ŞAİR OSMANLI BÜROKRATI KOCA RAGIB PAŞA (III)

AYDIN’DAN HALEP’E

Koca Ragıb Paşa dört yıl Mısır’da vali olarak görev yaptıktan ve asayişi nispeten sağladıktan sonra deniz yoluyla Aydın’a gelir. Memlûk beylerinin Kahire’de düzenlediği suikastten güçlükle kurtulur. Aydın’da bir süre konakladıktan sonra 1748 yılında Aydın Muhassıllığı’na tayin edilir. Aslında Kahire’de iken Nişancılık göreviyle İstanbul’a çağrılmıştı. Ancak bu görev uhdesine geçtikten sonra İstanbul’a geldiği takdirde veziriazam olma ihtimali belirince, onu bir süre Aydın’da tuttular ve bulunduğu mahallin muhassıllığını vermek zorunda kaldılar. Menteşe, Saruhan ve Karesi’yi de içine alan büyük bir sahada kendisine geniş bir yetki verilerek ayrıca malikane suretiyle eşkıyanın tenkiliyle de görevlendirilir.

Bu arada Koca Ragıb Paşa Aydın’da iken saltanatta Sultan Birinci Mahmud bulunuyordu. Onun için şairliğini konuşturarak bir kaside kaleme aldı. Şiirine:

          Hazret-i pâdişâh-ı heft-iklîm

          Zînet-i tâc u revnak-ı dîhîm

beyti ile başlayan Aydın Muhassılı, “yedi iklimin padişahı” olarak nitelendirdiği Birinci Mahmud’u kasidesinde “yeryüzü sultanlarının yüzüsuyu” olarak kabul eder. Nemçe dedikleri gaddar ve zamanın fitne ve karışıklıklarının önüne ancak onun geçebileceğine inanır. Şöyle devam eder şair devlet adamı:

          Kal’alar aldı intikâm aldı

          Ehl-i İslâm cümle kâm aldı

          Devletin dâim eylesin Bârî

          Âleme feyzin eylesin sârî

          Nice feth-i cedîde mazhar ola

          Şark-tâ-garb ona müsahhar ola

Ragıb Paşa, Sultan Mahmud zamanında dünyanın âsûde olduğunu, padişahın adaletinin her tarafa yayılıp Nemçe’de birtakım kalelerin alındığını ve cümle ehl-i İslâm’ın da bundan mutluluk duyduğunu belirtir. Ve düşman devletlerle galibiyet elde edilerek barış yapıldığını bildiren paşa, doğudan batıya kadar bütün dünyanın padişahın hükmü altına girmesi duası ile bitirir şiiri.

Koca Ragıb Paşa iki yıl süren Aydın’daki görevinden sonra Doğu Akdeniz vilayetlerinden olan Sayda’ya gönderilmek istenir. Sayda, Şam eyaletine bağlı Filistin’in sahil şehirlerinden biridir. Şam merkez olmak üzere Safed, Kudüs, Aclun, Gazze, Nablus, Beyrut gibi şehirler bu eyâletin en önemli sancak merkezleridir. Yana yakıla İstanbul’a gitmek için tutuşan paşa bu görevi kabul etmez ve nazlanarak Şam valiliğini kabul etmek istemez. Ancak ferman bu! Sabık Mısır valisinin bütün bu tayinlerden memnun olmadığını öğreniyoruz. Bu ardı arkası kesilmeyen kısa süreli görevlendirmelerden hayli gücenen hikmet sahibi paşamız, şairliğini konuşturarak nazının geçtiğine inandığı padişahına bir şiir daha gönderir:

          Gözü aydın rakîbin tîrelendi kevkeb-i bahtım

          Sevâd-ı şâm-ı gam mı sevdiğim Sayda nedir şimdi?

Aydın’dan İstanbul’a gitmenin hayâlini kuran Koca Ragıb Paşa, tayininin Sayda’ya çıktığını öğrenince büsbütün yıkılır ve bu beyti içinde taşıyan gazeli yollar. Şiirin mazmunu bellidir ve satır aralarında saklıdır. Sultan Mahmûd mesajı alır ancak valisini sabırla imtihan ederek taşrada birkaç yıl daha tutar. Sayda’ya hareket etmeden önce söylediği bu beyitte geçen “aydın, tîre, şâm” kelimelerinin sözlük anlamının dışında, ayrıca birer yer ismi olduğunu da  söylememiz gerekir.

Koca Ragıb Paşa bu sıralarda şairliğini konuşturur. Yalnızlığına yazdığı şiirleri ortak eder. Onun bir gazelinde yer alan şu beyitlerinde bu yalnızlığını ve serzenişlerini açıkça görmek mümkün:

          Başımız deryâlara döndürdü cevr-i rüzgâr

          Hâliyâ ey mâhrû bahr-ı belâya mâlikiz

          Hânümânı neyleriz bu künbed-i mînâda biz

          Alemin sultanıyız sırça sarâya mâlikiz

          Cismimiz küllî murassadır serâser dâğ ile

          Şimdilik âlemde köhne bir kabâya mâlikiz

Burada “bahr-ı belâ”ya malik olduğunu söyleyen şair, zamanın verdiği sıkıntı ile başını deryalara döndürdüğünü, âlemin sultanı olup sırça saraylarda oturduğunu, vücudunun baştan başa yara ile sarılı oduğu halde şimdilik dünyada eski bir hırka ile dolaştığını söyler. Başka bir gazelinde de Ragıb Paşa’nın dünyanın varına ve yoğuna, neşe ve hüsranına meydan okuduğunu görüyoruz:

          Görünüyor bûd u nebûd bize dehrin tev’em

          Sûduna hurrem ü hüsrânına mahzûn değiliz

          Neş’emizden ne aceb bî-haber olsa enâm

          Râgıbâ biz elin anladığı ma’cûn değiliz

Şam valiliğinde iki yıl kadar bir süre çalıştıktan sonra bu sefer tayini Rakka’ya çıkar. Birecik, Habur, Suruç, Urfa gibi sancaklardan oluşan ve Suriye’nin kuzeydoğu taraflarında yer alan Rakka, Türkmen ve Kürt aşiretlerinin isyan ve kavgalarının eksik olmadığı bir yerdir. Aydın’da edindiği tecrübeyle buradaki konar göçer aileleri bir iskâna tabi tutarak bölge halkını çöl eşkıyasından korumanın yollarını arar. Ve bunda da oldukça başarılı olduğu görülür. “Hasrettir” redifli şiirini, muhtemelen bu çöl eşkıyalarının yıldırmaları üzerine yazmış olmalıdır:

          Diyârımızda açılmaz oldu metâ-ı kâm u ümîd

          Küşâd u râyic olan bunda bâr-ı hasrettir

Bu şiirin devamında Koca Ragıb Paşa, içinde bulunduğu çöl ortamını hasret ırmağının (cûybâr-ı hasret) suladığını söyler.

1755 yılında Ragıb Paşa’nın Halep valisi Abdullah Paşa ile becayiş yaparak yer değiştirdiğini görüyoruz. Halep, Rakka’ya göre daha işlek bir noktada yer alıp ticarî hayatın oldukça yoğun göründüğü bir şehirdir. Burada kaldığı iki yıl zarfında önemli işlere imza attı. Adana ve havalisini tedirgin eden eşkıyanın barınma yerlerinden olan İsakçı ve Bolvadin arasındaki bataklığı kurutarak bir kanal yaptırdı ve bu yerleri iskâna açtıktan sonra tarım yapılmasını sağladı. Yine bölgede büyük bir nüfuzu olan Reyhanlı aşiretini de bugünkü Hatay’ın Reyhanlı ilçesininin bulunduğu yere taşıdı. Bütün bunların yanında Antakya ve Halep arasında İskenderun limanına giden büyük kervan yolu üzerine bir köprü yaptırarak bölgenin ticarî hayatında bir rahatlama sağladı. Ayrıca yeni yollar yaptırarak birçok yolların da tamiratına girişti. Gülek Boğazı’nı genişleterek buraya askerler için bir kule ve derbent inşa ettirdi. Ragıb Paşa’nın Anadolu’nun bu saydığımız güney beldelerinde ve Halep’te birçok hayratının olduğu kabul edilir.   

Koca Ragıb Paşa’nın Halep’teki icraatlarından dolayı bir suikast teşebbüsünde bulunulmuş ise de bundan ucuz kurtulduğu rivayet edilir. Yönetim anlayışından taviz vermeden, yolsuzluklara göz yummayarak gösterdiği başarılar, Mısır’da olduğu gibi Halep beylerinin menfaatlerine ters düşünce vali paşanın varlığını ortadan kaldırmayı düşünmüşlerdir. Bu konuda deneyimli olan Ragıb Paşa tuzaklara düşmemiş, her türlü tedbiri alarak bundan da ucuz kurtulmuştur. 

1757 tarihinin ilk günlerinde “hac emirliği” görevi[1] de uhdesine verilmek şartıyla Ragıb Paşa yeniden Şam’a gönderilmek istenmişse de bu göreve başlamadan vaziriazamlığa getirilir; dolayısıyla İstanbul’a dönerek 10 Ocak 1757 tarihinde Sadaret makamına oturur. Şunu da tekrar belirtelim ki padişahın çevresinde Koca Ragıb Paşa’nın İstanbul’a gelmesini engelleyen güçlü bir grup vardır. Çünkü paşa payitahta geldiği takdirde, bilgi ve donanım olarak onun gölgesinde kalacaklardır.    

İstanbul Hasreti

Sayda, Rakka, Halep derken Anadolu’nun güney cephesinde kaldığı yıllarda “İstanbul’un mümtaz ve müstesna” güzellikleri Koca Ragıb Paşa’nın gözünde daha çok tütmeye başlar. Çocukluk ve ilk gençlik yılları başta olmak üzere bütün bir hayatının geçtiği payitahtın insanlarını özler:

          Hâh Mısr u hâh Bağdat işte Şehbâ işte Şâm

          Var mıdır İstanbul’un mümtâz ü müstesnâları

şiirini göz önünde bulundurursak, güngörmüş devlet adamının taşrada en çok nereyi ve neyi özlediğini kendiliğinden anlarız.

Ragıb Paşa’nın şiirinde geçen bütün bu yerler bir zamanlar onun görev yaptığı şehirlerdir. Eskiden büyük İslâm şehirlerinin kendine özgü sıfatları vardı. Bu sıfatlardan bugün bazısını kullanıyoruz. Mesela “Mekke-i Mükerreme” (keremli Mekke şehri), “Medine-i Münevvere” (nurlu ve aydınlık Medine şehri). Bunun yanında “Bağdâd-ı bî-hemtâ (eşine ender rastlanan Bağdâd) ya da “Bağdat-ı Behişt-âbâd” (Cennete benzeyen Bağdat), “Kahire-i Fâhire” (övünçlü Kahire), “Şâm-ı Şerîf” (kutsal Şam), “Belde-i Tayyibe” (güzel İstanbul) ve “Dersaadet” (mutluluk yurdu) örneklerinde olduğu gibi.

Halep, Koca Ragıb Paşa’nın vali unvanıyla görev yaptığı son şehirdir ve bu şehir üzerinde çokça durur. Kadîm Halep şehrine eskiden “Halebü’ş-Şehbâ” denirdi. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre Hazret-i İbrahim’in, Halep’te ikamet ederken beyaz bir ineği varmış. Ona “Sevrü’ş-Şehb” derlermiş. O ineği sağıp sütünü yoğurt, kaymak, peynir, tereyağı yapıp misafirlerine ikram edermiş. İşte gel zaman git zaman bu beyaz inek sebebiyle şehre “Halebü’ş-Şehbâ” demişler. Çünkü “Halep” sağmaya, “şehb” beyaza derler ki “beyaz ineğin sağıldığı şehir” anlamına gelir. Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinin birinci cildinde Hazret-i İbrahim’in o beyaz ineğin sütünü sağıp fukaraya tasadduk ettiği süt teknesinin Haleb’in iç kalesindeki cami içinde “makam-ı İbrahim” olan minberin altında 17. yüzyıla kadar durduğunu kaydeder. 

Ne tasadüftür ki Ragıb Paşa’dan yarım asır önce Halep’te yaşayan üstadı Nâbî’nin de İstanbul’a karşı duyduğu özlemi anlatan şiirleri vardır ve geleceğin sadrazamı o şiirlerle teselli bulmaktadır. Urfa’dan İstanbul’a gidip, burada yirmi yıl kadar yaşadıktan sonra Halep’e yerleşen Nâbî bu şehrin güzelliğini, havasını daha önce hacca giderken görmüş ve sevmiştir. Üstelik kendi memleketi olan Urfa’ya da yakındır. İşte Nâbî, Halep’te İstanbul özlemi ile sözlerinin, “bî-nemek” (tuzsuz) olsa bile bunun tuhaf karşılanmaması gerektiğini, çünkü yıllar var ki İstanbul’dan uzak kaldığını anlatır. Ayrıca İstanbul’un ay yüzlü güzellerinin de gözünde uçtuğunu söylemekten kendini alamaz:

          Nâbî aceb mi sözlerimiz bî-nemek olsa

          İstanbul’un lisânın unuttuk kenârda

          Olduk girifte bî-nemekân-ı kenârdan

          İstanbul’un gözümde uçar mâh-rûları

Ragıb Paşa’nın “mümtâz ve müstesnâları” ile Nâbî’nin “mâh-rûları” aynı kişilerdir. Vali paşa, Urfalı şairin bu beyitlerini Halep’te iç geçirerek okurken İstanbul’a karşı tarifsiz bir özlemin içinde bulur kendini. Doğduğu, çocukluğunun geçtiği muhitlerin özlemiyle yanıp tutuşur. Aynı zamanda çok sevdiği Rûm (Anadolu) ilinin güzelleri de şairimizin gözünde tüter:

          Dilber-i harf-i nedân Arabistân göreli

          Çeşm-i şevkimde uçar Rûm ilinin hûbları

Koca Ragıb Paşa, Nâbî’nin şu hasret dolu beytini kim bilir belki de Halep’ten Akdeniz sahillerine doğru şöyle bir çıkarak, Lazkiye limanından kendi gönlü ile beraber Kıbrıs ceziresine doğru İstanbul’a hareket eden bir geminin arkasından söylemiştir:

          İstanbul’a akarsa gönül cûy-veş n’ola

          El salmada sefinelerin bâdbânları

Kalktığı yerden gittikçe uzaklaşan gemilerin rüzgâr alan yelkenleri her insana farklı bir duygu yaşatır. Aslında İstanbul’a giden o gemi değildir; taşranın onca dağdağasına katlanmış, payitahtın yolunu tutmak için posta güvercininden haber bekleyen paşanın gönlüdür.

İşte böyle zamanlarda imdadına üstadı Nâbî’nin şiirleri yetişirdi ve onun şiirlerini terennüm ederek seslenirdı Akdeniz ufuklarına. Onun:

          Künc-i ferâğın anlamayanlar safâsını

          Devlet komuşlar âdını gavga-yı âlemin

ünlü beytiyle cevap verirdi suyun gözünü tutmuş makam ve mevki hırslılarına. Sonra da üstadının şiirine nazire yazarcasına şu düşünceye sığınırdı Koca Ragıb Paşa:

          Künc-i ferağa gerçi ki himmet komaz seni

          Sevdâ-yı câha düşme ki râhat komaz seni

Makam hırsına bürünmenin insanı rahat bırakmayacağını söyleyerek belki de nefis muhasebesi yapıyordu. Nâbî’nin Rami Mehmed Paşa’nın sadarete getirilmesini padişaha tavsiye ettiği sırada duyduğu endişeyi kendisi de bizzat duyarak ve yaşayarak dile getirmiştir bu düşüncesini. Ve devlet ve idare hakkındaki görüşlerini Nâbî’den farklı olarak bizzat kendisi pratik hayatta uygulama alanına koymuştur.

İstanbulluların Konuşması

Koca Ragıb Paşa’nın taşrada en çok özlediği şey İstanbulluların konuşmasıdır. Bu duygu ve düşüncelerine de yine Nâbî’nin şiirleri tercüman olur. Nâbî de payitahtta konuşulan dilin güzelliğine meftun ve hayran bir şairimizdir. İstanbul’da yaşayıp da bir vesile ile buradan uzak düşen nice insanın duygu ve düşüncesine onun şiirleri tercüman olur. Şairin, İstanbul’da saray çevresinde ve devlet adamlarıyla içli dışlı olduktan sonra yıllarca saltanat merkezinden ayrı kalınca bilhassa “elfâz-ı sükkerîn-i Stanbûliyâna” (İstanbulluların şeker gibi konuşmalarına) hasreti artmıştır. Taşrada hem bu dilin en güzel örnekleri arasında sayılabilecek şiirler yazmış hem de konuşulan Türkçe’nin özlemini çekmiştir. Şairin, Baltacı Mehmed Paşa’nın sadarete getirilmesi üzerine yazdığı bir kasidede, duyduğu İstanbul sevgisi ve konuşulan Türkçe’ye hayranlığı doğrusu üzerinde durulmaya değer:

          Elfâz-ı sükkerîn-i Stanbûl’iyândan

          Sem’in kenârlarda kalır dilde hasreti

          Hüsn-i edâ vü hüsn-i vefâ hüsn-i her umûr

          Ol şehr-i bî-bedelde bulur hüsn-i gâyeti

          Ol dil-güşâ me’âller ol hurda nükteler

          Mümkün müdür bu Arabistân’da sûreti

Nâbî, taşrada İstanbulluların şeker gibi telaffuzlarından kulağın gönlünde bir hasret kaldığını, eda güzelliği, vefa güzelliği ve akla hayâle gelmeyen her güzelliğin en son haddini, en güzel derecesini ancak İstanbul’da bulduğunu söyler. O gönül açan anlamlı sözlerin, o eskiden beri kullanıla kullanıla halkın dilinde klişeleşmiş nüktelerin Arap topraklarında bulunması mümkün mü? Şairin aynı kasidesinin devamında yer alan ve “ba’dî leke” (benden sonra sana, senin için) gibi hitaplarda, “a canım, ay efendim” gibi söyleyiş inceliklerindeki tatlılığı bulabilir misiniz, anlamına gelen:

          “Ba’dî leke” hitâblarından gelir mi hiç

          Lafz-ı “a canım, ay efendim” letâfeti

beytinden başka, divanının sonlarında yer alan gazelindeki:

          Kâ’iliz nağme-şinâsânına İstanbul’un

          Çiğner ağzında Yahûdîleri Çingâneleri

beytinden de anlıyoruz ki ince ruhlu şairimiz hânendelerin şivesine ne kadar tutkun ise aynı şehirde yaşayan Yahudi ve Çingene hânendelerin Türkçe’yi kaba saba kullanan bozuk konuşmalarından da o derece şikâyetçidir. Ayrıca Nâbî aynı gazelde yer alan bir beytinde, gazelin şarkı olarak söylenmesine de karşı çıkmakta ve bu düşüncesini özgün bir benzetmeyle ifade etmektedir:

          Gazeli savt u makâmât ile teşhîr etmek

          Çengiler şekline koymak gibidir tâzeleri

Eski şairlerimiz, hayâllerini süsleyen İstanbul’un güzelliğine hayran olup onun cazibesine yer yer değindikleri gibi, güzellerine de dikkat çekmişlerdir. Örneklerimize Nâbî’nin şiirleri ile devam edelim. Urfa’dan İstanbul’a gelip yerleşen ve sanatçı kişiliğinin kendisine verdiği imtiyazla devrin devlet adamları tarafından el üstünde tutulan şairimiz, bu konunun üzerinde en çok duran divan sahiplerinden biridir. Gerçek bir İstanbul tutkunu olan sanatçı:

          Bilen hâk-i Stanbul’dur rüsûm-ı şîve vü nâzı

          Kenârın dilberi nâzik de olsa nâzenîn olmaz

diyerek, taşrada yaşayan güzellerin nâzik olsa bile nâzenîn (cilveli; narin, ince yapılı) olamayacağını ifade eder. Şairimiz şu beyitlerinde de İstanbul’daki bütün insanların tatlı dilli, güzel yüzlü olduklarını, bunların kenarda (taşra) aramakla bulunmayıp İstanbul içinde gayet bol göründüklerini dile getirir:

          Şehr-i Stanbul’un ne güzel merdümânı kim

          En sâde levhi nâzik olur nükte-dân olur

          Bî-harf-i telh kim var ise hâk-i şehrdir

          Ebnâ-yı şehr cümlesi şîrîn-zebân olur

          Hüsn-i nemek-be-dûş bulunmaz kenârda

          Stanbul içre Nâbî o da râygân olur

Nâbî’nin Halep’te bulunduğu yılların sonlarına doğru Baltacı Mehmed Paşa vali olarak Halep’e gönderilmiş, daha sonra sadarete getirilince (1710), yanına Nâbî’yi de alarak İstanbul’a gelmiştir. Şairimiz İstanbul’da coşkuyla ve şiirlerle karşılanmıştır. 70’ine merdiven dayamış olarak Halep’ten yola çıkarken yazdığı bir gazelinde, artık bu şehirde içecek sütünün kalmadığını söyleyerek içinde bulunduğu duygu ve düşünceyi canlı bir tablo gibi tasvir etmeye çalışır:

          Murg-i dil uçtu zabtına tedbîr kalmadı

          Şehr-i Halep’te müddet-i te’hîr kalmadı

          Nakl etti Rûm’a kısmetimiz dâye-i kadîr

          Şehbâ’da şimdi nûş edecek şîr kalmadı 

Hayriye şairi Halep’i unutamaz. Oğlunun hayatta başarılı olması için yazdığı mesnevide, gezip gördüğü birtakım şehirleri anlatırken sözü Halep’e getirir ve şöyle der:

          Ne Ruhâ nüsha-i gülzâr-ı cinân

          Maskat-ı re’s-i Halîlü’r-Rahmân

          Ne Ruhâ gıbta-geh-i hıtta-i Şâm

          Mazhar-ı mucize-i Berd ü Selâm

          Bir zamân Edirne vü İstanbul

          Oldu sî sâl bana câ-yı nüzûl

          Lillâhi’l-hamd nice mansıb u câh

          Oldu bu bendeye ihsân-ı İlâh

          Kalmayıp sonra dimâğ-ı devlet

          Oldum üftâde-i künc-i uzlet

          Cezbe-i âb u hevâ oldu sebeb

          Oldu ârâmgehim şehr-i Haleb

Şair burada şunları söylemek ister: O Urfa şehri ki cennetin gül bahçelerinden bir surettir ve Allah’ın dostu İbrahim Peygamber’in ateşe atıldığı yerdir. Orası Şam diyarının kendisine gıbta ettiği yerdir. İbrahim’i yakmayan ateşin mucizesine mazhardır. Bir zamanlar Edirne ve İstanbul benim otuz yıl yaşadığım yerler oldu. Allah’a hamdolsun ki bu âciz Nâbî’ye birçok makam ve mevki, O’nun bir ihsanı oldu. Daha sonra devletin dimağı dağılmaya başlayınca, ben de artık uzlet köşesine çekildim. Havası ve suyu dolayısıyla daha önce de gıbta ettiğim Halep şehri beni kendine cezbetti ve son durağım burası oldu. (Devam edecek.)

 

[1] Anadolu’dan ve Rumeli’den hacca gidenler Şam istikametinden geçtikleri için Şam valilerinin “emîrül’l-hac” tayin edilmeleri âdettendi. Bu görev daha sonraları “surre eminliği”ne devredildi ve Mekke-Medine’de oturan seyyidlere, şeriflere ve ileri gelen eşrâfa dağıtılmak üzere Osmanlı padişahları tarafından gönderilen paraya “surre” dendi.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *