FİLM KARESİNDEN TAŞAN DRAMLAR… -

Yıllar önceydi…

 

Bir onkoloji doktorunun muayenehanesinde beklerken battaniyenin içerisinde sarılı bir kızcağız getirmişlerdi. Acısını anlıyordum, dilini anlamasam da. Bir anda salonda bir ölüm rüzgârı estiydi… Yakınlarına sordum: “Ne diyor?” diye. Ölümü istiyordu. Acıları o kadar dayanılmaz bir hale gelmişti ki “Aşkın alfabesi yoktur, acının da…” diye bir yazı yazmıştım.

 

Yıllar sonra Mehmet Atak’ın “Merheba”sını izlerken bu olay geldi gözümün önüne ve yazımın başlığı…

 

İki oyundan bahsedeceğim sizlere. Her iki oyun da “hayat”tan devşirdiklerini sahneye taşırken sahne ile hayat arasındaki duvarı yıkmayı deneyen bir cehdin izlerini taşıyor. Mehmet Atak’ın tasarlayıp rejisini üstlendiği “Merheba”yı, Secu Sende’nin “Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim” kitabındaki “Pusula İğnesi” ve “Galisyanca Konuşmaya Başlamak İçin Pratik Bilgiler” adlı hikâyelerinden Fatma Onat uyarlamış. “Dili Kesilen Kadının Monologları”, Aslı Erdoğan’ın “Hayatın Sessizliğinde” kitabından alınmış. Oyuna katkı sunanlar listesi uzayıp gidiyor, merak edenler bakabilir.

 

Diğer oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda, Bilge Emin’in Almir İmşireviç’den çevirip yönettiği, “Eğer Bu Bir Film Olsaydı…” isimli oyunu. Ülkesi parçalanmakta olan insanların, bir savaş epilepsisi içerisinde bir yandan sıcak, samimi komşuluk ilişkilerine, öte yandan savaşın acımasız yüzüne savruluşlarına vurgu yapan bir oyun. “Şüphe”nin nasıl acımasız bir iklimi davet ettiğini, dünya dönerken ve hadiseler sıradan seyrinde devam ederken aslında bu sıradanlığın altında ne gibi acıların, dramların yattığını anlatma gayretinde, “Eğer Bu Bir Film Olsaydı…”

 

Hayattan Taşan Acılar

 

Sanat, hayatın çığlığı/kahkahasıdır. Çoğu zaman gölgede kalmış, göz ardı edilmiş hadiseler, sessiz çığlıklar, unutulmuş dramlar, sahnede gün yüzüne çıkar. Sahne, bir endaze gibi hayatın karşısına dikilir, “dön bir geri bak, neyi unuttun” diye hatırlatır. Hatırlatmalıdır. Hayatla hesabı olmayanların sahnede nasibi olmaz. Böyle olunca da maalesef retorik ağır basar. Bu natürmort evrende, hayata kulak kesilen bu iki oyuna kulak vermek gerektiğini düşünüyorum.

 

“Merheba”nın monoloğundan kulağımda bir cümle kalıyor: “Gecenin bir yerinde mutlaka şehrin bütün kadınları ağlar.” Duruyorum orada, oyun devam ediyor, ben kalakalıyorum. Nasıl? Neden? Bir kadın anlatıyorken hâlini, titrek bir mum alevi gibi eriyişini, ışığının, iddiasının onu eritişini gözlüyoruz. Pusulasını kaybetmiş bir toplumda, “Pusula İğnesi” aramak için yola çıkan bir kadının yaşadıkları, sorgusuz sualsiz tabi tutulduğu insanlık dışı durum, yaşadığı mahallenin içindeki ve mahallenin dışındaki acımasız hayat, bir turnusol gibi görünür oluyor. Dil (Kürtçe) meselesi (oyunda tersinlenerek Türkçe üzerinden bir empati amaçlanıyor) üzerinden gelişen farkındalık, kızın geçmişte yaşadığı bir ilişkinin “neticesi”nde yaşadığı toplumdan “dışlanma”mak adına, karnındakini çıkarmak için kendine verdiği acıyla, “özel timci”lerin dilini değiştirmek için verdikleri acıya direnmesini birbirine yaklaştırıyor.

 

Sonu bir çığlık ve ölümle biten monoloğun ardından, bir kadın ve bir erkeğin, “dil” meselesi üzerinden geliştirdikleri bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk, Erkek’in retorik ve öğretici ama komik, kadının yaşamsal, ontolojik ve trajik bir güzergâhta ikiye ayrılarak sürüyor. Ana dil meselesinin kadına yaptığı vurguyu (sanırım Atak, metnin ilk halindeki tersinlemeyi kaldırarak, buradaki vurguyu dramatik kılmayı tercih etmiş. Bence de daha uygun olmuş), Erkek’in eğreti hallerinin gölgesinde algılıyoruz. Monologda başlayan hikâye iki koldan, bilinen bir sona doğru akıyor. Oyun, “dil” meselesi üzerinden başlayıp gelişirken kendi çeperlerini de yıkıp dili de bir “çığlığa” indirgeyerek yok ediyor.

 

“Merheba”, dile/döle sahip olamayan (ana dillerimiz fena halde baba) bir kadının trajedisini anlatıyor. Bu önermeyi destekleyen “öneri”leri ekranda oyun boyu yol başlarında görüyoruz. Aslında çok fazla göndermesi olan, çoklu bir sahne gösterisi “Merheba.” Sahnenin tavanında kelepçeye asılı kalmış iki kopuk kolun gölgesinde kulak verdiğimiz bu hikâye, bir başlangıç nüvesi de taşıyor. Her şeye rağmen, “Merheba” diyebilmeyi de öneriyor. Dil gönül demektir; her ikisini de temizlemeye davet ediyor.

 

Film Şeridine Yansımayanlar

 

“Hayatta gerçek olan, var olandır, insanın en iyi bildiğidir. Sahnedeki gerçek ise, gerçekte var olmayan, ama gelecekte olabileceklerdir” cümlesi, “Eğer Bu Bir Film Olsaydı”nın finalinden kalıyor aklımda. Müslüman Ziriç ailesi ve Hristiyan komşularının yaşadıkları, “Eğer Bu Bir Film Olsaydı”nın ağırlık merkezini oluşturuyor. Oyun, 1992 yılı Yugoslavya’sında, Bosna Hersek’in bağımsızlık ilanı ve Saraybosna’nın kuşatma altında olduğu bir iklimde, bir komşuluk hikâyesi üzerinden bütün yaşananlar sorgulanıyor. Evin büyük oğlu Alaaddin Ziriç’in Nisan 1992 ile Aralık 1995 yılları arasındaki gelişmeleri, kimi tarihsel olayların arasına sıkıştırarak anlatması (Dış Ses), epik bir seyirlik sunuyor.

 

Hikâye, geçmişte olmuş, yaşanmış, üzerinden zaman geçmiştir. Bu nedenle “tarih”in satır aralarına sıkıştırılır. Yaşadığı-tanık olduğu gerçekler ile gitme/uzaklaşma hayali arasında sıkışmış bir babanın fotoğraf uğraşıyla başlıyor oyun. Fotoğraf merakı âna olan dikkatini, duyduğu hayali tren sesleri de andan şikâyetini, yolculuk hayalini diri tutuyor. Aylık atlayışlarla ilerleyen oyun zamanı ve uzak-yakın (alakasız) olaylar dizgesi arasında atlayışlarla ilerleyen tarihsel zaman arasında, evlerine misafir olduğumuz aile, bir dramı sahneye taşıyor. Babanın sıkışmışlığına benzer bir hal bütün aile bireylerinde görülebiliyor. İndira Teyze, sürekli Gandhi’den alıntılar yapmak için yutkunan ve Hindistan’a gitmek hayali kuran birisidir. Erkek Kardeş İrfan, Allah’a inancıyla, Metallica kültürü arasında gelgitler yaşar. Anne Esma merkezde, toprağın, yerleşik olmanın ve ülkenin temsilcisi olarak yer alıyor. Dikiş makinesindeki eylemliliği, yaşamın devamı anlamında önemli hâle geliyor.

 

Komşuları Duşan’ın bu kargaşadan kaçarken evinin anahtarını ve İncil’i emanet bırakırlar. İnançların, etnisitenin kapının dışında kaldığı bir dostluk, bu savaşla gölgelenirken sonrasında Ziriç ailesinin evine uğrak veren Müslüman Boşnak askerlerin, onları Hristiyan sanması da enteresandır. Evdeki süs eşyası olarak bulunan Haç ve komşularının verdiği İncil, onları bu kargaşada “şüpheli” hale getirir. Merkezde iki ailenin kurduğu dostluk, bu dostluğun sıcaklığı ve ayrılık meselesi sanırım oyunun üst katmanındaki savaş ve ayrışmayı sağaltan bir öze dönüşüyor. Baba’nın sorduğu “Sen ve ben, Duşan… Aynı tarafta mıyız?” sorusunun, oyunun odağında yer aldığını söyleyebilirim.

 

Âna Sığmayan Hikâyeler…

 

“Merheba”, pusula iğnesi almaya gitmiş ve kimliğini evde unutmuş bir genç kızın özel timcilerle karşılaşması ve kendi ana dilini konuşma coşkusuyla tersinlenen bu durumun, kendini keşfe (ölümcül bir keşif) neden olmasını anlatıyor. Dilin kendisinin de anlamını yitirdiği bu evren, insan ögesini yalın ve çıplak bir hakikat olarak karşımıza dikiyor. Bu çığlık, retorikten öte, yüreğe dokunan bir sese dönüşüyor. “Eğer Bu Bir Film Olsaydı” savaşın derin izlerini taşıyan bir coğrafyada, sıcak, samimi bir dostluğun izdüşümünde, iki farklı inanç ve kültürün, iki komşunun ayrılığını, bir ülkenin ayrılışıyla birlikte veriyor.

 

Her iki oyunun da bugüne, güne ve âna söylediği sözler var. “Eğer Bu Bir Film Olsaydı”da ekran girişlerinin oyuna başarılı eklemlenmediğini düşünüyorum. Erkek ile kadın arasındaki koşutluk, daha başarılı bir şekilde, mizah-trajedi sarmalına dönüşebilirdi. “Eğer Bu Bir Film Olsaydı” ekibinin (Cennet Kültür Merkezi’nde seyrettim. Oyun Tekel Sahnesi’nde çıktığından, konsept kaynaklı olabilir) oyunun duygusunu, enerjisini sahnede var edemediklerini gördüm.

 

Evet, dostlar, hayatı ıskalarsanız, sahne bir heyula gibi karşınıza dikilir; dikilmelidir…

 

Kulak tıkadığınız sesler, koral bir şekilde sahnede çınlar; çınlamalıdır…

 

Sahne, hayattan önceki son çıkıştır; oyunda kalmak için…

 

Sürç-ü lisan ettimse affola… ∎

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *