“Heyecan var mı heyecan?”

Ülkemiz tiyatrosu tartışmalı, sancılı bir iklimin ardından yeniden perdelerini açmaya hazırlanıyor. Ne ki daha perde açılmadan, açıklanan repertuarlara koral eleştiriler de nüksetmeye başladı. Geride bıraktığımız, Türkiye Sanat Kurumu, tiyatroların özelleştirilmesi, kapanması ya da bilumum tartışmanın tortusu kuşkusuz yeni sezona da etki edecek. Bu sağanak altında Devlet Tiyatrosu yeni genel müdürü Mustafa Kurt’un ifadesiyle, repertuarını ve repertuara rengini veren “vizyon”u açıkladı. Tarihi oyunların yazılması ve sahnelenmesi, yüzde 70 yerli oyun, ailelerin birlikte seyredeceği oyunlar gibi kriterler ön plana çıkıyor. Yazar sıkıntısına işaret ediliyor. Ülkemizde İstanbul Şehir Tiyatrosu ve Devlet Tiyatroları ödenekli tiyatroların dinamosu olarak bilinir ve repertuarları merak edilir. Bu merak ve eleştiriler de olağandır, doğaldır.

Yeni bir sezonun arifesinde, bir iki hususu arz etmek isterim. Evvelen şu bilinmeli ki, ödenekli tiyatroların yaklaşık yüz yılını doldurmuş yönetsel, idari açıdan acilen yenilenmeye ihtiyacı vardır. Bu reorganizasyon yapılmadan, kişileri değiştirerek sistem sorununu çözmek mümkün değildir. Sanatsal bakımdan, seyircide heyecan uyandıracak bir enerjinin sahnelerden salona ve sokağa, caddeye, kahveye geçiyor olması lazım. Değilse yerli değil turfanda da yapsanız bir yere kadar...

Saniyen, yazar sıkıntısının önüne geçmek, repertuarı yazar, sosyolog, dramaturg, psikolog vs... alanın bütün aktörlerinin katıldığı toplantılar yaparak ve yazarların mutfağına girerek, yazara belirli kez sahnelenme garantili oyunlar sipariş ederek ve maddi döngüsünü sağlayacak bir telif vadederek çözmek mümkündür. Bir yazar tiyatro yazmak ile dizi senaryosu yazmak arasında ikircikli kalıyorsa, stoktan yemeye devam edersiniz. Roman uyarlamaları yaparak seyircinin ilgisini çekmek bir yöntem olabilir. Seyircinin tanıdığı, sahne tozu yutmuş isimlerin yeniden tiyatroya kazandırılması da bir o kadar önem taşımaktadır.

Salisen, baştan itibaren “muhafazakar sanat” diye tamamen farklı bir kulvarda tartışmaya açılan talebin, seyircinin taleplerinin de dikkate alınarak repertuar oluşturulması kadar basit bir nedene dayandığını söylemek gerekir. Bir fastfood markası bile soğanı Türk damak tadına uygunluğu nedeniyle “Türk Usulü” olarak yaptığı menüye ekliyorsa, bu ülkenin tiyatrosunun kendi insanını dışlayarak, ondan uzaklaşarak ya da yabancılaşarak, “aydınlanmacı” bir bakışın esiniyle repertuar hazırlaması bir ödenekli tiyatronun seyirciyi ıskalaması anlamına gelecektir. Yerlilik yersizlik meselesini biraz da bu açıdan ele almak mümkündür.

Rabian, tiyatro konusundaki arayışların, mevzi savaşlarına dönmeden, doğrunun, hakikatin aranması adına yapılması gerekmektedir. Bunca zamandır oluşmuş “pozisyon”ların dumuru olarak görülecek bir değişimin dirençle karşılanacağı açıktır. Doğu ile Batı’nın birleştiği kültür deltaları tarih boyunca hep verimli olmuştur. İki kadim algıyı birbirine feda etmeden, doğru bir okuma ile sanata yaklaşımın yeniden ele alınması büyük önem taşımaktadır. Bu anlamda öncesini inkarla değil ikna ile bir yolculuğa çıkmak, kazanımların heba edilmemesi bakımından mühimdir. Cumhuriyet döneminin Osmanlı kazanımlarını bir kenara bırakması ya da geleneksel Türk tiyatrosunun Batı tarzı tiyatro karşısında unutulması gibi tarihi hataların tekrar edilmemesi elzemdir.

Hasılı, Türkiye’de güzel sanatların bir kolu olan sahne sanatları içinde telakki ettiğimiz tiyatronun sağlıklı bir bakış açısıyla, ön yargısız ele alınması, bu sanatın geleceği ve geleceğimiz bakımından oldukça önemlidir. Bu vasatı hazırlamak, yerel ve evrensel bütün mevzulara derinlikli bir bakış getirmek ve bize özgü bir senteze ulaşmak için mimariden sahneye, salondan hayata uzanan geniş bir alanda bağları yeniden kurmamız gerekmektedir. Ne yazık ki İtalyan sahneyi meydan sahnesi ile dengeleyemediğimizi söylemek gerekir. Form da içerik kadar önemlidir kuşkusuz... Bir başka husus ki, nüfusu bu kadar genç bir ülkenin repertuarı ne kadar da yaşlı değil mi?.. Çocuklar için oyun seyretmeye uygun kaç sahnemiz var?.. Bugün birbiri ardına açılan özel üniversitelerin tiyatro bölümlerinin kalite­kantite meselesini masaya yatırmadan, devlet konservatuarlarının müfredatına eleştirel bir bakış getirmeden, sorunları kaynağına giderek çözmeden ve belki de yeteneği keşfedip yetiştirmeden alacağımız yol da sınırlı olacaktır.

Elbirliği ile klişeleri kaldırdığımız, ön yargılardan sıyrıldığımız bir zaman, inanıyorum ki sanatın da ufku genişleyecektir. İnsanı insana insanla anlatma sanatı diyerek insana bu kadar vurgu yaptığımız bir sanatın insanı ıskalaması mümkün müdür? Ya da kendi insanını, moda tabirle evrensel insanı ıskalayarak uzun süre ayakta kalması mümkün müdür? Kanımca değildir...

Ne yazık ki Necip Fazıl ve Nazım Hikmet üzerinden birbirimizi dövmekten bile vazgeçemedik...

Her ikisine de oyun yazdıran Muhsin Ertuğrul’u anıyorum da, gerçekten kendisinden sonrası “tufan” olmuş...

Tiyatro sezonu ve yeni oyunlar hep heyecan uyandırır bende... Eskiden bir oyunu seyrettiğimde uzun gezintiler yapardım. Şimdilerde ne çok oyundan, suç mahallinden kaçar gibi uzaklaşıyorum. Sahnedeki oyuncunun gözünü gözümden kaçırdığını, heyecanın söndüğünü hissettiğimde ne çok kızıyorum kendime...

Ümit ediyorum ki her yıl olduğu gibi bu sezon, sahnede iyi oyuncular, iyi oyunlara kast olup, iyi yönetmenlerle iyi dramaturglarla, iyi dekor, kostüm, ışık tasarımcılarıyla bir arada olurlar... Ve iyi seyirciler seyreder onları...

Ve gökten üç elma düşer...

Kötümser eleştirmenlerin başına...:)

Yeni bir sezonun başlamasına az bir zaman kaldı...

Heyecan var mı heyecan?..

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *