Ergen “Kaybedenler” sahnede…

Hayatın her anında, herc ü mercin en koyu zamanında, gelgitlerin kaosunda hep bir umut vardır, deniz feneri gibi puslu bir iklimde ışıldar, yol ve yön gösterir. Bir limanın, muhkemliğin, sahil-i selametin işaretidir. Rotayı o yöne çevirdiğimizde kefeni yırtar, korkularımızı azat eder, emniyete kavuşuruz. Umudun en yüksek olduğu anlar, beklentinin de tavan yaptığı zamanlardır. Kuşkusuz kırılmanın da bu anlarda trajik bir boyut kazandığından bahsedebiliriz. Emrah Serbes’in Hikâyem Paramparça ve Erken Kaybedenler isimli iki kitabındaki öyküler, Öykülerden Oyunlar ismiyle Tiyatro Keyfi tarafından Garajistanbul’da seyirciyle buluşuyor.

Tayfun Dinçer’in yönettiği oyunun ışık tasarımı Yüksel Aymaz’a, müzikleri Orhan Enes Kuzu’ya ait. Oyunda Hakkı Ergök ve Kemal Başar hikâyeleri anlatıyor.

Ergen yaşların melankolisi, delişmenliği, bir parça küfürbazlığı, acemi âşıklığı, hüznü ve acıları, adeta dev bir merceğin altında büyütülmüş duyguları dile gelir; naif kaybedişler, büyük umutların ikliminde bir hayal iklimine demir atar. Bazen “Babanın öldüğü gün başlayan bir aşk”ın rotasında karanlıkta nüfus sayımına uzanan melankoli ağır basar. Ölümün gölgesinde bir hayat buruk ve kekremsi yeşerir. Bir cümle takılır dilimize, “Sen gittin ve her şey ölmeye başladı,” gibi…

Acı’klı bir hayatın ikiye böldüğü bir insan çıkar bazen karşımıza. Ben, sen ya da o, belki de onlar… Bir anda bir hüzün peydah olur içimizden… Davetsiz bir misafir gibi gelir ve kalır. Sonrası bir gözümüz hep onda, onun dibe çektiği hayatımızda, yaşamakla geçer. Misafirlik ev sahipliğine, yarenlik mihmandarlığa dönüşür. Hüzün, yüzün olur… Hayatın karşısındaki “acemi”liğimizi alır, götürür, bitirim, matrak bir alaşım haline dönüştürür.

Kimi zaman iki kişi, çoğalır, üç kişi olur; “İnsan en az üç kişidir: Kendisi, olmak istediği kişi va aradaki farkta yaşayan üçüncü.” Bu matematik ile iki kişilik bir hikâyeden, altı kişilik yepyeni bir hikâye çıkarmak, şapkadan maymun çıkarmak gibidir. Hüzün, mutsuzluğa dönüşür ve bir zırh gibi kuşanılır. Gerekçe hazırdır: “Mutsuz insanları kandırmak zordur…”

Gelecekte inşa etmeye teşneyizdir artık, bugün yapamadıklarımızı… “Bira ve Kahve”nin demlediği bir gelecek tasavvur eder, bugünün bitmişliğine gelecekten aldığımız kredi ile yama yapmayı dener, bir nevi kumar oynarız. Ve bugün olduğu gibi gelecekte de hayat, ayrı yönlere savuracak, aşkla aramızdaki mesafeyi…

Kendimizden geçer, başka hikâyelerin içinde eritiriz kendimizi, kesme şeker gibi… Ayşenur’un Ablası’nın hikâyesi, kendi hikâyemiz olur. İlgisizlik, onunla aramızdaki “ölüm kordonu”nun adıdır adeta… Dördüncü kattan aşağı doğru uzayan, genişleyen, sonlanan bir başlangıcın ya da sonun özeti gibi durur, hayatın özü… O özden bir öz alıp karıştırmak geçer insanın içinden…

Parçalarımızdan arındıkça, uzuvlarımız eksildikçe “iyileşen adam” oluruz. Aslında fazlamız vardır da eksiğimiz yoktur. Gitmiş olan bir kulağın ardından, önce diğer kulak, sonra bir kol, derken diğeri, bir bacak, ötekisi ve en sonunda… Neyse, giden gider, “adam” da gider ve annesi, evladını tanır, “Hiç değişmemişsin,” derken, belki de sarar “kundağına”…

Bir “Hisler Ansiklopedisi” yazılsaydı, bu duyguların karşısında açıklayıcı cümleler nasıl kurulurdu? Galip’in hikâyesi, bu ansiklopedide nasıl karşılık bulurdu. Aşık olduğu Nuran hemşire için, orasını burasını kesen, “iyileşen adam” Galip’in aşkı nasıl yazılırdı? Ya da Korhan Ağbi’nin Kardeşi Aycan’a olan aşkını, hangi sokak görmüştü? Ya da Cahide’ye “yıllara meydan okumak üzere aşık olan” bir yeni yetmenin Hisler Ansiklopedisi’ni yegane, biricik maddesi olması olası mıydı?

Öykülerden Oyunlar, bizi Emrah Serbes’in ikliminde gezdirirken, tiyatronun hammaddesi olan “öykü”yle de buluşturuyor. Bu buluşmanın, sağaltıcı, iyileştirici yanına hep inanmışımdır. “Ukalalık” ya da “açık arama” kabilinden uzak, bir iki hususu bu vesileyle söylemek isterim. Oyunun yalın, hikâyeyi öne çıkaran yanını sevdim. Lakin, sahnenin iki yanındaki (belli ki çok emek harcanmış, uğraşılmış) ekranın ve bu ekranda akan (hikâyeye destek amaçlı canlandırmalardan oluşan) görüntülerin, sahneyi parçaladığını düşünüyorum. İkincisi, takım elbise yerine başka bir kostüm, sahnedeki iki oyuncuyu “başka” kılar mıydı, diye düşünmeden edemedim. Bir üçüncüsü de sanırım hikâyelerdeki duyguya daha yaklaştıkça, düz anlatıdan uzaklaşıp o dile selam çaktıkça, daha güzel bir enerji doğacak sahnede…

Öykülerden Oyunlar’ın “çok iyi seçilmiş ve kotarılmış” hikâyelerden oluşan ikliminde, kendi hikâyenizi demleyeceğinizi umuyorum.

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *