DEVLET TİYATROSU’NDA, “DEVLET” KRİZİ…

Sanat iktidar ilişkisi uzunca bir süredir hararetli tartışmaların konusu haline geldi. Özellikle devletin doğrudan “bünye”sinde yer verdiği sanat alanlarında daha yoğun olarak gördüğümüz bu tartışma, “içeri”den ve “dışarı”dan geliştirilen farklı bakış açılarıyla uzunca bir süre de tartışılacak gibi görünüyor. Bu çerçevede, devlet-iktidar ilişkisini, Kosova Devlet Tiyatrosu’nda tartışan ve sahneye taşıyan yazar Yeton Neziray, “Geçtim Ama Tiyatrodan” isimli oyunda, episodik bir şekilde kaleme aldığı oyununda, bu ilişkinin parodisini yapıyor. Senem Cevher’in dilimize çevirdiği oyunu İstanbul Devlet Tiyatrosu, Atilla Şendil’in rejisiyle sahneye taşıyor.

 

Kosova Devlet Tiyatrosu, Beckett’in “Godot’yu Beklerken” isimli oyununun provasını yapmakla meşgul iken, Spor Bakanı’nın sekreteri ziyarete gelir. Aslında basit bir ziyaret değildir bu, zira önemli bir devlet meselesi vardır. Kosova’nın bağımsızlığı ilan edilecektir. Bunun için “hassas” bir tiyatro gösterisinin yapılması ve bu gösterinin içine başbakanın konuşmasının da monte edilmesi istenmektedir. Bağımsızlık ilanının bir devlet sırrı olarak görülmesi ve zamanının gizli tutulması, prova sürecini çetin/komik bir hale getirirken, oyuncuların kişisel özellikleri de renk katmaktadır.

 

Yönetmen ile Sekreter arasında…

 

Bir yandan absürt bir oyun yönetmeye hazırlanırken kendisini absürt bir gerçekliğin içerisinde bulan absürt bir yönetmenin parodisine tanık oluyoruz. Öte yandan spor bakanının gözüne girmek için tiyatroya metin ekleyen, kadın oyuncu ile gönül ilişkisine girip taviz üzerine taviz verebilen sekreterin ikbal kaygısını da görüyoruz. Bu ikisi arasında “trajik” bir halde kalan, “hayal”e savrulan oyuncuları görüyoruz. Sahne teknisyeni, Kosova’nın bağımsızlığının ilan edildiği gün, tamir ettiği bir uçakla havalanıp bağımsızlık bildirisi dağıtmayı hayal edebiliyor. Kendisini alkole verip, karısı tarafından bilmem kaç kez terk edilen diğer aktöre inat, yurt dışına çıkmak, Broadway’de bir oyunda sahneye çıkmak için İngilizce replikler ezberleyen bir diğer aktrisi görüyoruz. Bir yandan maaşlarını alamayan sanatçılar, öte yandan 20 binlik bir işi anında 10 bine düşürerek lanse edecek kadar ticari zekâdan uzak durmayan muhteris bir yönetmenin ve sekreterin “kaygı”larının esiri olmuşlardır.

 

Geçtim ama tiyatrodan…

 

Yazarın iktidar tiyatro ilişkisine bakarken, bir “denge” gözetme kaygısının olduğunu, en azından meseleye tek taraflı bakmaktan kaçındığını hissediyoruz. İktidar cephesinden seçilen “sekreter” ve sanat çevresinden seçilen “yönetmen” tiplerinin varlığı, diğer karakterlerin trajik gerçekliğiyle bütünleştiğinde “epik” bir seyirlik de ortaya çıkmış olabilir. Ne yazık ki bu denklemde, klasik hatanın tekrar ettiğini, “trajik” olanın yeterince tartıda yer bulmadığını söylemem gerekir. Özellikle sekreter ve yönetmen haricindeki diğer oyuncuların dramatik dozajdaki eksiklikleri, sanırım reji kaynaklı bir sorunu da işaret ediyor. Oyunun “Godot’yu Beklerken”den bir sahne ile başlaması, epik başlamasından daha çok amaca hizmet edebilirdi. Öyle olmadığı ve bu dozaj tutturulamadığı için başından itibaren hikâyesini seyircisine geçiremeyen, yer yer boşluğa düşen ve finaldeki “şahane” sürprize kadar can çekişen bir sahne performansına katlanmak durumunda kalınıyor.

 

Aslında “gündem”e gönderme ve hatta ceza sahası içerisine “muz orta” gibi algılanabilecek bir metin, kötü bir reji, “rahatsız edici” oyunculuk örnekleri ve yakalanamayan dramatik iklim nedeniyle, “elde patlayan bomba” misali aynayı, “devlet tiyatrosu”na çevirmek gibi başka bir amaca yöneltiyor. Bunun nedenlerini “içeri”de bulmadan, “dışarı”ya nazar etmek yersiz… Ne mutlu ki, seyirci “hâlâ tiyatrodan vazgeçmemiş.”

 

Bu arada hatırlatayım, oyun “Kosova”da geçiyor…

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *