Kızılırmak ve Sinan Süleymaniye’de

Tiyatronun “yüz akı” iki oyun:

Hayli zaman oldu, görüşmeyeli… Bunca zaman içinde, birçok oyuna gitmeye niyetlendim, kimine kısmet oldu kimine gidemedim. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun iki kıymetli oyununu, Tuncer Cücenoğlu’nun yazdığı Kızılırmak ve Cem Günen’in yazdığı Sinan Süleymaniye’de isimli iki oyun hakkında yazmayı yeğledim. Anadolu kültürünün zenginliğini ve Osmanlı’nın dehasını anlatan iki dünya çapında metinden ve tiyatro adına ümitlerimizi tazeleyen iki rejiden bahsetmek istiyorum…

Kızılırmak, “yerelden evrensele” uzanan köklü bir temayı, gergef gibi ince işçilikli bir dille anlatıyor. Anadolu’da geçen bu hikâye, aslında bir aşk etrafında teğellenen insanların ve koyunların dramını anlatıyor. Hüseyin Ağa’nın genç ve güzel karısı Zehra, sürünün çobanı Selim’e abayı yakmıştır. Bu aşk, Zehra açısından ümitsiz ve tensel bir iz takip eder. Hüseyin Ağa’nın gıyabında gelişen bu aşk, Selim’in Ağa’nın kızı Hatice’ye gerçek bir aşk beslemesi nedeniyle filiz vermez. Hatice ile Selim’in aşkının üzerinde sadece Zehra’nın gölgesi düşmez. Hüseyin Ağa’ya borç veren Ali Ağa oğlu Mehmet’e Hatice’yi istemeyi düşünmektedir. Bir ziyaret esnasında yemek yenirken talepler çakışınca, ilginç bir yöntemle bu izdivacın tayinine karar verilir.

Selim’in Hatice ile izdivacı, zor bir sınanmanın ardından olabilecektir. Sürüdeki koyunlar ile alışılmışın dışında bir aşinalık geliştiren Selim’e, bu dostluğunun sınanması önerilir. Koyunlara tuz yalatılacak ve Kızılırmak’tan geçirilmesi istenecektir. Tek bir koyun bile, geçtikleri sudan içerse bu izdivaç, suya düşecektir. Muhalin arzuhaline düşen Selim, düşünmeden bu teklife evet der. Anadolu’da bir çobanın otlattığı hayvanlarla geliştirdiği bu sıra dışı dostluk sınanırken, sürpriz gelişmelere gebe olaylar da başlamış olur.

Boş alan kavramını haklı çıkarır bir sahne algısıyla, köy ve kırsal duygusu başarıyla duyumsatılırken, koro bir yabancılaştırma efekti gibi başarıyla kullanılır. Koyunların insan özellikleri, sürü psikolojisinin “entelektüel” körlüğünü alt edercesine bir örnek bir vefaya dönüşmesini göstermesi bakımından önemlidir.

Yönetmen Galip Erdal, metnin altından girmiş üstesinden gelmiş ve böylesine girift ve üst bir dille inşa edilmiş metni, seyircinin algılayabileceği bir reji ile, seyirlik bir tatta sunmayı başarmış.

Sinan Süleymaniye’de…

Aynı şekilde Sinan Süleymaniye’de isimli oyun da mimari dehamız Sinan’ın Süleymaniye’yi yapım sürecini anlatıyor. Osman Şengezer’in tasarladığı olağanüstü bir dekorla seyirciyi peşinen büyüleyen Sinan Süleymaniye’de, Mahmut Gökgöz’ün rejisiyle, Süleymaniye’nin atmosferinde bizi o zamanlara götürüyor. Çekiç sesleri arasında, Kanuni Sultan Süleyman’ın teftişleri ile oyundaki gerilim doruğa çıkıyor.

Mimar Sinan’ın İstanbul’a armağanı Süleymaniye’nin inşasında, zamana karşı yarışan mimar, özellikle Padişah’ın yakınındaki Ebussuud Efendi ve diğer vüzeranın yaklaşımlarıyla da büyük zorluklar yaşar. Böylesi gerilimli bir zamanda, iki ay gibi kısa bir zamanda Süleymaniye’yi teslim etme sözü veren Mimar, her birimi kendi içinde özgür bırakarak ve bir nevi inşaatta merkezi yönetimden yerinden yönetime geçerek, zamanı kısaltmayı dener. Elbette bu zor uğraşında, etrafında kendisi için her türlü zorluğa göğüs geren mimarların, ustaların, kalfaların da payı büyüktür.

Bir başarı hikâyesi olarak Sinan gibi bir değerimizin hikâyesini seyirci ile buluşturan Sinan Süleymaniye’de, özellikle koronun söylediği şarkılarla da mümeyyiz hale geliyor. Başından itibaren heyecanın sürekli yükseldiği ve finale kadar bir an bile eksilmediği oyun, Süleymaniye’nin Kanuni Sultan Süleyman’ın açacağı âna yetişmesiyle başka bir kıvama evriliyor.

Özellikle Mimar Sinan’ı oynayan Fatih Kahraman’ı alkışlıyorum, Koca Mimar ancak bu kadar başarıyla oynanabilirdi. Hakeza Süleyman rolüyle Halit Ergenç’e taş çıkarır bir oyunculuk başarısı sergiliyor, Murat Karasu… Oyunculukların genelde başarılı olduğu oyun, tıpkı Kızılırmak oyununda olduğu gibi, evrensel özellikler taşıyan, reji bakımından yenilikler içeren, seyircinin izleğinde derin izler bırakacak bir seyirlik olmak özelliği taşıyor…

– Şaka kardeşim, şaka… Keşke böyle olsaydı her şey… Keşke… Yakışıyor mu bu çağda, Devlet Tiyatrosu gibi bir kuruma, bu oyunlar…

Neyse kapatalım bu bahsi, uzadı zira…

– Hoş, kapandı kapanacak halde bekleyen bir kurumun oyuncularının oynayacak neşesi mi kalır? diye “iç”lendiğinizi de duyar gibiyim…

Hamlet’in diliyle söyleyeyim öyleyse… “… Laf, laf, laf…”

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *