İNSANI, İNSANA, İNSANLA ANLATIRKEN…

Hasbelkader 20 yıldır tiyatronun farklı alanlarında oldum. Eleştiri, oyun yazdım, yönettim, uyarladım, tanıtımına katkı sağladım. Bir süre perdenin önünde “olan”ı seyrettim. Sonra “arka”sını da merak edince yol uzadı. Uzun olacağını biliyordum. O güzergâhta devam ediyorum. Her “iş” gibi, tiyatro yapmanın da zorlukları olduğunu biliyorum. Fakat yine her “işçi” gibi, yakınmadan, yaptığını, ortaya koyduğunu hayretle seyrettiğinde, bütün yorgunluklarını atarak yola devam etmenin de gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle, fazladan “trajediye”, “acıklı” hallere, bu duygu üzerinden “pirim” devşirmeye ya da geçmişin “kavga”larından ders çıkarmak yerine yeni suretler biçerek kavgayı kızıştırmaya da sonuna kadar karşıyım. Ârifane bir tebessümle “çile”yi gizlemek daha vakarlı bir davranıştır.

İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun Hayal-i Temsil isimli oyununa giderken, bu düşüncelerin oluşturduğu “ön yargı”ya esir düştüğümü itiraf etmeliyim. Konu tiyatro olunca, tiyatronun iki önemli ismi Afife Jale ve Bedia Muvahhit olunca, “trajik-travmatik bir iklimde esir olacağım” hissi ağır basıyordu. Bu kaygılarda oyunun iklimine dâhil oldum, seyretmeye başladım. Ve peşinen söylemeliyim ki, kısa bir zaman içinde, bu ön yargılarım kayboldu, kendimi “eski zaman”larda, bir tiyatronun kulisinde ya da sahnesinde, iki oyuncunun, iki insanın dramını “hissederken” buldum. Ne bağıran “acılar”, ne ciğerden “haykırmalar” ne de tırnaklarını çıkarıp “diyet istemeler” vardı. Bedia Muvahhit ve Afife Jale’nin “sahne” ve “hayat” arasındaki gelgitlerinden yola çıkan, iki kadın oyuncunun gözünden sanata, tiyatroya, toplumsal değişimleri okumayı deneyen bir oyun vardı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde, dünya savaşının sıcaklığının hissedildiği zamanlarda kurulan, kurulur kurulmaz bir savaşın içinde kendisini bulan “kurumsal tiyatro”lar, “kurucu”larının savaştan ötürü gidişiyle kendi başlarına kalır. Tiyatronun başlangıcında, tüm “zor”lukların görünür olduğu Afife, Bedia Muvahhit’in “öncü”sü gibidir. Bu iki kadının varlığı, bu geçiş döneminin okunduğu turnusoldür de.

Makyör Dikran’ın (Yiğit Sertdemir) mihmandarlığında dalıyoruz oyunun içine. Ya da bu iki insanın hayatının… Dikran’ın açılış repliği, “Tiyatro hayat ile hayal arasında bir köprüdür”, Tomas Fasulyeciyan’ın ruhunu da sanki davet eder sahneye ve oyun boyunca Afife ile Bedia’nın “antre”lerinde bir “yönetmen” gibi var olur. Dipten gelen musiki, sahne üzerinde telaşsız oyuncular ve aynı telaşsızlıkta akan oyun, ruhuma bir iyi geldi, bir iyi geldi, anlatamam. Aslında “biyografik” özellikleri fazla olan bir konu, “yaşanmışlık”tan geriye kalan “didaktik” tuzakların da varlığı düşünüldüğünde her zaman çetrefildir. Burada yönetmen Yiğit Sertdemir’in hakkını teslim etmek gerekir. Yazarın metnini kanatlandıran yönetmenleri alkışlamalıyız ki, kanat yolanlara yol olmasın. Bir alkış da oyun içerisinde, “evinin salonunda dolaşır” gibi, rolden role girerken, “usta”lığını konuşturan oyuncu Yiğit Sertdemir’e!.. Sahnede makyör Dikran’dan Ermeni bir terziye, Ahmet Refet Muvahhit’den meyhaneci Boris’e ya da Fikret Şadi’den Selahattin Pınar’a “usta”lıklı geçişler yapmak, “zarif” bir oyunculuk yeteneği gerektiriyor. Elbette ki Şebnem Köstem (Afife Jale) ve Hümay Güldağ’ın (Bedia Muvahhit) ustalıklı oyunculukları da bu iki önemli kadın oyuncuya ruh oluyor.

Ânı kuşatan “tahta”nın, yatay ve düşey eksende hükmünü sürdürdüğü “sahne”, geçmiş zamanın yalnızlığından “anı”larla kurtulurken, uzamın “çekmece”lerinden sızan “hayat”lar, yine “sahne”de buluşuyor. Afife Jale’nin trajik hayatı, ilk kez sahneye çıkıyor oluşunun zorlukları, kendi hayatındaki dalgalanma ve kırılmalar, Bedia Muvahhit’in hayat hikâyesiyle ikili bir kurguda yol buluyor. Darülbedai’nin Anadolu turnesi Bedia Muvahhit’le sürerken, Afife, Fikret Şadi’nin Milli Sahnesi’yle Anadolu’ya çıkar. Oyunlar, roller, hikâyeler, kurgular ve kurgunun içinde “dem”lenen, filiz veren iki hayat… Her ikisinin de en zor anında imdadına yetişen makyör Dikran!..

Birbirleriyle kesişen “zaman”larda yaşasalar da, aynı “sahne”ye çıkmamış olan bu iki kadının hikâyesi buluşurken, oyunun içerisinde bir “masal”ın akıp yürüdüğünü hissetmek mümkün. Aslında iki “gerçek”i bir “masal” buluşturuyor. Tiyatronun aradığı özün bu “masal” olduğunu düşünüyorum. (Bu konuyu uzun uzadıya yazabilirim lakin oyundan kopmamak gerek) Bu masalda Afife’nin “fındık fare”sinin çağrıştırdığı anlamı da değerli buldum. Ölümü çağıran bu duygu, ölüme yazgılı bir kadını, yalnızlığını ve belki de daha erken hayata veda eden Afife’yi doğru ifade ediyordu. Hayatta birbirlerini bulamasalar da sahnede birbirlerini arayan, birbirlerine ihtiyaç duyan, birbirlerini çağıran bu iki kadının, aslında tiyatronun serüvenini “kadın”ın gözünden okumak için de bir imkâna dönüştüğünü söylemeliyim.

Hayal-i Temsil’in güzel ve kayda değer yanı, tiyatronun bir bütün olarak, bütün unsurlarının birbirleriyle “uyum”lu ve verimli çalıştığında nasıl güzel bir şey çıkacağının ispatı olmasıdır. Bunu program broşüründe Ahmet Sami Özbudak’ın yazısından anlıyorum. “En iyi yazar ölü yazardır” düşüncesinden uzaklaşıp, yazarı da sürece dâhil eden, hatta “lafta” değil “özde” bir “bir arada oluş”la bütün ekibin kenetlendiği bir çaba olduğunu hissediyoruz. Birlik, birliktelik hayatta olduğu kadar sanatta da “uyum”a dönüşüyorsa, “güzel”in ortaya çıkışına imkân verir. Darülbedayi yani “güzellikler evi”nin, böylesine “güzel” bir işi seyirciyle buluşturmasını, 100. Yıl adına edilmiş onca lakırdıdan daha değerli bulduğumu söylemeliyim.

Söylenecek, eksik bıraktığım belki de yanlış söylediğim çok şey olabilir. Uzun lafın kısası erenler, bu oyun benim tiyatroya saygımı tazeledi. Aslında tiyatronun, sanatın çocuksu yanına, çocuksu yanıyla buluşan “tutku”lu oluş’una ve her türden “gerçek”liğin karşısında tutunuşuna bir kez daha tanık olmamı sağladı. Ve bunu yaparken, “söylem”den kaçarak ve pür u pâk bir “oluş”a davet ederek yaptı. Ancak böylesi bir oyunda anlamlı duracak dekor tasarımından, ancak böylesi bir oyunla buluştuğunda bir yolculuğa dönüşecek olan müziklerine, oyunculuklarından rejisine Hayal-i Temsil bir bütün olarak masala, tiyatronun gerçek iklimine bir davetiye çıkarıyor.

Bu davete uyacağınızı düşünüyorum.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *