazdığı Farsça mektupların tercümeleri bulunmaktadır. İkinci bölümde, iki devlet arasında akdine karar verilen antlaşmanın müzakeresi için Reisülküttâb İsmail Efendi, Beylikçi Mustafa Efendi ve o tarihte henüz cizya muhasebecisi bulunan kendisinin İran elçileri ile yaptıkları görüşmelerle, elçilere Osmanlı devlet ricâli tarafından verilen ziyafetlerden bahsedilmektedir. Üçüncü bölümde ise iki devlet arasında yapılan muâhede ve bu münasebetle teati olunan mektuplar bulunmaktadır. Adı geçen antlaşmada dikkati çeken en önemli husus, İranlıların râfızî inançları ve bidatı terk edip ehl-i sünnete tâbi olmaları durumudur. Gerçekten de İranlılarla yapılan antlaşmaların değişmez maddelerdinden birisini hep bu konu teşkil etmiş ve bu husus İran’a defalarca tasdik ettirilmiştir.

Nadir Şah

Bu yıllarda yine Osmanlı temsilcileri ile Nadir Şah arasında yapılan barış antlaşmalarında eski görüşmelerindeki üstün diplomatik girişimleri de dikkate alınarak Ragıb Efendi yine İran elçileri ile müzakereye memur edilir. Yine Ragıb Efendi’nin başkanlık ettiği daha önceki antlaşmalarda Osmanlı ulemasından iki kişinin İran’a gönderilmesine karar verilmişti. Nadir Şah, Osmanlıların Caferî mezhebini beşinci mezhep olarak kabul etmemekteki ısrarı karşısında şii âlimlerle sünni âlimleri tartışmaya çağırır. Şahın amacı, Türkistanlılarla Afganlıların yoğun yaşadığı İran’da şiilerle sünniler arasında birbirine uymayan inanışları ortadan kaldırmak, doğru olana sarılarak iki fırkayı birleştirmektir. Ülkesinde, Şah İsmail zamanından beri devam eden sünni-şii arasındaki kâfir ve zındık gibi suçlamalardan hayli rahatsız olan Nadir Şah, İran’ın seçkin şii âlimlerini toplar. Osmanlı’dan da Bağdatlı Abdullah Süveydî isimli büyük bir âlim gider. Bu bilginler kendi aralarında şii-sünni konusunda günlerce tartışırlar. Görüşmeleri başından sonuna kadar yakından takip eden Nadir Şah sonucu bir fermanla bütün milletine şöyle duyurur:

“Önce Allahu Teâlâya sığınırım. Biliniz ki Şah İsmail-i Safevî 1500 senesinde zuhur etti. Cahil halktan bir kısmını yanına topladı. Bu dünyayı ve nefsinin isteklerini yerine getirmek için Müslümanlar arasına fitne ve fesat soktu. Ashâb-ı Kirâm’a sövmeyi, Şiiliği ortaya çıkardı. Böylece Müslümanlar arasına büyük bir düşmanlık soktu. Öyle oldu ki kâfirler rahat ve korkusuz yaşıyor, Müslümanlar ise birbirlerini yiyor. İşte bunun için Mugan meydanındaki toplantıda, büyük küçük hepiniz beni şah yapmak istediğiniz zaman bu isteğinizi kabul edersem siz de Şah İsmail zamanından beri İran’da yerleşmiş olan bozuk inançlardan ve boş sözlerden vazgeçeceğinizi bildirmiştiniz. Kıymetli dedelerimizin mezhebi olan ve mübarek âdetlerimiz olan, dört halifenin hak ve doğru olduğuna kalp ile inanacağınıza ve dil ile de söyleyeceğinize, bunlara sövmekten, kötülemekten sakınacağınıza ve dördünü de seveceğinize söz vermiştiniz. İşte bu hayırlı işi kuvvetlendirmek için, seçilmiş âlimlerden, dinine bağlı yüksek zatlardan soruşturdum. Hepsi dedi ki Peygamberimiz’in hak yoluna çağırdığı günden beri dört halifenin her biri, dinin yayılması için canlarını ve mallarını feda ettiler ve bu uğurda çoluk çocuklarından, amca ve dayılarından ayrıldılar, söze, iftiraya, oka katlandılar. Peygamberimiz’in vefatından sonra ümmetin işlerini görmek için hilafete, mağara arkadaşı Hazret-i Ebubekir getirildi. Bundan sonra ashâbın kabul etmesiyle Hazret-i Ömer, ondan sonra altı kişi arasından söz birliği ile Zinnûreyn Hazret-i Osman ve sonra Allah’ın arslanı, arayanların aranılanı, şaşılacak şeylerin hazinesi Hazret-i Ali halife oldu. Bu dört halifeden her biri, kendi hilafetleri zamanında birbirleri ile uygun, her türlü ayrılık lekesinden temiz idi. Her biri, İslâm memleketlerini şirkten ve müşriklerin kininden korudular. Bu dört halifeden sonra Müslümanlar iman ve itikatta birlik idi. Her ne kadar zaman ve asırların geçmesiyle İslâm âlimlerinin oruç, hac, zekât ve başka konularda ayrılıkları oldu ise de asıl inanılacak şeylerde, Resûlullah’ı, O’nun ashâbını sevmekte ve hepsini halis olarak tanımakta hiçbir kusur ve gevşeklik olmadı. Şah İsmail’in ortaya çıkmasına kadar bütün İslâm memleketleri böyle saf ve temiz idi. Sizler selim aklınızla ve kalplerinizin irşâdı ile sonradan çıkarılan ashâb-ı kirâma sövme ve şii olma yolunu çok şükür bıraktınız. Din-i İslâm sarayının dört temel direği olan dört halifenin sevgisi ile kalplerinizi süslediniz. Bunun için ben de bu söz verdiğimiz kararımızı, gökler gibi yüksek, karaların ve denizlerin hâkânı, harameyn-i şerifeynin hizmetçisi, yeryüzünün ikinci Zülkarneyn’i, büyük İslâm padişahı, kardeşimiz Rum memleketlerinin sultanına bildirmeye söz veriyorum. Bu işi arzumuza uygun olarak bitirelim. Bu yazdıklarımız Allah-u Teâlâ’nın yardımıyla çabuk meydana çıksın. Şimdi bu hayırlı işi kuvvetlendirmek için âlimlerimiz bir tezkire yazdılar. Böylece bütün şüphe perdelerini yırttılar. İyice anlaşıldı ki bütün bu iftiralar, bidatlar ve ayrılıklar, Şah İsmail’in çıkardığı fitnelerden doğmuştur. Bunun için Allah-u Teâlâ’nın yardımıyla bu kararı almış bulunuyoruz. İslâmiyetin başlangıcından, tâ Şah ismail’in çıkmasına kadar bütün Müslümanlar hulefâ-yı râşidîni hak, doğru halife bilirlerdi. Büyükler bu halifelerin iyiliklerini, güzel hallerini, üstünlüklerini söylerlerdi. Büyük âlim Mirza Muhammed Ali hazretlerine emr eyledim ki, bu fermân-ı hümâyûnumuzu bütün İran şehirlerine yaysın. Milletim de işitsin ve kabul eylesin. Buna uymak, karşı gelmek, Allahu Teâlâ’nın azabına şâhenşâhın gazabına sebep olacaktır. Böyle bileler.”

 

USTA BİR DİPLOMAT

Ordu-yı Hümâyûn ile Rus Seferi’ne katılmadan İstanbul’a geri dönen Ragıb Efendi, İran meselelerinin iç yüzünü bilen bir uzman olarak Acem elçileri ile yapılan müzakereler esnasında zekâ, kabiliyet, bilgi ve dirayetiyle başta padişah olmak üzere devlet ileri gelenlerinin dikkatini çekmekte gecikmemiştir. Bu görüşmelerde gösterdiği üstün performans sebebiyle 1737 tarihinde kendisini Sadaret Mektupçuluğu’nda bulur. Ragıb Paşa bu konumuyla, başarılı bir bürokrat olarak devletin dış politikasını yönlendiren çekirdek kadro arasına girmiştir. 

Avusturya’nın Osmanlı devleti ile Rusya arasındaki ihtilafa arabuluculuk için yaptığı teklif üzerine 1739’da Reisülküttâb Mustafa Efendi’nin başkanlığında Niyemirov’a (Nimrave) gönderilen heyette üçüncü delege olarak bulunuyordu. Heyette üçüncü sıradaydı ama görüşmeleri yönlendirme ve karşı tarafın hamlelerine karşılık verme bakımından başta geliyordu. Zaten onu da bunun için göndermişlerdi.  

Avusturyalıların Rusya’dan üyeler gelmedi diye Osmanlı delegelerini birkaç ay bekletmelerinden sonra Rusların Özi’yi ve Avusturyalıların da Niş’i istila ettikleri haberini alan Ragıb Efendi, arabuluculuk yapan devletin üyelerine karşı:

         “Bundan ne bekleyelim, sizinle sulhün ne kıymeti olur? Daha önce aramızda yaptığınız antlaşmayı da tek taraflı siz bozdunuz. Böyle ahdine sadık kalmayan kralın sulhüne ve vekillerine rağbet olunur mu?” diyerek kızgınlığını ifade eder. Ragıb Efendi’nin bu sözleri karşısında sessiz kalmayı tercih eden Avusturyalı temsilcilerin ellerine geçen ilk fırsatı değerlendirmek isteyip:

         “Aldığımız Niş ve Bosna kaleleri bizde kalmak şartıyla barış isterseniz Ruslarla da sulhünüze tavassut edelim,” demeleri üzerine daha da hiddetlenir ve:

         “Biz böyle bir şeye murahhas değiliz,” diyerek yapılan teklifi reddeder.

Mehmed Ragıb Efendi, Avusturya ve Rusya’ya karşı Fransa’nın aracılığı ile yürütülen barış görüşmelerinden bir sonuç alamayınca Osmanlının savaşı göze almaktan başka çaresi kalmaz. Ragıb Efendi’nin bundan bir süre sonra da Adakale’nin fethinde bulunduğunu görüyoruz. 1738 ve 1739 yıllarında Adakale’nin fethi ile Belgrad’ın alınması sırasında da büyük yararlılıklar gösterir. Bu kez de Fransa’nın tavassut ettiği antlaşmanın yapıldığı Belgrad’da Osmanlı devletini yine Ragıb Efendi temsil eder. İstanbul Dolmabahçe’de yapılan müzakerelere Marki dö Vilnöv adında bir Fransız elçisi katılır. Ragıb Efendi’nin diplomatik başarısı ve dirayeti üzerine Fransız elçinin Osmanlı tekliflerine karşı tam yetkili olmaması sebebiyle bir karara varılamadan görüşmelere son verilir. Görüşmeler esnasında devletin menfaatlerini gözeterek ileri sürdüğü makul ve mantıklı sözleri, meselelere vukûfiyeti, vakar ve ciddiyeti ile takdirleri üzerinde toplamıştır. Böylece bu tür diplomatik görüşmelerin vazgeçilmez ismi haline gelen Ragıb Efendi’nin mevkii Osmanlı hükumetinin gözünde bir kat daha büyür.

Ragıb Efendi daha sonra, sadaret mektupçusu olarak gerek Belgrad ve Adakale’nin fethi esnasında gösterdiği gayretler ve gerekse Avusturya ile yapılan antlaşmalardaki başarıları üzerine yukarıda söz konusu ettiğimiz görüşmelere riyasetinde gittiği Mustafa Efendi’nin yerine Reisülküttâblığa tayin olunur. Bu tarihlerde Osmanlı ile Nadir Şah arasında yapılan barış antlaşmalarında eski görüşmelerindeki üstün diplomatik girişimleri de dikkate alınarak Ragıb Efendi yeniden İran elçileri ile görüşmelere memur edilir.

Ragıb Efendi’den sonra Reisülküttâblar gittikçe idari yapıda daha çok kendilerini göstermeye ve vezaret mevkiine gelmeye başlayarak daha bir nüfuz kazanmışlardır. Reisülküttâblar divan-ı hümâyûnun fiili olarak üyeleri olmakla beraber burada yürütülen işlere vukufiyeti dolayısıyla önemleri pek büyüktü. Bu yüzden devlet işleri Paşakapısı’na intikal edip divan-ı hümâyûn önemini kaybettikten sonra reis efendilerin mevkii yükselmiş, siyasi işler, dış temaslar, yabancı elçiliklerle olan muameleler reisülküttâblar vasıtası ile düzenlenir olmuş, nihayet dışişleri bakanlığı yerine geçmiştir.

Böylesine ağırlıklı ve sorumluluklarla dolu makamının hakkını başarıyla veren Ragıb Efendi, görevi gereği sık sık temas ettiği yabancı devlet temsilcilerini adeta kendine bağlamış olup, devletin dış işlerinin görüşüldüğü reisülküttâblık makamında üç seneden fazla kalarak yoğun gayret ve faaliyetleriyle Osmanlı diplomasisine hayati bir canlılık kazandırmıştır.

 

İTİDAL VE HİKMET DEVRİ

Osmanoğullarının 25.’si olan Sultan Üçüncü Osman’ın ölümünden sonra yerine geçen Üçüncü Mustafa, kendisine her yönüyle yardımcı olacağına ve fikirleriyle uyuşarak tecrübelerinden geniş ölçüde yararlanacağına inandığı sadrazam Koca Ragıb Paşa’yı yerinde bıraktı. Gerçekten de sadrazamın yeni padişah ile dünya görüşü ve devlet anlayışı bakımından hemen hemen hiçbir görüş ayrılığı yoktu. Ayrıca çoğu konuları anlama ve yorumlama bakımından aralarında çok yakın benzerlikler vardı. Her ikisi de Osmanlı devletinin bünyesindeki zaafı anlamış bulunduklarından iç ve dış politikada son derece ihtiyatlı hareket ediyor ve eldeki durumu korumanın gereğine inanıyordu. Bu birbirine son derece uyumlu ikili, bozulan siyasî ve sosyal yapının ancak uzun vadeli ve sabırlı bir çalışma sonucunda düzeltilebileceğine, dış ülkelere karşı her şeye rağmen barışı korumak gerektiğine inanıyordu. Bu yönüyle ülke menfaatini düşünerek memleketi geliştirmek ve devleti kuvvetlendirmek her ikisi için de başlıca düstûr olmuştur.

Bir önceki padişaha nazaran daha bir istikrarlı politika takip edilmesi taraftarı olan Sultan Mustafa (ö. 1774) sadrazamına, her türlü faaliyetlerinde serbest hareket etme imkânı verdi. Padişah, her yönüyle güvendiği Koca Ragıb Paşa’ya böylesine bir serbestiyet hakkı tanımakla beraber her davranış ve hareketini de yakından takip ediyor, gerektiğinde onu sorumlu tutmak için daima uyanık bulunuyordu. Bunu çok iyi bilen sadrazam da icraat ve davranışlarında son derece ihtiyatlı hareket edip üzerine düşen görevi eksiksiz yerine getirmeye ve birkaç yüzyıldan beri düzeni bozulmaya yüz tutan Osmanlı devletine yeni bir nizam vermeye çalışıyordu. 

Ragıb Paşa’nın her geçen gün padişahın güvenini kazanarak ahenkli ve uyumlu bir çalışma dönemi başlattığını görüyoruz. Öyle ki aralarındaki ilişkiyi daha da ileri götüren Sultan Mustafa’nın, dul kız kardeşi Saliha Sultanı da Ragıb Paşa’ya nikâhlaması, bu ilişkinin geldiği boyutu gösterir. Böylece bu evlilikle bulunduğu yeri daha da sağlamlaştıran sadrazam efendi ile padişah arasında gerçek bir dostluk kurulur. Ragıb Paşa’nın ölümüne kadar aynı makamda kalması ve onun idarede bulunduğu dönemin “itidal ve hikmet devri” olarak adlandırılması da bunu göstermektedir.  

Yedi Yıl Savaşları

Ragıb Paşa’nın sadrazam olduğu yıllarda Avrupa’da “Yedi Yıl Savaşları” başlamıştı. Avusturya, Fransa ve Rusya’nın hücumuna uğrayan Prusya, Rusya ve Avusturya yükünü hafifletebilmek düşüncesiyle bir müttefik arıyordu. Bu maksatla Karlo Adolf ve Rexin adındaki bir elçiyi İstanbul’a gönderen Prusya Kralı II. Friedrich, Osmanlı devletine ittifak teklifinde bulunarak askerî yardım sağlayabileceğini ümit etti. Sultan Mustafa’nın bu teklife meyilli olduğu bir sırada Osmanlıları Prusya üzerine sevk eden Frederich’in, bir müddet sonra Rusya ile sulh imzalaması ve sonra Osmanlıları Avusturya ile harbe teşvik ederek Osmanlıların Avusturya muharebelerinde Rusların müttefiki olan Avusturya’ya yardım etmeyeceğine dair Rusya’dan açık teminat almaması Rusya’yı haklı olarak tereddüte düşürdü. Böylece II. Friedrich, kendi devletinin menfaatini düşünerek Osmanlıların Rusya yanında harbe katılmalarını istiyordu. Bu durumda Prusya’nın işi kolaylaşacaktı. Meseleyi çok iyi bilen Koca Ragıb Paşa, Osmanlının kesin olarak Avrupa’daki savaşlara girmemesi gerektiğini belirterek barış içinde bulunulmasının devletin menfaati için daha uygun olacağı görüşündeydi. Ancak Prusya’nın tekliflerini de baştan kesip atmak istemiyordu.

İşte Yedi Yıl Savaşları böyle bir ortamda cereyan eder. Rusya’nın İngiltere ve Prusya’dan ayrılıp Avusturya ile Fransa arasındaki ittifaka girmesinden sonra başlar. İngiltere’nin donanmasını güçlendirerek, sömürge politikasını genişletmesi karşısında Fransa’nın duyduğu tedirginlik, Rusya’nın Prusya’nın doğuya doğru ilerlemesinden kaygılanması Avrupa’yı böyle bir savaşa sürükler.

Fransa ile İngiltere arasındaki savaş daha çok denizlerde geçmiştir. Özellikle Kanada ve Hindistan sömürgeleri için yapılan bu mücadeleler Akdeniz’e kadar yayılmakla kalmamış, zaman zaman Osmanlı kara sularına kadar bile gelmiştir. Buna rağmen Bâbıâlî hükûmetinin temkinli davranışı, Osmanlı devletini bu savaşların dışında tutmuştur. Neticede Fransızların taktik hataları, Kanada ve Hindistan gibi iki büyük sömürgesini İngilizlere kaptırmaktan kurtulamamıştır.

Bu sırada Osmanlı devleti bütün bu devletlerle barış siyaseti izlemiş, tamamen tarafsız kalmıştır. Ragıb Paşa da Sultan Mustafa da 1739 tarihinde Belgrad’da düzenlenen barış antlaşmasıyla sağlanan sükûneti sürdürmek niyetindeydi. Buna karşılık Avrupa devletleri ise Osmanlı’yı bir şekilde ittifak içine sokmaya çalışıyordu. Bilhassa Fransa bu konuda başı çekiyordu. Fransa bir taraftan Rus yayılmacılığına karşı Osmanlı’yı yanına alıp kendi emellerini gerçekleştirmek isterken, öbür taraftan Türklerin aleyhine Rusya ile antlaşma yapmaktan da çekinmiyordu.

Avrupa’nın siyasi dengesinde büyük bir kriz yaşandığının farkında olan Koca Ragıb Paşa, devletlerin sık sık ittifak ve politika değiştirdiğini dikkate alarak, sağlam bir denge oluşmadan kesin bir karar vermemiştir. Prusya meselesinden ders alan Ragıb Paşa, takip ettiği ince siyasetiyle bu devletle yapılması düşünülen ittifakı çeşitli bahanelerle devamlı sekteye uğratmış, yapılmasına kesin gözüyle bakıldığı anlarda dahi ileri sürdüğü makul sebeplerle ayak direyerek ittifakın imzalanmamasını sağlamıştır. Prusya’nın ardı arkası kesilmeyen ittifak görüşmelerini ustaca oyalamış, bu arada ülkeyi gücendirmemeyi de başarmıştır. Yedi Yıl Savaşları’nı dikkatle izleyen sadrazam, padişahın Osmanlı-Prusya ittifakına taraftar görünmesi üzerine böyle bir ittifakı sureta arzular görünmüş, ancak işi sürüncemede bırakmak için bazı isteklerde bulunmuştur. Başta İngiltere’nin de ittifaka katılmasını veya böyle bir ittifakın garantörü olmasını istemiştir. Bununla beraber bir Ticaret ve Dostluk Antlaşması yapılmış, 27 Mayıs 1761 tarihinde Sultan Mustafa tarafından tasdik edilmiştir. Böylece Osmanlı devletinin, Avrupalıların kendi iç çekişmesinin bir aleti olmayarak Ragıb Paşa’nın tedbirli ve akılcı politikası sayesinde savaş dışı kaldığını görüyoruz. 

Vefat tarihi olan 1763 Nisanı’na kadar II. Friedrich’i oyalayan Ragıb Paşa’nın bu husustaki bütün faaliyetleri, yerine geçen Hamid Hamza Paşa’nın böyle bir teklife başlangıcından beri zaten karşı olması sebebiyle durmak zorunda kalmıştır.

İç Huzurun Sağlanması

Sultan Mustafa’nın tahta çıktığı sırada Hac yolu tehlikeye girmişti. Bunun sebebi ise, yıllardır Şam valiliği ile Hac yolunun güvenliğini sağlamakla görevli bulunan Azmizâde Esad Paşa’nın görevden alınmasıdır. Esad Paşa, görevden alınması üzerine tanışıklığı bulunan ve Urban diye anılan çöl eşkıyası Beniharp kabilesini kışkırtmış ve Hac kafilesi, eşkıyaların insafına bırakılmıştır. Sultan Mustafa durumu öğrenince olayın üzerine gitmiş ve suçluları cezalandırarak emniyeti sağlamıştır. Bundan başka halka zulmeden Çorum beyi Feyzullah ile Eflak voyvodasının da yakalanarak hapsedildiğini görüyoruz. Öte yandan Anadolu’nun bazı yerlerinde ve Bosna-Hersek’te ortaya çıkan disiplinsizlikler için de gerekli tedbirler alınmıştır. Yine Ragıb Paşa’nın ölümüne yakın aylarda ve sonrasında Niğde taraflarında halka eziyet eden Kadıoğlu üzerine Çapanoğlu Ahmed Ağa gönderilmiş, onun hakkından gelip o civarda itibar kazanınca da bu defa kendisi kazandığı bu itibar ve gücü kötüye kullanarak başına buyruk hareket etmeye ve halka eziyet etmeye başlamıştır. Çapanoğlu’nun 1764 yılında, Ragıb Paşa’nın ölümünden bir yıl sonra ancak ortadan kaldırıldığını görüyoruz.

Bu yüzyıla gelinceye kadar şehir ve kasabalarda etki ve otoriteleri pek fazla olmayan eşraf ve âyanların nüfuzlarını artırdıkları gözleniyordu. Bu dururmun en önemli sebebi ise, mültezimlerin elinde ezilmekte olan reâyâyı kurtarmak maksadıyla geliştirilen malikâne sistemi idi. Buna göre vergiler malikâne sahipleri tarafından âyanlar aracılığı ile toplanacaktı. Böylece malî imkânlarla donanmış bulunan âyanlar, bulundukları bölgelerde nüfuzlarını iyice artırmaya başladılar. Fakat bunlar hükûmet merkeziyle iyi geçinmeye çalışıyor ve sancağın veya eyaletin güvenliği ile ilgili görevler almaktan da çekinmiyorlardı. Devlet de zaman zaman âyanları bu hizmetlerinden dolayı kutlayarak ödüllendirmekten geri kalmıyordu. Mesela Yozgat ve çevresinde bulunan, yukarıda adını zikrettiğimiz Çapanoğlu Ahmed Ağa, yaptığı bir hizmete karşılık olarak Bozok sancağı yönetimini malikâne statüsünde elde etmiş, çok geçmeden de bölgenin tek hakimi durumuna gelmişti.

1768 yılında Osmanlı-Rus Savaşı’nda başı sıkışan Babıâlî’nin âyanlara başvurmak zorunda kalması, bunların durumunu büsbütün güçlendirmiştir. Bu arada bazı eyaletlerde bağımsız hareket etme eğilimleri görülmeye de başlanmıştır. Öte yandan Kuzey Afrika valilerinin etkisi azalmış, Tunus ve Trablus ise merkezî otoritenin zayıflamasıyla adeta beylik haline gelmişti. Mısır’da da Memlûk beylerinin ağırlığı artarak İstanbul’a karşı bazı kıpırdanmalar görülmeye başlanmıştı. Zaten bir süredir “irsaliye hazinesi” ve “gılâl-i Haremeyn” isimli vergileri de göndermiyorlardı. Hükûmet bir nizamnâme yayınlayarak, Mısır’daki durumu nispeten düzeltmeye çalıştı ve birtakım ağaların cebine giden paralar hazineye kaldı.

Asayiş konusunda giderek bir tehlike halini alan kapısız levendlerinin Anadolu’daki huzur bozucu hareketleri bu devirde de sürmekteydi. Bunları bastırmak için zaman zaman girişilen hareketlerde başarılı olunamamış, böylece cesaret kazanan levendler giderek artan bir şekilde gruplar halinde dolaşmaya ve halka baskı yapmaya devam etmişlerdir. Böylece devletin otoritesi sarsıldığı gibi, mahalli güçlerin de bunlar karşısında hiçbir önemi kalmamıştı. Nitekim şeyhülislâmın “eşkıyanın kanlarının helâl ve mallarının da bunları katledenlere ait” olduğu fetvası üzerine Sivas valisi Zarelizâde Feyzullah Paşa bunları bastırmakla görevlendirilmişti. Feyzullah Paşa’nın gayretleriyle eşkıyanın önemli bir kısmı etkisiz hale getirilmiş, ancak tamamen ortadan kaldırılamamış, böylece daha sonraki devirlerde de levendler Anadolu’da halka eziyet etmeye ve devleti uğraştırmaya devam etmişlerdir.

ŞAİR OSMANLI BÜROKRATI KOCA RAGIB PAŞA (II)

KAHİRE’NİN KAHRI

Sultan Birinci Mahmud 1744 yılında istikbâl vadeden başarılı vezirlerinden Mehmed Ragıb Efendi’ye paşalık rütbesi vererek vali sıfatıyla Mısır’a gönderir. Bu yıllar, başına buyruk Memlûk beylerinin Mısır’da yönetimi elde etme uğruna kendi aralarında kanlı-bıçaklı oldukları ve Osmanlı valiliğinin adeta sembolik bir makam haline geldiği bir döneme rastlar. Kaynaklarda, beyler arasındaki “silah kardeşliği” dayanışmasının bütün bir ülkeyi uçuruma doğru götürdüğü kaydedilir. 

Ragıb Paşa daha önceki görevlerinde yaptığı diplomatik görüşmelerinden dolayı İstanbul’da saygın bir isme sahip olduğu için Kölemen beylerinin kısa zamanda saygısını kazanmıştı. Dört sene kaldığı Mısır’da huzuru sağlama noktasında kısmen başarılı olduysa da beylerin nüfûz hakimiyetinin ve kargaşalığın bir türlü önüne geçilemedi. Beylerin elebaşlarını takip ettiriyordu. Kutamışlu ailesi asayişi bozan ailelerin başında geliyordu ve ülkenin hazinesine de el koymuştu. Bu beyler, halkı da arkalarına alarak kendilerine muhalif ümeradan bir kısmının oturduğu yerlere hücum etmek üzere validen “buyrultu” talebinde bulundular. Bu buyrultunun verilmemesi durumunda tehditle valilikten çekilmesini istemeye dahi cüret ettiler. Bunun üzerine olanca cesaretini toplayan Ragıp Paşa, Kölemen beylerinin bu keyfî yönetimine son vermek için Kutamışlu ailesinin reisi olan İbrahim Bey’i ve ailenin önde gelenlerini idam ettirip, uzun yıllardan beri Devlet-i Aliyye’nin valilerini ellerinde oyuncak mesabesine indiren diğer beyleri de bir bir ikna ederek memlekette bir müddet için yıllardır beklenen huzuru getirmeye çalıştı. Ancak uzun vadeli bir huzurun gelmesini sağlayamadı. 

Bu arada İstanbul’dan Osmanlı’nın doğu sınırlarını rahatsız eden İran’a karşı hazırlanan orduya Mısır’ın da asker göndermesi ferman olunmuştu. Bu öteden beri gelenek haline gelmişti ve Mısır gerektiğinde her seferinde üç bin asker gönderiyordu. Bu gelenek ilk defa yeni valinin padişaha durumu arz etmesi üzerine durduruldu. Ragıb Paşa, Mısırlı askerlerin savaşa hazırlıklı olmayıp perişan ve derbeder bir vaziyette bulunduğunu bizzat gördüğü için, bu askerlerin seferlerden affedilmelerine karşılık 200 Mısır kesesi bedel ödeme teklifinde bulunmuş ve o zamana kadar görülmemiş olan bu uygulama Sultan I. Mahmud tarafından âdet haline gelmemek kaydıyla bir defalığına mahsus kabul edilmiştir.

Valilikten buyrultu talebinde bulunan Kölemen beylerinin bu isteğini kabul etmeyen Ragıb Paşa, izlediği ince bir siyasetle görevden çekilmeyi uygun görmüş ve ölüm tehditlerini bertaraf etmiştir. “Çille-i saht-ı vezâret beni dervîş etti” diyerek, divanında da yer alan bir şiirinde huzursuzluğunu padişah I. Mahmud’a şu mısraları içinde bulunduran bir gazelle bildirmesi, içinde bulunduğu durumu bize özetlemektedir:

          Nizâm-ı heyet-i rezmi tamâm bezme verip

          Saf-ı sipâh-ı gama sıdk ile hücum edelim

          Kelâl geldi tasarruftan ümm-i dünyâyı

          Yeter şu Kahire’nin kahrı azm-i Rûm edelim

Görüldüğü gibi Koca Ragıb Paşa, çok sevdiği padişahına “Kahire’nin kahrı”na vurgu yaparak yüksek sesle şikâyette bulunur. Etrafını çeviren “gam askerleri”nin safını yarmak için Mısır’dan ayrılmak ister. Yeni valinin gelmesiyle birlikte dört yıl boyunca yönettiği ülkeyi terk eder.  

Kahire’den sahil şehri İskenderiye’ye gelen vali paşa içinden geçen düşünceleri padişaha arz edince, Sultan Mahmud sadrazamının kış gelmeden önce Ege denizindeki adalardan birine gelip durumu daha tafsilatlı bir şekilde yazmasını ister. Bu arada paşanın İstanbul’a geldiği takdirde gıyabında Nişancılığa getirilmesine karar verilmiş, ancak Rodos’ta bulunduğu haberi alınınca da bundan vazgeçilmiştir. Nişancılıkla İstanbul’a geldiği takdirde veziriazam yani sadrazam olması ihtimali ortaya çıkmış ve padişahın çevresindeki makam ve mansıp düşkünleri daha İstanbul’a gelmeden merkezden uzaklaştırmanın yollarını aramıştır. İstanbul’daki o insanları tanımlarken şöyle der:

          Râgıb müdâhene ile riyadır zamânede

          Dünyâyı sanma cevr ü sitemdir harâb eden

İstanbul’da aleyhinde döndürülen dolapları keskin önsezisi ile tahmin eden Koca Ragıb Paşa,

          Bir güler yüz görmedim ben tali-i pür-şûrdan

diyerek, bu karamsarlığını şu şiirle dağıtmaya çalışır:

          Bu bir meşhûr meseldir ki efendi gün döner derler

          Benim âlûde-i hecr olduğum eyyâm dönmez mi

İstanbul doğumlu olan paşa için payitahttan ayrı düşmek zordur. Meyvesi tatlı olan sabra tahammül etmeyi biraz da bu sıralarda öğrenmiştir.

Akif’in Kahire Hüznü

Kahire’nin kahrı yaklaşık iki asır sonra asıl Mehmed Âkif’i kahretmiştir. İstiklâl Marşı şairimiz, Cumhuriyetin kurulmasından sonra sürgüne gittiği Mısır’da 1 Şubat 1927 tarihinde Mahir İz’e yazdığı bir mektubunda Osman Şems Efendi’nin (ö.1893) bir şiirini ister.[1] Daha önce defalarca okuduğu

          Gözü dünya mı görür âşık-ı dîdâr olanın

          Dilberi sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın

dizeleri ile başlayan Şems Efendi’nin “döne döne” redifli ünlü bir şiiridir bu. Gönüllü bir sürgün hayatını ihtiyar eden Âkif, Mısır’da “gül devrinin bülbülü” olma hayâliyle yaşarken mektubunda, yedi bendlik bu şiirden hatırında ancak iki-üç bendin kaldığını belirterek kısa zamanda tamamının bulunup gönderilmesi ricasında bulunur. 23 Mayıs 1928 tarihli yine Mahir İz’e gönderilen mektuptan da anlaşılıyor ki “döne döne” redifli şiir, Mısır’da memleket hasretiyle yaşayan şairimizin eline geçmiş, fakat nasıl olmuşsa kaybetmiştir. (s. 427) Bunun üzerine Mehmed Âkif, nazını çekeceğine inandığı ve evladı gibi gördüğü Mahir İz’den[2] aynı şiiri yeniden yazıp göndermesini ister. O sıralarda 25-26 yaşlarında olan Mahir İz’in Âkif’le olan dostluğu, Birinci Büyük Millet Meclisi’ne Burdur mebusu olarak girdiği yıllardan başlayıp ölümüne kadar sürdüğü görülür. İstanbul’daki gözü kulağı olur. 

Rivayete göre Mehmed Âkif’in ayağa kalkarak okuduğu ve okurken adeta mest olduğu bu şiir, İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın belirttiğine göre, mutasavvıf şair Osman Şems Efendi’nin kızı Fatma Servet Hanım’ın doğum yapacağı sırada yürekler acısı bir şekilde ölümü üzerine yazılmıştır. İbnülemin, Son Asır Türk Şairleri adlı eserinde konuyu iyice dramatize ederek, Servet Hanım’ın karnındaki bebeğin canlı olabileceği ihtimali ile definden sonra mezarının başında iki gün nöbetçi bekletildiği görüşünü de ilave eder. 

Mehmed Âkif gibi metin bir kişiliğe sahip şairi bile ayağa kaldırıp mest edecek kadar onun iç dünyasında yol bularak tanımlanması güç sarsıntılar meydana getiren Şems Efendi’nin söz konusu ettiğimiz şiirinda şair ne anlatıyor? İşte:

          Gözü dünya mı görür âşık-ı dîdâr olanın

          Dilberi sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın

          Gayra meyli olamaz aşkın ile yâr olanın

          “Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın

          Aşk u şevk ile verir cân u seri döne döne”

          Nâr-ı aşkınla yanar şem’a-i kâfûr gibi

          Sâf eder sînesin âyîne-i billûr gibi

          Cûş eder mevc-i dili mevc-i yem-i nûr gibi

          Görünür bang-ı “ene’l-hak” ile Mansûr gibi

          Tutuşur meş’al-i âhı şecer-i Tûr gibi

          Savrulur göklere her bir şereri döne döne

          Sana dil-beste olan zülf-i perîşânın ile

          Mest olur gerçi mey-i lâ’l-i gül-efşânın ile

          Hûn-âgaşte olur hançer-i müjgânın ile

          Akıbet yaralanır pençe-i hicrânın ile

          Saplanıp sîh-i gama âteş-i sûzânın ile

          Laht-ı büryana döner tâ ciğeri döne döne

Şems Efendi’nin divanını yayına hazırlayan Kemal Edip Kürkçüoğlu’na göre, Hersekli Ârif Hikmet’in Lâleli’deki evinde toplanan Namık Kemal, Ziya Paşa ve ev sahibi Hersekli gibi şairler arasında şiirlerindeki sanat bakımından en üstün olan Şems Efendi bu bendlerde şu duygu ve düşüncelere yer verir: Hele sevdiği senin gibi gönül incitici bir ay parçası olan yâr yüzüne âşık olanın gözü hiç dünyaya takılır mı? Senin aşkınla içli-dışlı olanın başkasına hiçbir zaman meyli olamaz. Senin muhabbetinle kaynaşan kişinin mertebesi yücedir. “Senin zülfüne asılan, göklere yükselir; onun ayağı hiç yere değer mi? Böyle âşık, asıldığı yerde aşkla ve şevkle döne döne canını da verir, başını da.” Senin aşk ateşinle is bırakmayan süzülmüş katıksız mum gibi yanan kimse, içini billûr bir ayna gibi saf hâle getirir. Gönlünün muhabbet dalgası, nûr denizinin kabarışı gibi taşar da, “Ben Allah’ım” narasını atan Hallâc-ı Mansûr’a döner. Meşaleyi andıran âhı, sonunda Tûr’daki tecelli ağacı gibi tutuşur da saçtığı her bir kıvılcım döne döne göklere savrulur. Dağınık zülfüne kapılarak sana gönül bağlayan âşık, kızıl süs taşı rengindeki dudağının içirdiği meyle mest olur da neticede, hançere benzeyen kirpiklerinle kana bulanır ve sonunda ayrılık pençenle yaralanır. Ciğeri de gam şişesine saplanıp yakıcı ateşinle döne döne kebap haline gelir.

* * *

Kahire’nin kahrına Şems Efendi’nin şiirleriyle katlanan Âkif’in serzenişlerine, onun şiirlerinde ve yakınlarına yazdığı mektuplarında da rastlamak mümkündür. O, Osmanlı’nın kurtuluşu için İslâm Rönesansı’nı ileri sürüyordu. Bu, İslâm dünyasının yeniden öze dönüşü, Müslümanların kendine gelişi anlamına gelmektedir. “Tek dişi kalmış canavar”ın ahtapot kolları Müslümanların yaşadıkları topraklara öylesine uzanmış ki bundan kurtuluş ancak “İslâmı asrın idrakine” söyletmekle yahut “sadr-ı İslâma ric’at”la mümkün olabilir. İslâm birliği idealinin gerçekleşebilmesi için Âkif, bütün dünya Müslümanlarına örnek olarak Türkiye’nin ön ayak olmasını arzu eder. Yazdığı bütün şiirlerinde, Anadolu’nun köy ve kasabalarında savaş öncesi yaptığı ateşîn konuşmalarda vurgusunu hep bu nokta üzerinde yapar. Ama Sezai Karakoç’un söyleyişiyle “bir doğum sancısından ölen ananın ölü memelerinden süt emerek yetişen” yeni Türkiye’de bunu bir türlü göremez. Bu karamsarlığı ona soluğunu sfensklerin, ehramların, piramitlerin arasında aldırır.

Süleyman Nazif, 4 Mart 1926 tarihli Servet-i Fünûn dergisinde, herkesin Âkif’i kendisinden daha ziyâde anlayabileceğini, ancak hiçbir faninin kendisi kadar duyamayacağını yazdıktan sonra, Balkan Harbi ve daha sonraki hadiseler karşısında şairin nasıl köpürüp coştuğunu misalleriyle anlatır. Dünyayı kendi istediği gibi değil, olduğu gibi kabul etmek zaruretinin artık Âkif’i pek halîm ve mütevekkil bir insan haline getirdiğini, şimdi Nil’in seması altında ve o sema kadar sakin bir halde onun Allah’ıyla başbaşa, lahûtî naz ve niyazla muaşaka ettiğini söyleyen Nazif, okuyucularına ayrıca şairin Mısır’da son olarak yazdığı “Gece” başlıklı şiirini de aktarır. Mehmed Âkif’in bu şiiri onun bize fotokopisini yansıtmaktadır adeta:

          Bu istiğrak uyandırmaz mı devrettikçe ekvânı,

          Perîşân ruhumun inler harâb evtâr-ı imânı

          Perîşân: Çünkü yükselmiş değil feryâd-ı gümrâhım

          Şu mahşer mahşer envârın biraz yol verse, Allah’ım!

          Evet, milyarla âlem vecde gelmiş bu’d-ı mutlakta;

          Benim bîçâre gölgem çırpınır bir damla toprakta!

          Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler;

          O demlerdir kim yâdından kopar beynimde bin mahşer!

          Vurur mihrâbdan mihrâba alnım şimdi hüsrânla;

          Teselli bulmanın imkânı yok ferdâ-yı gufrânla.

          Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah’ım,

          Bütün dünyâyı inletsin benim secdem, benim âhım.

          Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tanecik Ma’bûd,

          Gel ey dünyâların Mevlâsı, ey Leylâ-yı vicdânım,

          Senin yâd olduğum sinende olsun, varsa pâyânım!

gibi beyitleri içinde bulunduran “Gece” şiirini iktibas ettikten sonra Süleyman Nazif, sözlerini şöyle bağlar: “Firavunların diyarına bundan otuz yedi asır evvel vahiyler gelir, âyetler inerdi. Bir onu, bir de Firavunların diyarından yükselen şu mısraların elfâz ve medlûlünü düşünürken, gökten yere ve yerden göğe olan bu medd ü cezr-i ilhâm huzurnda mebkût ve hayrân kaldım.”

Âkif, dostlarına yazdığı mektuplarda Kur’ân tercümesi dolayısıyla şiire zaman ayıramamaktan sık sık şikâyet eder. Fuad Şemsi’ye yazdığı bir mektubunda, “elimdeki tercüme işinden dolayı şiir ile uğraşamıyorum, cihan edebiyatı kim bilir ne azim hüsrana uğramakta,” der. Ancak Kur’ân tercümesinin Âkif’e verilmesini sevinçle karşılayan Süleyman Nazif, Servet-i Fünûn’daki söz konusu yazısını şöyle bağlar: “Kur’ân’ı Cenâb-ı Hak Türk lisanı ile inzâl etmeyi murad etseydi, Cebrail’i bî-şüphe Safahat şairi olurdu.”             

Şairlerin Mısır’la İmtihanı

Osman Şems Efendi’nin “döne döne” redifli mısraı ile tamamlanan 7 bendlik şiiri, 15. asır şairlerinden Necâtî’nin (ö. 1509) aynı redifli ünlü gazeline yazılmış birçok nazireden sadece biridir. Şems Efendi gibi şiirini evlat acısı[3] ile yazıp yazmadığını bilmediğimiz Necâtî’nin 7 beyitlik gazeli ise şöyledir:

          Çıkalı göklere âhım şereri döne döne

          Yandı kandîl-i sipihrin ciğeri döne döne

          Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın

          Zevk ü şevk ile verir cân u seri döne döne

          Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldu deyu

          Sana iletti kebûter haberi döne döne

          Sen durup raks idesin karşına ben boynum eğem

          İne zülfün koca sen sîmberi döne döne

          Kâbe olmasa kapın ay ile gün leyl ü nehâr

          Eylemezlerdi tavâf ol güzeri döne döne

          Sen olasın deyu yer yer asılup âyîneler

          Gelene gidene eyler nazarı döne döne

          Ey Necâtî yaraşur mutribi şeh meclisinin

          Raks urup okuya bu şi’r-i teri döne döne[4]

Divan şiirinin en güzel örnekleri arasında sayılan Necâtî’nin bu gazelinin bilhassa ilk beytidir Şems Efendi’nin duygularına tercüman olan. Müseddesine her ne kadar ikinci beyti alsa da mutasavvıf şairimizin onulmaz acılarına merhem olan, söz konusu gazelin ilk dizeleridir. Burada şunu demek ister şair: Âhımın kıvılcımları döne döne gökyüzüne çıkalı beri, gök kandilinin ciğeri yine döne döne yanmaya başladı. Eski edebiyatımızda aşk ateşine müptelâ olan âşık, bu yanışın kendisine verdiği acı ile âh u vâh etmeye başlar. Bu feryat ve figân esnasında ağızdan adeta alevler fışkırır, etrafa kıvılcımlar saçar. Sevgilinin kendisine yaptığı eziyetten -aynı zamanda bundan gizli bir haz da duyar- biteviye âhlar çeken âşığın bu enînleri gökyüzüne çıkar ve çıkan bu ateşli âhların etkisiyle gök kandilinin ciğeri döne döne yanmaya başlar. Ferhad’a dağ deldiren âşıkın âhı o kadar etkisini gösterir ki, bu âhların helezonik kıvrımlar hâlinde gökyüzüne çıkmasından sonra güneş tutuşarak döne döne yanmaya başlar.   

Osman Şems Efendi bir baba olarak onulmaz acısını dile getirirken Necâtî’nin söz konusu ünlü gazelini nazire olarak seçer. 15. yüzyıl şairinin bu gazelinde bir beyit vardır ki, Mısır’da yana yakıla Şems Efendi’nin müseddesini[5] arayan Mehmed Âkif’in tam da içinde bulunduğu duruma tercüman olur:

          Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldu deyu

          Sana iletti kebûter haberi döne döne

Âkif’in İstanbul’dan gelmesini beklediği mektuptan ancak teselli bulabileceği bu şiir çıkmış olmasın! Ve Mahir İz’den Necâtî’nin bu beytini içinde bulunduran gazelini istemiş olup da zarftan yanlışlıkla redif benzerliğinden dolayı Şems Efendi’nin müseddesi çıkmış bulunmasın!

Eski edebiyatımızda sevgilinin saçları devamlı siyah olarak resmedilir. Bu siyah renginden dolayı saçlar zifiri karanlık geceye benzetilir. Söz konusu çarpıcı beyitte, umulmadık bir zamanda ansızın uğranılan bir gece baskını manzarası ile karşı karşıyayız. Havanın kararmasını fırsat bilen haramiler gecenin karanlık bir saatinde gönül ülkesini -aynı zamanda Mısır’ı- yağmalayıp harabeye çevirmiş, geride avunulacak hiçbir şey bırakmamıştır. Öylesine acımasızdırlar. Sevgili gönül ülkesinin sultanıdır ve bu ülkenin sultanı olduğu için de güvercinler ona haber gönderip yardıma gelmesini, kendisini kurtarmasını istemektedir. Güvercin döne döne bu “kurtuluş” haberini iletmekle görevlendirilmiştir. Gönül ülkesinin yağmalanması kadar âşığa acı ve eziyet veren bir şey yoktur.

* * *

Nedir şairlerimizin Mısır’la alıp veremediği şey?! Bugün bize hayal gibi gelse de dün İstanbul kadar, Maraş kadar, Erzurum kadar yakınımızda olan Mısır’la dertleri nedir bu şairlerin! Yavuz Selim’den beri asırlardır devletimizin bir vilayeti olagelen Mısır bazıları için adeta bir sürgün yeri olurken bazıları içinse kendisinden kurtulunmak istenen “kahredici” bir diyardır. 

Gelibolulu Mustafa Âlî, 1599 yılında Mekke’nin liman şehri olan Cidde sancak beyliğine ve eminliğine atanır. Ünlü tarihçi ve aynı zamanda usta bir şair olan Âlî, Cidde’ye deniz yoluyla gitmeyi tercih ederek önce Kahire’ye yolunu düşürür. Cidde’ye geçmek için acele etmez. Otuz sene önce de görev yaptığı Mısır’da kalarak bu süre zarfında meydana gelen değişiklikleri ele alır ve bölge halkının yaşayışı ile geleneklerini inceler. Hâlâtü’l-Kahire Mine’l-Adâtü’z-Zahire (Kahire’nin görünür âdetlerine ilişkin durumu) adını verdiği bu çalışmada ülkedeki halkın hayat ve gelenekleri ile birlikte sosyal ve siyasî kurumların niteliği üzerinde de çalışır. Ayrıca eserine tarihçiliğini de aksettirerek, Yavuz Sultan Selim’le birlikte halifeliğin getirildiği Mısır’da Osmanlı idaresini tartışır. Burada, Mısır’daki Osmanlı yönetiminin olumsuz yanlarını bir bütün olarak imparatorluğa bela olan kronik sorunlara bağlar. Bu sorunlar ahlakın zayıflaması, rüşvet, kanun uygulamasının gevşemesi ve Âlî’nin tek tek adlarını saydığı sancak beyleri ve beylerbeylerinin kötü yönetimidir.[6] 

Mustafa Âlî bulunduğu makamla yetinmeyen, sanatkârlığının da kendisine verdiği bir rüçhaniyetle durmadan yükselmenin yollarını arayan hırslı kişiliğe sahip bir bürokrattır. Cidde yönetimini ve eminliğini üstlendiğinde, yıllarca süren işsizliğine ve düş kırıklığına son veren bu atama için padişah III. Mehmed’e şükranlarını bildirir. Ona sunduğu bir manzumede aynı duyguları dile getirdikten sonra görevini sevinçle karşıladığını, ama daha yüksek bir makamın gerçekte çok daha uygun olacağını da ilave etme gereği duyar. Rumeli doğumlu hırslı şair ancak arzu ettiği makama bir türlü gelemez. Bu taleplerinde hiçbir başarı sağlayamayan Âlî sonunda Hicaz’a gitmek zorunda kalır. Şairimiz nihayet umudunu keserek, Mısır ziyaretini hem kendi hem de vilayetin durumu konusunda karamsarlık içinde noktalar:

          Diyâr-ı Kahire’nin kahrı cûy-ı Nîl gibi

          Mükedder etti zülâl-i hayâtı fevka’l-had

          Ümîd-i lutf ederek gezme derbederliği ko

          Kerem kapıları âlemde serbeser münsed

          Alınma bed-nazarân-ı zamâneden Alî

          Ne kıldı Yûsuf’a ihvânı berâ-yı hased

          Azîz-i Mısr hüner-mend-i Yûsuf’u halka

          Belâ ve kevkebe mir’at olur ebâ an ced

Âlî’nin bu gazelinde dile getirdiği görüşlerin anlaşılır bir düzyazı ile ifadesi şöyledir: Kahire’nin sıkıntı ve kahırları Nil nehrinin suyu gibi hayatımı olağanüstü üzücü hâle getirdi. Başıboş gezerek başkalarından iyilik ve lütuf umma! Bu dünyada iyilik ve kerem kapıları sana baştan başa kapalıdır. Ey Âlî, günümüz insanlarının kötü bakışlarından sakın alınma, Yûsuf’a kıskanç kardeşlerinin ne yaptığını bir düşün! Mısır azizi eskiden beri marifetli Yûsuf’a ve halka bela ve gösterişin aynası olur.

* * *

Kahire’nin kahrının Evliya Çelebi’yi de çarptığını görüyoruz. Gelibolulu Mustafa Âlî’ye ve Koca Ragıb Paşa’ya yapmadıklarını bırakmayan Kıbtî ve Kölemen beyleri Evliya Çelebi’nin de burnundan getirirler.

Bilindiği gibi 1671 yılında Mısır’a giden Evliya Çelebi ömrünün son on yılını Afrika’nın bu sıcak ülkesinde geçirmiştir. Ünlü seyyahımız Mısır’la ve Osmanlı’nın buraya gönderdiği bürokratlarla ilgili enteresan bilgiler verir. Zaman zaman gönderilen güçlü yöneticilerin yanında, bazı zayıf karakterli ve kifayetsiz kişilerin devletin varlığına zaaf getirdiğine inanır. Osmanlı valilerinin yer yer zor duruma düşürüldüğünü anlatır. Defterdar Ahmed Çelebi’den bahseder mesela. “Cîfeye anka tenezzül eder mi?” diyerek göreve başlar başlamaz Kahire’de hediye kabul etmeyen paşa, Mısır’da kazandığı paraların hepsini fakir fukaraya ve ağalara dağıtır. Ancak Ahmed Paşa’nın bu sehaveti Kahire’deki askerî ve sivil bürokrasinin hoşuna gitmez ve kazançlarında eksilme olacağı endişesiyle karışıklık çıkarıp iki ay dolmadan valiyi hapsederler. Asiler ve çapulcular yüzünden koca şehir bir süre kaymakamla idare edilir.

Mısır toprakları Evliya Çelebi’ye çok da uğurlu gelmez. Çelebi bir gün Kahire yakınlarında adamlarıyla tedbirsiz bir şekilde gezinirken, “Olacak olur, sürüden ayrılanı kurt yer,” dedikleri üzre bir grup eşkıyanın saldırısına uğrar. Yük hayvanlarının kaçırıldığı gece yarısında, malları kurtarayım derken kendisi ve adamları yaralanır. Evliya Çelebi bu anda sıcağı sıcağına okuyla epey süre savaşırsa da bir şey yapamaz. Ortalık ağarınca da bedevilerin epeyce ganimet malını, kendi seyishanelerini götürdüklerini görür. Sa’d adlı kölesi de onların eline düştüğünden ağlayıp feryad u figân eder. Onlarla savaşmayı göze alamaz. Çaresiz elinde kalanları toplayıp geri döner. Bu kavgada Evliya ciddi şekilde yaralanır. Cerrahlar getirilir, yaralarına merhemler sürülür. Durum paşaya anlatılsa da kimse kulak asmaz. Çelebi’nin malları ve adamları kim vurduya gider. “Garabet bunda kim,” diyen Evliya Çelebi şöyle devam eder bu durumunu anlatmaya: “Biz cenk ederken zahir başçavuş askerleriyle bir sokak aşırı yanımızdaydı ve asla imdât etmediler.”

Evliya Çelebi bu arada Kahire’de bulunduğu sıralarda Abdurrahman Paşa gibi valilerin zamanında Mısır’da kamu otoritesinin yeniden sağlandığını da ilave eder. (Devam edecek)


[1] Açıklamalı Mehmed Âkif Külliyatı, c. 9, s. 417, İstanbul 1992

[2] Mehmed Âkif, Safahat’ın Yedinci Kitab’ında yer alan ve 15 Receb 1348 tarihinde Mahir İz’e gönderdiği resmin arkasına “Mahir Bey Oğlumuza” serlevhası ile şu kıt’ayı yazmıştır:

Dış yüzüm böyle ağardıkça ağarmakta, fakat,

Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası

Beni kendimden utandırdı, hakikat, şimdi,

Bana hiç benzemeyen suretimin manzarası.

[3] Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun hazırladığı çalışmada Şems Efendi’nin kızı için yazdığı ve müseddesi ile aynı duygu ve düşüncelerini içeren bir de tarih kıt’ası vardır: (s. 35)

Firkatâ vâveylatâ kim duhterim Servet Hanım

Vaz’-ı haml eyler iken göçtü cihândan âh vâh

Hatt-ı mu’cemle yazıldı fevtine târîh Şems:

Fâtıma Servet cinânı kıldı nâgeh cilve-gâh

[4] Necâtî Bey Divanı (Haz. Ali Nihat Tarlan), s. 360, Ankara 1992

[5] Müseddes, aynı vezinde 6 mısralık bendlerin birleşmesiyle meydana gelen musammatlardır. Eski edebiyatımızda nadiren kullanılan bu nazım şekli genellikle 6-7 bend arasında yazılır.

[6] Cornell H. Fleisher, Tarihçi Mustafa Âlî: Bir Osmanlı Aydını ve Bürokratı, s. 189-91, İstanbul 1996

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *