KÜLTÜR SANAT EYLEM PLANI(M)!..

Malumu ilan olacak, tiyatro oyunları hakkında yazı yazmak (Eleştiri demeyeceğim) meşgalesi, yazı verimimin içerisinde önemli bir yekun tuttu ve tutuyor. Başlangıçta “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” nevinden başlayan bir seyr ü süluk, zamanla “bizde…” diye başlayan ontolojik bir arayışa dönüşmeye ve bu arayış dillendirilmeye başlasa da, “nitelik” kaygılı bir pusulanın her daim cebimde olduğunu söylemeliyim. Son zamanlarda bu pusula, bilenmiş bir kılıç gibi kınına hiç girmese de inatçı bir iyimserlikle, bu alanın verimlerinin peşine düştüm. Başlarda “amatör” oyunlara kadar sirayet eden iştahım, zamanla “eleyen” bir “müşkülpesent”liğe dönüşmedi değil. Bu neticede sahnedeki enerji “kaçak”ları kadar, benim yazı verimimin uzun soluklu metinlere gönlünü düşürmesi de rol oynadı.

 

Şu sıralar tiyatro “mevsimi”nin sonlarına geldik. İKSV Tiyatro Festivali ve düzenlenecek sair festivalleri, Açık Hava Yaz oyunlarını da geçtiğimizde bir soluklanma dönemine girilecek. Birçok oyun sezon içerisinde perde açtı. Kimine yetişebildik, kimini ıskaladık. Sezonun sonu, “belki de biraz erkence” göründü. Buradan bir oyun yazmanın “pratik” yararını gözettiğimde, “yaz”lık birkaç yazının başlangıcını yapabilir miyim düşüncesi kıskıvrak sarıverdi. Yazıya bir “öneri”yle girmek istedim. Gerek benim gibi “müşkülpesent”lere gerek “peşin hükümlülere” gerekse gerçekten isteyip de vakit bulamayanlara son bir şans olarak, bir organizasyon olabilir mi diye düşündüm. Acaba İstanbul’da, ödenekli tiyatroların, özellikle Devlet Tiyatrosu’nun bütün sahneleri olmak üzere, özel tiyatroların da ödüllü, seyircinin beğenisini kazanmış ya da bir değerlendirme jürisi tarafından seçilmiş oyunlarının yer alacağı bir festival düzenlenebilir mi? Bu festivalin, sezon içerisinde Türkiye’nin her şehrinde perde açan tiyatroların birlikte aynı sahnede buluşmasına vesile olacağı gibi, seyirci için de bir fırsata dönüşebilir belki… Bir öneri!..

 

Geçtiğimiz günlerde açıklanan Kültür Sanat Eylem Planı, o günden itibaren farklı mahfillerde tartışılıyor, tartışılacak. Temkinli bir iyimserlik besleyenlerin yanı sıra, önyargılı bir biganelikle kayıtsız kalanlar da var, kuşkusuz. Düşüncenin, fikrin sızdığı her “alan”da, bu ve benzeri konuların “tartı”şıldığını, çözüm önerileri sunulduğunu biliyoruz. Bu gündem’in peşi sıra şekillenen tartışmaların bir kısmına ortak oluşumuz, söze girişimiz, hatta hayati bulduğumuz çözüm önerilerini sıralayışımız vardır. Bu kaçınılmaz vasata, geçtiğimiz günlerde tiyatronun duayen isimlerinden değerli bir isimle, yalınkat daldık. Genelde tiyatro bağlamında seyreden bu uzun soluklu sohbetin, sonrasında bende uyandırdığı kimi düşünceleri paylaşmak isterim.

 

Son yirmi yılına şahit olduğum tiyatronun özel, ödenekli ve amatör alanlarının tümünde, iç ve dış faktörlerin varlığından oluşan bir “kaos”un olduğunu söylemeliyim. Bu kaos, büyük oranda, bu alanların sorunlarının “teknik” olarak görülmeyip, “ideolojik” ve “keskin” bir “söylem”e dönüşmesinden ve bu söylemlerin karşılaşmasından kaynaklanmaktadır. Mesela bu bakışın izlerini, “AKM yıkılmasın AKP yıkılsın” dövizlerinde ya da “Yarın Çok Ge(n)ç” afişlerinde görmek mümkün(dü). Aslında bu sanat dalının üzerindeki en büyük yük, iki farklı ideolojinin, iki farklı dünya görüşünün ve hayat tarzının bu alanda bilek güreşine girmesiydi. Başlangıçta, belki de “kurtarılmış bölge” duygusuyla sahip çıkılan bu alanlara, siyaseten hayli “naif” bir yaklaşım sergilendi. Hatta alanın kendi dinamikleriyle sorunlarına çözüm bulması için çoğu kuruma “düşük profil” idareciler görevlendirildi. Fakat bu da “aleyhte” bir kampanyaya dönüştü çoğu zaman… Değişimin ve yeninin karşısında, “yaptırmazuk, ettirmezük” gibi “buyurgan” bir entelektüel (?) tavır vardı. Bugün Atatürk Kültür Merkezi bu haliyle kalırken, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yenilenmesi ve bir Kongre Merkezi’nin orada inşası, konuya güzel bir örnek olabilir. Hakeza Emek Sineması’nın yenilenmesi aşamasındaki tartışmalara, gösterilere, kaygılara ve Emek Sineması’nın şimdiki övgü alan haline de bu gözle bakmak gerekir. Sanırım bu alanda oluşan karşılıklı “güven” sorunu ya da “art niyetli” yaklaşımlar, yaşanan tartışmaların hatta “çatışma”nın da zeminini oluşturuyor.

 

Uzunca bir süre, kendi içindeki sorunlara “çözüm” üretme becerisini gösteremeyen, hatta bu alanda kimi makul önerilerini de lisanı münasiple ifade edemeyen sanat kurumunu “temsil” edenlerin, “ideolojilerini kurum üzerinden ifade etmek” ile “kurumu yönetmek” arasındaki kararlarını da gözden geçirmek gerekecektir. İşte duayen Muhsin Ertuğrul’un tavrı, kurumu yönetmek bakımından kulağa küpe olacak cinstendir. Sanırım darbe döneminde, İstanbul’a bakan komutanın yazdığı bir oyunun oynanma ricasını, en yakın çalışma arkadaşının itirazını, beklemeden “gerekirse yeniden yazacağız, sahneleyeceğiz” diyerek önleyen Muhsin Hoca, başarılı bir temsilin ardından, iki yeni sahne alıyor: Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi… Kurumu yönetecek aklın tavrına güzel bir örnek değil midir? Hem AKM önünde hem Harbiye’de “öne çıkan”ların “ideolojik öncelikleri”, zaman zaman kurumun varlığını ve sorunlarını gölgeleyecek bir “varlık ispatına” da dönüşmüştür.

 

Gelelim Kültür Sanat Eylem Planı’na… Belki daha uzun ifade edilebilecek bir sürecin “sinir uçlarına” kısaca değindiğim bu özetin ardından, bu eylem planının, iyi niyetli bir çağrı olduğunu düşünüyorum. Yakın geçmişin iletişim yanlışlarına düşmeden, iktidarın sanatla ilişkisini (ödenekli, özel, amatör tiyatrolar nezdinde) belirleyecek, objektif kriterler çerçevesinde disipliner bir yaklaşım kazandıracak yeni bir zamana ihtiyaç var. Genel olarak kütüphaneler, sanatçılara yasal güvence ve gençlik-sanat meselelerinin ifade edilmesini değerli buluyorum. Tiyatro alanında yapıcı adımların atılabilmesi, alanın aktörleri başta olmak üzere, “teknik” çözümlerin ortaya çıkmasına bağlıdır. İstanbul başta olmak üzere, sembol kültür sanat mekânlarının yapılmasını son derece önemli buluyorum. Sahnesinin, tiyatro, opera gibi sanat gösterilerine uygun oluşunun, farklı atkivitelere de imkânlı olacağının hatırda tutulmasını öneriyorum. Bu konuda ölçeklendirilmiş, prototip birkaç uygulama alternatifinin (özellikle iç yapı özelliklerini standart hâle getiren) hazırlanmasının da “inşa”ata rehber olması bakımından gerekli olduğunu düşünüyorum.

 

Bu konuda sistematik ve paradigmal yaklaşımlara, yönetimsel çözümlere de ihtiyaç duyulacaktır. Naçizane bir iki öneriyi sıralamak isterim. Yakın zamanda Antalya Belediye Tiyatrosu’nun Antalya Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu olarak şehir tiyatrosuna dönüşmesini önemli buluyorum. Kanımca, Devlet Tiyatroları’nın “ulusal” bir tiyatro kimliği çerçevesinde, İstanbul (belki Ankara) merkezli bir yapıya kavuşması, büyük prodüksiyonlara imza atması, “teknik” olarak serinkanlı bir şekilde tartışılmalıdır. Merkezden bu kadar büyük bir yapının yönetilmesinin güçlükleri açıktır. Bu çerçevede, merkezde sanat ve sanatçı gücünü toplamanın avantajlarını da görmeliyiz. Her ilde bir tiyatro binasının olması, her ile bir Devlet Tiyatrosu sahnesinin açılması gibi anlaşılmamalıdır. Bu zaten ağır aksak giden bir yapıyı daha da hantal ve yönetilemez kılacaktır. İşte Antalya Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları örneğinde olduğu gibi, özellikle büyükşehirlerin İstanbul Şehir Tiyatrosu örneğinde de olduğu gibi, bir tiyatro modelini benimsemesi isabetli olacaktır. Bu anlamda, ilgili yasalar ve yönetmeliklerle güvence altına alınacak ve disipline edilecek bir ödenekli sanatsal alanın sağlıklı yürüyeceği ihtimalini görmek gerekir. Her ilde yapılacak tam donanımlı kültür sanat merkezi, sadece ödenekli tiyatroların değil, özel tiyatroların da çalışmalarını uygun hâle getirecektir. Özel tiyatroların yaptığı turnelerde karşılaştığı salon sorunlarını da yakından bilen birisi olarak, bu çözümün, bu alana önemli bir dolaşım serbestliği kazandıracağı açıktır. Bu kültür sanat merkezlerinin yöneticilerinin, ödenekli, özel, amatör tiyatrolar başta olmak üzere, konser, sergi vs. gibi alanlarda yapacakları yıllık, aylık programlar ve perspektifler de “kültür yönetimi” kavramını hayatımıza olması gerektiği gibi dahil edecektir.

 

Tiyatro alanında yapılacak ar-ge çalışmalarının, üniversitelerin çatısı altında gerçekleştirilmesi önemlidir. Üniversitelerin bu türden çalışmalarına maddi manevi destek olunması, teşvik edilmesi, Türk Tiyatrosu’nun kimliği meselesini, tutarlı ve bilimsel bir iklime çekecektir. Kendi tiyatromuzun dinamiklerinin keşfedilmesi ve bu kimliğin “repertuvar”dan “oyuncu”ya, “konservatuvar”dan “tiyatro”ya yansıması gerekmektedir. Kimlikli bir tiyatronun, ancak bilgi temelli yaklaşımlarla var edileceği hakikattir. Bu çerçevede geleneksel tiyatronun, köy seyirlik oyunlarının, bu coğrafyanın hafızasının, kültür ve medeniyet değerlerinin, bu kimliğin oluşmasında payı büyüktür. Yapılmış çalışmaların bir araya getirilmesi ve yeni çalışmalar için alan açılması gerekir. Tiyatronun “geleneksel” formlarının “konservatif” yanlarını “müzelik” olarak bir kenarda tutup, “öz”üne inebilmek ve buradan, “yeni” bir oyunculuk modeline dair “kuramsal” bilgileri devşirmek, geleceğin tiyatrosunu oluşturmakta öne çıkacaktır. Değilse bir yüzyıl daha, tiyatro eksenli tartışmaların, “kaba retorik”ten öteye geçebilmesi muhaldir.

 

Yazarların yani bu alanda üreten insanların hali pür melalinin de bir “çerçeve” içerisinde dikkate alınması gerekmektedir. Bir oyun yazan kişinin, herhangi bir ödenekli tiyatroda, oyun metninin normal sürede kurulun önüne gelme süresi, az da olsa malumdur. Benim bildiğim kabiliyetli birkaç oyun yazarı var, ilgisizlikten yazmayı bırakmış.  Bu ve benzeri örnekler dikkate alındığında, “alan”ı bütünlüklü ele alacak, yapıcı çözümlerin dikkate alınması gerekiyor. “Bugün neden yeni oyun yazarlarımız yetişmiyor” feryadının altında, yetişen ve yazanların, alanın sorunlarıyla uğraşmaktansa yazmaktan vazgeçtiği gerçeği olabilir mi? Hasbelkader bir oyunu repertuvarda yer bulanların da geçimini sağlayacak bir gösterim adedine ulaşabilenleri, parmakla gösterilebilecek kadar var mıdır? Yine duayen Muhsin Ertuğrul’dan örnek verecek olursak, zamanında Necip Fazıl Kısakürek’i de Nazım Hikmet’i de oyun yazmaya teşvik eden bir sanat yönetmeninden bahsediyoruz. Yüksek Lisans’da “Dönüştürücü Liderlik” konusunda Muhsin Ertuğrul’u incelemiş ve tiyatro alanındaki yaklaşımlarına, yaptıklarına mercek tutmuştum. Bugün, Muhsin Hoca’nın o zaman yaptıklarının onda biri yapılabiliyor mu acaba?

 

Bugün herkes, bütünlüklü bir kültür ve sanat politikasına ihtiyacımızın olduğunu, bu politikanın zeminini belirlediği bir stratejik plan çerçevesinde adımların atılması gerektiği konusunda hemfikir kalıyor. Önemli olan bu politikaların dünden bugüne ve bugünden yarına, “geleneği”n getirdikleriyle “yeni”nin direttikleri arasında bir geçişlilik sağlayarak, önümüzdeki yılların planlamasını yapabilmektir. Bunu yaparken de “uz”laşabilmektir. Sözlüğe baktım, “UZ”, “iyi, güzel” anlamına geliyor. Yazının girişinde kendisine atıfta bulunduğum duayen isimle yaptığımız sohbetin bir yerinde, sözün yordamıyla uzunca bir mazi tarandıktan sonra, “Batıda uzlaşma kültürü önemsenir. Bizde uzlaşmaya hep kötü bir gözle bakılıyor, nedense,” demişti. İyi’de, güzel’de buluşmanın neresi kötü olsun ki?

 

Benim kültür sanat eylem planıma gelince… Hayatımın (kendimi) bildiğim dönemlerinden itibaren, yazı ve kitap hep baş köşede oldu. Hayattan yakamı sıyırdığımda, hep kitabın ve yazının ikliminde soluklandım. Halen de her fırsatta, maşuka koşar gibi yazının o uçsuz bucaksız ikliminde demlenirim. Bu benim için bir yazgı sanırım. Aslında belki de bir kaçış planı… Yazıya… Tıpkı Mehmet Akif Ersoy’un kâh Çamlıca’da aldığı bir arsada kâh Kuşçubaşı Eşref’in Salihli’de ailesinden kalan arazisinde kâh Mısır’da Hilvan’da hayalini kurduğu kaçış planı gibi… Akif demişken, Neyzen Tevfik ile Mehmet Akif Ersoy’un dostluk ve “yol” arkadaşlığını, onların “dil”ine öykünerek, “21” ismiyle uzun soluklu bir oyuna dönüştürdüm. Neden 21 olduğunu biraz araştıranlar bulacaktır, sanırım. Mehmet Şükrü Paşa ile başladığım biyografik oyunları, Neyzen Tevfik ile Mehmet Akif (21), Piyer Loti ve Cemil Meriç ile sürdürmeyi planlıyorum.

 

Yazı (write) ile acı (writhe) denkleminde bir yazgının hayalini büyütüyorum. Ve “alan”ın “sorun”larına rağmen, “umut”la yazmaya devam ediyorum…

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *