MELEKÛT KÖYÜ’NE GİDEN YOL

“Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”      

 

 Bakara Sûresi / 260

 

“Akıl padişahı, kafesi kırdı mı kuşların her biri bir tarafa uçar. Bundan önce neşelenerek, sevinerek kendi cinsinin havası ile geldiği yere uçar giderdi ya. Kafeste ve zindanda iken de her an ağlayıp inleyerek kanat açar, ama uçmaya yol ve imkân yoktur. Fakat yol oldu mu her biri, anarak kanat açtığı yere uçar, yel gibi uçup gider. Ağlayıp vah ettiği tarafa fırsat buldu mu koşar uçup kavuşur. Bedenine bak. Bu cüz’ler, nereden toplanıp bedenine geldi. Kimisi suya, kimisi toprağa, kimisi yele, kimisi ateşe mensup. Kimi arştan gelmiş, kimi ferşten. Kimisi güzel, kimisi çirkin.”

Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî

 

 

Gassal Mavaş, Yazlıbecer Köyü‘ne doğru ilerlerken onlarca köyü selamlayarak geçmiş ancak devesinin önünde yol alan katırın Mülk Köyü’ndeki konağın önünde durmasıyla beraber, devesini çökertmiş ve o konağın kısa süreliğine misafiri olmuştu. Hüseyin bin Ali adlı ârif ve bilge şahısla tanışmış, birbirlerini görünce rütbeli ruhlarından ötürü hemen tanışıp dost olmuşlar, bazı sözleri birbirlerine söylemeden işitmişlerdi. Gassal Mavaş, Hüseyin bin Ali’nin huzurundan çıkar çıkmaz, devesinin yanındaki katırın heybesini açıp yüküne bakmak istemişti. Evvela katırın sırtındaki heybenin sağ tarafını açmış, güzel ve esrarengiz renkte heybetli bir baykuş görmüştü. Birden baykuşa verilen iki çeşit ötüşten hayra alamet olanı yankılanmıştı. Böylece Mavaş’ın gönlüne bir ferahlık gelmiş ve heybenin sol tarafına baktığında, orada, “Âlem bir hayal, kuşku yok buna. O da Haktır aslında. Kişi bunu anlamışsa, haizdir yolun sırlarına...” yazılı bir not bulmuştu. Aynı anda Haşim al-Kudsi de uğradığı Turfan Köyü’ndeki Muktim adlı kişinin anlattıklarının onda uyandırdığı endişe ve buhranla, hemen oradan ayrılmış ve Yazlıbecer’e doğru yola revan olmuştu. Gassal Mavaş şimalden, Haşim al-Kudsi de cenuptan Yazlıbecer’e doğru geliyordu. Hacı Ağa ölmüştü. Yazlıbecer’de Şahade Efendi ve diğer misafirler vardı. Çoban Zeyni kayıptı. Dedem Gedro, bütün hadiselerin ortasındaydı. Şimalin, cenubun, garbın ve şarkın sahibi, kim bilir bizlere daha neler gösterecekti?

 

...

 

Haşim al-Kudsi, Turfan Köyü’ndeki Muktim adlı kişinin kendisine anlattığı şeylerin şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Çoban Zeyni’nin kendisine anlattığı hikâyenin aynısını ona, tüm olanlardan bihaber olan Muktim Efendi anlatmıştı. Dolayısıyla Haşim al-Kudsi’nin Çoban Zeyni hakkındaki kuşkuları karşılık bulmuştu. Anlatılan hikâyenin gerçek sahibi kimdi? Gassal Mavaş’tan ve dolayısıyla kendince ölümden kaçan Çoban Zeyni kimdi? Neredeydi? Evinde misafir ettiği o kişi gerçek miydi?

 

...

 

Haşim al-Kudsi bu düşüncelerle meşgul bir şekilde Hacı Ağa’nın öldüğü Yazlıbecer’e doğru yol alıyordu. Belki hakikat ile orada buluşacaktı, belki de aradığı hakikat, kendinde yaptığı yolculukta karşısına çıkacaktı. Bedeninin kesif hâli belki de hakikate ulaşmasına engel oluyordu. Ruhunun latif hâli belki onu hakikate ulaştırabilirdi. Bu merakın karşılık bulması yeryüzünün işi değildi, ancak ve ancak gökyüzünden bir haberle merakına karşılık bulabilirdi. Zihni bu türden düşüncelerle dolu ve bedeni bir devenin üzerinde yol alırken hakikate ulaşabilmek için ruh kuşunun ayaklarına bağlı kayalardan nasıl kurtulacaktı? İçinde sanki dev bir kafes vardı ve sanki dünyanın tüm kuşları oradaydı. Bu kuşların hepsi kafesi darmadağın edip uçmayı, hürlüklerine kavuşmayı arzuluyorlardı. Kafesin dört tarafı vardı. Bir tarafı topraktan, bir tarafı sudan, bir tarafı ateşten ve bir tarafı da havadan idi. Belki de içindeki kafesin her bir tarafını arştan bir kuş getirmişti. İçindeki kafeste bir kargayla bir leylek de vardı. Bir doğanla bir yarasa da. Bu kafes o kadar büyüktü ki, buna bir kaz da sığardı, tavus kuşu da, kuzgun da, horoz da... Kafesteki karga, aklının gözlerini oymayı, leylekse dilindeki sözleri laflara çevirip değersizleştirmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Haşim al-Kudsi zihnindeki ilahi levhaları takip ederken ne sağı ne de solu gösteren bir levhaya rastladı. Öyle bir levhaya rastladı ki bu levha göğü işaret ediyordu. Levhanın üstünde “Melekût Köyü” yazılıydı. Birden Haşim al-Kudsi’nin önünde bir kuş belirdi ve konuşmaya başladı: “Sana Kaf Dağı’nın ardından selam getirdim! Sana zayıf kuşların tuzağı olan dünyadan değil, ulu kuşların tuzağı olan ahiretten selam getirdim. Kaf Dağı’na doğru uçarken aşk tuzağını görünce artık uçamaz olup, aşkın tuzağına düşen Zümrüd-i Ankâ’dan selam getirdim! Ben bu köyün göğündenim. Gökyüzünün misafiri olarak seni fark edince, uçup geldim. İsmim Kaknüs! Ölmeden önce ölenlerin göğünü beklemek bana düştü. Asıl vatanım Hindistan idi. Güzellikte eşim benzerim yoktu. Gagamda yüze yakın delik vardı. Her delikten farklı bir ses çıkar ve çıkan her ses, başka bir nağmenin ifadesiydi. Öttüğüm zaman, diğer bütün kuşlar susardı. Sesimin güzelliği diğer bütün kuşların aklını başından alırdı. Bin yıla yakın olan ömrümün sonu bana hissettirildiği vakit, topladığım çalı çırpının ortasına geçtim ve feryadımın nağmeleriyle yeri göğü inlettim. Gagamdaki her delikten ruhumun bir tarafına ait farklı bir nağme çıktı. Ölüm korkusundan hazan yaprağı gibi titredim. Feryadım, tüm gönülleri kan revan içinde bıraktı. Bir nefeslik ömrüm kaldığı an kanatlarımı şiddetle çırptım ve kanatlarımdan çıkan kıvılcımla alev aldım. Çıkan ateş, çevremdeki çalı çırpıyı da tutuşturdu ve tamamen yandım. Ateş kalmadığı bir anda külümden yeniden yaratıldım. Küllerimden yeniden doğdum! İşte aynı şekilde, mânâ âleminin göğünde kanat çırparak uçuşan ruhlar nefslerine yenik düşünce, cennetten sürülerek beden çamuruna saplandı. Dünya tuzağına, Zümrüd-i Ankâ kuşu dahi düştü. Bu çamurdan kurtulup mânâ göğüne yükselmek kolay değil. Sen çamurda göğü arıyorsun! Balçık kafesinden nasıl kurtulacaksın? İçindeki, ayakları çamura saplanmış hangi kuşu öldürmelisin ki hürlüğüne kavuşabilesin? Ben evvela toprağı, sonra suyu, sonra ateşi ve en son da havayı yitirdim. Toprak ile su, ayaklarımın altına çamuru sermişti. Toprağı yitirince suda boğuluyorum sandım. Suyu yitirdim, ateşte yanıyorum sandım. Ateşi de yitirince havada, havayla beraber yok oldum. Yeniden doğdum! Küllerimden! Toprağımdan! Suyumdan! Ateşimden! Havamdan!”

 

Haşim al-Kudsi bir rüyada mıydı? Bu levhaya nasıl ulaştı? Bu levha onu nereye götürecekti? Tir tir titreyerek ve müthiş bir hûşûyla Kaknüs kuşuna bakarak şunları söyledi: “Beni nereye uçuracaksınız? Zihnimdeki suallere nasıl cevap bulacağım? Yolculuğun sonunda hangi kuşun ayaklarına kapanacağım?” Kaknüs: “Size bunun için Mevlânâ’dan sözler getirdim. Önünüzü kesen dört kuş var. Ey idraki güneşe benzeyen, sen vaktin Halil’isin, dostusun. Bu yol kesen dört kuşu öldür! Çünkü bunların her biri de karga gibi akıllıların akıl gözlerini oyar, çıkarır. Tene ait dört huy, Halil’in kuşlarına benzer. Onları kesmek cana yol açar. Ey Halil, iyiden kötüden kurtulmak için kes onların başlarını da ayaklar setten kurtulsun. Kül sensin, hepsi de senin cüz’lerindir. Çöz ayaklarını, onların ayakları senin ayakların demektir. Âlem, senin yüzünden ruhların uçtuğu, toplandığı bir yer hâline gelir; bir atlı, yüzlerce orduya kuvvet olur. Çünkü bu ten dört huyun durağıdır, o huyların adları, dört fitneci kuştur. Halkın ebedî olarak diriliğini istersen bu dört şom ve kötü kuşun başlarını kes. Sonra da onları bir başka çeşit dirilt de artık onlardan bir zarar gelmesin. Dört tane yol kesen manevi kuş, halkın gönlünü yurt edinmiştir. Bütün gönüllere emir olursan, ey kişi, bu zamanda Allah’ın halifesi sensin. Bu dört diri kuşun kes başlarını da ebedî olmayan halkı ebedîleştir! Bu kuşlar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört huydur. Kaz hırstır, horoz şehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dileğe. Kuzgunun dileği, ebedî olmak yahut uzun bir ömre kavuşmaktır, bunu umar durur. Hırs kazı, kuru yaş ne bulursa yere gömer. Bir an bile kursağı durmaz. Allah buyruğundan yalnız ‘yiyin’ hükmünü duymuştur. Yağmacıya benzer, evini kazar, çabuk çabuk dağarcığını doldurmaya bakar. İyi kötü ne olursa dağarcığına tıkar. İnci tanelerini de oraya tıkıştırır, nohut tanelerini de. Sen bu sözlere uy ve bu kuşların başlarını kes!” Haşim al-Kudsi, Kaknüs’e, “Gönül kuşum çok kanat çırptı. Gökyüzüne yol bulamayıp, yeryüzündeki yola revan oldum. Dünya denilen bu vahşi tuzağa, Zümrüd-i Ankâ’nın bile ayağı tutulmuş kalmış iken, benim gibi içinde nice vahşi kuş bulunan biri bu tuzaktan nasıl kurtulabilir!” dedi.

Kaknüs: “Dediğimiz gibi, evvela içindeki şu dört kuşu öldür. Sonra ulu kuşları avlayan ahiret, peşine düşecektir. Melekût Köyü’ne giden yoldaki işaretleri takip et. Varmak istediğin menzildeki bir kişinin rüyası bittiğinde, her şey apaçık ortaya çıkacaktır. Ve onunla beraber diğer tüm kişiler de uykudan uyanacaklardır. Sabret! Yakında herkes işitecek ve görecektir ki, dünya malı zayıf kuşların tuzağıdır...” dedi. Haşim al-Kudsi, Kaknüs’e bakarak, “Allah, ayaklarımın saplanmış olduğu bu balçıktan beni kurtarsın! Kanatlarımın farkına varmayı nasip etsin!” der demez uçması hiçbir kuşa benzemeyen Kaknüs birdenbire etrafına kül saçarak göğe doğru kaybolmuş. Haşim al-Kudsi, bir uykudan uyanmışcasına, yoldaki “Melekût Köyü” levhasının yerini birden, hakikatlerin iç içe geçmiş olduğu “Yazlıbecer Köyü” levhasının aldığını görmüş. Haşim al-Kudsi, hayal içinde hayal olan bu âlemdeki yolculuğuna sanki bir başka kişinin rüyasında devam ediyormuş. Devesinin üstünde taşınan bir tabuta dönüşmüş gibi görüyormuş kendini. Devesinin ipini kim bilir kimler çekiyormuş...

 

...

 

Çoban Zeyni acaba hangi kuşmuş? Ya Gassal Mavaş? Hacı Ağa’nın içindeki kafes de neymiş? Gedro Efendi neye şahitlik ediyormuş? Şahade Efendi’nin kaç kanadı varmış?

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *