LEAR’IN SOYTARISI YA DA SOYTARININ LEAR’İ!..

Pangar’ın projesi “Soytarım Lear”i nihayet seyretme fırsatı buldum. Yalan yok, eskisi gibi iştahla oyun seyredemediğimi itiraf etmeliyim. Bunda, oyunlardan beklentimin zamanla düşmesinin önemli bir rol oynadığını söyleyebilirim. Orta yaşı çoktan geçmişliğim de bunun bir nedeni olabilir. Bahane uydurmaya da gerek yok, hâl ortada… Sanırım okumak, hayal kurmak ve yazmak ve belki de daha çok yazmak tutkusu, seyri kısıtlıyor. Neyse, sanırım bu gecikmeye dair inandırıcı olmak için ileri sürdüğüm mazeretler, bu oyunu seyredemememi açıklayıcı ve ikna edici olmuştur.

 

Çevre Tiyatrosu’nda seyrettim, Semaver Kampanya’nın mekânında… Söylemeden edemeyeceğim, bu sahnede ne güzel enerjisi olan oyunlar seyrettik vakti zamanında… Oyun enerjisinin sahneden nasıl taştığını, burada seyrettiğim oyunlarda daha iyi anlamıştım. Etrafıma alıcı gözle bakarken tiyatronun mekân olarak da yorulduğunu görmekten üzüntü duydum. Keşke bir sponsor vs. bulunsa da bu tiyatro derlense, toparlansa diye de düşünmedim değil. Neyse, bahsi diğer… Girişte Serkan Keskin ile karşılaştık, Aristofanes’in Kuşlar’ını Semaver’de sahneliyorlarmış, gündemime aldım.

 

Gelelim, Lear’e!.. Lear, hayatı boyunca iktidarın, devletin ve gücün gölgesinde hayatını ve varlığını sürdürmüş bir adamın (Kral Lear’in) sorduğu bir soruyla hayatının akışını nasıl değiştiğini anlatır. Kızlarından, sevgilerini ispat etmelerini, söze dökmelerini ister. Aslında hazin olan, maddi anlamda gücünün doruklarında bir adamın, gerçek sevgiye hatta bu sevginin kırıntısına bile nasıl tav olduğudur. Gerçek sevgiyi arayışıdır. Bu arayış, Lear’in trajik sonunu da hazırlayacak, onu bir tragedya kahramanı haline getirecektir. Kanaatimce Lear iktidarı, Soytarı halkı, halkın doğru sözlülüğünü ve Kent entellektüel bilgiyi, erdemi temsil etmektedir. Bu denkleme kızı Cordelia’nın gerçek, çıkarsız sevgisini de eklersek, bir iktidarın bu üçünden yoksunluğu ya da bu üçünü yanından uzaklaştırması, trajediyi davet etmektedir. Shakespeare, Lear’de önerme olarak iktidara, krala, bu üçünü yanından uzaklaştırma, aksi halde sonun iyi olmaz, demektedir.

 

Bu denklemde Kent, Soytarı ve Cordelia önemli bir çekim alanı haline gelir. Kent, Lear’in dramatik, Soytarı trajikomik, Cordelia ise duygusal yansıması gibidir. Lear kişiliğini bu üç karakter destekler. Lear’in trajedisi sorduğu bir soru ve yaptığı iki yanlış ile başlar. Diğer kardeşlerinin verdiği süslü, göz alıcı ve gönül kandırıcı cevaplara rağmen, Cordelia’nın verdiği gerçekçi cevap, Lear’in hoşuna gitmez. Burada Shakespeare, Kral Lear’in hemen yanı başındaki bir başka gerçekliğe, o gerçekliğin gerçek yüzüne de dikkati çekiyor. Diğer iki kızının temsil ettiği seküler, çıkarcı ve acımasız bir dünya ile yüzleşen Lear’in dönüşümü, yaptığı yanlışları idrakle mümkün olabiliyor. Erdemden (Kent), doğru ve çıkarsız sözden (Soytarı) ve çıkarsız sevgiden (Cordelia) yoksun kalan kendi trajedisini hazırlar. Soytarısı da bir yere kadar bu trajediye eşlik eder, sonra kaybolur.

 

Pangar, “Soytarım Lear’de, Lear’in hikâyesini Soytarı’nın gözünden anlatmayı deniyor. Aslında iyi de ediyor bir bakıma… Grotesk oyun tarzını destekleyen, besleyen ve farklı bir bakış için zemin hazırlayan bir seçim bu… Lear’in doğal çevresini ve bu çevrenin “maske”lerini anlatmak için böylesi bir göze ihtiyaç var(dır). Bu derece yoğun bir trajediyi, kendi kodlarının uzağında, bir başka koddan anlatmak, heyecan verici olmalı. Seyirci için de ilginç bir deneyim olacağı açık. Kostümlerin, maskelerin ve orkestranın oyuncu yetenekleri ile birlikte bu rejiyi desteklediğini de söylemeliyim.

 

Kral Lear’in İrfan Şahinbaş’ın çevirdiği metnini, Yiğit Sertdemir uyarlayıp yönetiyor. Oyunda Berkay Ateş, Demet Evgar, Okan Yalabık, Sezin Akbaşoğulları, Tomris İncer, Umut Kurt ve Yiğit Sertdemir rol alıyor. Oyunun dekor, kostüm, kukla, maske ve makyaj tasarımı Candan Seda Balaban’a, müzikleri Tuluğ Tırpan’a, ışık tasarımı Yüksel Aymaz’a ait.

 

Dramuturji ve trajedi…

 

Bir tragedyayı merkezinden oynatmak istiyorsanız dikkatli olacaksınız. Bu da bir tragedyaya dönüşebilir çünkü… Shakespeare’in bilindik ve çok sahnelenir oyunlarından olan, tiyatro seyircisinin ve ilgilisinin en azından konusunu bildiği Kral Lear’e bir de böyle bir açıdan bakmak fikrini elbette ki sağlıklı buluyorum. Lear karakterinin erdem (Kent), gerçek sevgi (Cordelia) ve halk (Soytarı) nezdinde üç boyutlu özelliğini, Soytarım Lear’de, ağırlıklı olarak Soytarı’nın gözünden görüyoruz. Lear’in trajedisi grotesk evrende kaybolurken yerine koyduğumuz önermenin bulanık olduğunu söylemeliyim. Yer yer Demet Evgar’ın konuşmalarında yakaladığını düşündüğüm oyunculuk becerisinin, “yerel unsurlarının” genelde izlerinin olmadığını söylemek mümkün… Aslında kostümlerin haricinde bu grotesk dile fazla da yaklaşamayan bir oyunculuktan bahsedebiliriz. Bunda oyunun iç dinamizminin coşkusuzluğu, dördüncü duvarı kırma deneyimlerinin başarısızlığı ve kalıp, klişe oyunculukların “rutin”e dönüşmesi etkili oluyor. Sahneyi bir sirke dönüştürdüyseniz, o sirki seyirciye hissettirmeli, yaşatmalısınız… Klasik oyun mantığıyla grotesk oynamaya kalkarsanız, bu kadar olur… Kral Lear’in vadettiği duyguyu bulanıklaştırırken yerine yeni bir duygu da konamamış. “Shakespeare laneti” diyebileceğim şey tecelli etmiş… Bu bulanıklık, gri bir evrende bulanık bir finale kadar evriliyor. Özellikle 1. Globe dönemi oyunlarının “ayrıcalıklı” bir yerde durduğunu düşünürüm. Ve bu oyunların ruhunun, “soytarı”nın değil de “Kent”in, (Hamlet’te Horatio gibi…) gölgesinde gönendiğini, bu denklemde çok az algılandığını da söyler dururum. Nitekim Pangar’ın ilk oyunları Macbeth de böylesi bir yoksunlukla maluldü…

 

Sembolik dil ve arayış…

 

Tiyatro, “deneyim”lerin, “deneme”lerin, farklı bakışların ve yorumların da meydanıdır. Özellikle klasik metinlerde bu türden arayışları faydalı buluyorum. Bir metne ve metnin önermesine/önermelerine yaklaşırken farklı yorumların ortaya çıkması, sanatın doğası gereğidir. Bu anlamda Soytarım Lear, farklı, cesur ve takdire değer bir arayış olarak görülebilir. Oyunun sahne görselliğini, olumlu ve dikkat çekici yanlarından biri olarak söyleyebilirim. Orkestranın varlığı, müzikleri ve dinamizmi çağıran/arayan reji arayışı da kuşkusuz altı çizilecek artılarıdır. Lear’in mahiyetinin balonla ifade edilmesi gibi sembolik bir dilin oyunda varlık alanı bulmasını ve bu fikrin kendisini de son derece değerli buluyorum. Fakat üzülerek söylemeliyim ki, bu oyunun grotesk bir dille ortaya koyduğu tezin, klasik rejinin anlatım imkânlarının ve duygusunun üzerinde bir farkındalık oluşturduğunu da düşünmüyorum. Oyun bu haliyle bir izlek ya da bir önerme sunamıyor. Zaten “karakter”leri “tip”e evirerek, dramatik olanı grotesk yaparak bulanıklaştırdığınız evrende, önermeyi de zeminine oturtamayınca ortaya karışık bir bulamaç çıkıyor.

 

Günün sonunda, Kral Lear’e farklı bir açıdan bakmayı deneyen Soytarım Lear’i ben böyle gördüm. Tomris İncer gibi bir ustayı sahnede seyretmek, en az Kral Lear kadar bana heyecan verdi, mutlu oldum.

 

Sürç ü lisan ettikse affola…∎

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *