BİR “YANLIŞLIK” OLMASIN!..

Bakırköy Belediye Tiyatrosu, sezonu Shakespeare’in “Yanlışlıklar Komedyası” isimli oyunuyla açtı. Oyundan ve beş yüz yıllık Shakespeare’den daha çok, yönetmen Timothy (Tim) Supple ön plana çıktı. 1962 doğumlu İngiliz yönetmenimiz Supple’ın Royal National Theatre’da ve Royal Shakespeare Company’de düzenli görev yapmış olması, açıkçası tiyatro camiası kadar tiyatroseverlerin ve bizlerin de beklentisini yükseltti. Belki amaçlanan da buydu, gerçekleşmiş oldu. Yönetmenin “Şapkadan tavşan” çıkaracağı beklentisi ve iyi bir başlangıç da yaparız düşüncesiyle, Bakırköy Belediye Tiyatrosu (BBT) Yunus Emre Kültür Merkezi’nin yolunu tuttuk. Bu özel akşamda, beklentimizi yükselten bir başka şey de BBT’nin seçilmiş, genç genel sanat yönetmeni Ali Can Yücesoy’du. Ufak çaplı bir krizin ardından yapılan seçimlerde çoğunluğun oyuyla genel sanat yönetmeni seçilmiş olan Yücesoy’un nasıl bir repertuvar yapacağını herkes gibi ben de merak ediyordum.

Fuayede Supple meraklı kalabalığa Shakespeare’den bahsediyordu. (Bakırköy Belediye Tiyatrosu’na, Tim Supple gibi “Shakespeare uzmanı” bir yönetmeni eleştirme fırsatı verdiği için de ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Bulunmaz nimettir bilene!..) Kulak misafiri oldukça, bazı kelimeleri yakalıyordum. Çevirmenin yordamıyla düşüncelerini öğrendiğimiz Supple, Shakespeare’in seyirciye “doğrudan seslendiğini” falan anlatıyordu. “Bildiğimiz Shakespeare işte…” diye hafiften kulak arkası edip yanındakilerle sohbete dalmış olanlara inat can kulağıyla dinleyenler de vardı. Supple’ın yaptığı tek kişilik anketin sorusu, “Daha önce ‘Yanlışlıklar Komedyası’nı seyreden oldu mu?” idi, birçok kişinin seyretmediği anlaşıldı.

Oyun üzerine konuşma, “Yanlışlıklar Komedyası”nın afişi önünde yapılıyordu. İşte arkasında iki başrol kişisinin bulunduğu, birinin boynunda haç ötekinde hilal olan kolyeleriyle oyunun afişi de duruyordu. Supple’ı dinlerken “Bir komedyaya bu kadar dram ağır gelir,” diye ufaktan söylendim. Baktım kimsecikler duymamıştı. Bu kadar meseleyi, bir komedyanın naif kanatlarıyla havalandırmak, ancak Supple gibi mesleğinin erbabı bir yönetmene has nadide bir yetenek olabilirdi. Supple’ın ismi her ünlendiğinde, herkesin göz bebeklerinde parlayan ışığın sebebi de bu olmalıydı. (Ufak yollu kıskanmadım değil doğrusu, Supple’a gösterilen bu muvazenesiz sevginin, ülkemizdeki bir başka yönetmenden esirgenmesini.) Yani “Bir kenarda bayrak tutarım” diyen (Ali Çelik) ya da “komediye farklı bir şekilde yaklaşmamızı sağladı” (Emrah Eren) diyen görüşler de ülkemiz tiyatrosunun yeniliğe aç(ık)lığının ve tevazunun güzel örnekleri arasında sayılabilir. 

“Yanlışlıklar Komedyası” Shakespeare’in I. Globe dönemi olarak bilinen ve zannımca “erdiği” dönemden önceki döneminde kaleme aldığı (Ustaya “acemiliği” yakıştıramayız), fars türünde bir oyun. (Bu nedenle tanıtım videosunda Ali Rıza Kubilay’ın “kendini de arayan” gibi dramatik bir kavrayışı tarifleyen nitelemesine katılamadım.) “Yanlışlıklar Komedyası”, bir dram (!) (ki komediye kapı aralayan bir sahnedir) ile açılıyor. Sirakuzalı Egeon, kendi topraklarının dışında ticaret yaptığı için Efes dükü tarafından cezalandırılır. Kendisine para cezası verilir ve gün bitimine kadar bu cezayı ödemesi şart koşulur. Egeon başına gelenleri anlatır o esnada; aslında ikiz çocukları doğmuşken, fakir bir ailenin doğmuş olan ikiz çocuğunu da oğullarına hizmetkâr olarak almıştır. Ancak talihin cilvesiyle bir gemi yolculuğunda fırtınaya yakalanınca, kendisini, oğlunu ve oğlunun kölesini bir direğe, karısını, diğer çocuğunu ve onun kölesini de bir başka direğe bağlamıştır. Gemi ortadan ikiye ayrılınca, aile de ikiye ayrılmış, birbirlerini kaybetmişlerdir. Ailenin yıllar sonra Ege kıyılarında, Efes’te bir araya gelen fertleri, “Yanlışlıklar Komedyası”nın da konusunu oluşturur. Sirakuza’da kalan Antifolus, kölesiyle kaybolan ailesinin diğer fertlerini ararken uzun süre kendisinden haber alamayan babası da peşlerinden yola çıkmıştır. Akdeniz şehri olan Sirakuza’dan gelen Antifolus ile uşağı Dramio, Efes’e geldiklerinde kendilerini bir dizi karmaşanın içinde bulur.

Aslında bugün “magazin” diye tanımlanan “hayat” tarzının, o yıllardaki nüveleri üzerinden şekillenen, aile ilişkileri, efendi-köle durumları, yanlış anlamalar üzerinden gelişen, bizim geleneksel Türk tiyatrosunun (özür dilerim, Bertolt Brecht’in açık biçim tiyatrosuna ve onun ”eğlence” yaklaşımına yaslanan) doğaçlama özelliklerini ihtiva eden, “köpüğü” bol bir oyun. İki farklı hayat tarzının, birbirinden farklı yaşamların bir araya gelmesinden doğacak komediden ziyade, bu hayat tarzlarının bir araya gelmesi pratiği de önemli olduğundan, oyunun günümüze söyleyecek sözlerinin olduğunu düşünmek mümkün. Açıkçası ben de bu iyimserlik içinde gittim. Yönetmen Supple’ın oyunun finalinden bahsederken söylediği, “Hayat kadını, polis, kuyumcu, iki köle, bir başrahibe, dük, aristokrasi ve iş dünyası birbirlerine eklemleniyor” sözü de aslında bu dikkate işaret ediyor. Özellikle oyunun afişinden aldığım izlenim de Hristiyan ve Müslüman dünyanın birlikte, bir arada yaşama pratiğinin biraz da olsa hissedileceği bir oyun olacağı yönündeydi.  

Oyunun hemen başında, Egeon (Sirakuzalı Tüccar) sahneye getirilir ve Solinus Dükü karşısında sigaya çekilir. Bu sahne oyunun bütün kurgusunun ipuçlarını taşıyan, önemli bir sahnedir. Ancak ne yazık ki Egeon rolündeki Orhan Kemal Aydın, bu sahnede hikâyesini başarılı bir şekilde anlatamadı. Aynı şekilde Dük’ü oynayan Erol Ozan Ayhan’ın da aynı olmamışlığın içinde durduğunu söylemeliyim. Bu sahnenin gümlediğini düşünüyorum. Oysa bu sahnenin, trajedinin komedisi şeklinde seyirciye geçmesi gerekiyordu. Egeon trajedisini abartmalı; Dük, katılığını duygusallığa terk edip onun trajedisine kapılmalıydı ki sonrasındaki komedinin hamleleri etkin olsun. Hayli gerçekçi (ve silik) bir giriş, oyunun temposunun düşük başlamasına neden oldu. Oyunculuklardan gidecek olursak, Ali Rıza Kubilay’ın rolünü ve yönetmeni sevdiği, gözlerindeki ışıktan anlaşılıyor. İkizini Efes’li Antipholus’u oynayan Emre Koç ile birlikte yorucu bir performans ortaya koyduklarını söyleyebilirim. Ekibin tamamında bu enerjiyi görmek mümkündü. Bir tiyatro oyununda böylesine bir heyecanın, sahneden salona taşmasını elbette ki olumlu bulurum. Ancak belki de prömiyer heyecanıyla olmalı, rollerin tartımının bu heyecana kurban gittiğini gözlemledim. Sirakuza’lı ve Efes’li Dramio rollerindeki Ali Çelik ve Emrah Eren’in oyunculuklarının (rollerin de öyle) komediye katkısı yüksek oranda olmasına rağmen, bu etkiyi çok az yakaladıklarını söyleyebilirim. Efes’li Antipholus’un karısı Adriana rolünde Elif Ürse’nin de rolünün dramatik hatlarını çizmekte başarılı olduğunu düşünüyorum. Genelde “sesini duyurmak için miydi” oyuncuların fazlaca bağırmalarını doğru bulmadım. Bir de “mimik”lerden ziyade yapışmış “mask”ların mizaha katkısının olmayacağını düşündüm. Durum komedisinde “mimik”ler, tip komedisinde “mask”lar önemlidir.

Oyunun dekoru, iki kat kemerli bir uzamdan oluşuyor. Bozdoğan Kemeri’ni andırır bu çerçeve, arkasını gösterir şeffaf bir malzemeden yapılmış. Aynı zamanda sahnenin derinliğine doğru uzuyor. Bu dekor için epey bir temizlik yapılmış sahne arkasından. Yeridir. Dekorun özellikle oyuncuların antrelerini kolaylaştırıcı bir mimarisi var. Sağ tarafı ev, sol tarafı sokak gibi düşünülmüş, buna göre de sağ tarafın kemerleri kapılı yapılarak bu duyguyu vermeye çalışılmış. Üstelik sahnenin hem boş görünmesi hem de bir dekor hissi vermesi bakımından da başarılı bir buluş. Kemerli yapı Efes ya da yaşadığımız coğrafyaya özgü bir his veriyor. Fakat iki şey var dekorda eleştireceğim. Sahnenin dibine (oyunda manastır olarak da kullanılan en uzak köşe) doğru uzayan dekor, oradan antre yapan ya da sahneden çıkan oyuncular için anlamsız bir uzunluk getiriyor. Ya oyuncular (kimi zaman) oyunun temposunun dışında koşmak durumunda kalıyorlar ya da bu uzunlukta yürürken (ki bu (boş) yürüme Sirakuzalı Tüccar’ın antresini de zayıflatttı) kayboluyor. Dekorun ikinci katı, ev sahnesinde bir kez kullanıldı. (Sanıyorum) ancak bu kullanış da “bak burayı da kullandık” durumundan öteye gitmedi.

“Yanlışlıklar Komedyası”nda kostüm olarak gündelik kıyafetler seçilmiş. Ben de bu tercihi doğru buluyorum. Ancak polis kostümünü de gündelik hayattan alınca, bu polisi de rüşvetle iş yapan, insan tutuklayan biri haline getirince, iki sorunla karşılaşırsın. İlki, kendi polisini suya tirit bir komedyada “rüşvetçi” ilan edersin. İkincisi bilinçli yapmamışsan, “algı”yı hesap etmediğin için bir kazaya davetiye çıkarmış olursun. Artık iki hal için de konuyu “sanatsal” alanın duyarlığına bırakıyorum. Zira oyundaki tarif edilen rol, kamu düzenini sağlayan bir görevliden ziyade “özel koruma” gibi düşünülebilecek bir göndermeye sahip. Kamu güvenliğini sağlayan birini buraya yerleştirdiğinde, “algı” devreye girer haklı olarak. “Üfürükçü’deki “soyut”luğu burada da uygulamak gerekebilirdi.

Ayrıca girişte ezan sesi ve ardından çan sesinin duyulması, afişteki izlenimi doğrular cinsten bir rejiyle karşı karşıya olduğumu düşündürdü. Ailenin önünde birleştiği manastır ve bu manastırın başrahibesi (çocukların da anası) üzerinden Hristiyanlığı temsil ettirmek, oyunun ruhuna uygundur. Ancak oyunun devamında, “ikili izlek”ten izler bulunmaması, her ne kadar “soyutlanmış” olsa da bir “üfürükçü” ile olumsuzluğun çizilmesi, oyunun dramaturgi açığıdır. Oyunun başındaki bir aradalık algısının yanlı ve yanlış bir algının kurbanı olduğunu söyleyebilirim. Bu türden oyunlarda dramaturgi, oyunun özü, omurgası üzerinden yapılırsa başarılı olur. Değilse bir şeyi değiştirip diğerlerini aynı bıraktığınızda ne oyuna ne de tiyatro sanatına hizmet edebilirsiniz. Supple sanırım şunu düşünmüş: Birbirini arayan iki kardeş, iki farklı dünyada bulurlar kendilerini. Biri Hristiyan diğeri Müslüman durumuna göre yetişir. Yıllar sonra birbirlerini bulurlar. Bunun için de ezan ile başlatıp çan sesi ile devam ederek, bir algı ve yaklaşım geliştirebilirim. Tamam, bunu aldık, koyduk bir kenara… Peki sonra? Zamanı çan sesiyle belirtirsen bu oyun Sirakuza’da kalmaz mı? Eğer ezan sesini kullanıyorsan, zamanı da ezana göre ayarlaman gerekmez mi? Ya da bir ezan bir çan çal ki, her iki kardeş zamanı onlara göre ayarlasın?

Demem o ki, oyunun başındaki ezan, göstermelik kalmış. Oyunun devamında bu dramaturgi havada ve göstermelik kalıyor. Finalde Manastır sahnesinde aileyi birleştirdiğinde, hepten gümlüyor. Seyirci olarak, Efesli Antipholus’un manastırı mı camiyi mi tercih edeceğini merak ettim. Ancak bütün aile, Manastır’da buluşunca, hafiften bir “misyoner” efekti aldığımı söylemeliyim. Madem iki dinin mensupları bir arada yaşıyor, “tarafsız” bir buluşma yeri de bulunabilirdi dramaturgiye uygun şekilde!.. Ezan sesini koymasaydı sayın Supple, bu soruyu kendisine sormazdım. Madem koydu ve madem afişte birinin boynuna hilalden ötekinin haçtan kolyeler taktı, (ki oyunda bu kolyeler nedense oyuncuların boynunda yoktu!.. Ben mi göremedim acaba?) hangi dramaturgiyi hayata geçirdiğini sorarım. Sormalıyız. Üstelik Sirakuzalı Antipholus’un Hristiyan olduğunu biliyoruz da Efes’li Antipholus’un hangi dinden olduğu afişe göre ve rejiye göre farklı mı gerçekleşiyor? Eğer Müslüman idiyse, Manastır’da işi ne?

Yaman çelişkiler, deli sorular… Kuşkusuz ardı arkası da gelebilir… Bizim içinde yaşadığımız ülke, geçmişinde çok renkli kültürlerin bir arada yaşadığı bir ülkedir. Supple, “metrobüs”ten de olsa bu gerçeği görmüş. Bu gerçek, kendisine bir komedyanın içinde bir “öz” var etme çabası, düşüncesi de vermiş. Ancak, olmamış!.. Bu gerçeğin öze dönüşmesi için Supple’ın metin üzerinde daha çok çalışması, Shakespeare ile didişmesi, “tart”ışması gerekirmiş. Ancak kısa yoldan “bir ezan bir çan, afişe de iki kolye yaptık mı, olur bu iş” diye düşünmüş. Ya da “farklılıklar ancak manastırda bir araya gelebilir” misyonuyla rejisine başlamış. Ancak her hâl ve kârda olmamış, olmamış!..

Şimdi sorarlar elbette, bir komedyadan bu kadar ciddi sorgulamalar çıkarmanın ne gereği var, “gül, geç” diye. Elbette ki ben de böyle düşünüyorum. Ancak bir komedyanın üzerine bunca ağır bir yükü yükleyenlerden hiç mi sual etmeyelim? Ezan ve çan sesiyle başlayıp hiçbir dramaturgi yapmadan oyunu sahneye koyarak, eksik bakan “oryantalist” bir gözden hiç mi bahsetmeyelim? Dramaturgi, binanın taşıyıcı unsurudur, çimentodan, demirden çalarsan çöker. Bu binanın çöktüğünü de mi söylemeyelim?

Evet bu bir komedya!..

Ama ben hiç gülmedim...

Bir “YANLIŞLIK” olmasın!..

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *