HARİÇTEN “PERDE GAZELİ”!..

Belki “tanım”lardan başlamak gerek, bilemiyorum. Haydi, hazır perdeler kapalıyken biraz retorik yapalım; mangalda kül bırakmadan kelimenin şehvetine kapılıp, “sirk insanı” neşesiyle gösteriye hazırlayalım kendimizi… Hoş ne söylenmedi ki, şu gök kubbenin altında? Bu sorunun peşine takılan usançtan hızla uzaklaşarak, olmuş ve olası bütün geçmiş ve geleceği bir paydada eşitleyip denklemin içine sarkalım.

Yakın zamanda “Nasıl bir tiyatro?” başlıklı hashtagler açıldı; kimi 140 karakter içerisinde söyledi sözünü kimi biraz uzattı lafı belki de… Meselenin hangi düzlemde seyretmesi gerektiğine dair, hazır meydanı da boş bulmuşken birkaç kelam etmek arzusundayım. Başta da söylediğim gibi, “hariçten gazel” olarak algılayabilirsiniz. Ciddiye de alabilirsiniz. Nihayetinde “yıktık perdeyi eyledik viran” türünden bir cümle okursanız gidip sahibine haber verebilirsiniz. “Kargadan korksaydık darı etmezdik” yollu bir meydan okuyuşta bulunmam, emin olabilirsiniz. Çünkü henüz “yüksek ökçeler”imle geziyorum.

Tanım ile başladık, öyle de gidelim, eskiler “efradını cami ağyarını mani” derler, tanım için… Tanımlarla aramız iyi değildir bizim. Bizden öncekiler nasıl yapıyorsa öyle yapmayı daha güvenli buluruz. O yüzden “oyun açıklamak” ile “repertuar yapmak” arasında bir fark gözetmeyiz. Bir oyun ile ötekisi arasında ve bütün oyunlar arasında, ülke-dünya-insan korelasyonunda, geçmiş-bugün-gelecek bağlamında bir “bakış” gözetmeyiz. Fırsat eşitliğinden yana olup, her “teklif”e hayat vermeyi bir “erdem” addederiz. Şöyle bir göz atarsanız tiyatro repertuar dağarına, ne söylediğimi kolaylıkla anlarsınız. Üstelik dün ile bugün arasında öyle “yorum” farkı falan da görmeniz mümkün değildir. Belki biraz oyunculuk becerilerinin parlattığı roller ve “unutmuş” seyircinin iştihasında cilalanan seyir zevki...

Güncel “misyon” ve “vizyon” kavramlarının telaşına düşmeden söylemek gerekirse, repertuar yapmanın incelikleri üzerine düşünmemiz gerekiyor sanırım. Bir oyunun dün neden var olduğunu, bugün niçin var olması gerektiğinin ayırdına varmamız gerekiyor. İşte Kemal Başar’ın twitterda paylaştığı şu cümle, “Çağdaş rejide özellikle klasik metinlerde dramaturji büyük önem taşır. Dramaturgluk metin seçmek değildir, çağa göre yeniden yaratmaktır,” bir işaret fişeği yakmıyor mu? Dramaturga oyunu bırakan ya da bırakılan oyunda kendini özgür hissedip oyunu yazarın düzleminden alıp seyircinin huzuruna getirebilen kaç dramaturg vakası sayabiliriz?

— Türk tiyatrosunun geleceği, necip Türk dramaturglarının omuzlarında yükselecektir!..

— Alın size aforizma!..

Bir tiyatro-savar olarak (Pardon tiyatro-sever olacaktı) Küçük Organon’un başlarındaki kronolojide, 1917 senesinde Brecht’in “Sanat yaşamında pek bir şey yok. Sanatsal nedenlerden ötürü, tiyatroların kapanmasından yanayım,” sözüne, cinayet mahalline uğrak veren bir katil gibi arada bir kapaklandığımı itiraf etmeliyim. İşte körlerin fili tarifi gibi, “Nasıl bir tiyatro” gevşekliğinin peşinden, safralarımızı atıp nihayetinde bir sezonu daha geride bırakacağımızı, körler sağırlar birbirini ağırlar cinsinden ödüllerimizi alıp alamayanların veryansınlarını dinleyerek, huzurlu bir ara döneme gireceğimizi biliyorum. Dedik ya hariçten gazel, diye...

Parti ideolojisinin söylemlerinin dışında bir dil kullanamayan, sanatın siyasetini çoktan tüketmiş, siyasette sanatına bir yordam arayan “bitik”lerin “büyük”lendiği bu ortam, yapısal ve sanatsal meseleleri derinlemesine tartışacağımız temizlikten de maalesef uzak görünüyor. Meselenin içeriden ve dışarıdan örülmüş duvarları, buna izin vermiyor. Haldun Dormen’in anılarında okumuştum. Bir turnede piyano ihtiyacı oluyor, o kültür merkezinde var, getiriyorlar, tabii akort edilmesi de gerekiyor. Yapıyorlar. O sıra güvenlik görevlisi geliyor ve şu ikazı yapıyor, “Aman hocam, bulduğunuz gibi bırakın.” Evet, maalesef, bugün beni ve bildiğim birçoklarını arada bir diş ağrısı gibi Brecht’le aynı düzleme getiren şey, akort gayretlerinin boş olması ya da boşa çıkarılması...

Üslup dediğimiz mesele, özgünlük meselesi, tarz, gelenek, milli olma durumları, dumura düşmüşken çıktığımız her uluslararası sahnede, maalesef hayal kırıklığı ve çaresizlik hissedeceğiz. Ve yitiklerimizi aramak için toprağa, toprağın altına bakma ihtiyacı duyacağız. Çünkü toprakla yüzleşmeden kendimiz olamayacağımızı bilmeliyiz. Bu arayışın yoğunlaştığı anlar var, geçmişte. Ancak bugün bu anların da seyreldiği zamanları yaşıyoruz. Anlatmak istediğim şu ki, ezcümle tiyatronun bütün unsurlarıyla yenilenmeye, birbirine yaklaşmaya ihtiyacı vardır. Dünya ışıkla dekor yaparken siz demirden, ahşaptan inşaatlar yaparsanız, ayıp olur. Üstelik sizin geleneğiniz, “yeni dünya” gibi soyut dekorların estetiğini yıllar öncesinden icat etmişse... Daha çok ayıp olur... Olmaz mı?

Son hüküm, “Bizim tiyatro repertuarımız, geçmişin nostaljik bir tekrarından öte gidemez. Çünkü ilerleme, üzerinde düşünmeyi, dün düşündüklerini yıkıp yok etmeyi ve yeniyi aramayı göze almayı gerektirir.” Benim cümlelerim. Tırnak içine aldım, isteyen alsın isteyen almasın diye... Varın gerisini siz düşünün...

Tiyatromuzu yeniden var edebilmek için, öncelikle yazarlara yakın durmak gerekiyor. İşin ekonomisinin de hesaba katılarak, yazarların yeni oyun yazmasının önünü açacak düzenlemelerin yapılması şart. Üstelik gerçekten bir yazarın mutfağına sirayet etmeden, oyun yazmaya teşvik etmeden nasıl olacak? Oysa bugün gerçekten yazar ile tiyatronun bağlarının kopuk olduğunu söylemek abes olmaz. Dün gerçekten önemli eserler üretmiş yazarların bugün başka vadilerde gezinmelerini neyle izah edeceğiz?

Hasılı azizler, #nasılbirtiyatro gelenek ile geleceği sistemleştirebilmiş, bütün argümanlarını yenileyebilmiş, yazar, yönetmen, dramaturg, oyuncu ve seyirci zincirini toplumsal kılabilen bir tiyatro.

140 karakter oldu mu, varın sayın siz...

Olmadı Antonin Artaud!..

 

Hamlet Dindar mıydı?

Aslında bu konu üzerine uzun soluklu yazmak istiyorum. Ancak belki bir başka zaman... Şimdilik bir değini yapalım. İngiliz tiyatrosunun kalbi, Shakespeare, bizde ve dünyada çok sevilir, sayılır. Öyledir de... Ancak sevgide saygıda kusur etmediğimiz bir adamın, nedense dünyasına da fazla giremeyiz. Toplumların değişim, dönüşüm zamanlarında cins yazarlar çıkar, bir nevi ulu kişiler gibi, üryan haldeki insanlara urba dikerler. Rus edebiyatının büyüklerini böyle görürüm. Bir Çehov mesela, böyledir. Ve diğerleri... Shakespeare de böyledir. 16. yüzyılda, bin yıl dönümünde eser üreten Shakespeare’in Hamlet’i, bir prototipin işaret fişeği gibidir. Almanya’da eğitim alan, (1840’ta dünya Alman eğitim sistemini kabul eder), entelektüel bir kişiliktir Hamlet...

Bir gün söz Hamlet’e geldiğinde, alanında duayen bir usta tiyatrocuya, basit bir soru sormuştum: “Hamlet, dindar mıydı?”

Daha önce bu soru ile hiç karşılaşmadığı ya da bu konu üzerine hiç düşünmediği belli olan usta, önce bir hayret, sonra da yadırgama ile baktıktan sonra, “Nasıl bir soru bu?” diye bakmıştı bana...

Basit bir soruydu, işte...

Hayretinin yatışmasını beklemeden, devam ettim: “Babasını öldüren ve kral olan amcasını, dua ederken cennete gider diye öldürmeyen bir adamın dindar olması beklenir.”

Shakespeare, insanı “yatay” ve “dikey” koordinatları ile tanımlamış, tanımlayabilmiş, belki de bu yüzden bu kadar bütünlüklü olarak eserleri bugün hâlâ varlıklarını sürdürebiliyor. Ancak işte bu “körlük”, Shakespeare’i de anlamamızın önüne geçen bir engeldir. Epistemolojik olarak bile “din bilgisi”nden yoksun olanların, Shakespeare’e yaklaşması, ne acı!..

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *