MUHSİN ERTUĞRUL’UN DOLDURDUĞU “BOŞ KOLTUK”!..

Tiyatro dünyasının en sık isminden bahsettiği ancak çokça da unuttuğu bir isimdir Muhsin Ertuğrul… Son günlerin meşhur “seyirci azalıyor” tartışmasının gölgesinde, Muhsin Ertuğrul’un “boş koltuk”ları nasıl doldurduğunu anlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Kimi dizilerin jenerik cümlesidir; “Dizideki olay ve kişiler tamamen hayal ürünüdür” diye… Bu yazıda olay ve kişiler gerçek olsa da şöyle bir jenerik cümle kurmak doğru olur kanaatindeyim: “Bu yazı herhangi bir ima, ironi ya da metafor içermemektedir.” Aslında Muhsin Ertuğrul’u anla(t)ma telaşındadır. Ve tiyatro salonlarının “boş koltuk”larını Muhsin Ertuğrul’un nasıl doldurmaya çalıştığı üzerinedir…

İ. Galip, Darülbedai mecmuasında (1934, sayı 46, s. 2) yazdığı bir yazıda Muhsin Ertuğrul ile ilgili şu cümleleri nakletmektedir: “…Muhsin gibi bir sanatçı ile yalnız Türkiye değil, bütün medeniyet dünyası iftihar edebilir. O düşmanlarına ve yabancılara bile kudretini tasdik ettirmiş bir sanatkârdır. Daha dün akşam Yunan sahnesinin en yüksek kadın artisti Madam Kotopuli’nin şerefine tiyatromuzun mütevazı bir köşesinde verdiğimiz gece yemeğinde sanatkâr kadın heyecanla bize (arkadaşlar ne mutlu size… Başınızda Muhsin Bey gibi bir tiyatro adamı var… Onun büyük muvaffakiyeti yalnız Türk tiyatrosunu tesis etmekte değil, fakat aranızda samimi bir aile havasını uyandırabilmesindedir. Onun gibi demir bir ele bizim de ihtiyacımız var) diyordu.” Bu Muhsin Ertuğrul tanımı, “Dönüştürücü Liderlik” kavramının başat özelliklerinden biridir. Zira dönüştürücü lider özelliği, “yaratıcılık ya da yeniyi arama duygusunu kurum geneline yayması ve organizasyona dâhil olan bütün bireylerin kreatif algısını dışarıda bırakmaması…” ile özetlenebilir.

1892 yılında doğan Muhsin Ertuğrul, sinema ve özellikle tiyatroda hayati önem taşıyan bir lider sanatçı profili çizmiş, bu iki sanatın kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır. Anılarında çocukluğundan bahsederken bu durumu şöyle anlatır: “Çocukluğumdan hatırladığım iki oyuncak vardır. Biri sünnet armağanı olarak gelen ‘Lantern Majik’, diğeri ise mukavvadan yapılmış bir Karagöz-Hacivat. Düşünülecek olursa, yaşamımda sonradan seçeceğim meslekle bu oyuncaklar arasında bağlantı kuruyor insan. Biri sinemanın, öteki tiyatronun ağababası olan bu oyuncaklar, benim yazgımda da yol gösteren öncüler oldu.”

Anılarından yola çıktığımızda, Muhsin Ertuğrul’un tiyatro ve sanata ilgisinin çocukluk yıllarına dayandığını görüyoruz. Okul arkadaşları bayram günleri buluşup, Galata’daki Avram’ın Tiyatrosu’na gittiklerini naklediyor. Ayrıca babası Hüsnü Bey’in (1848-1902) onu tiyatrolara götürmesini de önemli bir amil olarak sıralıyor: “Eğer beni yanına alıp da Divanyolu’ndaki Arif’in Kıraathanesi dedikleri salonda Meddah İsmet Efendi’ye götürmeseydi, eğer beni yanına alıp da Arif’in kıraathanesi karşısındaki Büyük Kahve’de Hayali Katip Salih Efendi’nin oynattığı karagöz oyunlarını göstermeseydi, eğer beni yanına alıp Üsküdar’da Bağlarbaşı’ndaki mesire yerinde Hamdi Efendi’yle Küçük İsmail’in birlikte oynadıkları ortaoyununu izlettirmeseydi, eğer beni yanına alıp Kadıköy’de Zanbaoğlu Bahçesi’ndeki salaş tiyatroda oynanan Osmanlı Dram Kumpanyası’nın ‘Dalila’ piyesini seyrettirmeseydi; böylece tohumu atılan meddah, karagöz, ortaoyununu, dram türlerinin çeşitli öykülerine, oyunlarına, piyeslerine dadanıp hemen bütün repertuarlarını izlemek tutkusu başlamasaydı; ben de elbet tiyatro sevgisi öteki kardeşlerde olduğu gibi yüzeyde kalacaktı…”

Babasının ölümünden sonra aile reisliğini ortanca ablasının kocası Rıfat Bey üstlenir. Bugünkü ifadesiyle dönemin Başbakanlık Bürosu’nda çalışan Rıfat Bey, Muhsin Ertuğrul’un tiyatrocu olduğunu duyduğunda, “Ne bizim ailemizde, ne de rahmetli babanızın ailesinde oyuncu yok. Onun için ya bu düşüncenizden vazgeçersiniz ya da ailenizden” der. Muhsin Ertuğrul’un yanıtı kısa ve özdür: “Eğer kesin bir ültimatomsa şu halde ailemden vazgeçiyorum. Allahaısmarladık,” diyerek oradan ayrılan Muhsin Ertuğrul, sonrasını da şöyle anlatır: “Bundan sonra artık bir tiyatro tutkunu olarak tek başıma yaşayacaktım…”

1914 yılında İstanbul Şehremini Dr. Cemil Bey, bir Tiyatro Mektebi’nin kurulması için Reşat Rıdvan Bey’i görevlendirir. Onun girişimi üzerine 1914 yılında Antoine “Darülbedayi-i Osmani” adı verilen okulun kurulması için davet edilir. Sınavla okulun öğrencileri arasına katılanlardan biri de Muhsin Ertuğrul’dur. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması, Osmanlı Devleti’nin savaşta Fransa’nın karşısında yer alması ve Antoine’nin gitmesi ile yaşanan çalkantının akabinde, Muhsin Ertuğrul, Ocak 1915 yılında yürürlüğü giren yönetmeliğe göre sekiz lira aylıkla sanatçı kadrosuna alınır.

Muhsin Ertuğrul, Darülbedai’nin ilk temsilini verdiği 20 Ocak 1916 yılında sahnelenen Hüseyin Suat’ın Emile Fabre’den uyarladığı Çürük Temel adlı oyunda, başrolde sahneye çıkar. Aslında tıpkı çocukluk oyuncaklarındaki ironi gibi “Çürük Temel” de manidar bir espriyi içinde barındırır. Bu tarihten sonra Muhsin Ertuğrul, Darülbedai’den sık sık uzaklaşacak, kâh Almanya kâh Avusturya derken sürekli yurt dışında soluklanacaktır. 1927 yılında İstanbul’a kısa bir tatil için döndüğünde, kendisine Darülbedai’nin baş yönetmenliği teklif edilir.

Muhsin Ertuğrul’un liderlik özellikleri

Görüldüğü üzere 1927 yılına kadar dünyayı tanıyan, bilen, geleneksel ve modern tiyatro konseptini izleyen, anlayan ve kendi tiyatrosunu kurarak yöneticilik tecrübesini edinen bir tiyatro ve sanat adamı portresinin oluşumunu aşama aşama gözlemledik. Bu tarihten sonra, kuruluşundan itibaren henüz on üç yıl geçmiş, Türkiye’nin önemli ödenekli tiyatrolarından birinin başında bulunan Muhsin Ertuğrul önemli “dönüşüm” hamlelerini başlatır.

Bunlardan en önemli iki uygulaması şunlardır:
1-   Darülbedayi Sahne Talimatnamesi (İç Tüzük)
2-   Günlük İş Programı: Tiyatro çalışanlarının görev ve sorumluluklarını belirlemek amacıyla…
3-   Talebe Matineleri: Yeni seyirci yetiştirmek amacıyla…
4-   Tiyatro Adabı: Seyircilerin “adabını” oluşturmak amacıyla…
Bu uygulamaları, Muhsin Ertuğrul’un “dönüştürücü lider” vasfına uyduğunun işaretleri olarak ele alıyorum. Burada tiyatronun iç mekaniği ve işleyişinin yanı sıra, seyirci ve geleceğin seyircisi gibi bugünden yarına sorumluluklar üstlenen, işin retoriğini oluşturan bir “lider” çabası gözlemliyoruz. Dönemin tiyatro seyircisi düşünüldüğünde, özellikle Tiyatro Adabı’nın maddelerini sıralayabiliriz:
1-   Tiyatro eğlence yeri değil, büyüklerin mektebidir.
2-   Tiyatroya mümkün mertebe temiz giyinilip gidilir ve gürültüsüzce bir mevkiye oturulur.
3-   Perdenin açılacağını ihbar eden işaretten sonra, perde kapanıncaya kadar artık bir kelime bile konuşulmadan yalnız eser dinlenir. Bir milletin bilgi ve anlayış seviyesi sanat eserlerine ve sanatkârlarına gösterdiği alaka ile ölçülür.
4-   Tiyatroda sigara içmek doğru değildir. Fakat mecburiyetse ancak perde aralarında içilir. (Daha o zaman tiyatro ve sinema salonlarında sigara içmek yasak edilmemişti.)
5-   Perde aralarında istirahat müddetleri evvelce tayin ve ilan edilmiştir, sabırsızlanmak bu müddeti kısaltmaz.
6-   Islık çalmak, ayaklarını yere vurmak, (lüzumsuz yerde alkışlamak) takdir etmek demek değildir…
Bir yandan yönettiği ve başrolünü oynadığı ilk oyun, Strinberg’in Baba adlı oyunundan uyarlanan Cehennem sahneye taşınırken, Vasfi Rıza Zobu’ya “rejisörlüğün ne olduğunu böylece öğrenmiştik” dedirten bir sanatsal başarı, öte yandan tiyatronun “unsur”larında yaşanan yenilik ve uyumluluk Muhsin Ertuğrul başarısının sırlarındandır. Ardından sahnelediği Hamlet, büyük başarı kazanacaktır. Bütün bunlara rağmen öğrenme merakını canlı tutan Muhsin Ertuğrul, 1928 yılında Kıbrıs ve Mısır turnesinin ardından Birleşik Amerika’ya gidecek, Hollywood’da Amerikan sinemasını inceleyecektir.

Muhsin Ertuğrul, “evlatlarım” dediği çok yakınındaki sanatçı gençlerin heyecanının canlı tutulması anlamında önemli bir lider modeli olacaktır. Onları koruyup, kollayacak; tiyatronun yönetiminde söz sahibi yapacaktır. 1959 yılında yeniden Şehir Tiyatroları’nın başına getirildiğinde Tunç Yalman, Şirin Devrim, Engin Cezzar, Genco Erkal, Ayla Algan, Beklan Algan, Güngör Dilmen, Nüvit Özdoğru, Zihni Küçümen, Ergun Köknar, Hamit Akınlı, Çetin İpekkaya, Doğan Aksel, Duygu Sağıroğlu, Mengü Ertel gibi isimleri yakınında tutacak ve Şehir Tiyatroları’na canlılık kazandıracaktır. Bu isimlerin Türk tiyatrosunun gelişiminde önemleri yadsınamaz. Yeni yazarların yetişmesi konusunda oyun sipariş edecek, bu oyunların sahnelenmesi konusunda bizzat ilgilenecektir.

Tiyatro sahnelerinin açılması konusunda insanüstü bir gayret gösterecek, Rumeli Hisarı başta olmak üzere açık alanlarda tiyatro yaparak yeni mekânlar kazandıracaktır. Ayrıca Fatih Reşat Nuri Sahnesi ve Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi de askerî dönemde Muhsin Ertuğrul’un yöneticilik zekâsının bir sonucu olarak kazanılır. “Öğle Paydosu Tiyatrosu” ya da “Kahvelerde Gezici Tiyatro” uygulamaları ile yeni seyirci kazanmak için önemli adımlar atacaktır. Bu uygulamalar, merkezde oturup seyirci bekleyen bir anlayışın uzağında, giderek, iletişim kurarak tiyatro seyircisini çoğaltma çabasının ürünüdür.

Yine Muhsin Ertuğrul’un seyirci kazanma taktikleri arasında şunları saymak mümkündür:
1- Halka açık prova
2- Ucuz Biletler
3- Okullarda Tiyatro
4- Amatörler Olimpiyatı
5- Akşam üzeri gençlik sanat programları
6- Yedikule Surları ve Rumelihisarı gösterileri
7- Yurt dışındaki işçilere tiyatro
8- İlkokul öğretmenleri ve öğrencileri için tiyatro
9- Tiyatro eğitimi
10- Yayınlar
11- Sergiler
12- Özel Tiyatrolara sahne vererek destek olma
13- Tiyatro otobüsleri
14- Atatürk Kültür Merkezi’ni canlı bir sanat ve kültür merkezi durumuna getirmek için doyurucu programlar yapmak…
Sanırım “boş koltuk”lar da ancak bu ve benzeri çalışmalar ile dolacaktır…
Kaynakça
1-    Darülbedayi Dergisi, 1934, No, 46
2-    Doğumunun Yüzüncü Yılına Armağan, Muhsin Ertuğrul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, No: 6,1992
Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *