Erol Günaydın’ın gözleri, Carrar Ana’nın Silahları, Bavul ve Doğum Günü Partisi..

Erol Günaydın’ın gözleri, Carrar Ana’nın Silahları, Bavul ve Doğum Günü Partisi... 

Bu sezon görülmedik oyun bırakmayacağım diye kendimi tembihliyorum. Anadolu yakasında, Avrupa yakasında mümkünse günübirlik sair sahnelerde tiyatronun ışığını gördüğüm her yere gideyim diyorum. Ve mümkünse iyi oyunlar seyredeyim ve iyi yazayım diye de bir “önyargı”m var... Tam belleğimin kuytusunda bu zihinsel muhavereyi yaparken, kendimi “Bavul”un içinde buldum. Darülaceze’de Nevzat Bayhan’ın daveti, sezonun ilk oyununu de kayıtlara düşürdü... Ve hayatımda belki de ilk kez, sahneyi değil de salonu seyre daldım. Durgun suya atılmış bir minik taş gibi, salonda yayılan kahkaha dalgası ve insanların gülüşlerindeki, gözlerindeki içtenlik, seyre değerdi.

Bir anda seyircilere ayrılmış alanda, oyunun içinde buldum kendimi. Oyun, Ayşen Gruda, Nuri Gökaşan, Melda Gür ve Sefa Zengin’den kurulu... Bavulları karışan iki insanın rastlantısal ilişkisinde, Anne (Ayşen Gruda) ve Kız (Melda Gür) diyalogları mizahı bekliyordu. Sefa Zengin’in hekim kimliğiyle yaptığı uyarılar da oyunun içine yedirilmiş “didaktik” partiküldü.

Hâsılı, Darülaceze’de ilk adımını attığım yeni sezonda, soluğu “Vişne Bahçesi”nde aldım. Açık havanın “ilüzyonist”i Engin Alkan, reji koltuğundaydı. Malum olduğu üzere, toplumsal değişimin “mülk” üzerinden yaşandığı ve “toprağın” el değiştirmesi ile insan hayatının değişimi paralelliğinde yol alan hüzünlü bir hikâye Vişne Bahçesi… Hüzünlü demişken, aslen -yazarı Çehov’un yalancısıyım- komedi olarak yazılmıştır. E böylesine bir hikâye de ancak komedi unsurları ön plana çıktığında seyre değer. Üstelik tek tek her karakterin ayrı bir “sembolizm”in temsilcisi olduğunu da dikkate aldığımızda, 19. yüzyılın son demlerinde Rusya’daki bu “parçalanma”nın ve savrulmanın her dem güncel olması da “değişim”in devamlılığındandır. Engin Alkan, büyük bir yemek masasının etrafında, etrafı çitle örülü bir sahnede “oyun”u kuruyor. Aslında Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Kulübü’ndeki “deneme”, İstanbul Şehir Tiyatrosu’ndaki izlek için de temel teşkil etmiş. Bir tek “şerh”im var, “deneme”deki final sahnesini denememiş olmasınadır… Çehov “doğal”lığını kıran “makyaj” ve eski yeni çatışmasını Lopahin’i “hakiki” kılarak anlatma çabasını da bir kenarda tutuyorum.

Şöyle ağız tadıyla bir Brecht seyredebilme umuduyla, kendimi Yunus Emre Kültür Merkezi’ne savurdum. Carrar Ana’nın Silahları, oğlunu savaşın dışında tutmak için kendi toplumunu ve en yakınlarını karşısına almayı göze almış bir “ana”nın hikâyesi nihayetinde… İspanya iç savaşında geçen oyun, savaşın başlarında kocasını cephede kaybeden Theresa Carrar’ın, iki oğlunu savaşın dışında tutma çabasını anlatıyor. “Güncel”in izinde göndermelere de müsait olması, repertuar oluştururken hayatın aksiyonu da ıskalanmıyor demek ki yollu bir sevinç yumağını da içimizde eğirmeye başlamıştı. Lakin bilader, seyirciyi sahneye almakla “epik” olunmuyor ki!.. Üstelik daha sonra, “oğlu”nu kaybeden Carrar Ana’nın evindeki tüfekleri, kardeşini ve oğlunu da yanına alıp savaşa katılması da onca kahraman direnişinin bir anda çözülmesi bakımından “tuhaf” bulunabilir. Reji ve dramaturji, bu oyunu günümüzde nasıl bir “son”la bitirebilecekleri konusunda, nasıl bir “güncel” bakış yaptılar, yaptılar mı? Neyse, ben hâlâ gözünden bile esirgediği oğlunun cesedi evin ortasına bırakıldığında, Carrar Ana’nın gösterdiği tepkide asılı kaldım. Herhalde diyorum, epik bu olmalı!.. Her epik, etik olmayabilir, galiba…

Daralan ruhuma bir esenlik olsun diye kendimi Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde “Doğum Günü Partisi”ne attım… Nobel Ödüllü Herold Pinter’in başyapıtı, Doğum Günü Partisi, tuhaf bir karı kocanın işlettiği pansiyonun tek müşterisi, pansiyona daha sonra gelen iki kişi ve o bölgede yaşayan bir genç kız arasındaki biraz “gerilimli ve eğleneli” kurmacası… Oyunda, Cem Davran, Bahtiyar Engin, Jülide Kural, Mert Tanık, Özge Borak ve Yıldıray Şahinler rol alıyor. -İnsan bu kadroyla uzaya çıkar- Stanley’in geçmişinden gelen iki adamın oluşturduğu gerilim, pansiyonun sahibi Meg ve Petey’in rutin dünyasında bir heyecan oluşturur. Özellikle Meg, değişir. Sürpriz doğum günü partisi, pansiyondaki rutin hayatı bir anda “karmakarışık” bir hale getirir. İngiliz “soğuk” mizahının izdüşümünde yol alan Doğum Günü Partisi’nde “eksik” bir şeyler vardı. E şimdi Pinter, Nobel falan olunca, “ezik”lendim, bulamadım. Sormayın bu sebepten, bir de siz seyredin, diyorum…

Yaz(g)ının bu anında bir “kayıp”a teğellendim. Erol Günaydın da hayal perdesinden çekti gölgesini... Artık daha gölgesiz suretlerimiz... Üniversitelerarası İstanbul Tiyatro Festivali’nde, Onur Ödülü için yaptığımız ankette üniversite öğrencileri Erol Günaydın’ı tercih etmişti. Ödül gecesi sahneye çıktı ve salondakilere bir konuşma yaptı. “Batı tiyatrosu soğuktur, seyirciden korkar...” derken, kendince geleneksel Türk tiyatrosuna yapılan haksızlıklara da bir nebze değindi. Konuşması bittiğinde sahne arkasında, Erol Günaydın’ın gözlerini gördüm. O gözler, başkaca hiçbir oyuncuda görmediğim bir mutluluğun, heyecanın ve ışıltının enerjisini yansıtıyordu... Bugün o gözler kapandı... Ve başka bir ülkede ismine kürsüler kurulacak bir “değer”, aramızdan ayrıldı. Geleneksel tiyatromuz, bir “dağ”ını daha kaybederken, bu kadim sanat biraz daha öksüz ve unutulmaya yüz tutar oldu.

Ne diyeyim, erenler!..

Oyunum iyi diyen, çağırsın…

Zahmet etmesinler, ben gelirim!..

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *