FEHİM PAŞA KONAĞI: BİR KONAK İKİ DÖNEM…

Tarih, toplumların boy aynasıdır. Herhangi bir zamanda, ihtiyaç hâsıl olduğunda, toplumlar, tarihlerine bakarak kendilerine çekidüzen verir. Sürekli tekerrür etmesiyle hafızalarımızda yer edinen tarih, aslında zihnimizin muğlaklığına, belleğimizin unutkanlığına da bir telmihtir. Bu genellemenin içerisinde, kendi toplumumuza bir derkenar düşecek olursak, son bir iki yüzyıldır, bir “sisifos söyleni” paradigmasının içerisinde yol aldığımızı söyleyebilirim. Eko sistemimizin sabitleri ve değişkenleri irdelendiğinde, bu hâlin kendisini açık edeceğini düşünüyorum.

Bütün bunları neden mi söyledim. İstanbul Şehir Tiyatrosu, Turgut Özakman’ın 1979 yılında yazdığı Fehim Paşa Konağı isimli oyunu, Kemal Kocatürk rejisiyle seyirciyle buluşturuyor. Özellikle son dönem yoğun okumalarımın odağında yer alan, yüz yıllık tarihi maceramızın da verdiği cehtle, oyunu izlerken yukarıdaki satırları söyleme ihtiyacı hissettim. II. Abdülhamid’in tahtta olduğu ve son yıllarında “İstibdat dönemi” olarak adlandırılan tarihten  II. Meşrutiyet’in ilanına ve sonrasına kadarki zamanlar, oyunun gerçek zamanını oluşturuyor. Özakman, oyun kişilerini bu değişim ve dönüşüm dönemlerinde gözlemliyor. Tarihi hakikatlerden kurguya uzanan aşamada, “göstermeci” bir üslubun izlerini taşıyan Fehim Paşa Konağı, “eğlenceli” ve “ibretlik” olanı sahnede buluşturan “gelenek”ten güç alıyor.

Değişen dengeler ve değişmeyenler

Fehim Paşa, II. Abdülhamid dönemi paşalarındandır. Haliyle dönemin bütün olaylarının merkezinde bu konak yer alır. Her dönemin nabzını bu konaktan alabilmek mümkündür. Gücün, iktidarın etrafında şekillenen bu konak, dönemin kabadayıları, eğlenceleri ve nüfuz alanlarıyla tipik özellikler taşır. Fehim Paşa’nın hanedeki naif, tırsak hâli de aynı fotoğrafın bir parçasıdır. Baba Rasim, bir zamanlar Fehim Paşa Konağı’nın namlı kabadayılarından biridir. Ancak zamanla çaptan düşmüş, bir kıraathanede ekmek parasını çıkarır hâle gelmiştir. Baba Rasim’in yeniden eski günlerine dönme arzusunu besleyen yegâne varlık, oğlu Yusuf’tur. Yusuf’u namlı bir kabadayı yaparsa, onun sayesinde eski unvanına ve onurlu günlerine dönecektir. Fakat bir müşkül vardır ki Yusuf, Karagöz, Hacivat oynatmaktan, ortaoyununun zenne’li, Tuzsuz Deli Bekir’li dünyasına meftundur.

Bu denklemde, dengeler de değişmeye teşnedir. Yusuf’un konakta tutulduğu “aşk”, bu değişimin merkezinde yer alacaktır. Yusuf, “rol” icabı girdiği bu “iktidar” ve “güç” evreninde, kendince bir “nam” elde ederken değişimin yüzeyselliğini ve özden uzaklığını da gösteren bir “figür”e dönüşecektir. Konağın etrafında şekillenen ve hayat bulan “sokak”, “saray”, “iktidar”, “güç” ve hatta “aşk” gibi temel motifler, bu değişimin rüzgârıyla savrulurken yeni dengelerin oluşturduğu iklimde, “özne”lerin de değiştiğini göreceğiz.

İbretlik olaylar ve gülmece…

Aslında Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun açık biçim, eğlencelik ve ibretlik özünden beslenen Fehim Paşa Konağı, yazıldığı dönem itibariyle de baktığımızda önemli bir kilometre taşıdır. Bugün hâlâ gelenekselin “kopya” edilerek, bugüne taşındığı, arkaik ve zaman dışı bir tiyatro biçiminin tekrarlandığı günümüzde, bu çabanın nasıl kıymetli olduğunu söylemeliyim. Fakat ne yazık ki bu tarz, güncelliğini yitirerek ve “müzelik” haline “gelenek” diye tutunularak, günümüze kadar gelmiştir. Oysa ki bu tarz oyunların yazma biçimleri, oyunculuk üslupları ve hayatla temasları önemli bir “öz”den beslenmektedir. Evet, bugün bu “öz”den uzak kaldığımız düşünüyorum. Ramazanlarda seyrettiğimiz gösteriler, bu özden uzak, kabuğun resmigeçidinden başka bir şey değildir. Evet buna da saygı, fakat!..

Aslına bakılırsa yer yer bu “öz”den uzaklığın, oyunculuklarda hissedildiğini de söylemeliyim. Çünkü baştan kurulu bir “denge”nin içinde yer almak, oyuncu için her zaman “güven” ifade eder. Ki aslında konservatuvarlarda yaygın eğitim budur. Fakat açık biçim, doğaçlamanın da işin içine girdiği, oyuncunun kuru bir “ezber”den ziyade, oyun zekâsını her dem yeniden hissettiği, “yenilik”lere “buluş”lara açık, zengin bir sahne gösterisi, aynı zamanda “tedirgin edici”dir de… Bir tahterevalli gibi sürekli bir “tartım” ister. Bu nedenle işte “Kavuklu” ve “Pişekâr” örneklerinde olduğu gibi, -diğer roller için de- bu tartımın, söz yarıştırmanın, oyun bozmanın yaşandığı sahneler, her zaman eğlenceli olmuş, monotonluktan, durağanlıktan kurtarmıştır.

Sanırım bu oyun zekâsının, sahnenin bütün unsurlarına hâkim olduğu bir tiyatro uyumuna ulaşmadan, bütünlüklü bir sunumdan bahsetmek her zaman zor olacaktır. Bu iklimde, Ramazan harici bir “algı”nın içerisinde, geleneksel formda bir oyunun yer bulabilmiş olmasını alkışlamak gerekir. Fehim Paşa Konağı bu anlamda temsil ettiği türün özelliklerini taşıyan, işte “biz”e ait tiyatronun kodlarını ifşa eden nitelikli bir örnek olarak değerlendirilmelidir. “Tip’e yakın özellikleriyle sahnede var olan oyun kişileri, bir ibret perdesi aralarken “zaman”a da söylüyor sözünü…

Yeniliklerin, güncelin peşinde olan, sokağa kulağını kabartmış, sözünü üslubunca söylemenin binbir yolunu bulmuş böylesine bir tiyatro zenginliğinin, donmuş, dünden bugüne bir adım atamamış, mizah zekâsı, hayata bakış ve ibretlik bir nazardan yoksun günümüz örneklerini gördükçe ne kadar üzülüyorum. Bu seviyenin çok üzerinde bir oyun, Fehim Paşa Konağı… Seyircinin o oyun lezzetini aldığı zamanlarda daha çok reaksiyon verdiğini gördükçe, yukarıdaki “söylem”in karşılığını görmüş olmaktan mutluluk duyuyorum.

Haydi iyi seyirler…

 

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *