SÖYLENMEDEN İŞİTİLENLER

                                                                                               Ay saçar nûrunu, it av’avada

                                                                                              Aya bundan ne ziyan var, köpeğin tıyneti bu

                                                                                              İktibâs etmede erkân-ı semâ aydan nûr

                                                                                              Kim olur ki o köpek yerde bulut olsun o.

                                                                                                              Ahmed Avni Konuk (1868-1938)

                                                                                              “Dağı dağ, taşı taş görünce şeyhe muhtaçsın.”

                                                                                                              Ahmed Amiş Efendi (1807-1920)

Doudyan beldesinden yola çıkan Haşim al-Kudsi, yol üstündeki Turfan Köyü’ne uğramıştı. Bu köyde Muktim adlı birinin kısa süreliğine misafiri olmuştu. Bir deve çobanı olan Muktim, Çoban Zeyni’nin Haşim al-Kudsi’ye kendi hikâyesi gibi anlattıklarının aynısını anlatmıştı. Haşim al-Kudsi iyice işkillenmişti. Çoban Zeyni’den fazlasıyla kuşkulanan Haşim al-Kudsi, kuşkusunun boşuna olmadığını fark etmiş ve hemen Muktim’in evinden ayrılıp Yazlıbecer’e doğru gitmeye devam etmişti. Haşim al-Kudsi’nin yanı sıra, Ayntâb’dan yola çıkmış olan Gassal Mavaş da Yazlıbecer’e doğru yola koyulmuştu.

Gassal Mavaş’ın güzergâhında, az ileride aynı yöne doğru ağır ağır ilerleyen ve sırtında büyük bir heybesi olan sahipsiz bir katır vardı. Gassal Mavaş devesiyle yaklaştıkça katır daha da hızlanıyordu. Mavaş’ın merak ettiği şey katırın yüküydü. Devesini hızlandırdıkça katır daha da hırçınlaşıp hızlanıyordu. Bu durum kilometrelerce böyle sürdü. Ta ki katır bir köyde, bir konağın önünde durana kadar… Yazlıbecer yolunda onlarca köy vardı. Çoğundan selamlaşarak geçen Mavaş, Mülk Köyü’ne gelince devesiyle haşmetli bir konağın önünde durdu. Çünkü önündeki katır da tam orada durmuştu. Devesini çökertip üzerinden inen Mavaş’ı konağın önünde oturanlar karşıladı. Mavaş’a dönüp “Devenizi ve katırınızı şu gölgeliğe bağlayalım isterseniz. Yol yorgunu olmalısınız. Size bir şeyler ikram edelim,” diyerek konağa buyur ettiler. Katır, Mavaş’a ait olmamasına rağmen, Mavaş sesini çıkarmadı ve kabul etti. Deve ile katırı bağlayan konağın uşakları, Mavaş’ı ağırlamak için konağa buyur ettiler. Mavaş konaktaki cemaat odasına girdiğinde içeride inanılmaz heybetli, uzun sakallı, bilge bakışlı yaşlı biri, odanın bir köşesinde oturmuş Kur’ân okuyordu. Mavaş selam verip içeriye girdiğinde, ayağa kalkamayacak kadar yaşlı olan bu adam, Mavaş’ın selamını alıp onun elini sıktı. Mavaş odanın bir kenarına oturdu. Ardından odaya birkaç kişi daha girdi. İçeriye giren her kişi evvela odanın köşesinde oturan yaşlı bilgenin elini öpmeye yelteniyor fakat o adam elini öptürmüyordu. Sonra da Mavaş’a, “Hoş geldiniz,” deyip elini sıkıyorlardı. İçeri girenler de odanın bir kenarına dizilip oturdular. Odanın köşesinde oturmuş olan yaşlı bilge Kur’ân’ın kapağını kapatıp Mavaş’a döndü ve “Hoş gelmişsiniz. İsmim Hüseyin bin Ali. Yükümüz ağır. Tabutumuz kıldan ince, kefenimiz o kılın içinde ve o kefende İbrahim’in kırdığı putlar var. Her biri fani. Sizin gibi bizler de bir yoldayız. Siz bazı sırlara vâkıfsınız. Biz de. Devenizin önünde giden katır sizin değil, lakin katırın yükünün ne olduğunu merak etmektesiniz. İbrahim’den beri o yük hiç değişmedi. Ay kendi ışığını etrafa saçarken köpekler ulur durur. Katır bu ulumaya şahit olduğunda yükü onu rahatsız eder. Çünkü köpeklerin bu uluması aya bir zarar vermez. Aynı şekilde katırın sırtındaki odunlar da İbrahim’e zarar vermedi. İbrahim’in atıldığı nâr, onun kemaline şahitlik ederek bir gül bahçesine dönüştü. Bülbül gelip bir güle kondu. O da onun kâmilliğine şahitlik etti. Şahitler birbirine âşık oldular. Bülbül güle, katır köpeğe… Katır’ın nesli yok. Köpeğin de nesli bozuk. Atası kurttur. Kurttan sonra gelenler şu fani dünyadaki nefs çeşitliliğine işaret eder. Kimi büyük ve hırçın, kimi cılız ve korkak… En ürkütücü ulumayı bir kurt gerçekleştirebilir. O da bir koyun sürüsüne girdiğinde, içlerinden birini avlar ve diğerlerini de boğarak öldürür. Bu koyunların en masumuysa avlanandır, boğulan değil. İşte evvela avlanan ve sonra boğulan her bir koyuna şahitlik eden kim? Gökyüzündeki her şey aydan bir nur kapmadadır, oysa köpek yerde bir bulut bile olamaz. İşte menzile vardığında buna şahitlik edeceksin. Birisine ölmeden önce ölmek nasip olmuş. İçinde onu boğan kurtların hepsi, aklının ve yüce ruhunun galip gelmesiyle telef olmuşlar.” Mavaş’ın ilk defa karşılaştığı bu heybetli bilge adam Hüseyin bin Ali’nin vâkıf olduğu şeyler, Gassal Mavaş’ı heyecanlandırmış. Hüseyin bin Ali, bu sözleri söyledikten sonra, odaya uzun bir sessizlik hâkim olmuş. Mavaş, önüne konulan çay ile irkilmiş ve çayını sağdan sola karıştırdıktan sonra, Hüseyin bin Ali’ye dönerek, “Efendim, Allah sizden razı olsun. Biliyorsunuzdur ama ben yine de söyleyeyim; ben bir gassalım. Gördüğüm bir rüyanın peşine yola koyuldum. Yazlıbecer Köyü’ne varmak istiyorum. Sanırım sizin de bahsettiğiniz menzil orası. Malumunuz rızk sadece çay, yemek, altın, para değildir. Esas rızk; görmek, işitmek, söz söylemektir. Bu yolda şükürler olsun Allah beni sizin gibi insân-ı kâmillerle buluşturup rızklandırıyor.” Hüseyin bin Ali, Mavaş’a dönerek, “İşte esas rızk ve tüm rızkların a’lâsı odur. Yoksa tabiat bizlere bir şey söylemez ve bizler bu yüzden işitiriz. Tabiat bir şeyleri bizim gözümüze sokmaz. İşte bizler bu yüzden görürüz. Tabiat, sorularımıza cevap vermez ve bizler işte bu yüzden kendimizle konuşarak cevap ararız. Her sır kendi içinde gizlidir,” demiş. Gassal Mavaş, kendisini fazlasıyla rızklandırılmış hissederek tekrar yola koyulmak istemiş ve Hüseyin bin Ali’ye dönerek, “Efendim ben izninizle tekrar yola koyulayım. Menzilde beni başka rızklar bekler,” demiş. Hüseyin bin Ali, “Ben size ve herkese dua ediyorum. Ömrünüz uzun ve ameliniz güzel olsun. Yolunuz bereketli ve tüm rüyalara açık olsun!” demiş. Mavaş, çayının son damlasını yudumlayarak ayağa kalkmış ve Hüseyin bin Ali’nin elini öpmeye yeltenmiş. Hüseyin bin Ali, Mavaş’ın elini avuçlarının içine alarak onun gözlerine derin derin bakmış ve ona, “İnneke meyyitun ve innehu meyyitun. İnnema’l-kevnü fi’l-hayâli ve hüve hakkun fi’l-hakîka,” (Sen de ölüsün, o da ölüdür. Dünyada varlığa ait ne varsa hayaldir, fakat hakikatte haktır)  demiş. Gassal Mavaş da ona eğilerek, “Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’lem yekun,” (Allah neyi dilerse o olur, dilemediği şey olmaz) demiş ve Hüseyin bin Ali Efendi’nin huzurundan kemâl-i âdâb ile çıkmış.

Gassal Mavaş, Hüseyin bin Ali’nin huzurundan çıkar çıkmaz devesinin yanındaki katırın heybesini açıp yüküne bakmak istemiş. Evvela katırın sırtındaki heybenin sağ tarafını açmış ve çok güzel renkte heybetli bir baykuş görmüş. Birden baykuşa verilen iki çeşit ötüşten hayra alamet olanı yankılanmış. Mavaş’ın gönlüne bir ferahlık gelmiş. Heybenin sol tarafını açtığındaysa orada bir kâğıt parçası bulmuş ve kâğıtta şu yazılıymış: “Âlem bir hayal, kuşku yok buna. O da haktır aslında. Kişi bunu anlamışsa, haizdir yolun sırlarına…”

Gassal Mavaş, hayretler içerisinde okuduğu bu satırların etkisiyle, kalbine kıldan ince, sırdan kalın bağların uzandığını hissetmiş. Yolun sırlarına haiz olabilmek için, katırı da önüne katarak, devesiyle Mülk Köyü’nden Yazlıbecer’e doğru tekrardan yola revan olmuş. Bakalım katırın heybesindeki baykuşun ötüşü hep hayra mı alamet olacakmış?

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *