Muhsin Ertuğrul, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet!..

Nedendir bilinmez, “Ya, ya da”ların kol gezdiği evrende “Hem, hem de...”lerin hayat hakkı fazla olmaz. Siyah ile beyazın ayrıştığı demde, “gri” her kuytuda aranan bir hain ve lain haline gelir. Dün olduğu gibi bugün de “sembol”ün gerçekliğini sorgulamadan ve hatta olduklarından başka bir hüviyette “camit” nesneler haline getirerek biteviye sürer gider kısır, kör bir inatlaşma... Üzerinden zaman geçen her şey, bir parça “insaf”ı hak eder. Ve bu insaf, bakanın, görenin nazarında “ibret”in de kapısını aralar.

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl üzerinden giden bir “inat”laşma, yakın zamanın fikri soğukluğunun tezahürüydü... Kısmen ateşli tartışmalara, kısmen çıkışsız inatlaşmalara sahne olsa da bu tartışmanın fazla uzağında kalamadık. Kendi zamanlarını yaşamış iki insanın üzerinden devinen fikri cehdimiz, umuyorum ki daha sakin bir limanda, kendi kıta sahanlığında lezzetli bir fikir alış verişini getirsin...

İşte, İstanbul Şehir Tiyatrosu, sessiz sedasız ve üzerine büyük kelimeler, paradigmalar inşa etmeden, Necip Fazıl Kısakürek’in Para’sını ve Nazım Hikmet’in Yolcu’sunu seyirciyle buluşturuyor...

Bir gerçeğe dikkatinizi çekmek isterim...

Aslında bu iki güzide yazarı, üstadı yıllar önce bir başka isim buluşturuyor...

Necip Fazıl Kısakürek’ten dinlersek: “İsmi gerekmiyen, şimdi hayli ihtiyar bir Türk aktörünün -ki bence ilk ve son- sahnede ulaştığı derinliğine kuvvet, tiyatro yazmama bahane oldu; ve ben, hep bu aktörün imkanlarına göre hazırladığım eserlerle, esrarlı dört köşeye girdim, sanat çeşitlerimin başına tiyatroyu ekledim...” (Necip Fazıl, Bütün Eserleri, Cilt 17, Reis Bey, Tiyatroya Dair)

Nazım Hikmet’e kulak verelim: “Yıllardan yirmi sekiz, yirmi dokuzdu sanırsam, İstanbul’da evimde hasta yatıyordum. Arkadaşlar tevkif edilmişti... Alabildiğine öfkeliydim, kederliydim, alabildiğine hastaydım ve meteliksizdim. Kapım açıldı, büyük Türk rejisörü Ertuğrul Muhsin girdi içeri... Dostumdu. Hazır piyesin var mı? dedi. Var dedim, oysa yoktu. Bir haftaya kadar verirsen sahneye koyabilirim dedi. Olur, dedim... (Türk Tiyatrosu, Ekim-Aralık 1976, Sayı 422)

Yıllar sonra, aynı sahnede Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde, önce Para’yı ardından Yolcu’yu seyrettim...

Bu duygularla...

Sanırım dünün “zinhar”cıları, “asla”cıları, “katiyyen”cileri de seyretmiş, kıyametin kopmadığını, yerin yerinden oynamadığını bizzat müşahede etmişlerdir...

Yolcudur Abbas bağlasan durmaz...

Osmanlı’nın yıkılışına ve yeni bir devletin kuruluş sancılarına, 1921 yılında bir Anadolu kasabasında, tren istasyonunda bir araya gelmiş dört kişinin gözünden bakmayı deneyen Yolcu’yu, Yıldırım Fikret Urağ yönetiyor. Barış Dinçel’in kanımca oyuna büyük katkı sağlayan ve oyunun duygusunu açığa çıkaran dekorunun içerisinde İstasyon Şefi’ni Bahtiyar Engin, İstasyon Şefi’nin karısını Aslıhan Kandemir, Makasçı’yı Mehmet Avdan ve Atlı’yı Gün Koper oynuyor.

Yoğun kar altında, İstanbul’un uzağında bir tren istasyonuna yazgılı bu üç insan, değişen bir durumun “denge”sinde kendi kararsızlıklarını ya da karamsarlıklarını yaşar. Bir yandan dışarıda düşman gibi bir kar her tarafı zapt ü rapt altına almışken, öte yandan istasyonun içinde “ihanet” efkâr olup bacadan tüter. Tıpkı ülkenin dört bir yanından hücuma kaçmış düşman ve bu düşman ile iş birliği yapan Bakkal Mehmet’in (Küçük kapitaliste remiz) birlik oluşu gibi...

İstasyon şefi, bir şeylerin değiştiğini görür... Fakat gücü yetmez çünkü tabancasındaki kurşun, en “yakın”ı tarafından bizzat boşaltılmıştır. Kar ve soğuk karşısında, karısı, tren vagonunun parçalanmasını ister, yanaşmaz. Devlet malıdır... Ahlak, erdem ve milli hislerin odağında olan İstasyon Şefi’nin hemen yanındaki Makasçı, yaşamak için tren vagonunu parçalamakta beis görmez. Onun kanaatkârlığına rağmen kendisi kalabalık şehirleri özler, fabrikaları ister. Değişim, onunla temsil edilir. Ve İstasyon Şefi’nin karısı, kocasından gizli gizli para biriktiren, bir gün bu istasyondan uzaklara gitmek için plan kuran ve değişimi hissedip ona karşı sevgi besleyen biridir. İhanet ile yaftalanmak pahasına değişime âşık olur... Yolcu, bir seferden dönmektedir. Haber getirir, düşmandan, göğüs göğse süren çatışmadan... Ve Bakkal Mehmet ile olan hesabından... Belki de az sonraki gelecekten... Görmeyiz Bakkal Mehmet’i... Ancak kurşunlarının sesini duyarız... Bir de İstasyon Şefi’nin aldığı yarayı görürüz, bu kurşunlardan... “Keşke...” der, “... daha yüz pencere olsa da yüzünü de açsak... Pencereyi kapatma... Pencereler kapandığı için... belki de ... bunun için fena olduk...”

İstanbul Şehir Tiyatrosu, bu iki oyunla, “pencereleri kapatmayıp açtığından ötürü” repertuarıyla bir farkındalık oluşturdu...

Necip Fazıl Kısakürek’in Para isimli oyunu da seyirciyle buluşmaya devam ediyor...

Para oyununu daha önce yazdığım için tekrar etmeden hatırlatmakla yetiniyorum...

Muhsin Ertuğrul sahnesindeki bu ironik buluşmaya dikkat çekmek istiyorum...

“Pencereler kapandığı için belki de ... bunun için fena olduk...” diyordu İstasyon Şefi...

Bir şey daha söylüyordu, “Kurşun içerde...”

İyi seyirler diliyorum...

 

YOLCU

Yazan: Nazım Hikmet

Yöneten: Yıldırım Fikret Urağ

Dramaturgi: Hatice Yurtduru

Sahne Tasarımı: Barış Dinçel

Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu

Kostüm Tasarımı: Duygu Türkekul

Efekt: Hanefi Topraktepe

Süre: 1 Saat 30 dk

Oyuncular: Aslıhan Kandemir, Bahtiyar Engin, Gün Koper, Mehmet Avdan

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *