İki Kalas Bir Heves, “Genç”lerden Taze Nefes!..

Zihnimi yokladım -ki balık burcu olmakla maruf olduğumdan, nisyan en belirgin vasfımız oluyor sanırım- ne oldu ki geçtiğimiz zaman zarfında diye!.. Önemli olan zarf mıdır mazruf mudur, bu bahse teğet geçerek bir iki nokta üzerinde durmayı lüzumlu görüyorum. Malum, bir yumurta krizi yaşandı. Ali Sürmeli, Matmazel Julie’den Esinti oyununda oynayan Sultan Ertuğrul ile oyunun yönetmeni Mehmet Ergen arasında geçen bir krizdi. Duyar duymaz Ali Sürmeli’yi aradım, oradan buradan konuştuk. Ama asıl konuya ben girmedim, o da söylemedi. Akşam saat 17.00 sularında Ali Sürmeli aradı. “Hüseyin yarın Radikal’de mektup yazdım. Düşüncelerimi orada okursun. Bu benim son eylemimdi” dedi. Konu oyundaki kimi sahnelerin “uygun”luğu üzerinden gelişiyordu. Konuşurken son zamanlarda “müstehcenliğin” abartılarak ve bir “gösterge” olarak kullanılabileceğine dair örnekler geçti gözümün önünden. Ancak konuyu bu bahse getirmekten öte, tiyatronun genel anlamda ilişki kurduğu toplum ve bu toplumun değer yargıları ile yakınlık kurarak, yok saymayarak sözünü söylemesi, sanatını icra etmesinin basit bir “dramaturji” bilgisi olduğunu söylemek isterim. Ne yazık ki tiyatro icracılarının, geçmişin büyük ustalarının aksine “setten sahneye” geçen “sera kültürü”nde gözleme vakitleri olmuyor. Bu da sahneye çıkan işin hayattan kopuk olmasının önemli nedenlerinden bir tanesi…

Sevgili okur!.. Hulusu kalp ile “Tiyatro yazardır” diyebilirim. Tiyatromuzun en önemli sorunlarından bir tanesi yazar… Zor şer ödenekli tiyatrolarda repertuara alınma lütfuna mazhar olan birkaç şanslı yazar, programda yeterince yer verilmediği ya da oyun sayısının çokluğundan ancak bir hafta yüzünü gösterebildiği için teliflerde komik rakamlara yazıyor. Özellikle ödenekli tiyatroların yazarların mutfağına dâhil olamadığını, yönlendiremediğini ve tiyatronun yazar bakımından geçim standardını kurtaracak bir meşgale haline getirilemediğini üzülerek söylemem gerekir. Öyle olunca da Ray Cooney’in sevgili Haldun Dormen tarafından son kullanma tarihi doldurulmuş oyunları, “komedi” perdesi altında seyirciye ısıtılarak sunuluyor. Tiyatro Dünyası oyuncuları, Can Törtop’un uyarlayıp yönettiği bu farsta, -belki oyun çok yeni olduğundandır, bilemiyorum- ikili sahnelerde çok fazla boş alan bırakıp, yaydıkları için komedi çoğu zaman çıkmasa da “yerlileştirme” efektleri ile kimi zaman seyirciyi yakalama becerisini gösteren bir performans sergiliyor. Ama diyorum ya sevgili okur, asıl olan yazardır, ya hu!.. Bizim güzel ülkemizde, kültürümüzün yatay ve dikey bütün uzamlarında, yatak odasında karısını başka bir adamla yakalayan -güya- hangi erkek, bu kadar serinkanlı bir tepki verebilir. İşte burada kopuyorum. Her şeyden önce ve öte mizah, yereldir, yerlidir. Böyle olduğunda uzun soluklu olur. Neyse, genel ilkemiz, sahneye konan her oyun, seyri hak eder. Beğenip beğenmemek, seyirciye kalmış… Bana sorarsanız, eleştirmen değilim, eleştiri okumayı da sevmem. Kuru metinler nihayetinde… Kimlerin oynadığına vs… tanıtım broşüründen bakarsınız artık.

Kadıköy’de Emek Sahnesi açılmış. Bildiğim bir yer değil, Hasanpaşa tarafındaymış. Zaten karşıya tek başına geçemeyen ben, Özgür Genç’in mihmandarlığında bir seyr ü sefere dâhil olduk. Özen Yula’nın Kırmızı Yorgunları isimli oyununu sahneye taşıdıklarını biliyordum. Yula’nın nazik daveti üzerine gitmek farz oldu. Emek Sahnesi, gerçekten “iki kalas bir heves” ruhunu yansıtan, bin bir emek ve düş ile kurulmuş, genç bir ekip tarafından yaşatılıyor. Klasik tiyatro mekânı olarak düşündüğümüzde, “konfor”dan uzak ancak benim de bir nebze savunduğum “yüksüz” ve “underground” bir yerleşikliğin enerjisini veren Emek Sahnesi, repertuarına da bu durumu yansıtma başarısını gösteriyor. Şehrin kaotik enerjisini ve bireyin “tutunamama” halini, yabancılaşmasını, başka “kimlik”lerde varlığını sürdürebilme hâlini duyumsatan bir oyun… Emek Sahnesi’nin dar mı dar sahnesinde, bir dünya kurmayı başarabilen oyunun genç ekibini görünce heyecanlandım. Yıllar öncesinde aynı heyecanı Semaver Kumpanya’nın enerjisi karşısında da hissetmiştim. “Bitse de gitsek” değil de “Biz oynamaya devam ediyoruz, size -seyirciye- uğurlar ola” enerjisinin tiyatronun can simidi, “heves”i olduğunu düşünenlerdenim. Bu sanatın “artı değer”i de budur. Çok konu var, oyun üzerinde uzun uzadıya durmayacağım.

İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun repertuarındaki Sidikli Kasabası'nı uzun zaman önce duymuştum. Seyircinin yoğun ilgi gösterdiği bu oyunu, bir arkadaşın tavassutu ile seyretme fırsatı buldum. Tiyatromuzun repertuarı, 40 yaş üzerine hitap ediyor. Nüfusumuzun çoğunluğu genç fakat repertuarımız yaşlı… Bu tenakuz, tiyatrolar açısından bir çıkmaz sokak… Çocuk oyunları ile normal repertuar oyunları arasındaki 30 yaş farkı, doldurulamıyor. Sidikli Kasabası, bu bakımdan isabetli bir refleks olarak görünüyor. Oyunun kendisi kadar, hikâyesi de paylaşmaya değer. İstanbul Üniversitesi Müzikal Oyunculuk bölümü öğrencileri, mezuniyetlerini bir gösteri ile tamamlamak istiyorlar. Ve bu düşünce üzerinden Sidikli Kasabası’nın metnine ulaşıyorlar. Kendi imkânları ile oyunu ayaklandırıyor ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun Genç Günler Etkinliği’nde sahneye taşıyorlar. Oyuna İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Şakir Gürzumar da davetli. Gürzumar, oyunu beğeniyor ve repertuarında yer veriyor. Üstelik bu kez daha profesyonel bir prodüksiyon ve teçhizat ile… Budur… Ödenekli tiyatroların bu tür imkânları güzel amaçlar için kullanması ancak alkışlanabilir. Bu genç arkadaşlar öylesine yüksek bir enerjiyle oynuyorlar ki, oyuncuyu temsilen sahneye konan mumun anlamını bu enerji ancak ifade ediyor. Çünkü varını yoğunu seyirciyle paylaşan bir oyunculuk, seyirciyi de saygıya davet ediyor. Alkışın, hak edilerek mi şeklen mi olduğunu ancak oyuncu anlar… Anlıyorlar sanırım… O ne mükemmel ve pürüzsüz sestir öyle, hepsinde, milimi milimine oyunculuklar… Sound'a hiç girmiyorum, Broadway müzikali, bu kadar olur, yabancılaştırma efekti olarak gördüm, geçti. Fakat süresi ayarlanabilir miydi?..

Gençler demişken, naçizane bu yıl 11.’sini yaptığımız Üniversitelerarası İstanbul Tiyatro Festivali’ni 1-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında planladık. Kültür A.Ş. Gösteri Sanatları Merkezi’nin düzenlediği festivale altmışa yakın grup katılıyor. Benim her yıl en büyük heyecanım, bu oyunları seyretmek ve yetenekleri ilk kez seyretmenin heyecanını yaşamak… Geçtiğimiz yıldan öyle yetenekler var ki, bugün hangi mevkide koysan oynar. İsimlerini söylemeyim, nazar değer… Muhsin Ertuğrul, amatör grupların oyunlarını seyreder, yazarlara oyun sipariş eder, tiyatroyu buradan da var edermiş. Ustalık böyle bir şey… Özellikle ödenekli tiyatrolar başta olmak üzere tiyatronun yönetiminde bulunanları, özel tiyatroları, yapımcıları bu tür festivalleri bizzat seyretmeye davet ediyorum. Yetenek, zamanında keşfedilmeli. Geçtiğimiz yıl festivalde Çukur isimli oyunuyla en iyi yazar ödülünü verdiğimiz Ali Mustafa Kemal Tut’un “yazmayı bıraktım” demesine ne kadar üzülmüştüm.

Son sözler;

Üniversitelerarası 11. İstanbul Tiyatro Festivali’ni www.unistiyafest.org adresinden programını indirip takip edebilirsiniz. Oyunlar ücretsiz…

Yumurtadan “faşist” çıkaranlara, tanıdığım Ali Sürmeli o sınavdan pekiyi ile geçmiştir.

Ve dostlar;

“Hayata seyirci kalmamak için tiyatroya seyirci olun”

İyi seyirler…

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *